LİDER, TEŞKİLAT, DOKTRİN

 

LİDER, TEŞKİLAT, DOKTRİN

VE

KIZILELMA

GİRİŞ

Gayemiz iyi bir Türk olmaktır. İyi bir Türk olmak, Türk’ün törelerini, dilini, dinini, ülküsünü iyi bilmek, iyi yaşamakla olur. Türk’ün gücü imanıdır. İmanının özü ise kendi öz kültürüdür. Türk kültüründe, milletin aynı kültür doğrultusunda yaşamasının sağlanması için, üç unsura kayıtsız şartsız bağlanılması gerekmektedir. Lider, Teşkilat, Doktrin. Bu üç unsuru iyi bilmek, anlamak, yaşamak zorundayız. Bu üç unsur milletin birlik, dirlik ve güçlülüğünü sağlayan temel prensiplerdir. Türk kültüründe güçlü devlet kurabilme, Turan’ı gerçekleştirebilmek ve Kutlu Düzeni sağlamak için gerekli olan bu üç unsuru tek tek tetkit etmek gerekiyor.

LİDER

Liderlik, okullarda okuyarak, ihtisas yapılarak elde edilebilecek bir mefhum değildir. İnsanları birbirinden ayıran bir özellik şahsî karakteridir. Bazı insanlar inançlarına tam anlamıyla bağlıdır. Yaşayış tarzını tamamen inançlarına göre düzenler. Duygularını ve düşüncelerini bu inanç istikametinde yönlendirir. Bu kişilerde bu inançlarına bağlılık karakteristik bir özelliktir. İşte Cenab-ı Allah bazı şahsiyetli insanlara, kendi kültür öğelerini iyi yaşama vasfını nasip etmiştir. Türk lideri de, Türk kültürünün bütün öğelerini en iyi bilen, en iyi uygulayan şahsiyet sahibi olmalıdır.

Türk’lerde liderlik vasıfları ve Türk kültürü içerisinden çıkarılmış bazı öğeler şunlardır:

v Lider, özü sözüne uygun olan kimsedir.

v Lider, yüksek bir ahlakın, üstün bir seciyenin sahibi olan kişidir.

v Lider, ölüme giderken dahi inançlarından taviz vermeyen kişidir.

v Lider, teşhisinde yanılmayan, kolay kolay aldatılmayan, aldanması mümkün olmayan kişidir.

v Lider, millî olanı millî olmayana her zaman tercih eden, bu tutumunda her zaman kararlılık gösteren kişidir.

v Lider, her türlü haksızlığın karşısında başını dimdik tutan ve zorbalıklar önünde eğilmek nedir bilmeyen kişidir.

v Lider kişinin, sınıfların, baskı gruplarının yararını değil, öncelikle milletin menfaatlerini düşünmesini bilen kişidir.

v Lider, millî olmayan her düşüncenin, her ekonomik sistemin ve devlet anlayışının karşısında millî olanı büyük bir faziletle, korkusuzluk ve cesaretle savunmasını bilen kişidir.

v Lider, milleti meydana getiren dil, din, kültür, tarih ve soy birliğine, vatan kavramına sadakat ve bağlılık göstermenin bir zaruret olduğuna inanan kişidir.

v Lider, sosyal hafiflikleri değil, millî vakar ve üstünde tutulmasını isteyen ve bu konuda her türlü dikkat ve titizliği gösteren kişidir.

v Lider, gerek iç politikada, gerekse dış politikada olsun, millet ve devlet yararına alınması ve geliştirilmesi gereken meseleleri kendi politik ve kişisel çıkarları için bir araç olarak kullanmak heveskârlığına kapılmayan kişidir.

v Lider millet devlet felsefesini “Devlet-i Ebed müddet” ilkesi doğrultusunda ve kendi soylu esprisi dâhilinde yaşatmayı amaçlayan kişidir.

v Lider, milleti, devleti ve ülkeyi tehdit eden her alçakça girişimin tam zamanında karşısına dikilen kişidir.

v Lider, milletin ruh ve gönül yapısı ile sosyal alışkanlıklarını daima göz önünde bulundurarak, millete en yararlı olması gereken çare ve tedbirleri almada başarı gösteren kişidir.

v Lider, nazizme, faşizme olduğu kadar komünizme de, millet varlığı için tehlikeli gördüğü her türlü kozmopolit akım ve sistemlere de olmaz demesini, durdurucu, caydırıcı ve önleyici tedbirler koymasını bilen kişidir. Lider, günübirlik meselelerin yerine büyük ülküleri gerçekleştirmeyi, milletin, devletin ve ülkenin 10–15 yıl sonraki geleceğini değil, 50–100–200 ve hatta 500 yıl sonraki geleceğini düşünen bunun ilmî hesaplarını, aritmetiğini varsayımdan, ihtimallerden ötede değerlendirme cihetine yönelen kişidir.

v Lider, kanunların örf, gelenek ve adetlerle modern teknikte ilim ve uygarlık anlayışının birbirinin tamamlayıcıları olarak benimsenmesi üzerinde önemle duran kişidir. Bu gerçeğe inanan, iman eden kişidir.

v Lider, millî istiklal, toprak bütünlüğü, milletin birlik ve beraberliği yolunda ölümü bile ehvenden sayan kişidir.

v Lider, milletini çağların üstünden sıçratarak milletine bu ruh, bu inanç ve bu şuuru aşılayarak, onun ilim de, teknikte ve uygarlıkta en ileri milletlerin de önünde yer almasının mücadelesini veren kişidir.

v Lider, hiç bir ön yargı ve siyasi yatırım amacıyla yahut maddi menfaatleri karşılığında devlet sırlarını açıklamayan, bu zavallılığı, benimsemeyen kişidir.

v Lider, her türlü iftira, yalan ve hakaret ifade eden kelimeyi sözlüğünden çıkartıp atan kişidir.

v Lider, ön sezgisi kuvvetli, kararlı isabetli, fikir ve kanaatleri istisnasız bir şekilde en mükemmel, en iyi ve en doğru olan kişidir.

v Lider, güçlüklerden yılmaz, tehditlere pabuç bırakmaz, vatanını bir pula satmaz.

v Lider, kavgadan kaçmaz, kaçırılmaz.

v Lider, dün neyi savunuyorsa, bugün de, yarın da yine aynı şeyleri savunarak savaşını sürdürür, daima ileriye bakar, ufku daima ilerisidir.

Türk töresinde liderde aranan vasıflar bunlardır. Bu vasıflara sahip bulunan şahsiyetler daima hedefe varır. Türk İslam davasını sistemli hale getiren dava önderinde mutlaka bu vasıflar bulunmalı. Zira dünya milletleri kendi menfaatleri için başka milletler üzerinde hesaplar yapmaktadır. Bu vasıflara sahip şahsiyetler başka milletlerin kendi ülkelerindeki hesaplarını bozar. Bu vasıflara sahip olmayanlar ülkeyi başka milletlerin güdümüne bilerek veya bilmeyerek sokarlar.

Cenabı Allah sevdiği Türk milletine en buhranlı günlerinde mutlaka kurtarıcı bir lider nasip etmiştir. Alparslan Türkeş yüzyılımızın bu vasıflara sahip yegâne lideridir. Onun hayatı başlı başına bir mücadele başlı başına bir davadır. O lidere bağlılık ve teslimiyet, kendini Türk kabul edenlerin yapması gereken şeylerdir. Hele de bu Türk ufkunu Nizam-ı Âlem’e yöneltmiş bir ülkücü ise, liderini iyi tanımalı ve ona teslimiyet bilinci ile bağlanmalıdır.

31944 yılından beri fikirleriyle bütün Türk dünyası için hürriyet mücadelesi veren, doktrinleriyle de Türk Devleti’ni güçlü, kılmak milletinin mutlu olmasını sağlamak ve dünya insanlık âleminin gerçek adalete kavuşması için çizgisinden taviz vermeyen her türlü çileye rağmen Hak yolunda mücadeleye devam eden ve Türk milliyetçiliğinin milletimizin millî meselesi olmasını sağlayan 1300 yıl sonra Türk kurultayı yapan ve bu kurultayda Hakan’lık unvanı alan Dünya Türkülüğünün değişmez Lider’i Alparslan Türkeş’tir. Makamı Başbuğ’luktur.

TEŞKİLAT

İnsanları milliyetçi, toplumcu fikir yapımızla aydınlatma, koordine etme ve ülkücünün yakın hedefinin iktidar olmasını temin için birer eğitim yuvası olan Ocaklarımız ve ocaklarımızda yetişen, yetişirken de devleti kurtarma, topraklarımızı vatan yapma, milletin millî değerlerini yüceltme, insanlara şahsiyet kazandırma ruhunu almış kadroları iktidar yapma vasıtası olarak da M.H.P. her ülkücünün teşkilatıdır.

Ocaklarımız birer ilim irfan yuvasıdır ve de öyle olmalıdır. Biz Ülkücüler bu ocaklarda devletimizin bekası için yetişmek ve hazır olda beklemek mecburiyetindeyiz. Çünkü devletine sahip çıkan, millet için çalışma arzusu taşıyanlar ülkücülerdir. Öyleyse ülkücülerden başkası devleti için var gücüyle çalışmazlar. Bizler kadrolarda yerimizi alarak, ocaklarda aldığımız ruhu iktidara taşımalıyız. Bu yol partilerden geçer. Var oluşlarının gayesi millî kurtuluş hamlesi olan tek siyasi vasıta Milliyetçi Hareket Partisi’dir.

Çünkü Milli kurtuluş ve yükseliş davası diye kendi kültürümüzde bulduğumuz Dokuz Işık’ı doktrin halinde savunan ve iktidara geldiğinde uygulanacak tek çare olarak gören siyasi parti M.H.P.’dir.

Ülkü Ocakları birer eğitim yuvasıdır. Teşkilatlarımızda, ülkücü fikir sistemini iyi bilen, Türk kültürünü ve töresini bilen, İslam ahlak ve fazileti ile donanmış, tarih bilgisine vakıf, alanlarında uzman, ahlaklı, dürüst, bilgili ve kültürlü insanlar yetişmelidir. Çünkü yetişen her ülkücü Türk Milletinin gelecekteki kadrosu olacaktır. 21. yy. lider ülkesi Türkiye’yi yapacak olanlar Ocaklı gençlerdir.

Unutmamalıyız ki gayemiz Türk Milletini muasır medeniyetler seviyesine çıkartmaktır. Bunu başarmak için de iyi bir teşkilat yapısına sahip olmalıyız ve genç nesilleri yetiştirmeliyiz.

DOKTRİN

Bir milletin kendi kültürüyle yönetilmesi o milletin milletlerarası mücadelesinde zafer kazanmasına sebep olur. Liderlik anlayışımızda olduğu gibi devletin, kalkınma meselelerini çözümde kendi kültürümüzü örnek alıyoruz.

Dolayısıyla devletin kalkınma politikasını, Türk Kültürünü incelediğimizde bazı dilimlere ayırmak zarureti hâsıl oluyor. Bu konu uzmanları tarafından 9 dilime ayrılmıştır. 9 rakamı Türk Kültüründe ve İslam inançlarında kutsal sayılan bir rakamdır. Türkiye’nin kalkınmasını 9 farklı maddeler halinde dilimlere ayırıp her birini ayrı ayrı kültür potasında çözümleme yoluna gidilmiştir.

Türkiye’nin bugün ileri gitmiş modern milletlerin, modern devletlerin seviyesine ulaşması için dünya çapında ilim adamları ve teknik insanlar kadrosuna ihtiyaç vardır. Bu kadrolarla tamamen, %100 millî bir tutumla eksikleri tamamlamak, hataları gidermek gerekir.

Kendi öz değer ve kültür kaynaklarımızla millî ihtiyaçlarımızı esas alarak telafi etme ve çare bulma düşüncesiyle 9 ışık ortaya konmuştur. “Her şey Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından” sloganında manalaşan ve Ozan Arifin söylediği “Doktorun Türk, ilaç İslam olacak” mısralarına akseden millî kurtuluş ve millî yükseliş hamlesi dün olduğu gibi bugün de hatta yarın da Türk Milletinin yegâne kurtuluş reçetesidir. Çünkü diğer bütün fikri ve siyasi ideolojilerin karşısında tek Millî Doktrin’dir. Çünkü kaynağını, özünü Türk kültüründen almaktadır. Çünkü doktriner yapımız “Türk’lük gurur ve şuuru, İslam ahlak ve faziletidir.”

Bu doktriner yapımızı maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz.

9 IŞIK

MİLLİYETÇİLİK

Her şey Türk milleti için, Türk milleti ile beraber ve Türk milletine göre sözleriyle özetlenebilecek, Türk milletine bağlılık, sevgi ve Türkiye devletine sadakat ve hizmettir.

ÜLKÜCÜLÜK

Türk milletini en ileri, en medeni, en kuvvetli bir varlık haline getirme ülküsüdür.

AHLAKÇILIK

Türk milletinin ruhuna, örf ve adetlerine uygun yüksek varlığını korumayı ve geliştirmeyi ön gören esaslara dayanır.

İLİMCİLİK

Olayları ve varlığı ön yargılardan ve art düşüncelerden sıyırarak ilim mantalitesi ile incelemek ve girişilecek her çeşit faaliyette ilmi önder yapmak prensibidir.

TOPLUMCULUK

Her çeşit faaliyetin toplumun yararına olacak şekilde yürütülmesi görüşüdür. İçtimai ve iktisadi olmak üzere iki ayrı bölümü kapsamaktadır. İktisadi görüş olarak mülkiyeti esas kabul eden, fakat mülkiyetin millet zararına kötüye kullanılmasına karşı olan bir görüşü belirtir. Karma ekonomiyi ve ana stratejik iktisadi faaliyetlerin devlet kontrolünde bulunmasını öngörür. Sosyal görüş olarak sosyal adalet düzeni, fırsat eşitliği, sosyal güvenlik ve sosyal yardımlaşma teşkilatı kurulmasını kabul eder.

KÖYCÜLÜK

Köyleri tarım kentleri halinde birleştirerek kalkındırmayı öngörür. Köylünün tefecilerin elinden kurtarılması ve ihtiyacı olan kredi ve diğer yardımcıların sağlanması için kooperatifleşmeyi hedef alır. Bilhassa orman bölgesinde yaşayan köylüleri öncelikle ve hızla refaha kavuşturmak amacını güder.

HÜRRİYET ve ŞAHSİYETÇİLİK

Birleşmiş milletler anayasasında yazılı bütün hürriyetlerin sağlanmasını gaye edinmiştir. İnsanların şahsiyet olarak geliştirilmesini toplumun kalkınması için yararlı bir yol olarak kabul eder.

GELİŞMECİLİK ve HALKÇILIK

İnsanlar ve medeniyetler daha iyiyi, daha güzeli, daha mükemmeli istemek ve aramakla gelişir. Elde edilenle yetinmemek ve daima daha ilerisini istemek ve bunu elde etmek için gayret göstermek şuurudur. Ancak bu gayret ve çabalarda Türk milletini tarihinden, milli benliğinden ve kökünden koparmadan yükselmek ve ilerlemek gayedir. Yapılacak her işte halka doğru, halkla beraber olmayı ilerlemenin, yükselmenin vazgeçilmez bir prensibi olarak kabul ederiz.

ENDÜSTRİCİLİK ve TEKNİİLİK

Türk milletinin kalkınması için acele sanayileşmesi lazımdır.

Türkiye bu maddelerde izah edilen dilimleri iyice anlamadan, bu doktrinleri uygulamadan dışarıdan ısmarlama alınan yabancı sistemlerle yükselişini ve kurtuluşunu sağlayamaz. Bu doktrin Türk’ün özü, Türk’ün kurtuluş reçetesidir.

KIZILELMA

Türkler, özellikle Oğuz Türkleri arasında cihan hâkimiyetinin sembolü olarak ifadesini bulmuş bir mefhum veya mefkûredir. Kızılelma, Türklerin yaşadıkları bölgeye göre batı yönünde ulaşılması gereken bazen bir belde, bazen de bir ülkedeki taht veya mabet üzerinde parıldayan veya cihan hâkimiyetini temsil eden som altından yapılmış kızıl renkli altın bir yuvarlak yahut top olarak tahayyül edilmektedir. Bu altıntop bazen zaferin işareti, bazen hâkimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yerin sembolü olarak ifade olunmuştur. Türklerde çok eski inanç ve töreye dayanan Kızılelma, Türkistan sahasından Hazar denizinin doğusundan gelen Oğuzların, Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hâkimiyetin ifadesi olarak bulunan altın top’u (Kızılelma’yı) ele geçirmeyi ülkü edinmesidir. Buradan İran’da hüküm süren Türk boylarına, oradan da Osmanlılara geçmiştir. Osmanlı Türk devletinin Macaristan’da bulunan Kızılelma’yı bulup ele geçirmelerinden sonra fethetmek istedikleri yerlerde bir Kızılelma’nın varlığına inandığı ve bu uğurda mücadele ettiği görülmektedir.

Türkler, inandıkları Tek Tanrı’nın dünya hâkimiyetini kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi. Bunu Bilge Kağan’ın ; “Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum” sözlerinden de anlamaktayız. Yine Bilge Kağan’ın ağzından Türk imanı şöyle ifade edilmekteydi; Türk Tanrısı, milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağan’ı ve anam İl Bilge Hatun’u gökten tutup yükseltmiştir.

Oğuz Kağan’ın doğumundan itibaren ilâhî bir nurla beslendiği tarihî ve efsanevî kaynaklarda yer almaktadır. Oğuz Kağan’ın Tanrı tarafından ilâhî kudretle teçhiz edilmesinin yanında yardımcısı ve rehberi de aynı kaynaktan beslenmiştir. Gökten indirilmiş Gök-Börü (Bozkurt) Oğuz’un seferleri sırasında ona kılavuzluk yapar. Oğuz Destanı’nda geçen şu mısralar bunu en güzel şekilde izah etmektedir:

“Ben sizlere oldum kağan

Alalım yay ile kalkan

Nişan olsun bize buyan

Bozkurt olsun bize uran”

Turdı Han’ın 598 yılında Bizans İmparatoru Maurikianur’a gönderdiği mektupta geçen; “Dünyada yedi iklimin efendisi ve yedi ırkın kağanı…” ibaresi ile Tuna Bulgarlarının hanı Melemir Han’ın kendisi ve şahsında ifadesini bulan Türkler için kullandığı; “Tanrı tarafından gönderilmiş Tanrı’ya benzer Melemir Han…” ifadesi Türk milletinin İslâmiyet’ten önceki dönemde Tanrı tarafından kutlu kılınmış olduğu inancını göstermektedir. Bu ve buna benzer çeşitli inançlar, Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra da devam etmiştir. Kendilerini Tanrı tarafından dünya nizamını sağlamak için gönderildiklerine inanmışlardır. Zira Türk insanının mücadeleci ruhu ve cihan hâkimiyeti ülküsü İslâmî inanışa da uygundu. İslamiyet’ten önce kahramanlara verilen alp’lik unvanı, İslâmiyet’ten sonraki dönemlerde alp-eren şeklini alıyor, böyle hayat buluyordu. “Benim Türk adını verdiğim ve şarkta yerleştirdiğim bir ordum vardır. Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavmin üzerine saldırtırım” mealindeki hadis-i kutsî, İslâm dünyasında Türkler hakkında söylenen rivayet ve kehanetlere örnektir. Hz. Muhammed’in; “Horasan’da Arap olmayan, güzel yüzlü hâkim bir insan zuhur edecek; onun adı da benimki gibi Muhammed olacak ve Büveyhîlerin baskısına son verecektir. Horasan’dan Büyük Dervazat’a kadar fetihler yapacak. Irak, İran ve Mekke hutbelerinde adı okunacaktır ” mealindeki hadis ile “Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız” mealindeki hadisler bütün İslâm dünyasında dilden dile yayılmaktaydı. Türkler, gerek İslâmiyet’ten önceki Gök-Tanrı inancı zamanında, gerek İslâmî dönemde kendilerinin Tanrı tarafından dünyaya hükmetme ve adaleti sağlamak için yaratıldıklarına ve hayat felsefesinin bu düşünce ile şekillenmesi gereğine inanmışlardır. Eski dönemlerden itibaren dünya nizamını sağlamak üzere mücadele eden Türk milleti, İslâmiyet’i kabul ederek maddî ve manevî yönden bir yükselişe erişmişlerdir. İdeallerini, kendilerinin dünya nizamını sağlama ülkülerini bu iman kaynağından beslemişlerdir. Bu kaynak Kızılelma’nın manevî yönünü teşkil eder. Tarih ilminin tespit ettiği ve kendine mahsus ileri bir kültür örneği olan Bozkır kültürü, M.Ö. 1500–1700 yılları arsında teşekkül eden ve yaşayan örnek bir kültür olarak bilinmektedir. Atın ehlileştirilmesi ve demirin ileri bir teknikle işlenmesi bu kültürün önemli özelliğidir.

Mücadeleci bir yapıya sahip olan Türk milleti, bunun gereği olarak ihtiyaçları ölçüsünde seyyar evler, hastaneler ve eğitim kurumları yapıyorlardı. Bu hâl onların kolay hareket etmelerine, mekân değiştirmelerine imkân sağlıyordu. Bunun yanında medeniyetin ölçüsü sayılan giyinme, en pratik ve en kullanışlı seviyededir.

Madde ile ruh, mazi ile hâl ve muhafazakârlık ile inkılâpçılık, Türk insanının yapısında öyle kaynaşmıştır ki, bu kaynaşmanın eseri, siyasî, içtimaî ve hukukî nizam, Türk devletlerinin ihtişamında belirerek yüzyıllarca yaşamış ve milletin yaşamasını sağlamıştır. Bu birleşme, Türk milletinin sosyal yapısı ile yakından ilgilidir. Sosyal yapının çekirdeği olan ailenin sağlam olması, bunun uruğ, boy, budun şeklinde teşkilâtlanması, buradan devletin doğmasına ve devlet kanalıyla bir milletin ideallerini gerçekleştirmesi sonucunu getirmektedir. Aile, uruğ, boy ve il (Devlet)in sağlam teşkilâtlanması bir yandan millî ideallerin ve mefkûrelerin birliğini sağlıyor, bir yandan da Türk ruhundaki dinamizm ve hürriyet fikrinden olsa gerek, büyük devletlerin kurulması yanında parçalanmayı da beraberinde getiriyordu. Bu tarz katı devletçilik şekli, âdeta kendi arasında bir yarışa zemin hazırlıyor, Türkün Kızılelma’ya gitmesini daha da dinamik kılıyordu. Türk milletinin sosyal yapısı, sosyal yapıyı ayakta tutan maddî ve manevî dinamikler, onların Kızılelma’ya yol almalarını gerektirmekteydi. Binlerce yıldan beri milletin şuuraltına yerleşen bu duygu, tarihî dönemler itibariyle yeniden zuhur ediyor, yeniden millete hayat veriyordu. Onların hayata sıkı sıkıya bağlanmalarını ve kendi dinamiklerini korumalarını sağlıyordu. Oğuz Han’dan Alparslan Türkeş’e kadar Kızılelma ülküsü Türk milletinin var olma ve idare etme idealinin en üst seviyede olmasına işaret sayılır. Oğuz Kağan, hâkimiyetin sembolü olarak altın evini kurar, altın evin kurulmasından sonra sefere çıkar. Bunlardan ilki Hint seferidir. Hint ve Çin ülkelerini topraklarına katan Oğuz Han’ın elde etmek istediği Pekin Kızılelması’dır. Tarihçiler Çin’in (Pekin) Kızılelma olarak telâkki edildiği konusunda ittifak etmişlerdir. Karanlıklar ülkesi, Çin ve Hint ile bütün Orta Doğu ve Kafkasları birleştiren ve burada hâkimiyet tesis eden Oğuz’dan sonra Hunlar tarih sahnesine çıkarlar. Batılıların Tanrının Kılıcı diye isimlendirdiği Atilla’nın hedefi batıdır. Ares Kılıcı olarak isimlendirilen dünya hâkimiyetinin vasıtası olan kılıç, Atilla’nın Kızılelma olarak batıyı seçmesine vesile olmuştur.

Abdalan-ı Rum, alp eren Şeyh Edebalı ve onun damatları Osman Gazi ile Tursun Fakı… Oğuz’un Anadolu’daki Korkut Atasıdır.

Osman Gazi’ye Selçuklunun bittiğini belirtir ve “Ona sultanlık veren Tanrı bana hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendi sancağımı götürüp uğraştım. Eğer o, ben Al-i Selçukum derse ben de Gök Alp (Oğuz Han) oğluyum” dedirtir. Osmanlı Türk Devleti bu düşünceler üzerine kurulduktan sonra Kızılelma denilen büyük idealde açılım kazanır. Osmanlının ilk Kızılelma’sı, Anadolu’da beylikler dönemine son verip Türk birliğini sağlamak olmuştur. Bunun için çeşitli mücadelelere girişen Osmanlılar, kardeş katline kadar varan büyük fedakârlıklar göstermekten çekinmezler. Gerek iç mücadeleler, gerek Moğol istilâsı bir yandan sıkıntıları getirirken, bir yandan da büyük ideallerin gerçekleşmesi için dinamik bir güç oluşturur. Sadece Türk milleti için değil, dünyadaki bütün milletler için kavşak noktası olarak bilinen ve kendine mahsus özellikleri haiz olan İstanbul, Osmanlının büyük Kızılelma’sı olarak görülür. Hakkında çeşitli rivayetlerin dilden dile dolaştığı İstanbul, Fatih Sultan Mehmet’in dâhiyane idare ve olağanüstü iradesiyle Türklerin hâkimiyetine girer. Hz. Muhammed’in; “İstanbul muhakkak feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onun askerleri ne güzel askerlerdir” hadisi ile müjdelenen ideal, hayata geçirilir. İstanbul’un fethine kadar anlatılan, ancak İstanbul’un fethi ile olgunlaşan Kızılelma, Türk’ün dünyaya hâkim olma duygusunun bir ifadesi olarak hayata geçmiştir. Evliya Çelebi, Hz. Muhammed’in doğumunda ateş-gedelerin sönmesi ve Tak-ı Kisra’nın sükûtu gibi harikulade hadiseleri anlatırken Ayasofya kubbesiyle birlikte İstanbul Kızılelması’nın düştüğünü zikretmektedir.

İstanbul’un fethinden sonra Türk milleti için Kızılelma Roma’ya, St. Pierre’nin kubbesine taşınır. Burası Katolik dünyasının kalbidir. Türklerin hedefi artık Roma’dır. Zira Fatih döneminde yapılan Otronto (İtalya) seferinin sebebi de budur. Roma Kızılelma’sının düşürülmesidir. Atilla’dan sonra Roma’yı düşürmek Osmanlı Türklerinin büyük hedefleri arasındadır. Bir efsane Kızılelma’nın Roma’ya taşındığını anlatır ve Türk’ü Roma’ya koşturur. Efsaneye göre, Kızılelma, Dağıstan’dan I. Anuşirvan tarafından İran hazinesine konulmuş, oradan da Roma’ya kaçırılmıştır. Bu anlatım tarihî kaynaklarda yer almaktadır. Bundan başka çeşitli mektup örnekleri, elden ele dolaşarak Türkleri Kızılelma’ya (Roma) davet eder. Bir başka Kızılelma ise Macaristan’dır.

Kızılelma, tarihimizde Türk birliği olarak da telâkki edilmiştir. Azerbaycan sahasından Ahunzade Mirza Feth Ali Bey’in yaktığı dilde Türkçülük meşalesi. İstanbul’dan eğitim sahasında Süleyman Paşa tarafından yakılmaya devam edilmiştir. Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’nin İstanbul’a taşıdığı Türk birliği fikri, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Cevdet Paşa, Şemseddin Sami, Necip Asım Bey ve Veled Çelebi tarafından yaşatılmaya başlanmıştır. Özellikle 19. yüzyılın sonunda 1898 yılında Türk-Yunan savaşının olması, Türkiye’de Türkçülük fikrinin daha süratli kabul görmesini sağlamıştır. Dönemin aydınları, bir yandan Selanik’te Genç Kalemler hareketini başlatırken, bir yandan da İstanbul’da Türk Derneğini kuruyorlardı. 1908 yılında kurulan bu derneği, aynı gayeleri takip eden Türk Yurdu izliyordu (1911). Türk milletinin tarihini, dilini, edebiyatını, etnolojisini, sosyal ve siyasî problemlerini araştırmak ve halletmek gayesini güden bu derneğin faaliyetleri kesintisiz olarak 1933 yılına kadar devam edecektir. Emrullah Efendi, Bursalı Tahir, Ziya Gökalp, Tunalı Hilmi, Ağaoğlu Hikmet gibi şahsiyetlerin omuzlarında gelişen Türkçülük cereyanı, 1900′lü yılların başından itibaren yanına siyasî ve askerî kesimlerden de destek almak suretiyle olgunluk kazandı.

Ziya Gökalp’in fikri birikimi, Türkçü düşüncenin merkezinde yer almasını sağladı. 1920 yılında kurulan Türkiye Devleti, bu fikri birikimin ürünü olarak tarihteki yerini aldı. Kızılelma’nın Turan olarak şekillendiği bu dönemin en büyük ve ilk safhası olan Türkiye Devleti kuruldu. Zira Turancılık üç aşamalı bir fikir sistemi olarak ortaya atılmıştır. Bunlar sırasıyla, Türkiyecilik, Oğuzculuk (Türkmencilik) ve Turan (Türk Birliği) dır. Turan Devleti fikrinin savunucularından biri olan Ömer Seyfettin, devletin yönetim şekli olarak İlhanlığı teklif eder. Aynı fikrin sonraki temsilcilerinden biri olan Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Devleti olarak isimlendirilir. 1920′de tamamen Türk millî düşüncesi üzerine kurulan yeni Türkiye Devleti, ikinci Dünya Savaşı’na kadar bu temel felsefe üzerinde hayatiyet bulur. 1940′lı yıllarda iyici filizlenen bu düşünce, döneminde birçok şahsiyetin yetişmesine ve fikrin yayılmasına vesile olur. Kızılelma’nın Türk milletinin manevî besini olduğunu söyleyerek bunu Turan fikri ile kuvvetlendiren Nihal Atsız ve 1960′lı yıllardan itibaren Kızılelma, Turan fikrini Türk politik çevrelerine taşıyan ve doktriner bir çehreye kavuşturan Alparslan Türkeş’tir. Millî devlet-güçlü iktidar sloganıyla kitlelere aktarılan düşüncenin ilk safhası güçlü bir Türkiye Devleti idealidir. Tamamen inkılâpçı bir ruha sahip olan siyasî görüş, Dokuz Işık doktrini ile güçlü ve bulunduğu konumda çevresinin güç odağı olan Türkiye Devleti’ni gerçekleştirmek gayretindedir. Nitekim yüzyılımızın son çeyreğinde dünyada olan gelişmeler bu fikrî ve siyasî görüşün haklılığını ispat etmektedir. Millî ülkü olan Kızılelma, Türk birliğinin, yani Turan’ın tesisidir. Bunun birinci dönemi bağımsızlık, ikinci dönemi birlik, üçüncü dönemi ise fetihler dönemidir. Buradan hareketle denilebilir ki, tarihî dönemlerden itibaren tecrübelerle sabit olan Türk birliği fikri, günümüzde yeniden hayat bulmuştur. Özellikle yetmiş yılı aşkın bir süredir Rus egemenliğinde yaşayan Türk gruplarının bağımsız devletler olarak dünya devletleri içinde yer almaları, başka Türk gruplarının şimdilik federasyon yapısı içinde yarı bağımsız olmaları ile başta Türkiye ile olmak üzere Türk devlet ve toplulukları arasında başlayan iş birliği, Türk’ün Kızılelması olan Turan’a giden bir yol olarak görülmektedir. Ulaşılması gereken hedef, mefkûre olarak anılan Kızılelma, zaman zaman coğrafî yerlere isim olarak verilmiştir. Bu yer veya varılması gerekli coğrafyalar Macaristan, İstanbul, Roma, Endülüs, Viyana gibi beldeler olmuştur. Ancak sadece coğrafî yer, ulaşılması, fethedilmesi gerekli belde olmaktan çok, Kızılelma, Türk milletinin hedefi olarak zihinlerde yer etmiştir. Zaman zaman bir devlet olma ideali olan Kızılelma, çoğu kez Türk birliği idealinin ismi olmuştur. Bugün de Türk milletinin birleşme ideali, Turan Devlet fikri olarak yaşamaktadır

Görüldüğü gibi Kızılelma konusunda netice olarak şu söylenebilir; “Türkler için Kızılelma, üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan idealler veya hayallerdir.”

Kaynakça:

İsmet ÇETİN, Kızılelma, Ankara 1997.

Engin Arın, Kızılelma, İstanbul, 1966.

Ziya Gökalp, Kızılelma, (Haz. Hikmet Tanyu), Ankara, 1976.

KIZILELMA NERESİ

*

***

(Ömer Seyfettin)

— Kızılelma’ya…

— Kızılelma’ya…

— Kızılelma’yacak gideceğiz!

Zamanın Süleyman’ı ansızın… Kükremiş bir tufan halinde akseden bu naraları duydu. Otağında yalnızdı. Yarım saat evvel dağılan divanın cenk için gösterdiği kahraman arzuyu düşünüyordu. Bugün, yalnız vezirleri değil, kazaskerleri, deftardaları, nişancıları, “ağa, kethüda, serdar, yayabaşı, bölükbaşı, vekilharç” gibi yeniçeri zabitlerini, hatta solakları bile çağırmış, hepsini huzurunda toplamıştı. Hepsi “… Kafdağına kadar arkandan gelmeye hazırız padişahım!” diye ayaklarına kapanmışlar, gözlerinden sevinç yaşları dökmüşlerdi, işte şimdi “sefer kararı” ordu içinde yayılmış olacaktı. Otağın biraz uzağında… Küçük meşe ormanının nihayetindeki mahşerde, deminki divanın sevinci, büyük bir heyacan ummanı gibi kaynıyor, kabarıyor, bu ummanın görünmez, işitilir dalgaları, yakın ufukların bulutlu sahillerine değil, sanki bütün cihanın takına çarpıyordu:

— Kızılelma’ya…

— Kızılelma’yacak…

Padişah, tahtından yavaşca ayağa kalktı. Sağ elini altın koltuğa dayadı. Gökten inen, manası anlaşılmaz sese kulak verir gibi başını büktü. Ordunun velvelesini dikkatle dinledi. “Kızılelma, Kızılelma…” Bu ismi şehzadeliğinden beri binlerce defa duymuştu. Sonra tekrar tahta oturdu. Gözlerinin üstüne kadar eğilmiş yusufiye’sini geri itti. Gayet çıkık, geniş alnı esmer uzun parmaklarıyla tuttu. Düşündü. Düşündü.

— Kızılelma neresi?

Diye mırıldandı. Şarkta olsu, garpta olsun, sefere çıkarken galeyana gelen asker hep “Kızılelma’ya…” diye bağrışıyordu. Bu narayı yeniçeri kışlalarında, sipahi ocaklarında, geçit resimlerinde, hatta İstanbul’da, saratın iç bahçesinde bile duymuştu. Kızılelma neresiydi. Üvez rengi sırmalı perdenin arkasında nöbet bekleyen Mahmut’u çağırdı:

— Sadrazama söyla, vezirlerle beylerbeylerini, kazaskerleri toplasın. Hemen karşıma gelsin! Dedi.

*

***

Yarım saat evvelki büyük divandan çıkan vezirler, niçin yine huzura çağrıldıklarını ürkek bir ıztırap ile merak ediyorlardı. Ahmet Paşa ile Hadım Ali Paşa’nın arkasından kazaskerler, Sokullu Mehmet Paşa, Haydar Paşa, Ayaş Paşa, İskender Paşa gözleri yerlerde, otağ girdiler. Birer birer tahtın saçağını öpüp el bağladılar. Padişah beyaz tülbent sarılı, çifte tuğlu yusufiyesini yine çok öne eğmişti. Kaşları hiç görünmüyordu, yüzü her vakitkinden daha ziyade sertti, ince murassa direkler üstünde kurulmuş donuk zümrüdden bir kubbeyi andıran loş sükûnunu;

—Kızılelma” neresi? İçinizde bilen varmı?

Suali bozdu.

— !

— ?

— ! …

— ? …

Kimse cevap veremedi. Herkes önüne bakıyordu. Padişah:

— Bunu sormak için sizi çağırdım, dedi, otağmızın etrafında daima bu narayı işitiriz, işte bakınız. Yine “Kızılelma’ya, Kızılelma’ya…” diye bağırışıyorlar. Burası neresidir?… Binlerce defa ismini işittiğim bu memleketin neresi olduğunu öğrenmek isterim.

Tamışvar fatihi Ahmet Paşa kekeledi:

— Viyana” olsa gerek, padişahım… Padişah, öteki vezirine döndü:

— Öyle mi?

— …

— …

— …

— …

— …

Ne “evet”, ne “hayır” diyebiliyorlar, önlerine bakıyorlardı. Padişah, orduya getirdiği “kaplan postlu, kurt taçlı, çekirdek mahmuzlu, tekne kalkanlı, tepeden tırnağa kadar demire gark olmuş, elleri kostaniçeli, ak kızıl bayraklı” , emsali görülmemiş mükemmel alayı ile iki gün evvel teveccühünü kazanan Rumeli Beylerbeyine sordu:

— Sokullu! Sen söyle, Kızılelma neresidir?

— Roma” olsa gerek, padişahım!

— Ne biliyorsun?

— Öyle sanırım.

— Sanmak bilmek değildir…

….

Padişah, sırasıyla âlim kazaskerlere de sordu. Kızılelma için kimi “Çin”, kimi “Maçin” diyordu. Ayaş Paşa:

— Hint’tir.

Haydar Paşa:

— Sint’tir!

İskender Paşa:

— Kafdağının arkası olsa gerektir.

Dedi. Büyük padişah, anlamak istediği şeyi kimsenin bilmediğini görünce canı daha beter sıkıldı. Tahtın koltuklarını asabiyetle tutu. Âdeti olmayan bir hiddetle kazaskerlere döndü. Acı acı gülümsedi:

— Yazık sizin ilminize!

— …

. . . . .

“Her şeyi biliyoruz” sanan, bu “Horasanı” kavuklu başlar uğradıkları hakaretin altında hafifce sallandılar. Onlar, her şeyi kabul edebilirlerdi. Laki cahilliği? Asla… Ortalarından, kara sakallı, bastıbacak, şişman bir fakih, bir adım ilerledi. Bu hem en âlimleri hem en cesurlarıydı:

— Padişahım! Dedi, bu Kızılelma, halk kullarının uydurduğu bir efsanedir. Ne aslı vardır, ne faslı… Bir hakikat değildir ki biz bilelim. Halk ise, padişahım, bilmez söyler.

Zamanın hâkim Süleyman’ı altın koltuğa dayalı elini kaldırdı:

—Halkın dediği! Hakk’ın dediği.”

Bodur kadı, bu sözden bir şey anlamadı. Padişah devam etti.

— Bu bir hahikattir! Mademki halk söylüyor; halktan gelen ses, Hakk’ın sesidir! Ona efsane denmez. Mutlaka bir aslı vardır. Fakat siz bilmiyorsunuz…

— Ne şer’de, ne ilimde böyle bir isim yoktur ki, müsemması olsun…

— Ne şer’de ne ilimde böyle bir isim yok diyorsun…

— Evet padişahım.

— Lakin örfde yok mu?

—…

Fakih düşündü. Önüne baktı. “Yok!” diyecekti. Fakat işte sefer eğlentisi yapmaya başlayan büyük ordunun velvelesi içinde “Kızılelma’ya” naraları birbiri arkasına çakan şimşekler gibi gürlüyordu. Asker yalnız sefere gideceği, muhrebeye gireceği zaman değil, hatta şımardığı, isyan ettiği vakitlerde bile bu narayı savurmuyor muydu? Bu daima taşan, kabaran, çoşan bir kuvvetin ne olduğu bilinmeyen bir gayesiydi. Daha medresede mini mini bir çömezken sipahi, yeniçeri bölüklerinin bu narayı bastıklarını işitirdi. Bunu iyice hatırlıyordu. Ama aslında ne olduğunu merak edip öğrenmemiş, okuduğu metinlerde bu isme dair bir şeye rastgelmemişti. Yutkundu. Önünde bağlı duran ellerini sıktı. Artık “Kızılelma örfte yoktur” diyemezdi. Çünkü… İşte… Duruyordu!

— Var padişahım. Dedi.

— Öyleyse “müsemması” da var.

— …

Fakif sustu. Kızardı. Bir adım geriledi. Yine önüne baktı. Örfün hakikatını şeriat da tasdik etmiyor muydu? Padişah, bunu bilen fazıllardandı. Karşısında safsataya imkân yoktu. Öbür kazaskerler arkadaşlarının malubiyetine bakarak, ağız aramadıklarına için için seviniyorlar, “sukut sözden hayırlıdır!” hikmetini hatırlıyorlardı. Padişah yine acı acı güldü:

— Dünya ne tuhaftır! Dedi. Siz işte bu halkın başlarısınız. Bu halkı idare edersiniz. Hâlbuki onun istediği şeyin ne olduğunu bilmezsiniz…

Lakin hâkim padişah, kahranman, arif, fazıl, şair olduğu kadar da insaflıydı! Her şeyi evvela kendi nefsinde muhakeme eder; her hükmü, her kararı vermezden evvel birkere kendi vicdanından geçirirdi. Huzurundaki kulları sualine bir cevap bulamamaktan kıvranırlarken, oda sıkıldı. “Deruni lisanla” kendi kendine sordu:

— Ey Süleyman! Bunlara sorduğun şeyin ne olduğunu acaba kendin bilirmisin?

— Bilmem ama…

— Ama?

—… Sezerim!

Azıcık ferahladı. Sezdiğini düşünmeye başladı. Bu, tabiatın, ilmin, irfanın ötesinde bir hakikatti. Evet, işte “Kızılelma”, ne olduğunu sanki biliyor, fakat söyleyemiyordu. Hâlbuki bu vezirler, kazaskerler, beylerbeyleri… Hayır, hiçbir şey sezmiyorlardı. Birisinin lafı ötekine uymuyordu. Kimi Çin, kimi Hint, kimi Sint, kimi Viyana, kimi Roma diyordu. Kızılelma bunların hiç biri değildi! İçinden:

— Belki hepsinden daha kıymetli bir yer

Dedi. Sonra utançlarından kızaran kullarına sordu:

…..

— Kızılelma’nın neresi olduğunu kimden öğrenebiliriz?

Herkes önüne bakıyor, yanlış bir şey söylememek için kimse ağzını açmıyordu. Yalnız İskender paşa:

— Padişahım! Dedi, kazasker kullarının ilimleri kitaptandır! Vezir kullarınla, biz k lelerine gelince… Öyle derin âlimlerden değiliz! İşte nekadar bilgisiz olduğumuz sual-i hümayununuzla meydana çıktı. “Bin âlimin bilemediğini bir arif bilir” derler. İrade buyurun, bir arif bulalım, ona sorun.

— Arif kimdir?

— Bilmeyip sezen, Padişahını…

Sonra İskender paşa, saf bir askerin basit mantığı ile “Kızılelma, Kızılelma” diye halkın mutlaka bir şey murat ettiğini, kuşların ötüşünde bile kendi dillerince bir mana olduğunu söyledi kısa boylu, inatçı kazasker, halkın ne söylediğini, ne istediğini asla bilemeyeceğini tekrar iddia etti. Padişah İskender Paşaya, çıkıp gizlice ordunun içine girmesini, numayiş alanında bağıranlardan rastgele üç kişi tutup huzuruna getirmesin irade etti. İskender paşa çıkınca Padişah kazaskerlere örfe dair ayrı ayrı Arapça sualler sormaya başladı. Vezirlerle beylerbeyleri, anlamadan, dinliyorlardı.

*

***

İskender paşa, biraz sonra, otağa girdi:

— Üç kişi tuttum Padişahım! Dedi.

— Evvela bir tanesini getir bakalım

…..

İskender paşa, otağın mehabetinden ürkerek sap sarı kesilmiş, başında perişanesi dağılmış, tir tir titreyen bir adamı soktu. Bu, uzun boylu, pala bıyıklı kuvvetli bir garipdi. Orduda ayakkabıcılık yapan serserilerden biriydi. Otağın kapısının dışındaki kapıcıların öğrettikleri gibi, tahta doğru gitti. Yeri öptü. Ayağa kalkmadı. Kolları göğsünde bağlı, diz üstü kaldı. Padişah sordu:

— “Kızılelma, Kızılelma” dersiniz, bu neresi?

…..

Garip, işledim sandığı cürümden beraat için:

— Herkes bağırır, Padişahım. Bende bağırdım dedi.

— Neye bağırdığını sormam. Kızılelma neresidir?

Onu söyle

Garip tereddüt etmedi:

— Padişahımızın bizi götüreceği yer! Dedi.

— Orası neresi?

— Padişahımız bilir.

Padişah, İskender Paşaya döndü:

— İkincisini getir bakalım!

Dedi. Dizüstü duran garip, vezirlerin işaretiyle kalktı. Geri geri gitti perdenin yanında dikildi. Bu sefer huzura getirilen tıknaz, esmer, beyaz keçeli, afacan bir yeni çeri neferiydi. Serbestçe yürüdü. Saçağı öptü. Kalktı, el bağladı. Padişahın “Kızılelma neresi?” sualine düşünmeden:

— Önümüze düşüp bizi götüreceğin yer Padişahım! Cevabını verdi.

— Orası neresi?

— Sen bilirsin Padişahım.

İskender paşa üçüncüyü huzura soktu. Bu, geniş omuzlarına baratasının uçları düşen genç bir bostancıydı

— Kızılelma neresi?

— Atınızın gittiği yer Padişahım!

— Orası neresi?

— Neresi olduğunu ancak Padişahım bilir…

Evet. Orası ne hint, ne sint, ne çin, ne maçin, ne viyana, nede romaydı. Padişah, huzurundakilere:

— Gördünüz ya, dedi. Üçününde cevabında bir fark yok. Hakikat bir, “Kızılelma” benim gitmek istediğim yer, işte… hakk’ın beni göndereceği yer…

Doğruyu söyleyen bu üç kişiye hemen üçer yüz kese akçe ihsan etti. Artık “kızılelma’ya, kızılelma’ya” naraları çoğalıyor, taşıyor, daha ziyade yaklaşıyordu. Padişah, birden bire, Hakk’ın kendini göndereceği yeri düşündü. Nihayeti bulunmaz hakk yolunun, hakikat yolunun gittiği “Kızılelma” denen bu cennet kapısında viyana, roma, hint, sint, çin, maçin birtakım fani haberlerden başka bir şeymiydi? Başını salladı. Arkasına dayandı, gözlerini ufalttı, ilahi manevi bir zevke varmış gibiydi! Müdebbir vezirlerinin, âlini kazaskerlerinin, kahraman beylerbeyinin tekrar taşa koşup çıkışlarını görmedi bile. Otağın kapısında, onlarda şimdiye kadar asla ulviyetinin, mehabetinin farkında olmadıkları muazzam bir manzara karşısında donup kaldılar; sefer eylentisi yapan yüzbinlerce asker, kol kol olmuş, cirit oynarak, kaynaşarak otağı etrafında geniş bir daire çeviriyorlar:

— Kızılelma’ya…

— Kızıelma’ya…

Naralarıyla, sanki hayalin eremeyeceği derecede yüksek, pek yüksek bir arşa doğru kalkanlardan kanatlarıyla uçmağa hazırlanıyorlardı!

BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ’İN ÇEŞİTLİ SÖZLERİ

**

“Sizlere kolay bir başarı, vaad ediyorum. Kısa zamanda bir iktidar umanlar bizimle yola çıkmasınlar. Yolumuz uzun ve çetindir. Bu yolda karşınıza menfaat teklifleri, tehditler ve daha bir yığın engel çıkacaktır. Bu çetin yolda dayanabilecekler, bizimle gelsinler. Cesur olanlar, kuvvetli olanlar, gerçekten inananlar kafilemize katılsınlar.”

**

“Ben Türk Milletini,

Sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye,

Rüşvet ve hile çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine, Ahlâhtan mahrum bir hürriyete, tefecilige, karaborsaya yer veren bir iktisadi yapıya çağırmıyorum.

Türklük şuur ve gururuna, İslâm ahlâk ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası hak yolu, ALLAH YOLU’na çağırıyorum. Modern medeniyetin en ön safına ğeçmek üzere sıçramaya çağırıyorum.”

**

“Türk Milletine Bizans‘dan geçme bir Hastalık vardır. Gevşeklik, lâubalilik, dedikodu, fitne, fesat, terbiyesizlik, birbirini beğenmemek, sır saklayamamak, rastgele lâf söylemek…

Bu hastalık sizde de var. Bu hastalığı tedavi etmeniz lâzımdır. Bu hastalığı tedavi edmezseniz, kendinize yol seçiniz. Milliyetçi Hareket’te bir saniye daha fazla kalmayınız. Benimle dava arkadaşlığı edecekseniz, her şeyden önce vasıflı Türk olmaya mecbursunuz.

Türk Milletini batıran, Bizans’ı batıran, Osmanlı İmparatorluğunu batıran hastalık budur.”

**

“Türk milliyetçılıği meşru savunma, yüksek insanlık duyğuları ve Türk Milletinin kendi tabii haklarının savunulması, korunması duyğusu ve iradesinin, şuurunun bir ifadesidir.”

**

“Biz aziz milletimize müreffah, kuvetli ve büyük bir Türkiye taahhüt ediyoruz; kendimizi millete adıyoruz ve Türklük yoluna başlarımızı koyuyoruz.”

**

“Türk Devletinin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk Milletinin teminatı ve istikbali gençliktir.”

**

“Milletler arasındaki mücadele şuurundan mahrum olan toplumlar başkasının boyunduruğu altına düşerler.”

**

“Milletler, yabancı kuvvetlerin ordularınca yok edilmeden önce manevi ve fikri güçleri tarafından esaret altına alınırlar.”

**

“Türk aydınları için Batı’nın sığınması olmak bir ideal olarak benimsenmiştir. Milletimiz için bundan korkunç felaket düşünülemez.”

**

“Türkiye’nin yükselişi ithal fikirle olmaz. Hiç bir yabancı, Türkün menfaatlerini Türk Milletinin kendisi kadar düşünemez.”

**

“Davalarımızın çözümü kendimize dönmek, sarsılmaz bir birlik halinde el ele vermek ve geceli gündüzlü çalışmaya girişmekle mümkündür.”

**

“Toprak bütünlüğümüzü devletimizin ve milletimizin bölünmezliğini hedef alan hainlere karşı Türk Milleti olarak ayağa kalkmalıyız.”

**

“Gençliğimizi büyük bir savaş beklemektedir. Bozgunculuğa, tembelliğe, ahlaksızlığa, cehalete, yalancılığa karşı büyük bir savaş.”

**

“Ülkücüler, insanlık âlemi içinde ne uşak olmayı, ne de başkalarını uşak olarak kullanmayı kabul etmeyen şerefli bir bayrağın taşıyıcısıdır.”

**

“Gençler; hepiniz birer Türk Bayrağı’sınız. Bayrağı kirletmeyin, lekelemeyin, yere düşürmeyin.”

Yorum Yapın