ÇAĞDAŞ SİYASİ AKIMLAR

Liberalizm

“Liberal” kelimesi 14. yy.’dan beridir çeşitli anlamlarda kullanıla gelmiştir. Latince’deki “liber” terimi, serf ve kölelerin dışında kalan özgür insanların oluşturduğu sınıf anlamına gelmekteydi. Sosyal anlamda ise bireyin açık fikirli olması anlamına gelmekteydi. Son yüzyılda ise özgürlük anlamında kullanılan bir terim olmuştur.

Liberalizm kelimesinin siyasi anlamda kullanılması ve bir politik fikir olarak doğması 19. yüzyıl içinde olmuştur. Kendilerini liberal olarak adlandıran ilk siyasal iktidar 1868 yılında İngiltere de kurulan Gladsone Hükümeti olmuştur.

Siyasi bir fikir olarak liberalizmin doğuşu, Avrupa’da feodalizmin yıkılması ve yerine piyasa ekonomisin gerektirdiği kapitalist toplumun doğmasıyla başlamıştır. Liberalizm yükselen orta sınıfın çıkarlarını ve ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlar. İlerleyen yıllarda Amerikan ve Fransız devrimleri liberalizm anlayışına güç kazandırmıştır. Liberal düşünce sistemini benimseyenler kralların ilahi kuvvete dayandırdıkları Mutlak Monarşilerine başkaldırmışlardır. Soya dayalı ayrıcalıkların yaşandığı Feodal sistemi adaletsizlik ve eşitsizlik yaratmakla suçlamışlar, din ve vicdan özgürlüğünü savunarak kilisenin otoritesine karşı da tavır koymuşlardır.

Sanayileşmenin 19. yüzyılda iyice yayılmasıyla beraber liberalizm güçlenmiş ve yerleşme imkânı bulmuştur. Bu dönemde liberal düşünürler devletin ekonomiye olan müdahalesini gereksiz görmüşler ve girişimcilere özgür yatırım imkânlarının sunulmasını istemişlerdir. Ayrıca bağımsız ulusların kendi aralarında serbest ticaret yapabilmelerinin önemi üzerinde durmuşlardır. Avrupa menşeli bu düşünce akımı 20. yüzyıl içinde Kuzey Amerika bölgesine de yayılmıştır. Bu yüzyılda çoğu azgelişmiş ülkede çekici bir siyasi görüş konumuna gelmiştir. Gelişmekte olan bazı ülkelerde bu akımın bireye aşırı vurgu yapması yadırganmış, kendi kültürel yapılarına ters düştüğü ölçüde milliyetçilik ve sosyalizm liberalizme tercih edilmiştir.

Bugünkü anlamıyla liberalizm Batı Dünyasının siyasal ve ekonomik sisteminin temelini teşkil etmektedir. Özetle liberal sistem deyince, belli yazılı bir anayasası olan, bireyin hak ve özgürlüklerinin korunduğu, yönetenlerin seçimle iş başına geldiği siyasal bir sistem anlaşılır. Ayrıca; inanç ve düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü, dini ibadet özgürlüğü mülkiyet ve yaşam hakları, farklılıklara hoşgörülü bakma anlayışı liberal sistemin vazgeçilmez haklarıdır.

Liberalizmin Esasları

Bilindiği gibi liberalizm bugün batı medeniyetinin temelini oluşturmaktadır. Liberalizmin temel değerlerini şu başlıklar altında inceleyebiliriz:

Birey ve Bireycilik

Feodal sistemde insanlar içinde yaşadıkları grupla beraber tanımlanıyordu( Aile, köy, yerel topluluk). Bireylerin diğer bireylerden bağımsız kişiliği yani kendine özgü kimliği kabul edilmiyordu. Feodal yapının yıkılıp, sanayi toplum yapısının yerleşmeye başlamasıyla bireyler daha bağımsız oldular. Mesela yüzyıllar boyunca köle olarak yaşayan bir kişi fabrikada çalışarak özgür bir birey durumuna geldi.

Bu yeni düzen içerisinde bireyin doğal haklarını savunan düşünürlerde yetişti. Bunlardan birisi olan John Locke; bireylerin insan olarak Allah tarafından verilmiş dokunulmaz, vazgeçilmez hakları olduğundan bahsetti bunu da yaşam, özgürlük ve mülkiyet hakkı olarak ifade etti. Diğer bir düşünür Kant ise bireyin onuru ve insan olması bakımından her bireyin moral/ahlaki eşitliğinden söz ederek insanın kendisinin başlı başına bir varlık ve değer ifade ettiğinden bahsetti. Başka bir düşünür Jeremy Bentham ise insanı faydacı, çıkarcı bir hayvan olarak tanımlamıştır.

Özgürlük

Bireye yapılan aşırı vurgu, liberalizmin vazgeçilmez unsurlarından birisi olan özgürlüğü ön plana çıkardı. Bu değer liberalizmin en önemli değerlerinden olmuştur. Özgürlük, insan olmanın bir gereği olarak görülmüştür. Özgürlük kendi seçim hakkını kullanarak bireylerin kendi çıkarları doğrultusunda hareket edebilme serbestîsidir.

Tüm bunların yanında özgürlük sınırsız değildir. Bu sınır başkalarına zarar vermemektir. John Stuart Mill, bireyin kendisiyle ilgili konularında mutlak özgür olduğunu, ancak başkalarına gelince özgürlüğünün sınırlandırılabileceğini söylemiştir. Bu anlamda birey kendisine zararlıda olsa hareketlerinde sınırlanmamalıdır. Mesela devlet kimseyi emniyet kemeri kullanmaya zorlamamalıdır.

Başka bir düşünür Isaiah Berlin ise özgürlük kavramını negatif özgürlük ve pozitif özgürlük diye ikiye ayırmaktadır. Negatif özgürlüklerden bahsederken bundan kastedilen, bireyin kendi özgür iradesiyle seçeceği bir fiili dışarıdan bir engelleme olmaksızın yapabilmesidir. Pozitif özgürlük ise bireyin sadece yapma özgürlüğü değildir. Özgürlük bu anlamda sadece bireyin sınırlandırılmaması demek değildir. Bireyin kapasitesini, yeteneklerini geliştirerek tam anlamıyla bağımsız hareket edebilmesi, benliğini gerçekleştirebilmesidir. Burada devlete, birey lehine toplumsal ve ekonomik hayata müdahale etmesi gerektiği bu bağlamda özellikle bireylere fırsat eşitliği sağlanması gerektiği vurgulanmaktadır.

Akıl – Rasyonellik

Liberalizmin özgürlüğe aşırı vurgu yapmasının, akla aşırı güvenmesinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Liberalizm aydınlanma düşüncesinin bir parçasıdır. Aydınlanma projesi ise insanın cahillikten kurtulmasıdır.

Aydınlanma bireye ve özgürlüğe olan inancı güçlendirdi. Çünkü insan düşünen rasyonel bir varlık olarak kendisin çıkarlarını bilebilen ve onları koruyacak yeteneğe sahiptir. Böylece insan sosyal gruplardan bağımsız olarak hareket edebilecektir.

Liberalizme göre bilimin gelişmesi bireyin dünyayı daha iyi anlamasını hızlandırdı ve geleceğin biçimlendirilmesinde birey kendisini yeterli görmeye başladı, kendi geleceğini kendisi belirler konuma geldi.

Akla güven beraberinde tartışmanın müzakerenin ve karşılıklı görüş alışverişlerinin de artmasına ve gelişmesine zemin hazırladı. Toplum içinde insanlarını çıkarları birbirleriyle çatışabilir fakat akıllı insan bu sorunu tartışma ve müzakere yoluyla çözüme kavuşturabilir.

Adalet

Adalet ahlaki bir değerdir. Toplum içerisinde ödüllerin ve cezaların paylaştırılmasında etkendir. Liberalizm deki adalet teorisi resmi eşitlik tezine dayanır. Yani tüm özgür bireylerin aynı haklara sahip olmasıdır.

Liberaller bireylerin moral ve ahlaki olarak çıkarlarının eşitliğini savunurlar. Bu eşitlik, fırsat eşitliği ve kanun önünde eşit muamele görmek olarak algılanır. Ancak her alanda özellikle ekonomik alanda ve yaşam şartlarının eşitliği konusunda mutlak eşitlik söz konusu değildir. Çünkü insanların doğuştan gelen yetenekleri farklıdır. Liberalizmde sosyal adalet fikride savunulur. Eşitsizlikler toplumun huzurunu ve güvenini tehdit etmeyecek şekilde olmalıdır.

Hoşgörü

Liberalizmin temel ilkelerinden biriside farklılıklara tahammül etme yani hoşgörüdür. Liberal felsefede moral kültürel ve siyasal çeşitlilik arzu edilir.

Bu konuda Voltaire’nin söylediği ünlü bir söz vardır: “ Söylediğin şeyden nefret ediyorum, ama senin bu sözü söyleme hakkını da ölümüne savunurum”. Bu anlayışın pratik olarak yansıması liberalizmin düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, inanç ve ibadet özgürlüğü gibi değerlerin kutsal bir hak olarak görülmesidir. Bu bağlamda liberal düşünce toplumda şiddete dönüşmediği sürece her türlü düşüncenin ve inancın(!) savunula bileceğini varsayar. Liberallere göre sağlıklı ve dengeli bir toplum yapısı ancak hoş görü ortamında gelişir.

Liberalizmin sosyal teorisi plüralizm ( çoğulculuk) tur. Yani toplumsal değerlerin görüşlerin ve çıkarların çokluğudur. Hoşgörünün siyasi sonucu ise, liberallerin farklı grupların siyasal sistemde kendi çıkarları için organize bir şekilde hareket etmelerinin toplumdaki dengeler için gerekli olduğuna yönelik inançlarıdır.

MUHAFAZAKÂRLIK

Günlük kullanımda Muhafazakâr kavramının değişik anlamları vardır; mutedil veya temkinli davranmak, geleneksel bir yaşam tarzına sahip olmak, değişmeyi kabul etmemek ve değişimden kaçınmak anlamlarında kullanılır.

Muhafazakârlığın bir siyasal ideoloji olarak 19. yüzyılda ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Muhafazakârlık fikri aslında 1789 Fransız ihtilaliyle başlayan hızlı ekonomik ve politik gelişmeye bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Muhafazakârlık konusunu derli toplu ilk işleyen kişi Edmund Burke’dir.

Aslında muhafazakârlık düşüncesi her ülkede, o ülkenin kendi milli kültürel değerlerine biçimlenmiştir. Kara Avrupa’ sın da muhafazakârlık otoriteryen bir hal aldı ve reform sürecine duyulan tepkiyle beslendi. Bunun sonucunda Almanya ve İtalya gibi ülkelerde siyasal demokrasi ancak ikinci dünya savaşı sonrasında yerleşebilmiştir. Yine İspanya ve Portekiz gibi Avrupa ülkeleri uzun yıllar demokrasiden uzak kalmışlardır. Türkiye bahsedilen bu Avrupa ülkelerinden çok önce demokratik yapıya kavuşabilmiştir.

Muhafazakârlığın Esasları

Muhafazakârlar neyi savunduklarından çok, neye karşı olduklarıyla tanınırlar. Bu anlamıyla muhafazakâr ideoloji negatif bir duruşu yansıtır, yani değişime karşı olumsuz bir tutum takınırlar. Örneğin batı dünyası uzun süre komünizme karşı duruşuyla kendini tanımlamıştır. Muhafazakârlığın ortak yönünün nerede olursa olsun değişime karşı gösterilen direnç olduğunu söylemek mümkündür. Muhafazakârlar kendilerinden bir siyasal ideoloji olarak bahsedilmesine karşı çıkarlar. Onlara göre muhafazakârlı zihinsel bir tutum ve sağduyu dur. Soyut düşünce yerine tarihin yol göstericiliği esastır.

Geleneğe Bağlılık

Muhafazakâr düşüncenin vazgeçilmez ilkelerinden birisi yerleşi geleneklere ve kurumlara sahip çıkma istekliliğidir. Örneği liberallere göre esas olan geleneklerin ve yerleşik kurumların yerine getirdikleri fonksiyonlardır. Eğer kurumlar ve gelenekler bireyleri ihtiyaçlarına cevap vermiyorsa ve çıkarlarına hizmet etmiyorsa bunlar reform edilmeli, yenilenmelidir. Hata gerekirse kaldırılmalıdır. Muhafazakârlara göre ise kurumların korunması gerektiğine inanılır, çünkü bunlar tarihin süzgecinden ve denemesinden geçmiştir.

Bazı muhafazakârlar için bu yargı, yani kurumlara bağlılık onların dini inançlarını da yansıtmaktadır. Eğer dünyanın Allah tarafından yaratıldığına inanılırsa toplum gelenekleri ve kurumlarının da Allah tarafından insanlara verildiği, ihsan edildiği sonucuna varıla bilinir. Örneğin Burke, toplumun yüce taratıcı tarafından oluşturulan kanunlara göre şekillendiğine inanır. Ve insanoğlu kendi kafasına göre dünyayı değiştirirse, bu yaratıcının koyduğu doğa yasalarına karşı gelmek demek olacaktır ki bu da insan hayatına mutluluk getirmeyecektir.

Muhafazakârlar geleneklere sadece onların dinden kaynaklandığını düşündükleri için sahip çıkmazlar. Bunun yanında geleneklerin tarihin süzgecinden ve deneyiminden geçmiş olmaları da çok önemlidir. Bu nedenle de geçmişin izlerini bilgeliğini, birikimini yani ortak aklı yansıtırlar.

İnsanın Eksik Olması

(Mükemmel olmaması)

Diğer ideolojiler temelde insanın iyi olduğuna ya da en azından iyi olabileceğini kabul ederlerken, muhafazakârlık özünde insanı yetersiz ve eksik bulur. Peki, bunun anlamı nedir?

Öncelikle psikolojik olarak insanın yeteneklerinin sınırlı olması ve bağımlı varlıklar olmalarıdır. İnsanlar psikolojik olarak bilinmeyen ve tanınmayan şeylere karşı güvensizdirler. Bireyler kendilerini yalnızca bildik tanıdık yerlerde güvende hissederler. Görüldüğü gibi bu anlayış liberalizmin “ bireye ve onun akli becerilerine güvenmek” anlayışıyla temelden çelişmektedir. Bu inancın sonucu olarak muhafazakârlar sosyal düzenin önemine inanırlar ve özgürlüklere karşı şüpheci davranırlar. Bunun devamında muhafazakârlar çoğu zaman sosyal düzen uğruna özgürlüklerinden feda etme yoluna giderler.

Diğer ideolojiler ahlaksız davranışın ya da suçun kaynağını, birey yerine toplumda ararken muhafazakârlar insanı doğası gereği kötü olarak nitelerler. Ve tüm davranışların bireyin kendisine ait olduğunu kabul ederler. İnsanoğlu özünde doğuştan bencil ve açgözlüdür. Asla mükemmel değildir. Bu nedenle suçların önüne geçebilmek için kanunlar sert ve caydırıcı olmalıdır. Suçlular en sert biçimde cezalandırılmalıdır.

İnsan eksiktir. Dünya çok karmaşıktır ve insanoğlu eksik akli yetenekleriyle bu olayları yeterince kavrayamaz bu nedenle de akla dayalı ideolojik düşünceler insanlar için politik anlamda kılavuz olamazlar. İnsanın eşitliği, insan hakları gibi söylemler tehlikelidir çünkü dünyayı değiştirmek isterler. Bir şey yapmaktansa yapmamak daha iyidir. Çünkü tedavi mutlaka hastalıktan daha iyi olsun ki uygulanabilsin.

Organik Toplum Anlayışı

Liberalizmde toplum, bireylerin kendi çıkarlarını gerçekleştirmek üzere giriştikleri hareketlerden oluşmasına karşın, geleneksel muhafazakârlar ise insanı temelde güvenlik arayan, bağımlı varlıklar olarak görürler. İnsan toplumun dışında olmaz ve olamaz. Mutlaka bir yere, bir topluma ait olmalıdır.

Birey toplumdan ayrılmaz. Aile, arkadaşlar, iş çevresi, mahalli ortamı ve hatta milleti vazgeçilmez önemdedir. Bu gruplar bireyin hayatını anlamlandırır. Ve ona güvenlik sağlar. Muhafazakârlar için özgürlük bireyin sosyal görevlerini istekli bir şekilde yerine getirmesidir. Örneğin aileler çocuklarına nasıl davranmaları hususunda yaptırım uyguladıklarında bu çocukları özgürlüklerinin kısıtlandığı anlamına gelmez.

Muhafazakârlar özellikle aile kavramına çok önem verirler. Aile toplumun en temel kurumudur ve ailenin var oluş nedeni topluma faydalı çocuk yetiştirmektir. Çünkü birey ailede doğar ve ancak aile ortamında yetişir. Muhafazakârlar için toplum bireyden önce gelmektedir. Toplum yaşayan bir organizma gibidir. Bu organizmanın parçaları ise aile, dini urumlar, hükümet ve ş âlemi gibi birimlerdir. Nasıl ki kalp, ciğer, böbrek vücudumuzun vazgeçilmez organlarıysa bu bahsedilen gruplar da toplum için vazgeçilmez kurumlardır. Muhafazakârlar dine de özel bir ilgi ve önem verirler. Din hem bir manevi bir duygudur, hem de bundan daha önemlisi toplumu birleştiren sosyal bir çimentodur. Bununla beraber Millet kavramı da muhafazakârlar için oldukça önemlidir. Millet aynı dili konuşan, aynı tarihi kültürel geçmişe sahip olan ve aynı gelenekleri paylaşan insanlardan oluşur. Millet birey için güvenlik ve aidiyet duygusu sağlar. Vatanseverlik bu nedenle önemlidir ve doğal sağlıklı bir duygudur. Bunun bir sonucu muhafazakârların yabancılara kuşkuyla yaklaşmalarıdır. Çünkü yabancılar toplumun birliğini ve bütünlüğünü için tehlike teşkil ederler.

Otoriteye Bağlılık ve İtaat

Muhafazakârlığın ayırt edici ve temel diğer bir özelliği de otoriteye verilen önemdir. Liberalizmde otorite ( devlet) sosyal sözleşmeye dayandırılır. Muhafazakârlar ise otoritenin sözleşmeden değil kendiliğinden var olduğunu savunur. Otorite doğal olarak gelişir. Aileler çocukları üzerinde otoriteye sahiptir. Aslında otoritenin gerekliliği toplumda kendiliğinden ortaya çıkar. Okulda öğretmenler, iş yerlerinde patronlar ve genel anlamda toplumda hükümetler otorite sahibidir.

Otorite hem gerekli hem faydalıdır. Disiplin ise bireyin anlamsız bir itaati değil aksine otoriteye ve lidere yönelik sağlıklı bir saygı gösterisidir. Muhafazakârlara göre toplum hiyerarşik bir yapıdadır. Doğal olan da budur zaten. Bu nedenle sosyal eşitlik sağlamaya çalışmak gereksizdir. Çünkü bireyler doğarken eşitsizlik içinde ve farklı yeteneklerde doğarlar.

Muhafazakârların devlete bakışı ise şu şekildedir; devleti gerekli görürler. Vatandaşlar devletin çocukları gibidir. Onun içinde vatandaşların devletçe yönlendirilmeleri ve disiplin altına sokulmaları normaldir. Vatandaşlar sadece haklarını öğrenip haklarının peşinde koşmamalı, bunun yanında vazifelerini ve ödevlerini de öğrenmeli ve bunları yerine getirmek için çaba sarf etmelidir. Devlet baba gibidir. Devletin görevi insanı değiştirmek değil sadece bireyler ve gruplar arasında çıkarları uzlaştırmaktır.

Mülkiyet

Mülkiyet konusunda muhafazakârlar liberallere yaklaşırlar. Mülkiyet sıkı çalışmanın bir ürünüdür. Çok çalışan çok zengin olacaktır. Bu çok doğaldır. Muhafazakârlar için mülkiyetin bir diğer anlamı da bireye psikolojik ve sosyal güven sağlıyor olmasıdır. Belirsizliklerle dolu hayatta mülkiyet insanlara güvence oluşturur. Bununla beraber mülkiyete sahip olanlar başkalarının haklarına da saygılı olacaklardır. Bu nedenle mal- mülk sahipleri toplumda düzenden ve istikrardan yana olacaklardır. Kanun ve nizam hâkimiyetini sağlayacaklardır.

Mal-mülk sahipleri sosyal sorumluluklarını da bilmelidirler. Bireyin hakları toplumunkilerle dengelenmelidir. Eğer ulusal çıkarlar gerektiriyorsa devlet toplum adına ekonomiye müdahale edebilmelidir.

komünizm

Komünizm teriminin üzerinde uzlaşılmış tekbir tanımı yoktur. Genel olarak üç arı anlamda kullanılır.

1- Daha çok Marks ve Engels’in görüşlerini yansıtan ve mülkiyet ortaklığına dayanan bir toplum düzenini anlatır.

2- Böyle bir toplumu kurmak için işçi sınıfının devrimci gücünü kullanan bir siyasi hareketi anlatır.

3- Pratikte ise iktidarı ele geçiren komünist partilerin kuruldukları ülkelerle özdeşleştirilir. Örneğin SSCB, doğu Avrupa Ülkeleri, Çin, Küba gibi.

Marksizm terimi ise Karl Marks’ın 1883 yılında ölümünden sonra daha çok onun yakın arkadaşı Engels ve Kutsky gibi yazarların girişimleriyle yerleşmiş bir siyasal ideolojidir. Felsefe olarak Marksizm tarih yorumlarken, tarihin değişim koşullarınıda ortaya koymaktadır. Marks’a göre herhangi bir toplumdaki din, sosyal bilinç, hukuk ilkeleri ve siyasal yapılar aslında ekonomik temele dayalı bir sınıf çatışmasının üst yapı kurumlarıdır. Kendi başlarına bir anlamı yoktur tarihsel dönüşüm diyalektik bir metotla izlenir:

TEZ-ANTİTEZ-SENTEZ= TEZ

Kapitalist sistem: Tez ve Proleterya: Antitez ‘dir. Bu çatışmadan daha ileri bir aşamaya geçilir ki o da sentezdir. Yani sosyalizmdir.

Marks tarihin gelişimini dört aşamaya ayır:

1- İlkel komünizm: Klan toplumu, Çatışmanın kaynağı kaynak kıtlığıdır.

2- Kölelik: efendi ve köle arasında çatışma vardır.

3- Feodalizm: derebeyi ve serfler arasında çatışma vardır.

4- Kapitalizm: Burjuvazi ve Proleterya arasında çatıma vardır.

Genel anlamda tarih ezen ve ezilen sınıflar arasında uzun bir mücadele içerisinde gelişmiştir. Tarihin son aşaması ya da sonu ise iç çatışmaların olmadığı, sınıfsız bir toplumla mümkün olacaktır. Bu da komünizmin kurulmasıyla mümkün olabilecektir.

Ekonomik Görüşleri

Marks bu anlayışı doğrultusunda en geniş anlamıyla kapitalizmi incelemiştir. Her şeyden önce kapitalist üretim biçimi insanı, işçiyi kendi yaptığı işe yabancılaştırır. Doğasını bozar. Kendi yeteneklerini geliştirmesine engel olur. Sosyal ilişkileri zayıflatır. Yani insan makinenin bir dişlisi haline gelir.

Öte yandan kapitalizm emek sömürüsü üzerine kuruludur. Kapitalizm de iki ana sınıf vardır. Sömüren ( Burjuva) ve sömürülen ( Proleterya- işçi sınıfı). Kapitalizmin temel itici gücü burjuvanın kar güdüsüdür. Kapitalistler daha fazla kazanabilmek için üretim araçlarına sahip olmanın avantajıyla işçilerin hak ettiği miktardan daha azını ücret olarak öderler. Ve bu artı değer olarak açıklanır. Buna göre bir alın değeri o mal için harcanan emek miktarıyla belirlenir. Kapitalistler ücret olarak işçilere harcadıkları emekten daha az miktarını öderler geriye kalan fark artı değer dir. Fakat uzun sürede kapitalistler arasındaki rekabet kar marjlarını düşürür ve zamanla piyasada sermaye tekelleşmeye başlar. İşçi sınıfının sayısı hızla artar. Eme arzının artması az sayıda iş için çok sayıda kişinin çalışmasını zorunlu kılar. Bu durum ücretleri düşürür. O kadar ki ücretler kişilerin sadece karınlarını doyurmaya yetecek kadar olacaktır. Bu da sefalet ücreti olarak adlandırılır.

Politik Görüşleri

Sefalet içinde yaşayan işçi sınıfı kendi durumlarını düzeltmek için gerekli sınıf bilincine ulaşacak ve bir devrimle kapitalist sistemi yıkacaktır. Ama komünizme geçilmeden önce proletaryanın devrimci diktatörlüğü kurulacaktır. Devrim karşıtları temizlenecek, toplum komünizme hazır hale getirilecek ve sınıfsız bir toplum oluşturulacaktır.

20. yüzyılda komünizm Bolşevik lider Lenin’ le özdeşleştirildi. Lenin komünist bir diktatör olarak toplumu dönüştürmeye çalıştı ve bu amaçla acımasız baskıcı bir yöntem kullandı. Gulag adalarına ve Sibirya’ ya sürülen milyonlarca kişi açlıktan ve sefaletten hayatını kaybetti. Toplam kayıp sayısı çoğu kaynakta 40 milyon olarak verilmektedir. Evet, yalnızca SSCB sınırları içerisinde tüm insanların iyiliği için gerekli olduğu ileri sürülen bir siyasal sistem uğruna 40 milyon masum insan hayatını kaybetmiştir. Bu ölen insanların arasında Türklerin bir hayli çoğunlukta olduğu bilinmektedir.

Lenin’den sonra iktidara gelen Stalin, Kruşçev ve Gorbaçov dönemlerinde de bu uygulamalar devam etmiştir.

Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ’İN

Komünizm ve Marksizm Hakkındaki

Düşünceleri

Sınıfçı sistemlerin birincisi, Marksizmdir, Türk Milletinin en büyük düşmanı olan Marksizm, nazariyatta sahte bir işçi sınıfını esas alır. Ancak tatbikatta, devlet yönetiminde işçi sınıfının yeri yoktur.

Bütün yetkililer, işçi sınıfının öncüsü adı verilen komünist partisinde toplanmıştır. Devlet yönetimi ve toplum düzeninin bütün kurumları, komünist partisinin inhisarına bırakılmıştır. Komünist nazariyeye göre, işçi sınıfı, küçük bir sınıfa benzer. Nasıl ki çocuk, kendi gerçek menfaatlerini göremez ve onları koruyamazsa, işçi sınıfı da gerçek menfaatlerini koruyamaz. Bu sebeple çocuğun gerçek menfaatlerini korumak için tayin edilen veli veya vasi gibi, işçinin gerçek menfaatlerini korumak içinde bir veli veya vasiye, yani bir mümessi-le ihtiyaç vardır. İşte bu mümessil, komünist partisidir. Bu sistemde komünist partisinin yaptığı her şey, işçi lehine sayılır. İşçi, gerçek menfaatlerini takdir edecek durumda olmadığı, tıpkı küçük bir çocuk gibi gerekli fikri ve akli yeteneklere sahip bulunmadığı için, bir itiraz hakkı yoktur. İşçi sınıfı devleti olduğunu söyle-yen Marksist devlet yapısının, işçi sınıfına verdiği değer işte bundan ibarettir.

Böyle bir fikirden hareket eden Marksizm, sonunda işçi sınıfı yönetimini değil, komünist partisi ve diktatoryasını kurmuştur. Şunu belirtmek gerekir ki, Marksist devlet düzeninde parti ile devlet birbirine benzerler. Bu düzende komünist partisi ile devlet bütünleşmiş, kaynaşmıştır. Komünist partisi, devletin memurları, yüksek rütbeli subaylar, hâkimler ve polis şefleri komünist partisinin üyesidir.

Marksizm, özel mülkiyeti devletleştirmişti. Ülkede her şeyin sahibi tek bir patron belirmiştir. Bu patron, komünist devlettir. Ancak devlet mücerret bir kavramdır. Devlet çarkının işleyebilmesi için organlara, insanlara ihtiyaç vardır. Marksist devlet düzeninde bu çarkı işleten insanlar sadece komünist partisi üyeleridir. Komünist partisine üye olmayan devlet mekanizmasında görev alamaz. Mülkiyet devletin hâkimiyetinde bulunduğuna göre, Marksist devlette üretim araçlarının gerçek ve tek sahibi komünist partisi üyeleri olmuştur. Unutmamak gerekir ki, mülkiyet insana bir şey üzerinde faydalanma ve kontrol verir. Komünist sistem faydalanma ve kontrol hakkını fertlerden almış, devlete ve dolayısıyla komünist partisi üyelerine vermiştir. Böylece komünizm tarihte ilk defa olarak, mutlak ve tekelci bir mülkiyet türü olan parti mülkiyetini veya bürokratif mülkiyeti yaratmıştır.

Komünistler, mülkiyeti, hırsızlık mahsulü sınıflara meydan veren bir sömürü aracı olarak vasıflandırdıkları halde bundan vazgeçememişler, bilakis devletleştirdikleri mülkiyeti, komünist partisinin kontrolüne vermekle yeni bir sınıf yaratmışlardır. Tarihin en sömürücü, tekelci ve mutlak sınıfı olan bu yeni sınıf, kapitalist toplumlarda bile rastlanmayan bir devlet ve parti burjuvazisi doğurmuştur. Böylece sınıfsız bir toplum kurmak isteyen komünizm, tarihin en mutlak sınıf diktatoryasını kurmuştur. Komünist partisi üyesi bir avuç mutlu azınlık dışındaki herkes, mülkiyet hakkından mahrum olduğu için, hürriyetten de mahrum edilmiştir. Komünist rejim, insanların ellerinden mülkiyetini alırken, şeref ve hürriyetini de almış, milyonlarca insanı esarete mahkûm etmiştir.

anarşizm

Anarşi kelimesi “Kuralların olmaması” anlamına gelmektedir. Günlük dilde ise anarşi kargaşa ve düzensizlik hali anlamlarına gelmektedir.

Siyasal inanç olarak anarşizm hükümetin ve yasaların varlığına karşıdır. Bu sayede daha doğal ve kendiliğinden oluşacak uyumlu bir yaşam ortaya çıkacağına inanılır. Şiddet konusunda ise sanılanın aksine anarşist düşünceyi savunanların çoğu bombalama eylemlerine ve terörizme karşıdırlar. Şiddet kullanmayı ahlaki ve vicdani olarak yanlış bulurlar pek çoğu Gandi ve Tolstoy gibi pasif direnişi savunur. Anarşist düşüncenin kökleri Taoizm ve Budizm’e kadar gider. Anarşizm hiçbir zaman diğer siyasal görüşler gibi iktidara gelmemiştir. Bunun bazı nedenleri vardır. İlk olarak anarşistlerin temel düşüncesi olan “ hükümetlerin ve yasaların tamamen kaldırılması” gerçekleştirilebilir bir i ideal değildir. Tamamen ütopyadır, hayalidir. İkinci olarak anarşistler hem devlete hem de her türlü siyasal otoriteye karşı çıktıkları için siyasal iktidarı ele geçirmek için kullanılması gereken motorlara da başvuramamışlardır. Üçüncü olarak anarşizm hiç bir zaman kendi içinde tutarlı, mantıksal örgüsü güçlü bir ideoloji haline gelememiştir.

Anarşizmin Esasları

Anti- Devletçilik

Anarşizmin özünde otoriteyi yadsımak vardır. Çünkü onlara göre otorite özgülük ve eşitlik ilkelerine aykırıdır. Bir kimsenin diğerleri üzerindeki gücü, otoritesinin kurulması, onların köleleştirilmesi ve baskı altına alınması demektir. Anarşistler için bazı otorite çeşitleri kabul edilebilir. Mesela doktorların hastaları üzerlerindeki otoritesi normal olarak kabul edilebilir. Ama bu bile tehlikelidir zira doktorlar uzmanlık bilgilerini hastalar üzerinde kötü amaçlar için kullanabilirler. Anarşistler devlete kökten karşı çıktıkları için diğer bütün ideolojilerden ayrılır.

Doğal Düzen Anlayışı

Anarşistler devleti sadece kötü olarak görmezler aynı zaman da onu gereksiz de bulurlar. Bunu da liberalizmin temel ilkesi olan sosyal sözleşme kuramını ters çevirerek açıklamaya çalışırlar.

Anarşistlere göre insan doğası gereği iyidir ve rasyoneldir. Bu nedenle de evrensel moral değerlere uygun yaşama eğilimindedirler. Bu nedenle insanlar dağa durumunda barışçıl bir yaşam sürebilirler. İnsanın bu barışçıl doğasını bozan şey ise hükümetin kendisi ve doğal olmayan yasalardır. İşte bu yasalar gerçekte insanlar arasında adaletsizlik yaratırlar ve bunlar gerçekte insanı açgözlü, hırslı ve açgözlü yapar.

Dinsel Kurumlara Karşıtlık

Anarşistler devlete karşı yaptıkları eleştirileri örgütlenmiş dine de yaparlar. Özelliklede Katolik kilisesine karşıdırlar. Çünkü oda bir otoritedir. Ve otoritenin her türlüsü kötüdür. Aslında anarşistler Tanrının üstün bir güç olduğu inancına da karşı çıkarlar. Üstelik ve daha önemlisi din insanlara devlet otoritesine saygıyı öğretir. Bu nedenle anarşistler dini devletin ana dayanaklarından birisi olarak gördükleri için karşı çıkarlar.

Özgür Ekonomik Düzen

Anarşistler hem devlet otoritesine hem de sosyal ve ekonomik yapıya düşmandırlar. Çünkü siyasal iktidar ve zenginlik ayrılmaz bir bütündür. Ekonomiye yönelik yapılan eleştiriler sosyalist ideolojiye yakındır. Onlara göre kapitalizm sınıfsal bir yapıdır. Yönetici sınıf kitleleri ezer ve sömürür. Sömürülen kitleler devlete karşı kendiliğinden bir devrim gerçekleştirip devlete son verebilir. Kapitalizm de böylece son bulur.

SOSYALİZM

Sosyalizm kelimesi Latince bir kelime olup paylaşmak anlamına gelir. Bugünkü anlamıyla sosyalizm, siyasal ideolojiler alanında en geniş kapsamlı olan ideolojidir. Komünist devrimcilerden, Afrikalı milliyetçilere ve Batılı sosyal demokratlara kadar çok farklı kesimlerde kullanılmıştır. Bu çeşitlilik birazda sosyalist ideolojinin hemen hemen dünyanın her yerine yayılması ve ciddi bir toplumsal destek bulmasından kaynaklanmaktadır.

Yazınsal kökenleri incelenecek olursa sosyalist geleneğe Platon (Eflatun)’nun Devlet isimli eserinde rastlamak mümkündür. 19. yüzyıl sosyalizmi ise daha çok Avrupa’da endüstriyel kapitalizmin ortaya çıkardığı sosyal ve ekonomik şartlara tepki olarak gelişmiş bir ideolojidir. Özellikle sanayileşme döneminde sayıları hızla artan ve sefalet içinde yaşayan işçi sınıfı arasında yaygın bir destek bulmuştur. Hatta sosyalizm bu sınıfı ideolojisi olarak ta bilinir.

19. yüzyılın sonunda işçi sınıfını durumunun zamanla iyileşmeye başlaması ve özellikle sendikaların oluşmaya başlaması ile işçi sınıfına dayalı partilerin kurulması sosyalizmi de dönüştürmüştür. Oy hakkının yayılması işçi sınıfını anayasal çerçevede demokrasi içinde hak aramaya itti ve devrimci yönlerini törpüledi. Birinci dünya savaş döneminde artık sosyalist hareket kendi içerisinde ikiye ayrılmıştı. Batı demokrasilerindeki sosyalistler mücadelelerini seçim sandıkları yoluyla sürdürmeye devam ederken Rusya gibi geri kalmış ülkelerde devrim fikri revaçtaydı. Özellikle Rusya’ da 1917 yılında yaşanan ekim devrimiyle bu ayırım iyice belirginleşmiştir.

20. yüzyılda sosyalist ideoloji Asya, Afrika, Latin Amerika gibi bölgelere ayılmıştır. Bu bölgeler henüz sanayileşmeden sosyalizmle tanışmışlardır. Bu nedenle de az gelişmiş ülkelerde sosyalizm anti sömürgeci ve anti kolonyalist bir anlam kazanmıştır. Çatışma, sınıf mücadelesinden çıkıp, sömürgecilere karşı yürütülen milliyetçi bir nitelik kazanmıştır. Rusya nın öncülüğünü yaptığı Bolşevik devrimi ise Çin’ de Mao önderliğindeki komünist güçlere ilham kaynağı olmuştur. Daha sonra Kuzey Kore, Vietnam, Kamboçya ve Laos gibi ülkeler bu modeli örnek almışlardır. Arap dünyasında ise bu daha çok Baas Rejimleri eliyle İslam Sosyalizmi şeklinde gelişmiştir. ( Irak, Suriye)

Sosyalizmin Esasları

Sosyalizm üç farklı biçimde anlaşılmaktadır. Öncelikle, sosyalizm ekonomik anlamda kapitalime alternatif olarak görülür. Sosyalist ekonominin nasıl olacağı hususunda kesin bir anlaşma olmamakla birlikte, merkezi planlamaya dayalı mülkiyet ortaklığı fikri otaya konuşmuştur. İkinci olarak sosyalizm işçi hareketlerinin bir aracı olarak görülür. Bu anlamda sosyalizm işçi sınıfının çıkarlarını dile getiren onların ekonomik ve siyasi gücünü artırmayı amaçlayan program, bir eylem ifade etmek için kullanılır. Üçüncü olarak sosyalizm daha geniş anlamda belli bir fikirler kümesini, değerler bütününü çağrıştıran siyasal bir ideoloji ve inanç olarak görülür.

Toplum

Sosyalizm özünde, insanoğlunun sosyal bir varlık olarak görülmesi ve toplumun gücüne dayanarak insanoğlunun önündeki ekonomik ve sosyal problemleri çözebileceği düşüncesi ve inancı yatar.

Sosyalist düşünce, liberalizm ve muhafazakârlığın aksine insan doğasının sabit olmadığını, daha esnek bir varlık olduğunu ve insan doğasının toplumsal tecrübelerle değişebileceğine inanır. İnsanın yetenekleri, nitelikleri ve karakteri toplum tarafından şekillendirilir. Birey toplumdan ayrılamaz. Bireysel olarak yaşamak saçma bir düşüncedir. Bireyler ancak içinde yer aldıkları sosyal gruplarla tanımlanabilir. İnsanın çıkarcı ve aç gözlü olması sosyal şartların bir sonucudur. İnsanın eğitilebilir olması nedeniyle sosyalistler ütopya düşler kurmuşlardır.

Dayanışmacılık (Ortaklaşmacılık)

Sosyalistler insanı sosyal hayvan olarak görürler ve insanlar arasındaki doğal olan ilişkilerin yarışma değil de dayanışma ve iş birliği olduğunu ileri sürerler. Dayanışma ve işbirliği karşılıklı sempati, sevgi, duygusal bağları güçlendirir. Kapitalizmin insanın çalışma azminin kar güdüsünden, faydacılıktan kaynaklandığı iddiasının aksine sosyalistler çalışma azminin toplumun ortak iyiliğini artırma arzusundan kaynaklandığını savunurlar.

Bu dayanışmacı anlayış nedeniyle sosyal demokratlar devletleştirme ve ortak mülkiyete geçişi mümkün görmeseler dahi ortaklaşa girişimleri ve özellikle kooperatifleri çok önemserler. Üretici ve tüketici kooperatifleri teşvik edilir, özendirilir.

Eşitlik

Sosyalist düşünceyi ortak paydada buluşturan temel özellik eşitlik düşüncesidir. Eşitlik bir anlamda sosyalizmin tanımlayıcı özelliği ve onu liberal ve muhafazakârlardan ayıran bir niteliktir. Muhafazakârlar mutlak eşitlik ilkesini saçma bulurlar. Liberallerde ise eşitlik daha ziyade moral olarak insanın eşit değerlerde olması ve fırsat eşitliği olarak anlaşılır. Sosyal ve ekonomik eşitlik savunulmaz.

Sosyalizmde insanlar arasındaki eşitsizliğin, toplumun eşitsiz, sınıflı yapısından kaynaklandığı ve bununda düzeltilmesi gerektiği savunulur. Bu inanç, insanlarını doğuştan yetenek ve beceri bakımından eşit olduğu anlamına gelmez. Yani herkesin bir sınavdan 100 alması eşitlik değildir. Eşitsizliğin nedeni bireylere toplum tarafından eşitsiz muamele edilmesinden kaynaklanmaktadır.

İhtiyaçların Karşılanması

Muhafazakâr ve liberal ideoloji toplumda maddi zenginliğin paylaştırılmasını bireyin çalışmasına ve yeteneklerine bağlar çok çalışan çok kazanacaktır.

Sosyalistler ise maddi zenginliğin ihtiyaçlara göre dağıtılmasını öngörürler. Bu bir çeşit sosyal adalet teorisidir. Burada ihtiyacı talep ve tercihten ayırmak gerekir. İhtiyaçlar insanın doğasından kaynaklanan temel duygulardır. İstekler ve tercihler ise sosyal ve kültürel çevreye göre biçimlenir. İhtiyaçlar bütün insanlarda ortak olan ve mutlaka karşılanması gereken şeylerdir. Evrensel ve objektif ihtiyaçlardır. Bunlar insanın insan olması bakımından olmazsa olmaz olan gereklerdir. Bu nedenle sosyalistler özgürlük ve eşitlik arasında bir çatışma görmezler. “İnsanlar güçleri ölçüsünde çalışacaklar, ihtiyaçları doğrultusunda pay alacaklardır.”

Ortak Mülkiyet

Sosyalist düşüncede eşitsizliğin nedeni olarak özel mülkiyet kurumu ön plana çıkar. Bundan amaç bireylerin sahip olduğu elbise mobilya gibi şeyler değildir. Üretim araçları mülkiyetidir. Sosyalizm özel mülkiyeti birkaç açıdan eleştirir.

Öncelikle özel mülkiyet adaletsizdir. Çünkü zenginlik ortak çaba ve emekle üretilir. Bu nedenle de mülkiyete bireylerin değil toplumun ortaklaşa sahip olması gerekir.

İkinci olarak mülkiyet bireysel açgözlülüğü artırır. Özel mülkiyet insanları materyalist yapar. Yani insan mutluluğunun ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin ancak mal-mülk biriktirmeyle olacağına olan inanç artar.

Üçüncü olarak özel mülkiyet bölücüdür. Toplumda çatışmayı artırır. Örneğin; mülk sahipleri ve çalışanları ayırır, birbirine rakip kılar. Bu gibi nedenlerle sosyalistler mülkiyetin tamamen ortadan kaldırılmasını ve en azından toplumun çıkarları ile dengelenmesini savunurlar.

milliyetçilik

Millet kelimesi doğumdan ya da doğum yeri esasına göre bir birlik oluşturan insan topluluğu anlamına gelir. Bu topluluğun ortak bir geçmişi, geleneği, kültürel yapısı, dili, dini ve toprak parçası vardır. Bu anlamıyla millet kelimesinin siyasi bir içeriği yoktur. Millet ve milliyetçilik bugünkü anlamda siyasal anlamını 18. yüzyılda kazanmıştır.

Fransız ihtilalinden sonra milliyetçilik akımı hızla yayılmıştır. Son iki yüz yılda dünya politikasında çok önemli etkileri olmuştur. Büyük imparatorlukların yıkılıp yerine üniter( mili devlet) yapılı devletlerin doğmasına yol açmıştır.

Önceleri ülkeler prenslikler, krallar gibi isimlerle yönetiliyordu. İnsanlar ise bir ülkenin uyrukları olarak biliniyor ve belli bir sultana, belli bir imparatorluk ailesine bağlı kalıyorlardı.

19. yüzyılda Avusturya – Macaristan, Rus ve Osmanlı İmparatorluğu gibi güçlü imparatorlukları yıkan milliyetçilik akımları olmuştur. 19. yüzyılda milliyetçilik gerçek anlamıyla tüm dünyaya yayılmış ve bütün halklar tarafından benimsenmiştir. Bütün bağımsız ulular kendi ülkelerinin bağımsızlık simgesi olan milli bayraklarına, milli marşlarına, ulusal tatil günlerine ve milliyetçilik edebiyatına kavuştular. Bununla beraber milliyetçilik anlayışı da değişti. Önceleri değişim, devrim ve halk egemenliğinin gerçekleştirilme aracı olarak kullanılırken zamanla sosyal düzen, iç tutarlılık istikrar amaçlı olarak ve daha çok da sol düşüncenin devrimci fikirlerine karşı direnen muhafazakâr, statükocu ( mevcut durumun muhafazası) bir anlayışa doğru kaydı. Hatta bazı ülkelerde milliyetçilik anlayışı yabancı düşmanlığı ifade eder hale geldi. 1880’li yıllarda milliyetçilik büyük ulusların kendi ihtişamlarını sergilemek için, yayılmacı amaçlar içinde kullanıldı.

20. yüz yılda ise üçüncü dünya ülkelerinde milliyetçilik emperyalistlere karşı kullanılan siyasi bir silah biçimini aldı. Anti sömürgeci milliyetçilik bazen de sosyalist söylemle birleşti.

Bugün milliyetçilik çok farklı renklere bürünse de en yaygın anlayış olarak milliyetçilik psiko-sosyal bir kavram olarak kullanılmaktadır. Yani hem bireyin bir topluma olan aidiyetini anlatır, hem de ulusal kimliği ifade eder.

Milliyetçiliğin Ortak İlkeleri

Millet

Milletler din, dil, tarih birliği gibi faktörlerle birbirlerine bağlı insanlardan oluşan kültürel varlıklardır. Bu anlamda sayılan faktörleri paylaşan ve ortak bir coğrafi yapıyı paylaşan kişiler milleti oluştururlar. Bununla birlikte milleti oluşturan nesnel faktörlerin neler olduğu konusunda ise tam bir anlaşma sağlamak zordur. Genel olarak ortak bir dil, millet olmanın en açık sembollerinden biri olarak kabul edilir. Bununla birlikte aynı milliyete tabi olup ta farklı dili konuşan halklarda vardır. Bu durum dünyadaki birçok ülkede görülen bir durumdur. Örneğin İsviçre’de Fransızca, Almanca ve İtalyanca konuşanlarını olması gibi.

Din bir başka faktördür. Milliyeti oluşturan önemli bir bileşendir. İnsanların Ortak ahlaki değerleri ve manevi inançlara sahip olmasını sağlar.

Milleti oluşturan bir başka öğe ise etnik ve ırki özelliklerdir. Özellikle etnisite, yani biyolojik olarak ayrı bir ırka sahip olma, Nazi dönemi Almanya’ sın da teml ölçüt olarak kullanılmıştır.

Tüm bunların yanında ortak tarih tecrübesi, gelenekler, geçmişte yaşanan ortak acılar ve sevinçler, ulusal kahramanlar, efsaneler milleti millet yapan önemli faktörlerdir.

Organik Toplum Anlayışı

Millet tanımı üzerinde uzlaşılamasa bile, milliyetçi ideolojiyi benimseyenler genellikle organik toplum anlayışıyla birleşirler. Buna göre insanoğlu yeryüzünde doğal olarak farklı milletlere ayrılmışlardır. Hepsini birbirinden ayıran özellikleri ve kimlikleri vardır. Bu nedenle insanlar kendi milliyetlerine güçlü bir şekilde sadakatle bağlanırlar. Milli bağlar bir toplumda gözlenir ve duygusal olarak çok güçlüdür.

Kendi Kendini Yönetme Hakkı

( Self- Determinasyon)

Milliyetçilik ideolojisi ya da akımı daha çok halk egemenliği kavramının siyasal alana yansımasıyla gelişmiştir. Bu durumu Rousseau Genel İrade kuramıyla açıklamıştır. Genel irade, halkı oluşturan bireylerin ortak iradelerinin toplamıyla oluşan iradelerdir. Genel irade bu anlamıyla halkın ortak çıkarını yansıtan bir anlam içerir.

Milliyetçilik geleneğinde devlet, millet, hak, ülke ayrılmaz şekilde birbirlerine bağlıdır. Millet olmanın gereği ve sonucu da siyasal bağımsızlıktır. Yani milliyetçiliğin ve millet olmanın gereği ulus- devlet kurmaktır. Ulus devlet genel olarak iki şekilde kurulur. Birincisi, Alman ulus devletinin oluşmasında olduğu gibi uzun bir tarihsel süreçte. Germen kavimlerinin birleşmesi şeklinde. İkincisi de ulus – devletin yabancı bir devletin işgali, boyunduruğundan bir kurtuluş savaşı sayesinde kurtulmasıyla oluşur. Örneğin Türk Milletinin birinci dünya savaşı sonunda İtilaf güçleri tarafından işgale uğraması ve bu işgalden bir kurtuluş savaşıyla kurtulunarak ulus – devletin yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması. Milliyetçilik için ulus – devlet ulaşılması gereken en yüksek idealdir.

Ulusal Kimlik Politikası

Milliyetçilik akımı milli kimlik tanımıyla sürdürülebilir. Milli kimlik ulusu oluşturan bireylerin ortak kimliğidir. Bir anlamda milli kimlik, o millete kendisinin hem kim olduğunu söyler hem de diğer milletleri onlardan neyin ayırdığını söyler. Ortak bir tarih, ortak manevi değerler kadar bir birliği oluşturma kimlik de önemlidir.

Başbuğ Alparslan Türkeş’in Milliyetçilik

Anlayışı

Dünya üzerinde insan toplulukları milletler hâlinde yaşamaktadırlar. Her millet kendi özelliklerini korumaya, geliştirmeye gayret etmekte ve kendi topluluğunu diğer milletlerden daha ileri, daha yüksek, daha refahlı yapmaya çalışmaktadır. Milletler arasındaki bu rekabet ve karşılıklı yarışma, milleti meydana getiren insanların müşterek duygular hâlinde birleşmeleri ve müşterek bir millî şuur etrafında toplanarak kendi toplum varlıklarını belirli hedeflere yöneltmek şuuruna sahip olmalarıyla mümkündür. Milletlerin faaliyetlerinde, yükselmelerinde ve kendi toplumlarını refaha kavuşturmak, geliştirmek çabalarında milliyetçilik şuuru ve milliyetçilik duygusu başlıca tesir yapan faktör olmaktadır. Milliyetçilik duygusundan yoksun olan bir toplumun millet manzarası göstermesi mümkün değildir. Milliyetçilik duygusuna sahip olmayan, millî şuura sahip olmayan bir topluluğun bir arada yaşaması mümkün değildir. Böyle bir duygudan ve şuurdan mahrum toplulukların dış olayların en ufak bir tesirine karşı kendilerini koruyamadıklarını, hatta dış tesirler olmasa dahi kendi kendilerine dağıldıklarını ve belirli vasıfları olan, belirli hedefleri olan bir topluluk hüviyetinden çıktıklarınI görmekteyiz.

Türk milletini yükselmesi ve tehlikelerden korunması, Türk milletini meydana getiren kişilerin teker teker millî şuur sahibi olmasına ve kalplerini millet sevgisi, vatan sevgisi ile çarpmasına bağlıdır. Bunun için millî doktrin Dokuz Işık’ın birinci ilkesi olarak milliyetçiliği koymuş bulunmaktayız. Şüphesiz burada bahis konusu edilen milliyetçilik Türk milliyetçiliğidir. Türk milliyetçiliği ne demektir? Türk milliyetçiliği, Türk milletine karşı beslenen derin sevgi, bağlılık duygusunun, müşterek bir tarih ve müşterek hedeflere yönelme şuurunun ifadesidir. Türk milliyetçiliği insani duygularla beslenen bir anlayıştır. Türk milliyetçiliği ki ne garazı esas kalmayan, sevgiyi esas alan bir düşünce tarzıdır. Milliyetçilik, milletini sevmek, vatanının sevmek ve milletinin tehlikelere karşı korunması için her fedakârlığı göze almak duygusu ve düşüncesidir. Türk milliyetçiliği bütün Türkleri kardeş sayan bir düşüncedir. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve kendisini Türk milletinin bir mensubu kabul eden herkesi kardeş sayan bir düşünce ve görüştür.

Türk milliyetçiliği Türk milletinin gözüyle olayları görmek ve değerlendirmek zihniyetini ifade etmektedir. İster Türkiye içinde olsun, ister Türkiye dışında olsun, cereyan eden her olayın Türk milletine zarar getirmemesini istemek, düşünmek denilebilir. Bunun yanı sıra Türk milletinin gerek Türkiye’de gerek Türkiye dışında meydana gelen olaylardan azamî ölçüde yararlanmasını istemek, meydana gelen her olayın Türkiye’ye azami ölçüde yarar sağlamasını düşünmek ve bunun için çaba harcamakta Türk Milliyetçiliğinin bir gereği olarak görülmelidir. Millet tarifini ele almakta Türk Milliyetçiliğini belirlemek için yarar vardır.

Türk Milleti dediğimiz gerçek nedir? Bugün Türk Milleti dediğimiz gerçeği şu şekilde tarif etmek mümkün. Müşterek bir tarihten gelen ve müşterek bir tarih şuuruna sahip bulunan, aynı dine mensup, aynı kültürle yoğrulmuş, aynı devleti kurmuş, yaşatmış ve bugün de aynı devletin sahibi ve bayrağı altında yaşayan, sınırları içinde yaşayan insan topluluğu Türk Milletini teşkil etmektedir. Yani Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve Türklüğü benimseyen, aynı tarihe mensup, aynı tarih şuurunu taşıyan ve aynı kültürle yoğrulmuş, aynı dine mensup insan topluluğu bugünkü milletimizi meydana getirmektedir. Türk Milleti tarifi, bu çizilen çizgilerin dışına ayrıca taşmaktadır. Türk Milleti büyük bir millet olduğu için bugün dünya yüzerinde geniş sahalara yayılmış ve dağılmıştır. Bugün dünya üzerinde yaşayan aynı dine mensup, aynı tarihe mensup ve aynı dili konuşan Türk Topluluklarının sayısı iki yüz elli milyon civarında tahmin edilmektedir. Bunların ancak yaklaşık üçte biri Türkiye sınırları içinde bulunmaktadır. Bugünkü Türkiye sınırları dışında kalan Türkleri Türk Milletinden saymayacak mıyız? Bugünkü Türkiye Cumhuriyet sınırları dışında kalan Türkler de Türk Milletindendir. Onlar da Türk Milleti deyiminin içindedirler. Ancak Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Türkler başka topraklarda, başka milletlerin idaresi altında bulunmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti bütün Türklük meselelerini sahibi ve temel varlığıdır. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyetinin birinci plânda ele alınması ve korunması, yüceltilmesi başlıca konuyu teşkil etmelidir. Türk Milletinden olmak, Türk Milletini sevmek ve Türk devletine sadakatle hizmet aşkı taşımak, vatana bağlılık duygusu içinde bulmak ve Türk Milletinin yükselmesi için elinden gelen her fedakârlığı yapmak ve çalışmak duygusu ve şuurudur. Bu duygu ve bu şuuru taşıyan herkes Türk’tür. Kalbinde yabancı başka bir milletin özlemini özentisini taşımayan, kendisini Türk hisseden Türklüğü benimseyen ve Türk Milletine, Türk devletine hizmet aşkı taşıyan herkes Türk’tür. İşte Türk Milliyetçiliğinin temel görüşü budur. Bu görüş ışığında olayları değerlendirmek zorunluluğu vardır. Türk Milliyetçileri sadece Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Türklerle mi ilgilenecektir?

Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Türklerle münasebetlerimiz ve bunlara karşı tutumumuz ne olmalıdır? Bu sorulara verilecek cevap şudur: Türk milliyetçiliği, dünya üzerinde nerede Türk varsa onlarla ilgilidir. Onlara karşı derin bir sevgi ve ilgiyle doludur. Dünyanın neresinde Türk varsa bu Türklerin iyi durumda olmaları, bu Türklerin yükselmeleri, korunmaları, kendilerine mümkün olan her çeşit yardım ve desteğin sağlanması Türk Milliyetçiliğinin şaşmaz düsturudur. Ancak Türk Milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında bulunan Türklerle ilgisinde ve münasebetlerinde, bu ilgi ve münasebetlerin Türkiye Cumhuriyeti’ni tehlikeye sokmayacak, Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar vermeyecek şekilde yürütülmesi prensibini esas alır.

Yurdumuzda iç politika mücadeleleri, politika menfaatleri dolayısıyla Türk Milletinin yüksek davaları çiğnenmiştir; zarara sokulmuştur. Türkiye’de Turancılık görüşleri hakkında yalan yanlış iddialar ortaya atılmış ve Turancılık düşüncesi, Turancılık fikri kötü, zararlı bir düşünce olarak Türk Milletine tanıtılma yoluna gidilmiştir. Yunanlılar için Enosis neyse, Ruslar için Panislâvizm neyse, Almanlar için Alman Birliği neyse, Araplar için Arap Birliği neyse, İranlılar için Panaryanizm neyse, Türkler için de Turancılık odur.

Milliyetçilik, Türk Milletine karşı beslenen derin sevginin ifadesidir. Kalbinde başka bir ırkın gururunu taşımayan ve kendisini samimî olarak Türk hisseden ve Türklüğe adayan herkes Türk’tür. Biz; Türk Milletine mensup olduğumuza göre, bu milletin içinden çıkmış insanlar olduğumuza göre, elbette ki kendi milletimize karşı derin bir bağla bağlı olacağız ve bu milletin yükselmesi için, bu milletin haklarını daima her çeşit tesirlerden uzak, her şeyin üstünde bulundurulması için çalışmayı görev tanıyacağız. İşte bu sebeplerden dolayı bizim milliyetçiliğimiz, Türk Milletine karşı duyulan derin, köklü bir sevgi ve Türk Milletinin içinde bulunduğu müşkül durumdan bir an önce, en modern uygarlığın en ön safına geçirilmesini sağlamak duygusundan kuvvet alır. Milliyetçiliğimiz başkalarına karşı kin, garez duygularıyla beslenmez. Demek ki, Türk Milliyetçiliği, Türk milletine karşı duyulan derin sevgi, bağlılık ve onu güç durumdan, baskıdan uzak, şerefiyle yaşayan, müreffeh, mutlu ve modern uygarlıkta en ön safa geçmiş bir hâle getirmek isteği ve bu isteğin yarattığı duygudur. Birinci prensibimiz olan milliyetçiliğimizin özet olarak tarifi budur.

Bunun yanında Türkçülük kelimesini de ilâve ediyoruz: Milliyetçiyiz, Türkçüyüz. Neden Türkçüyüz? Çünkü milletimiz Türk Milletidir. Türkçülük ne demektir? Türkçülük, Türk Milletinin hayatının her safhasında yapacağı her şeyin Türk ruhuna, Türk geleneğine uygun olması ve Türk’e yararlı olması amacının, fikrinin ön plânda tutulmasıdır, Türkçe konuşacağız, Türkçeyi daima her şeyin üstünde tutacağız. Yapılacak her işte Türklük ruhuna, Türk’ün özelliğine uygun ve Türk Milletine yararlı olması şartını göz önünden kaçırmayacağız. Türkçülüğün de kısaca tarifi budur. Birinci prensibimiz olarak aldığımız Milliyetçilik ve Türkçülük, kısaca yaptığımız bu izah ve tarifle işte bu şekilde ortaya konmuş oluyor.

faşizm

Faşizm bir ideoloji olarak 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Fakat kavramsal olrak Roma imparatorluğuna kadar uzanan bir geçmişi vardır. Faşist sözcüğü bir baltanın çevresine bağlanmış bir demet sopa anlamına gelen Latince fascis sözcüğünden türetilmiştir.

Faşizmin Temel Özellikleri

Faşizm üzerine yapılan değerlendirmelerde yaygın olarak, faşizmin bir siyasal ideoloji olmasından ziyade, siyasal bir eylem, hareket olduğundan sıkça bahsedilir. İtalyan faşist lider Mussolini bile yaptığı konuşmada faşizmi açıklayacak temel değerlerin laf değil eylem olduğunu vurgulamıştır.

Mutlak Devlet

Faşizm demek devlet demektir. Mussolini 1932 yılında yazmış olduğu bir makalesinde devlete bakışını şu şekilde izah etmiştir: “ Devlete karşı hiç bir şey olmaz. Devletin dışında hiçbir şey olmaz. Her şey devlet içindedir.” Faşizmin devlet kuramı ilk olarak bireyciliğe, ikinci olarak liberalizme, üçüncü olarak ise sınıf mücadelesini körükleyen sosyalizme karşı geliştirilmiş düşüncelerin bir sentezidir. Bireye dayanmayan ve temeli sosyal kuruluşlar olan bir devlet anlayışı hâkimdir. Toplumun kendiliğinden ortaya çıkan organik bir yapı olduğuna inanan faşistler, toplum sözleşmesi geleneğini reddederler. Toplum, bireyin amacını gerçekleştirmek için kurulmamış, tam aksine birey toplumun üstün amaçlarına hizmet etmek için yaratılmıştır. Toplum devletin içeriği, devlette toplumun dış görünüşüdür. Birey tek başına toplum içerisinde bir anlam ifade etmez, sosyal kuruluşlara katıldığı ölçüde anlam taşır. Yani birey devlete hizmet eden bir araçtır. Bireyin liberalizmdeki hakları, faşizmde yükümlülüklere dönüşür. Bu bağlamda faşist devlette özgürlükten bahsedilemez. Faşist devlet egemen ve otoriter bir devlettir.

Milliyetçilik

Milliyetçilik Mussolini’nin savunduğu esaslardan birsidir. Faşist parti programında milliyetçilikten şu şekilde bahsedilir; “ devlet milletin hukuki temsilcisidir. Millet soyut yaşayan fertlerin toplamından ibaret değildir. Nitekim partilerin amaçlarına ulaşmaları için kullanılan bir araç ta değildir. Millet ırkın maddi ve manevi değerlerinin yüksek bileşimidir.” Milliyetçilik, faşizmde sistemin ayakta kalmasını sağlayan etkenlerden birisidir. Aşırı milliyetçilik Almanya’da ırkçılığa dönüşmüştür.

Dayanışmacılık (Korporatizm)

Bir meslekte çalışan bütün kişileri içine alan bir kuruluştur yani mesleki bir örgüttür. Amaç kapitalist sistemdeki işveren ve işçi sınıfı arasındaki mücadeleye bir çözüm bulmaktır. Ekonominin temel yapısını korporasyonlar teşkil eder. Bu yapı ile aynı meslektekilerin tek bir amaç için tek vücut olmaları sağlanır. Korporasyonların almış olduğu kararlar yasa gücündedir. Ekonomik ve sosyal alanda devletin yerine getireceği görevleri üstlenmişlerdir. Faşist sendikalizmin ve korporasyonizmin amacı düzenli ve dengeli bir ekonomi kurmak ve üretimi artırmaktır. Nihai amaç bireyin değil ulusun refahını sağlamaktır.

Elitizm (Seçkinlerin Yönetimi)

Faşizm, Pareto ve Mosca gibi düşünürlerin görüşlerinden etkilenmiştir. Devletin daima bir azınlık tarafından yönetilmesi gerektiği savunulmuştur.

Anti – Demokratizm

Faşizm, Fransız ihtilalinin bütün ilkelerine kökten karşıdır. Bu ihtilal ile doğan bireycilik, liberalizm ve demokrasi gibi ilkeler faşist ideolojisi içinde hiçbir anlam içermez.

Anti – Sosyalizm

Faşizm kendisini bir siyasal hareket olarak daima sosyalistlerin ve komünistlerin karşısında bir hareket olarak tanımlamıştır. Faşizm sosyalizmin aksine özel mülkiyeti ve özel teşebbüsü savunur.

sivil itaatsizlik

Sivil itaatsizlik tamlamasının ilk kısmı olan sivil kelimesinin dilimizde askeri olmayan, kaba güç kullanmayan ve hiçbir resmi makamdan güç almayan gibi çağrışımları vardır. İtaatsiz sözcüğü ise dilimizde asi, söz dinlemez, boyun eğmez, dik kafalı serkeş, buyruk altına girmez gibi anlamlar taşır.

Sivil itaatsizlik, devlet gücünün üçüncü kişilerce açıkça görülebilir ve anlaşılabilir derecede haksızlık olarak algılanan eylemine karşı, kaba güç kullanmadan ve kamuya açık olarak gerçekleştirilen bir protesto eylemidir. Bir kimsenin yasaya aykırı, kamuya açık, şiddetsiz ve vicdani bir eyleme girişmesi sivil itaatsizlik eylemi olarak tanımlanır.

Sivil itaatsizlik her türlü anarşizmden, fanatizmden, ideolojik saplantıdan, kuruntu ve bencil çıkarlardan arı düşünülmesi gereken bir protesto şeklidir. Bu bağlamda sivil itaatsizlik mevcut hukuksal düzeni meşru kabul eden fakat ağır haksızlıklar taşıdığına inanılan tekil hükümet eylemlerine aracı olmayan bir olgudur. Yani iyi bir vatandaş olma ve iyi bir insan olma arasında ortaya çıkabilecek gerilimin pozitif usul ve süreçlerle aşılması anlamındadır.

Türkiye bağlamında “Sivil İtaatsizlik” kavramını inceleyecek olursak bu kavram Türk insanın henüz aşina olmadı bir kavramdır. Konu hakkında yazılmış ya da Türkçe ye tercüme edilmiş çok az eser vardır. Türkiye de sivil itaatsizliğin ne olduğu, hangi eylemlerin bu kapsama dâhil olduğu, bu tür eylemlerle nelerin amaçlandığı hala hem toplum hem de devlet idarecileri tarafından yeterince bilinmemektedir.

Konunun daha iyi anlaşılması bakımından tarihte yaşanmış bazı sivil itaatsizlik eylemlerinden bahsetmek kuşkusuz yararlı olacaktır. 19. yüzyılın sonlarına doğru Hindistan da kazançlı bir çıkar elde etmek isteyen İngiliz yönetimi tuz üretimini kendi tekeline alarak tuz yapımını yasaklayan bir karar aldı. Bu karara bir tepki olarak Gandi ardındakileri toplayarak deniz kıyısına geldi ve burada bir tas deniz suyunu buharlaştırmak suretiyle deniz suyundan tuz elde ederek yasayı Simgesel olarak çiğnedi. Bu eyleminin sonunda tıpkı beklediği gibi apar topar tutuklanarak ceza evine konuldu. Gandi yurttaşlarının gözünde onlar için her şeyi yapabilecek bir halk kahramanıydı. Gandi tutuklanışını adaletsiz bir uygulama olarak gördüğü için ceza evinde açlık grevine başladı. Bu arada yüz binler Gandi’nin arkasından giderek yasağı deliyor ve bütün hapishaneler dolup taşıyordu. Gandi günden güne eriyip giderken İngiliz yönetimi Gandi nin ellerinde ölmesini göze alamayarak kendisini serbest bırakmak zorunda kaldı. Gandi fiziksel olarak iyi bir duruma gelir gelmez tekrar aynı suçu işledi ve yine tutuklandı. İş, kedi fare olayına dönmüştü. Sonun da Gandi yapmış olduğu bu eylemleri sayesinde İngilterecin bu tekelini ortadan kaldırmayı başardı. Daha sonra gözünü daha başka haksızlıklara dikti ve çeşitli eylemlerde bulundu. Gandi’nin bu mücadelesi 1945 yılında Hindistan’a Özgürlüğü getiren hareketlerin temeli olmuştur.

Yine tarihte önemli bir sivil itaatsizlik olayı II. Dünya Savaşında yaşamıştır. Naziler, savaşta işgal ettikleri ülkelerde Yahudilerin belli olması için onlara giysilerinin sırtına sarı, altı uçlu yıldız dikmelerini zorunlu kılan yasalar çıkarttılar. Danimarka da bu yasaya karşı gelmek suretiyle, herkes Yahudi olsun olmasın sırtlarına bu yıldızlardan diktiler ve sokaklarda boy göstererek yasanın fiili olarak uygulanmasını imkânsız hale getirdiler. Nazi yönetimi bu eylemlerin arkasında olduğuna inandığı Danimarka kralı Cristian’ saraya hapsederek halka kralın ağır hasta olduğunu duyurdu. Tabi halk buna inanmadı ve bir başka sivil itaatsizlik eylemine girişti. Tepkilerini çiçek yollama şeklinde gösterdiler. Ülkedeki herkes Krala çiçek siparişli verdi ve ertesi gün Kopenhag sokakları krala. Çiçek götürmek isteyen insanlarla dolup taştı. Kentte günlük hayat işlemez hale geldi ve kentin tamam paydos etti. Böylece Naziler kralı serbest bırakmak zorunda kaldılar ve krala kendi ülkesinde tam bir özgürlük tanıdılar.

Sivil İtaatsizliğin Temel Unsurları

Yasaya Aykırılık

Sivil itaatsizlik üstün bir ahlaki norm adına, tekil bir hukuk normunun ihlal edilmesidir. Yani özde kanuna değil kötü olduğu düşünülen bir kanuna karşı eylemde bulunma söz konusudur. Sivil itaatsizlik haksız bir uygulamaya karşı bütün yasal yollar denendikten sonra girişilen yasadışı eylemlerdir. Bu yola ancak yasal süreçler denendikten sonra başvurulur. Bu bakımdan sivil itaatsizliğin yasadışı bir eylem olması onun değerini düşüreceği anlamına gelmez çünkü yasallık ve meşruiyet arasında tam bir tekabüliyet yoktur. Hatta bu ikisi arasında bir gerilim olması dolayısıyla sivil itaatsizliği yasallık değil meşruiyet bağlamında incelemek gerekecektir. Sivil itaatsizlik en azından bir hukuk kuralının çiğnenmiş olduğu bir erdemdir.

Alenilik / Kamusallık

Alenilik sadece eyleme katılanların kendilerini gizlememeleri değil yapılan eylemin kamuoyunca anlaşılabilir olması anlamındadır. Bu kuralın açıkça ihlal edilmesi durumunda elde edilmek istenen sonucun daha baştan engellenmesi söz konusuysa eylem gizlenebilir. Sahibinden kaçan köleyi saklayan bireyin davranışı buna en güzel örnek olarak gösterilebilir. Bu hallerde bile eylem ve onun mesajını sonradan kamuya duyurmadan sivil itaatsizlik tamamlanamaz. Alenilikle ilgili bir diğer durumda eylemin gidişatının hesaplanabilir olmasıdır.

Şiddetin Reddedilmesi

Eylemin kamusal olmasına eşdeğer bir sivil itaatsizlik ilkesi de şiddete ve kaba güze başvurulmamasıdır. Bir itaatsizliğin hukuk devleti içerisinde sivil olabilmesinin bir şartı da onun kesinlikle şiddete başvurmamasıdır. Ancak şiddetin ne olduğu ve sınırların nerede başlayıp bittiği tartışmalıdır. Genel olarak şiddet bir insanın öteki insanların fiziksel ruhsal yapıları üzerine baskı kurması olarak tanımlanmaktadır.

Bireyin yaptığı sosyal ihlaller yalnızca sosyal amaçlı olduğunda siyasaldır. Ancak grup ihlalleri hangi motivasyonla yapılırsa yapılsın sınırlayıcı oldukları için siyasal niteliklidir. Sivil itaatsizliği diğer şiddet dışı eylemlerden ayırmak amaçlandığında bir uca nefret içermeyen şiddet diğer uca pasifizm konulursa sivil itaatsizlik ortalarda bir yerde bulunur.

Sistemin Geneline Değil Tekil

Haksızlıklara Karşı Olma

Sivil itaatsiz kişi mevcut anayasal düzenin temel ilkelerine veya toplumsal sözleşmeye karşı esaslı ve köklü bir itirazda bulunamaz. Aksine bu temel anlaşma ilkelerinin çiğnenmesinden duyulan kaygıyı dile getirmek için bu yola başvurulur. Sivil itaatsizliği devrimden ayıran en önemli özelliği de budur. Devrim sistemin tümüne yönelikken sivil itaatsizlik sistemin yalnızca aksayan yönlerine yöneliktir.

Direniş savaşçılarından farklı olarak sivil itaatsizlik eylemi düzenin demokratik yasallığını kabul eder. Haklı bir sivil itaatsizlik eylemi demokratik hukuk devletinde dahi yasal düzenlemelerin gayri meşru olabileceği ihtimalinden doğmaktadır. Sivil itaatsiz eylemciler davalarında aceleci değildirler iknayı hedeflediklerinden dolayı barışçı yöntemleri kullanırlar ve sembolik eylemlerle iktida ederler.

Siyasal ve Hukuksal Sorumluluğun

Üstlenilmesi

Cezai sorumluluğun kabul edilmesinin, sivil itaatsizliğin gerekli bir şartı olup olmadığı konusunda tam görüş birliği yoktur. Ancak cezaya katlanma sivil itaatsizlikte giderek ağırlık kazanan bir gerçektir. Bazı teorisyenler hukuki sorumluluğu üstlenmenin eylemlere samimiyet bahşettiğini savunurken diğer bazı teorisyenlerde meşru düzeyde girişilen bir eylemden dolayı cezalandırmayı kabul etmenin doğru olmadığında ısrar etmektedirler.

Kamuya açık, şiddete başvurmayan, siyasal ahlaksal gerekçelerle ağır bir haksızlığa karşı protestoda bulunan kişinin eylemi hukuka aykırı olsa bile eylemcilerin adi bir suçlu gibi muamele görmesi nesafet kurallarına aykırıdır.

Ahlaki Motivasyonla İşlenmiş bir

Siyasal Eylem Olma

Sivil itaatsizliği diğer siyasi eylemlerden ayıran en faydalı kriterlerden biriside ahlakiliktir. Bu ilke bir eyleme her türlü kişisel çıkardan uzak olarak girişme niyet ve iradesidir. Genel bir ahlak yükümlülüğünden kaynaklanan motivasyonun yansıması olarak siyasi yükümlülük ahlaki yükümlülük olarak kabul edilir. Ahlaksallık bir kanuna niçin itaat edilmelidir sorusundan çok bir kanuna ne zaman itaat edilmelidir? Sorusunun cevabıyla ilgilidir. Ahlaksallığın doğal sonucu daha yüce bir evrensel ilke adına verilen taahhütten vazgeçmedir.

Sivil İtaatsizliğin Özellikleri

—Sivil kelimesi “suçlu” kelimesinin karşıtı olarak kullanılamaz çünkü bazı sivil itaatsizlik eylemleri suça meyillidir.

—Tesadüfen yapılan bir hareket değil düşünülerek yapılan bir eylemdir.

—Harici bir amacı vardır adaletsizliğe ve şartları değiştirmeye dikkat çeker.

—Şiddet dışıdır.

—Sıradan suç niyetine sahip değildir.

—Anayasanın ilk düzeltme teorisinde yer alan bir ifade ve iletişim şeklidir.

—Gücü elinde bulunduranlar tarafından engellenen kişilerce kullanılır.

—Yasa veya yasalara karşı olabilir. Dini bir felsefeye sahip olabilir ama bu zorunlu değildir.

Faşist parti programında kollektivist ilkelere dayanan bir ekonomi sistemini benimseyen sosyalist projeler karşısında en çok üretim ve en çok refahı veren özel teşebbüsün benimsendiği belirtilmiştir.

Emperyal Bir Dış Politika

İtalya’nın Birinci Dünya Savaşından beklediğini alamaması faşist yönetimin ile birlikte İtalya’nın yayılmacı bir politika izlemesini de beraberinde getirdi. Faşistler, eski Roma imparatorluğu’nun hayalini canlandırmak hevesinde olduklarını iddia ettiler. Özellikle Mare Nostrum (bizim Deniz) politikası ile Akdeniz’e yönelik bakışları ikinci Dünya savaşının en büyük sebeplerinden birisidir.

Siyasal Yapı

Faşist parti içerisinde siyasal yapının bel kemiği Önder (Duce) dir. Ayrıca faşist rejim içerisinde tek parti anlayışı hâkimdir. Parti üyeleri sıkı bir disipline uyarlar. Önderin emirleri kayıtsız şartsız yerine getirilir. Yine parti ile hükümet arasında bağlantı sağlayan Büyük Faşizm Konseyi önemli bir yere sahiptir. Parlamentoyu eskimiş bir kurum olarak gören Faşistler, klasik parlamentonun yerine Korporatif Meclis tesis etmeyi amaçlamışlardır.

Sonuç olarak: bu özellikleriyle faşizm, 20. yüzyılın gördüğü en kanlı ideolojilerden birisidir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya da doğmuş ve Almanya ya sıçramış, daha sonra Rivera ve Franco gibi diktatörlerin yönetimiyle İspanya da yaşanmış, Salazar’ın diktatörlüğünde Portekiz’de etkili olmuş ve 1974 yılından itibaren faşist yönetimler Avrupa’dan silinmiştir. Ancak 1990’dan sonraki süreçte Avusturya ve Fransa da faşist eğilimler tekrar yükselişe geçmiştir.

Yorum Yapın