TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ

 

TÜRK MİLLİYETÇİLĞİ

VE

TEMEL KAVRAMLAR

MİLLİYETÇİLİK

Kavram olarak, millî an’aneye, geleneğe, örfe ve âdetlere uygun olmayan bütün hareketleri kurum ve kuruluşları reddederek her şeyi millî örfe uygun şekilde düzenlemeyi amaç edinmenin oluşturduğu siyasî ve toplumsal düşünce sistemidir. Diğer bir deyişle, milletin maddî manevî niteliklerine yani maddî manevî değerler toplamına aykırı olan her şeyi reddetmek ve bu değerlere uygun bir şekilde toplumsal kurum ve kuruluşları nizam etmektir. Milliyetçilik, kişinin, devletin ve milletin çıkarlarını kendi çıkarlarından üstün görmesidir.

Milliyetçiliği; sosyolojik milliyetçilik, kültür milliyetçiliği, ideolojik milliyetçilik, doktriner milliyetçilik ve marksizme göre milliyetçilik olarak inceleyebiliriz.

A) Sosyolojik Milliyetçilik

Sosyolojik milliyetçilik anlaşılacağı gibi duyguya dayanır. Bir aşktır. Bunu, biz Ernest Renan’ın, “Millet”in tarifinden çıkarıyoruz. Ernest Renan’ın 1890’larda yaptığı tarife göre, “Millet, ortak geçmişi olan ve birlikte yaşama arzusu gösteren insan topluluğudur. Bu insan topluluğunu teşkil eden fertlerin kendi toplumlarına olan bağlılıkları aşktır, sevgidir” demiştir.

Anlaşılacağı gibi çağdaş milliyetçilik olmaz. Çağdaş duygu, çağdaş kin, çağdaş aşk olmayacağı gibi çağdaş milliyetçilik de olmaz.

B) Kültür Milliyetçiliği

Bir milletin kendi tarihine, kendi medeniyetine ait bilgilerin şahsın, şahısların zihinlerine aktarılmasıdır. Kültür milliyetçiliği, bir millete mensup şahısların zihinlerine, kendi medeniyetlerine, kendi tarihlerine ait bilgilerin nakşedilmesidir. Bir Amerikalı’nın, bir İngiliz’in, bir Türk’ün kendi geçmişlerine ait bilgileri öğrenmesi ve benimsemesidir. Görüldüğü gibi siyasi bir tarafı yoktur. Nitekim Atatürk: “Milliyetçilik mefkûresini siyasi anlamda tecrit etmelidir ve öyle anlamalıdır.

Milliyet davası, şuursuz ve ölçüsüz bir dava tarzında düşünülmemelidir. Milliyet davası, siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir mefkûre meselesidir.

Bizim milletimiz derin bir maziye sahiptir. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi yüz yıllık Osmanlı Türklüğünden, Selçuklu Türklerine kavuşturur” diyor.

C) İdeolojik Milliyetçilik

Hükümetin, bir partinin, bir derneğin görüşlerine yön veren milliyetçiliği esas alan sistemdir.

D) Doktriner Milliyetçilik

Bu tarz milliyetçilik anlayışı Fransız ihtilalinden sonra ortaya çıkmıştır. Milletlerin kendi hür iradelerinin tecellisi esasına dayanır. Serbest seçimlerle bu irade tecelli eder. Atatürk, görüldüğü gibi doktriner milliyetçiliğe isnat etmektedir ve her dört milliyetçilik türünde de fevkalade açık konuşmaktadır. Atatürk şöyle demektedir:

“Bütün cihan bilmelidir ki, artık bu devletin ve milletin başında hiçbir kuvvet yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da, hâkimiyeti milliyedir.”

E) Marksizme Göre Milliyetçilik

Millet mefhumu reddedilmektedir. Dünya tarihi, sömüren ve sömürülen sınıflar olarak, alt yapı, üst yapı olarak incelenir.

F) Başbuğ Alparslan Türkeş’in

Milliyetçilik Anlayışı

Dünya üzerinde insan toplulukları milletler hâlinde yaşamaktadırlar. Her millet kendi özelliklerini korumaya, geliştirmeye gayret etmekte ve kendi topluluğunu diğer milletlerden daha ileri, daha yüksek, daha refahlı yapmaya çalışmaktadır. Milletler arasındaki bu rekabet ve karşılıklı yarışma, milleti meydana getiren insanların müşterek duygular hâlinde birleşmeleri ve müşterek bir millî şuur etrafında toplanarak kendi toplum varlıklarını belirli hedeflere yöneltmek şuuruna sahip olmalarıyla mümkündür. Milletlerin faaliyetlerinde, yükselmelerinde ve kendi toplumlarını refaha kavuşturmak, geliştirmek çabalarında milliyetçilik şuuru ve milliyetçilik duygusu başlıca tesir yapan faktör olmaktadır. Milliyetçilik duygusundan yoksun olan bir toplumun millet manzarası göstermesi mümkün değildir. Milliyetçilik duygusuna sahip olmayan, millî şuura sahip olmayan bir topluluğun bir arada yaşaması da mümkün değildir. Böyle bir duygudan ve şuurdan mahrum toplulukların dış olayların en ufak bir tesirine karşı kendilerini koruyamadıklarını, hatta dış tesirler olmasa dahi kendi kendilerine dağıldıklarını ve belirli vasıfları olan, belirli hedefleri olan bir topluluk hüviyetinden çıktıklarını görmekteyiz.

Türk Milletinin yükselmesi ve tehlikelerden korunması, Türk Milletini meydana getiren kişilerin teker teker millî şuur sahibi olmasına ve kalplerinin millet sevgisi, vatan sevgisi ile çarpmasına bağlıdır. Bunun için millî doktrin Dokuz Işık’ın birinci ilkesi olarak milliyetçiliği koymuş bulunmaktayız. Şüphesiz burada bahis konusu edilen milliyetçilik Türk milliyetçiliğidir. Türk milliyetçiliği ne demektir? Türk milliyetçiliği, Türk Milletine karşı beslenen derin sevgi, bağlılık duygusunun, müşterek bir tarih ve müşterek hedeflere yönelme şuurunun ifadesidir. Türk milliyetçiliği insani duygularla beslenen bir anlayıştır. Türk milliyetçiliği garazı esas almayan, sevgiyi esas alan bir düşünce tarzıdır. Milliyetçilik, milletini sevmek, vatanını sevmek ve milletinin tehlikelere karşı korunması için her fedakârlığı göze almak duygusu ve düşüncesidir. Türk milliyetçiliği bütün Türkleri kardeş sayan bir düşüncedir. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve kendisini Türk milletinin bir mensubu kabul eden herkesi kardeş sayan bir düşünce ve görüştür.

Türk milliyetçiliği Türk Milletinin gözüyle olayları görmek ve değerlendirmek zihniyetini ifade etmektedir. İster Türkiye içinde olsun, ister Türkiye dışında olsun, cereyan eden her olayın Türk Milletine zarar getirmemesini istemek, düşünmek denilebilir. Bunun yanı sıra Türk Milletinin gerek Türkiye’de gerek Türkiye dışında meydana gelen olaylardan azamî ölçüde yararlanmasını istemek, meydana gelen her olayın Türkiye’ye azami ölçüde yarar sağlamasını düşünmek ve bunun için çaba harcamakta Türk milliyetçiliğinin bir gereği olarak görülmelidir. Milletin tarifinden hareketle Türk Milliyetçiliği tanımını belirlemekte yarar vardır.

Türk Milleti dediğimiz gerçek nedir? Bugün Türk Milletini şu şekilde tarif etmek mümkündür. Müşterek bir tarihten gelen ve müşterek bir tarih şuuruna sahip bulunan, aynı dine mensup, aynı kültürle yoğrulmuş, aynı devleti kurmuş, yaşatmış ve bugün de aynı devletin sahibi, bayrağı altında ve sınırları içinde yaşayan insan topluluğu Türk Milletini teşkil etmektedir. Yani Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve Türklüğü benimseyen, aynı tarihe mensup, aynı tarih şuurunu taşıyan ve aynı kültürle yoğrulmuş, aynı dine mensup insan topluluğu bugünkü milletimizi meydana getirmektedir. Türk Milleti tarifi, bu çizilen çizgilerin dışına taşmaktadır. Türk Milleti büyük bir millet olduğu için bugün dünya yüzerinde geniş sahalara yayılmış ve dağılmıştır. Bugün dünya üzerinde yaşayan aynı dine mensup, aynı tarihe mensup ve aynı dili konuşan Türk Topluluklarının sayısı iki yüz elli milyon civarındadır. Bunların ancak yaklaşık üçte biri Türkiye sınırları içinde bulunmaktadır. Bugünkü Türkiye sınırları dışında kalan Türkleri Türk Milletinden saymayacak mıyız? Bugünkü Türkiye Cumhuriyet sınırları dışında kalan Türkler de Türk Milletindendir. Onlar da Türk Milleti deyiminin içindedirler. Ancak Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Türkler başka topraklarda, başka milletlerin idaresi altında bulunmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti bütün Türklük meselelerini sahibi ve temel varlığıdır. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyetinin birinci planda ele alınması ve korunması, yüceltilmesi başlıca konuyu teşkil etmelidir. Türk Milletinden olmak, Türk Milletini sevmek ve Türk devletine sadakatle hizmet aşkı taşımak, vatana bağlılık duygusu içinde bulunmak ve Türk Milletinin yükselmesi için elinden gelen her fedakârlığı yapmak ve çalışmak duygusu ve şuurudur. Bu duygu ve bu şuuru taşıyan herkes Türk’tür. Kalbinde yabancı başka bir milletin özlemini özentisini taşımayan, kendisini Türk hisseden Türklüğü benimseyen ve Türk Milletine, Türk devletine hizmet aşkı taşıyan herkes Türk’tür. İşte Türk Milliyetçiliğinin temel görüşü budur. Bu görüş ışığında olayları değerlendirmek zorunluluğu vardır. Türk Milliyetçileri sadece Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Türklerle mi ilgilenecektir?

Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Türklerle münasebetlerimiz ve bunlara karşı tutumumuz ne olmalıdır? Bu sorulara verilecek cevap şudur: Türk milliyetçiliği, dünya üzerinde nerede Türk varsa onlarla ilgilidir. Onlara karşı derin bir sevgi ve ilgiyle doludur. Dünyanın neresinde Türk varsa bu Türklerin iyi durumda olmaları, bu Türklerin yükselmeleri, korunmaları, kendilerine mümkün olan her çeşit yardım ve desteğin sağlanması Türk Milliyetçiliğinin şaşmaz düsturudur. Ancak Türk Milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında bulunan Türklerle ilgisinde ve münasebetlerinde, bu ilgi ve münasebetlerin Türkiye Cumhuriyeti’ni tehlikeye sokmayacak, Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar vermeyecek şekilde yürütülmesi prensibini esas alır.

Yurdumuzda iç politika mücadeleleri, politika menfaatleri dolayısıyla Türk Milletinin yüksek davaları çiğnenmiştir; zarara sokulmuştur. Türkiye’de Turancılık görüşleri hakkında yalan yanlış iddialar ortaya atılmış ve Turancılık düşüncesi, Turancılık fikri kötü, zararlı bir düşünce olarak Türk Milletine tanıtılma yoluna gidilmiştir. Yunanlılar için Enosis neyse, Ruslar için Panislâvizm neyse, Almanlar için Alman Birliği neyse, Araplar için Arap Birliği neyse, İranlılar için Panaryanizm neyse, Türkler için de Turancılık odur.

Milliyetçilik, Türk Milletine karşı beslenen derin sevginin ifadesidir. Kalbinde başka bir ırkın gururunu taşımayan ve kendisini samimî olarak Türk hisseden ve Türklüğe adayan herkes Türk’tür. Biz; Türk Milletine mensup olduğumuza göre, bu milletin içinden çıkmış insanlar olduğumuza göre, elbette ki kendi milletimize karşı derin bir bağla bağlı olacağız ve bu milletin yükselmesi için, bu milletin haklarını daima her çeşit tesirlerden uzak, her şeyin üstünde bulundurulması için çalışmayı görev tanıyacağız. İşte bu sebeplerden dolayı bizim milliyetçiliğimiz, Türk Milletine karşı duyulan derin, köklü bir sevgi ve Türk Milletinin içinde bulunduğu müşkül durumdan bir an önce, en modern uygarlığın en ön safına geçirilmesini sağlamak duygusundan kuvvet alır. Milliyetçiliğimiz başkalarına karşı kin, garez duygularıyla beslenmez. Demek ki, Türk Milliyetçiliği, Türk milletine karşı duyulan derin sevgi, bağlılık ve onu güç durumdan, baskıdan uzak, şerefiyle yaşayan, müreffeh, mutlu ve modern uygarlıkta en ön safa geçmiş bir hâle getirmek isteği ve bu isteğin yarattığı duygudur. Birinci prensibimiz olan milliyetçiliğimizin özet olarak tarifi budur.

Bunun yanında Türkçülük kelimesini de ilâve ediyoruz: Milliyetçiyiz, Türkçüyüz. Neden Türkçüyüz? Çünkü milletimiz Türk Milletidir. Türkçülük ne demektir? Türkçülük, Türk Milletinin hayatının her safhasında yapacağı her şeyin Türk ruhuna, Türk geleneğine uygun olması ve Türk’e yararlı olması amacının, fikrinin ön plânda tutulmasıdır, Türkçe konuşacağız, Türkçeyi daima her şeyin üstünde tutacağız. Yapılacak her işte Türklük ruhuna, Türk’ün özelliğine uygun ve Türk Milletine yararlı olması şartını göz önünden kaçırmayacağız. Türkçülüğün de kısaca tarifi budur. Birinci prensibimiz olarak aldığımız Milliyetçilik ve Türkçülük, kısaca yaptığımız bu izah ve tarifle işte bu şekilde ortaya konmuş oluyor.

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN

TARİHİ GELİŞİM SÜRECİ

Türk milliyetçiliğinin ilk izlerini 8. yüzyılın ilk yarısında yazılmış bulunan Orhun Abideleri’nde görmekteyiz. “Türk” adı da yazılı olarak ilk defa bu abidelerde zikredilmektedir. Abidelerde Türk adı, yalnızca Türk kavminin adı değil Türk devletini karşılayan geniş bir deyim olarak kullanılmıştır. Göktürk Hakanı Bilge Kağan, “Çin milletinin sözü tatlı, hediyesi yumuşak imiş, Çin milleti tatlı sözü, yumuşak kumaşıyla Türk milletini kendine yakınlaştırmış, kendine yakınlaşmayanı da öldürmüş. Pek çok Türk milleti bu tatlı sözlere ve yumuşak hediyelere kanarak öldünüz” diye milletini uyarmış; “Türk milletinin adı, sanı yok olmasın diye gece uyumadım, gündüz oturmadım. Tanrı buyurduğu ve bahtlı olduğum için ölecek hâle gelen milleti dirilttim. Aç milleti tok, az milleti çok hâle getirdim” diyerek milleti için çalışmanın gerekliliğini belirtmiş; “Ey Türk, Oğuz Beyler, millet işitin! Yukarıda mavi gök çökmezse, aşağıda yağız yer delinmezse, senin ilini töreni kim bozabilir? Ötüken ormanında kalırsan, yurdunu ebediyen elinde tutacaksın” diyerek ülkenin ve törenin önemini belirtmiş; “Türk beyler Türk adını bıraktı, gelinlik kızların cariye, yiğit erkeklerin köle oldu” diyerek Türk adının önemini vurgulamış; “Ey Türk titre ve kendine dön!” diyerek de millî şuurun ve benliğin önemini belirtmiştir. Türklerin İslâmiyet ile tanışmasından hemen sonra 11.yy’da Kaşgarlı Mahmut tarafından Araplara Türkçe öğretmek için yazılan ilk Türkçe sözlük Divanü Lügati’t-Türk’te Kaşgarlı Mahmut “Gördüm ki Yüce Tanrı devlet güneşini Türklerin burçlarından doğdurmuş, onlara Türk adını kendisi takmış, hakanlığı onlara kendisi vermiş. Zamanımızın padişahlarını hep onlardan teşkil etmiş. Cihan halkının dizginlerini onların ellerine bırakmış. Her kim onların diline sığınırsa onu kendinden sayıyorlar, her türlü korkudan kurtarıyorlar. Bunun içindir ki Türk olmayanlar da Türk diline sığınmakta, bu vesileyle zarar ve ziyandan kurtulmaktadır” diye Türk milletini övmüş ve “Türk dilini öğreniniz çünkü onların uzun sürecek saltanatları vardır” diye bir hadisi belirtmiştir. Hadis doğruysa, Türk dilini öğrenmenin dinî bir vazife olduğunu, eğer hadis doğru değilse böyle bir hadisin uydurulmasının Türk dilini öğrenmek veya öğretmek ihtiyacından doğduğunu belirtmiştir.

18. ve 19.yy’da batıda Türkoloji çalışmaları artmış, Orhun Abideleri ve Kutadgu Bilig gibi Türklerin temel kaynakları çözülmüştür. Bir taraftan da Osmanlı Devleti devamlı toprak kaybediyordu. Eflâk ve Budan kaybedilmiş, Sırplar, Yunanlılar ve en nihayet Bulgar da müstakil birer devlet kurmaya muvaffak olmuşlar, gayri Türk unsurlar, Türk olmadığını söyleyen kendi soyundan insanlarla birleşip teşekküller kurmaya başlamışlardı.

Bu yüzyılda Avrupa’daki Türkoloji çalışmaları Türkiye’de de etkisini göstermiş Ahmet Vefik Paşa’yla başlayan ilmî milliyetçilik Süleyman Paşa, Özbekler Tekkesi Şeyhi Süleyman Efendi, Ali Süavi, Ahmet Cevdet, Ahmet Mithat Efendi, Veled Çelebi, Şemseddin Sami ve Bursalı Tahir’le devam etmiştir.

Lise tahsilini Fransa’da yapan Ahmet Vefik Paşa, birçok doğu ve batı ülkesinde elçilik yapmış, maarif nazırlığı, dâhiliye nazırlığı ve sadrazamlık (Başbakanlık) görevlerinde bulunmuş, Avrupa’daki Şarkiyat çalışmalarını yakından takip etmiş bir milliyetçiydi. Önce Ebülgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türk adlı eserini Çağatayca Türkçesinden Osmanlıca Türkçesine aktarmıştır. Bu suretle Orta Asya tarihinin bilinmeyen bir kısmını Türkiye Türklerine tanıtmak ve bizim millî tarihimizin Osmanlılarla başlamadığını, Türk’ün çok daha eski ve asil bir tarihi olduğunu ortaya koymuştur.

23 Aralık 1876′da başlayan I. Meşrutiyet Devri, 13 Şubat 1878′e kadar devam etmiştir. Bundan sonra imparatorluk 30 yıl sürecek Abdülhamit Devri’ne girmiştir. Bu dönemde meşrutiyeti savunan birçok aydın Avrupa’ya kaçmak zorunda kalmıştı. Abdülhamit yönetimi esas itibariyle Tanzimat’la başlayan Osmanlılık politikasını savunmuştur. 1890′dan itibaren de Panislâmizm’e kaymıştır. Burada asıl gaye ülkeyi böldürmemektir. Abdülhamit döneminde tarihle ilgili kitapların arttığını, bunların gazetelerde tefrika edilerek halka inme imkânına da kavuştuğunu görmekteyiz. Bu dönemde Şemseddin Samî, Necip Asım, Veled Çelebi gibi şahsiyetler ortaya çıkmıştır.

Aslen bir Arnavut olan Şemseddin Sami ilmî Türkçülük alanında eserler vermiş olup onun en önemli eseri üç sütun üzerine 1574 sayfa tutan Kamus-ı Türkî adlı eseridir. Ona göre “Lisan ve cinsiyet Sultan Osman’dan ve devletin kuruluşundan eskidir. Bu lisanı konuşan kavmin ismi Türk’tür. Lisanın ismi de Lisan-ı Türkî’dir. Türk ismi ise Adriyatik sahilinden Çin hududuna ve Sibirya’nın iç taraflarına kadar yayılmış bir milletin adıdır. Bunun için bu unvanı küçük görmek şöyle dursun, onunla övünmek ve sevinmek lazımdır.

19. asrın sonunda ise milliyetçilik inancını şiir sahasına naklederek Türk edebiyatında açık bir şekilde Türkçülüğü ilk defa bir sanat ideali hâline getiren Mehmet Emin Yurdakul’dur. Yeni Türk şiirinde sade ve tabiî bir halk dili kullanmayı ülkü edinen şair, bilgi ve şuuruyla edebiyatta Servet-i Fünunculardan siyasette ise Osmancılık güden İttihat ve Terakkicilerden ayrılmıştır. Şair sesini ilk defa 1897′de yazdığı ve

“Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur,

Sinem, özüm ateş ile doludur”

Mısralarıyla edebiyat tarihine girerek sesini duyurmuştur.

1899′da şiirlerini topladığı Türkçe Şiirler adlı kitabı içte ve dışta büyük yankı bulmuş, hatta 1903′te Rus Türkoloğu Minorskiy tarafından Rusça’ya aktarılmıştır. 1910 yılında Türk Yurdu dergisinin imtiyazını alan şair Türk Sazı, Ey Türk Uyan, Tan Sesleri, Turana Doğru gibi eserlerde yayımlamıştır

Bu arada 19.yy.’ın 2. yarısında Osmanlı Devleti’ndeki milliyetçilik hareketlerine eşanlamlı uyanışları Türk dünyasının diğer bölgelerinde de görmekteyiz. Azerbeycan’da millî edebiyatın kurucuları olarak Mirza Fethali Ahunde ile Sabir’i görmekteyiz. Mirza Fethali, Azerbeycan Türklerine Avrupa kültür ve medeniyetini tanıtmak suretiyle kalkındırmak istiyordu

Yalnız Rusya Türkleri arasında değil, bütün Türklük âleminde büyük bir tesir yaparak Türkçülük cereyanına hız vermiş olan Kırımlı İsmail Gaspıralı Beydir. İsmail Bey uzun müddet öğretmenlik yaptıktan sonra 1874′te İstanbul’a gelerek Türk ordusuna zabit olarak katılmak istemiş, fakat isteği geri çevrilince tekrar Kırım’a dönmüştür. İsmail Bey, Türk kavimlerinin kültür seviyesini yükseltmek, eski ve geri kalmış zihniyet veya müesseseleri yıkmak, Türk milleti arasında müşterek kültürü kurmak düşüncesiyle “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” şiarıyla 1883 yılında Rusça-Türkçe Tercüman gazetesini çıkarmıştır. Tercüman birkaç yıl içinde Sibirya’dan İstanbul’a kadar okunan en büyük gazete olmuştur. Bu gazetenin etkisiyle Usul-i Cedit hareketi doğmuştur.

Usul-i Cedit hareketi Avrupa tarzında düzenlenmiş ilkokullarda ilk eğitimin mahalli lehçelerle olmasını ve bunun 3 sene sürmesini, dördüncü seneden itibaren eğitimin umumî, edebî Türk dili olan sadeleştirilmiş İstanbul şivesiyle yapılmasını savunuyordu. Bu hareket, hayatın bütün safhalarına yayılarak Türkler arasında okuma yazma oranı artmış. Bilahare Azerbeycan ve Kazan’da millî kültürüne sahip, yabancı dil bilen ve batı medeniyetlerine vakıf bir aydın kitlesi ortaya çıkmıştır.

1905–1917 yılları arasında Rusya Türkleri arasında baş gösteren milliyetçilik hareketleri Türkiye’yi de olumlu bir şekilde etkilemiştir. Öncelikle aydınlar “Tercüman”ın kullandığı sadeleştirilmiş İstanbul Türkçesini tercih etmişlerdir. Böylece aradaki lehçe farkının giderilmesi için önemli bir adım atılmıştır. Aydınların karşılıklı geliş-gidişlerinin yanı sıra zengin aileler veya Cemiyet-i Hayriyeler kabiliyetli Türk çocuklarını İstanbul’a göndermişlerdir. A.Cevdet gibi pek çok öğretmen İstanbul’dan Rusya’nın çeşitli şehirlerindeki okullara ve medreselere davet ile istihdam olunmuş, özellikle Azerbeycan’daki mektep ve medreselerin teşkilât yapısı, Osmanlı mektep ve medreselerinin teşkilât yapısına uydurulmuştur. 1905′ten sonra başlayan kongreler dönemi Rusya Türklerinin Osmanlı İmparatorluğu’na duydukları sevgi ve bağlılık hislerinin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. 1912′deki Balkan Savaşı sırasında Tercüman, Vakit, Yıldız gibi yayın organlarında Bulgarlar, Sırplar ve Yunanlılar tarafından acımasızca katledilen Türklere dair dramatik haberler ve Osmanlı Devleti’ni haklı çıkaran yazılar yer almakta, Hilal-i Ahmer (Kızılay) için yardımlar toplanmaktadır. Bu yardımların büyük bir kısmı Türkiye’ye ulaşmıştır. Rusya’daki Türkler, Osmanlı savaş esirleriyle yakından ilgilenmiş, hatta onlarla ilgili raporlar göndermişlerdir. İsmail Gaspıralı, İstanbul’a geldiği zamanlar konferanslar vermiş, “Türk Yurdu” dergisine yazılar yazmışlar, 1911′de İttihat ve Terakki Partisi’nin genel merkez üyeliğine seçilmiştir.

Aynı şekilde İsmail Bey, damadı Nasip Yusufbeyli ile birlikte İstanbul’da Türkçülerin ilk resmî derneği olan Türk Derneği’nin üyesi idi. 1917 İhtilali sonrası kurulan genç Türk Cumhuriyetinin yıkılmasıyla Türkiye, Ahmet Ağaoğlu, Prof. Yusuf Akçura, Prof. Sadri Maksudi Arsal, Prof. Abdülkadir İnan, Dr. Hamit Zübeyr Koşay, Prof. Dr. Reşit Ahmedi Arat, Prof.Dr. Akdes Nimet Kurat, Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, Prof.Dr. İsmail Ertaylan, Prof. Dr. Zeki Velidi Toğan ve daha birçok aydına kucak açmıştır. Bu aydınların hemen hepsi Türkiye’deki Türkçü derneklerin kurulmasında rol almışlardır. Bunlardan en önemlisi Türk fikir hayatına imzasını atan Yusuf Akçura’dır.

Akçura, 1897′de Tataristan’da doğmuş, babası öldükten sonra annesiyle İstanbul’a gelmiş, tahsilinin büyük bir kısmını İstanbul’da yapmıştır. Yazları Kazan’a giderek eniştesi İsmail Gaspıralı’nın yanında kalıyor ve Ondan feyz alıyordu. Türkiye’de Harbiye’ye giren Akçura Jön Türkler hareketine katılınca okuldan atılarak Trablusgarp’a sürgüne gönderilmiştir. Buradan Paris’e kaçan Akçura, Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirince 1903 yılında Kazan’a dönmüş, burada Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasını önleyecek tedbirleri içeren “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesini kaleme almıştır. Daha sonra İstiklâl Savaşı’na katılan, İstanbul ve Kars mebusu olan Akçura Ankara Hukuk Fakültesi’nde dersler vermiş, Türk Tarih Kurumunun başkanlığını yapmış ve 11 Mart 1935 günü vefat etmiştir. Akçura’nın Ulûm ve Tarih, Türk Germen ve İslavların Münasebat-ı Tarihiyeleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun Dağılma Devri, 18. ve 19. Asırlar, Zamanımız Avrupa Siyasî Tarihi gibi eserleri önem arz etmektedir

1908′de başlayan II. Meşrutiyet tamamıyla Jön Türklerin eseri olmuştur. Jön Türkler ve kuruluş amacıyla Osmanlılık siyasetini izleyen İttihat ve Terakki daha sonraları kısmen Türkçülüğe meyletmişler, fakat siyaseten Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’i arasında gidip gelmişlerdir. Meşrutiyet havasıyla ve Rusya’dan gelen Türk aydınlarının da katılmasıyla Kasım 1908′de Türk Derneği kurulmuştur. Dernek, Yusuf Akçura, Necip Asım (Yazıksız), Velet Çelebi (İzbudak) önderliğinde başka milliyetçi aydınlarla Mülkiye Mektebi Müdürü Mehmet Celâl’in odasında kurulmuştur. Dernek daha sonraki faaliyetlerine Ahmet Mithat’ın yardımıyla Yeni Gazete İdarehanesi’nde devam etmiştir. Dernek Türk Derneği Dergisi adı altında ancak yedi sayı çıkarabilmiştir. Derneğin nizamnamesinin ilk maddesine göre dernek ilmî bir kuruluştur. İkinci maddede derneğin amacı “Türk diye adlandırılan bütün kesimlerinin tarihini ve bugünkü durumlarını, eserlerini araştırmak, böylece ortaya çıkan sonuçları dünyaya tanıtmaktır.

Derneğin üyeleri arasında İsmail Gaspıralı’dan Bursalı Mehmet Tahir’e, Rıza Tevfik’e, Mehmet Emin Yurdakul’a hatta Agop Boyacıyan’dan, Vilademir Gordicuski’ye, Antuan Tıngır’a, Rahip Karaçun’a kadar değişik yelpazedeki ve inançtaki şahısların bulunması, derneğin ilmi ve medenî milliyetçilik prensiplerinden hareket ettiğini göstermektedir. Dernek Necip Asım ve Fuat Kösearif’in vazife icabı ayrılmaları ve 1911 yılında fiilen Türk Ocağının kurulmasıyla kapanmıştır.

Bu tarihlerde İstanbul’da bunlar olurken Selanik’te 1911 yılında Genç Kalemler adıyla bir dergi çıkarılmaya başlanmıştır. Genç Kalemler, Ömer Seyfettin ve Ali Canip’in gayretleriyle çıkmaya başlamış, daha sonra bu gruba Ziya Gökalp, Aka Gündüz, Mehmet Fuad’ın katılmasıyla güçlenmiştir. Ömer Seyfettin’in derginin ilk sayısında kaleme aldığı “Yeni Lisan” adlı uzun makalesi geniş akisler uyandırmış, Tanzimat’la başlayan dil milliyetçiliği akımının mihenk taşlarından biri olmuştur.

Dergide Tevfik Sedat, Demirtaş, Gökalp, mahlasıyla önce Turan ve Altın Destan şiirleri yayımlanan Ziya Gökalp, bugün bile unutulmayan

“Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan,

Vatan büyük ve bir ülkedir: Turan!”

Mısralarını kaleme alarak fikirleriyle ön plâna çıkıyordu. Aynı zamanda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin genel merkez üyesi olan Gökalp, Cemiyet merkezinin 1912 yılında İstanbul’a taşınmasıyla buraya gelmiş, bu yıllarda İstanbul’da coşkun bir şekilde başlayan Türkçülük faaliyetlerine aktif bir şekilde katılmıştır.

İstanbul’un işgaliyle Malta’ya sürülmüş, 1921′de Malta esaretinden kurtularak Diyarbakır’a gelmiş ve Küçük Mecmua’yı çıkarmıştır. Bir müddet sonra Ankara’ya dönerek Maarif Vekilliği telif ve tercüme encümeni reisi olmuştur. Türk Töresi, Türkçülüğün Esasları ve Türk Medeniyeti Tarihi adlı eserlerini bu dönemde kaleme almıştır. Bunların dışında Malta Mektupları adlı eseriyle, Kızıl Elma, Yeni Hayat, Altun Işık gibi şiir kitapları vardır. Daha sonra 25 Ekim 1924′teki vefatına kadar Diyarbakır milletvekilliği yapmıştır.

Türkçülüğe önce Turancılıkla başlayan Ziya Gökalp, Türkçülüğün sosyolojik temellerini ortaya atan ilk şahsiyettir. Darülfünun’daki ilk sosyoloji enstitüsünü de o kurmuştur. Ziya Gökalp’ e göre “Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. Millet, ne ırkî, ne kavmi, ne coğrafî, ne siyasî, ne de idarî bir zümredir. Millet, lisanca, dince, ahlâkça ve edebiyatça müşterek, aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bir harsî zümredir.”

Ziya Gökalp’e göre Türkçülüğün üç büyük mefkûresi (ülküsü) olmalıdır: “Bunların hakikate en uygun olanı Türkiyeciliktir. İkinci mefkûre Oğuzculuk veya Türkmenciliktir. Çünkü kültür bakımından birleşmesi en kolay olan Türkler, Oğuz Türkleri yani Türkmenlerdir. Nihayet üçüncü bir mefkûre daha vardır ki, bu da istikbalde diğer Türklerin Oğuzlarla bütünleşeceği Kızılelma’dır. Bu, bir hayal dahi olsa Türkçülük için kuvvet menbaıdır. O Turan ki mazide bir hakikatti. Mete’ler, Göktürk hükümdarları bir zamanlar bütün Türkleri birleştirmemişler miydi?”

Ziya Gökalp’in içtimaî mefkûresi, “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, garp medeniyetindenim” cümlesiyle özetlenebilir. Gökalp’in bu fikri terkibinin arkasında onun “hars” (kültür) ile “medeniyet” kavramlarına atfettiği farklı anlamlar yatmaktadır. Buna göre, medeniyet Avrupa’dan alınabilir, çünkü insanlığın ortak malıdır. Hars ise millîdir. Ziya Gökalp’in milliyetçilik anlayışı şoven veya mutaassıp değildir. Gökalp’in kültürel temeller üzerine oturttuğu millet ve milliyetçilik anlayışı kapsayıcı ve gelişmeci bir muhtevaya sahiptir. Türk milletinin atlattığı badirenin toplum içinde dayanışmayı ve iş birliğini zorunlu kıldığına inanmış ve bunu ülkeler düzeyinde izah etmeye çalışmıştır. Gökalp, bu çerçevede millî devletin, millî kültürün ve eğitimin önemine dikkat çekmiştir. Türkçülerin temel vazifesini, millî kültürü öğrenmek ve korumak ile garp medeniyetini halka götürmek olarak belirlemiş olması bu sebepledir.

1911 yılında Mehmet Emin (Yurdakul), Ahmet Hikmet (Müftüoğlu), Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali, Dr. Âkil Muhtar ve Yusuf Akçuraoğlu tarafından Türk Yurdu adlı bir cemiyet kurulmuş ve bu cemiyet aynı adla bir dergi çıkarmıştır. Bu dergi daha sonra Askerî Tıbbiye talebeleri tarafından 1911 yılında kurulma kararı alınan 25 Mart 1912′de resmen kurulan Türk Ocakları Derneği’nin resmî yayın organı olacaktır. Türk Ocağı’nın kurucuları Şair Mehmet Emin, Ağaoğlu Ahmet, Dr. Fuat Sabit Beylerdir. Derneğin ilk başkanı Ahmet Ferit (Tek)’tir. Daha sonra Hamdullah Suphi başkan, Yusuf Akçura ikinci başkan olacaktır.

Derneğin hars ve ilim heyetinde ise Halide Edip, Hamdullah Suphi, Mehmet Emin, Ağaoğlu Ahmet, Ziya Gökalp, Mehmet Fuat, Hüseyinzade Ali Bey gibi maruf ilim adamları bulunmaktaydı. Türk Ocağının amaçlarının ifade edildiği temel kaynak nizamnameleridir. Ocak nizamnamesinin 2. ve 3. maddelerine göre derneğin amacı ve faaliyetleri şöyle belirtilmiştir.

“Cemiyetin maksadı, akvam-ı İslâmiye’nin bir rükn-i mühimi olan Tüklerin millî terbiye ve ilmî, içtimaî, iktisadî seviyelerinin terakki ve ilâsıyla Türk ırk ve dilinin kemaline çalışmaktır… Cemiyetin maksadını elde etmek için Türk Ocağı adlı kulüpler açarak dersler, konferanslar, müsamereler tertip, kitap ve risaleler neşr edecek mektepler açmaya çalışacaktır.”

Türk Ocağı, dağılma aşamasındaki imparatorluğun içinde Arapların Ahailü’l-Arabî, Kürtlerin Hivi, Arnavutların Başkum, Yahudilerin Makabi, Ermenilerin Hınçak ve Taşnak gibi azınlık örgütlerinin bölücü faaliyetlerinin yaygın olduğu bir zamanda kurulmasıyla millî birlik açısından önemli bir rol oynamıştır. Türk Yurdu dergisi ise etrafında topladığı aydınlarla Cumhuriyetin ilmî temelini ve kadrosunu oluşturmuştur. Nitekim Atatürk, yeni kurulan Cumhuriyetin milletvekili ve bakanlarını bu aydın kadrodan seçmiştir. Türk Ocağı ekibinden bir kısmının 1913 yılında Türk Bilgi Derneği adlı bir dernek kurduklarını fakat derneğin, 1914 yılına kadar faaliyetini sürdürdüğünü görmekteyiz. Bilgi adlı bir mecmua da çıkaran dernek Türkoloji Enstitüsü gibi çalışmaktaydı.

1918′de imzalanan Mondros Mütarekesi sonucunda Osmanlı Devleti’ni yok olmaya doğru sürükleyen gelişmeler, yalnız politikacıları ve bürokratları değil aydınları da bir yol ayrımının eşiğine getirmiştir. Bu problemlerin faturasının İttihatçı Talat, Enver ve Cemal Paşalara çıkarılması ve bunların yurt dışına kaçmak zorunda kalmalarıyla İttihat ve Terakki kendini resmen feshetmiştir. Bu dönem İzmir ve İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun fiilen işgaliyle aynı zamana rastlamaktadır. Türk Ocaklılar İzmir’in işgaliyle büyük mitingler tertipleyerek halkı uyandırmışlar, İstanbul’un işgaliyle Anadolu’ya geçerek Müdafa-i Hukuk teşkilâtlarında çalışmışlar, İstanbul’dan Anadolu’ya silâh kaçıran “Karakol” teşkilâtında fiilî rol oynamışlardır. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının çabaları daha önceden başlamış olan mahallî teşkilâtlanmaları ve direnişleri birleştirerek tek merkez altında toparlanmak üzere yoğunlaşmıştır. Bu büyük ölçüde başarıldıktan sonra millî mücadeleden zaferle çıkmak mümkün olmuştur. Anadolu’daki bu hareket, batıda modernleşmeci ve demokrat bir muhtevaya sahip olarak gelişen milliyetçiliğin bozularak emperyalizme dönüşmesine karşı kalkınmacı ve bağımsızlıkçı bir milliyetçiliğin gelişimini simgeliyordu. İçerde ise biraz da tarihî zorunluluk olarak millî bir devletin inşasına yöneliniyordu. Milliyetçi/Türkçü aydınlar bu yeni durumun Türk milletinin yaşama ve kalkınma azmini temsil ettiğine ve bunun da son tarihî fırsat olduğuna inanarak yeni kurumların ve politikaların savunucuları olmuşlardır.

Buna bağlı olarak Cumhuriyetin kurucularının öncelikli amacı yeni millî devlete ve bu devletin hedeflerine meşruiyet sağlayacak bir ideolojinin yaratılması ve Osmanlının son döneminden itibaren gelişmeye başlayan millî bilincin kökleştirilmesi olmuştur. Ziya Gökalp ile Yusuf Akçura’nın öncülüğündeki Türkçü/Milliyetçi fikir akımı bu açıdan belli başlı esin kaynaklarıydı.

Cumhuriyet Dönemi

1920′lerin ikinci yarısında oluşmaya başlayan ve 1930′larda giderek netleşen “Kemalizm” batıcı lâik yönü ağır basan entellektüellerin katkılarıyla yeni bir milliyetçilik ve modernleşme anlayışı yaratmıştır. Nitekim 1931 ve 1935 CHP programlarıyla resmileşen milliyet anlayışı, dil ve kültür birliği ile bir ülkü etrafında toplanmayı içeriyordu. Milliyetçilik ise millî birliği sağlamayı ve yeni Cumhuriyeti korumayı temel almaya başlamıştı. Biraz da konjektörün zorlamasıyla, bağımsızlığın ve sınırların korunması hemen hemen tek nihaî hedef gibi görünüyordu. Türk milliyetçiliğinin önemli bir parçası olan Anadolu dışındaki Türklerle ilgilenmek, kültür birliğini ve dayanışmayı geliştirmek şeklindeki “Turan idealleri” gözle görülmez olmuştu. Milliyetçilik anlayışının bir diğer önemli parçası olan din olgusu için de aynı şey geçerliydi. Bunlara son olarak Osmanlı devrinin yok sayılması da eklenmiştir. Bu program İsmet İnönü zamanında devlet yönetimi içerisinde daha çok istihdam edilen eski Marksist ve hümanist kadrolar tarafından geliştirilmiştir.

Bu düşünceler ve radikal kültürel reformlar gerek Atatürk’ün bir kısım silah arkadaşları (Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay) gerekse Ziya Gökalp ve Sadri Maksudi Arsal gibi milliyetçi aydınlar tarafından farklı bir siyasetle karşılanmış, bu durum “batıcı-milliyetçi” ve “muhafazakâr-milliyetçi” gibi kavramlarla tanımlanabilecek bir yol ayrımına sebep olmuştur. Neticede Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması ve bu fırkada Türk Ocaklarının yer alması Tek Parti iktidarınca hoş karşılanmayarak Türk Ocakları 1931 yılında kapatılmış, bütün malları CHP’nin gençlik kolları gibi çalışan Halkevleri’ne devredilmiştir.

Türk Ocaklarının kurulmasından hemen sonra 1923 yılında İstanbul Darüfünunu Talebe Cemiyeti kurulmuş, daha sonra bu dernek diğer talebe birliklerinin katılımıyla Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) adı altında birleşmiştir. Birliğin başkanlığına Tahsin Bekir (Balta), sekreterliğine ise İbrahim (Öktem) Bey getirilmiştir. MTTB, Tek Parti yönetimince kapatılana kadar ve bilâhere Tevfik İleri zamanında tekrar açılınca öğrenci hareketlerinin büyük bir kısmını sevk ve idare etmiştir. Dernek 1933 yılında bozkurtu kendine amblem olarak seçmiştir. MTTB, “Vatandaş Türkçe Konuş/Yabancı Tramvay Şirketine Boykot/Yerli Malı Kullanma Haftası/Türk Mezarlığına Saldıran Bulgaristan Gençlerini Telin/Nazım Hikmet’e Af Kampanyasına Karşı Çıkma” gibi millî hareketlerin hep içinde bulunmuştur. 1930 yıllarının başında Tek Parti yönetiminin dışında kalan ve yukarıda belirttiğimiz resmî milliyetçilik anlayışı yetersiz bulan, Turan idealini canlı tutmaya çalışan Nihal Atsız ve arkadaşları Adsız Mecmua girişiminde bulunmuşlardır

Atatürk’ün ölümünden sonra Tek Parti yönetiminin dış politikası, bağımsızlık anlayışı ve millî kültür politikalarının değişmesi ve devlet idaresinde sol bürokratların kadrolaşması tepkilere yol açmıştır. Bu dönemdeki Marksist faaliyetlerin asıl hedefleri dışında ülke politikalarını etkilemek ve yönlendirmek; milliyetçi fikir ve akımları karalayarak geriletmek ve Türkiye’nin Sovyet Rusya ile ilişkilerini geliştirmesini teşvik etmek gibi ara hedefleri vardı. Nitekim o dönemin Marksistleri bazen hümanizm, bazen batıcılık ve ilimcilik adı altında birçok faaliyette bulunmuşlar, askeriyeye ve eğitim camiasına sızarak kadrolaşmaya başlamışlardır. Hükûmette Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel’in de teşvikiyle başta Köy Enstitüsü olmak üzere eğitim kurumlarında yuvalanmışlardır

Bu gelişmeler sonucunda Nihal Atsız, Orhun Dergisi’nde ilki 1 Mart 1944, ikincisi 21 Mart 1944′te olmak üzere dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na iki açık mektup göndermiştir. Atsız, ilk mektubunda tehlikeye dikkat çekmiş, ikinci mektubunda ise, isim isim bazı komünistlerin faaliyetleri üzerinde durmuştur. Orhun Dergisinde yayınlanan bu mektuplar yakın tarihimizde 1944 Milliyetçilik Olayları olarak bilinen süreci başlatmıştır.

1944 OLAYLARI

1944 Yılı Türkçülük

Turancılık Davası

1944 olayları Türk milliyetçilerinin, devletin kurumlarında yerleşmeye başlayan Marksist - Komünist zihniyete ve bu zihniyetin temsilcilerine göstermiş oldukları ve Nihal Atsız Bey’in şahsında bayraklaşan tepkilerinin ifadesidir.1944 Olayları sonucu Türk Milliyetçileri ağır baskı ve işkencelere maruz kalmış fakat Türk Milliyetçiliği bu süreç sonrasında siyasî ve toplumsal alanda büyük ivme kazanmıştır. Kısacası tarih yine tekerrür etmiş vatanseverler, vatansever olmanın bedelini ağır ödemişler buna rağmen davalarını yüceltmişlerdir,

Atsız mektuplarında;

“Solculuk, gördüğü müsamaha ve kayıtsızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerliyor. Öğretim kurumlarında bu fikre saplanmış hastalar görülüyor. Bu hastalık arasına gayri memnunları ve Türk olmayanları da alarak büyüyor. Yalnız düşünce hâlinde kalmayarak hareket hâline geçiyor. Boy boy dergileri çıkıyor. Bu dergilerde aynı teranelerle ahlâka, vatan ve şeref duygusuna, millet hakikatine saldırıyor. Taassupla mücadele ediliyormuş gibi gözükerek mukaddesatla eğleniliyor… Bu vatan düşmanı fikrin bazen devletçi, bazen vatancı, bazen insancı, bazen ilimci kılıklarda Türk milletini zehirlemesine niçin müsaade ediyorsunuz?” gibi samimî fakat sert üslûplar kullanması iktidarı rahatsız etmiş, sonucunda Sabahattin Ali, Atsız’ı mahkemeye vermiştir. İlk mahkeme 26 Nisan 1944 günü milliyetçi gençlerin aşırı izdihamından yapılamamış ve 3 Mayıs’a ertelenmiştir. Bu süre zarfında milliyetçi gençler İstanbul ve Ankara’da gösteriler yaparak Atsız’ı desteklemişler, nihayet mahkeme günü büyük bir gösteri yapmışlardır. Bu Türkçülük adına yapılan ilk tepki ve gösteri hareketiydi. Nitekim 3 Mayıs günü hâlâ Türkçüler/Milliyetçiler günü şekliyle anılır.

1944 Olaylarının Tarihi Süreci

Türkiye’de Cumhuriyetin ilânından sonraki ilk 25 yılda Türk toplumu milliyetçiliği “din” ile birlikte benimsedi. Materyalist milliyetçilik ise ufak bir aydın zümresi tarafından kabullenilmişti. Bu iki milliyetçilik anlayışı zaman zaman birbiriyle çatışmış neticede bazı pratik sonuçlar doğurmuştur. Her şeyden evvel çeşitli halk tabakalarının ortak kültürel gayeler etrafında birleşmesi kolaylaştı. Bununla birlikte Millî dayanışma duygusu meydana getirdi. Memleketin kültürel gelişmesine, millete gerçek karakterine uygun bir yön verdi. Türklere milli bir gurur aşıladı. Ayrıca 1930′lu ve 1940′lı yıllara kadar, Türk milliyetçiliği sağa sola kaymayan, başından sonuna kadar Kemalist çizgiye sadık kalan bir ideoloji görünümündeydi. Bu dönemde siyasi mücadele tek parti yönetimiyle sınırlandırılırken resmi milliyetçilik anlayışının dışındaki özellikle Pantürkist eğilimli muhalif unsurlar sıkı bir takibata uğradı ve saf dışı bırakılmak istendi.

Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’ndaki durumu stratejik konumunun önemi dolayısıyla, gerek Müttefiklerin, gerek Mihverin Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak için harcadıkları çabaların ve Türkiye üzerinde yaptıkları baskıların hikâyesinden başka bir şey değildir. Buna karşılık Türkiye’nin politikası ise savaşın dışında kalmak ve ülkeyi savaşın yıkıntılarından korumak olmuştur.

Almanya, Rusya üzerine saldırırken Türkiye’yi kendi yanına çekmek için gerekli teşebbüs ve baskıyı yapmış, dış politikada her türlü tedbiri almış bunla birlikte Türkiye’nin iç siyasetine müdahale etmek istemiştir.

Almanya I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin izlediği veya izlemeye çalıştığı Turancı politikayı desteklediği gibi, II. Dünya Savaşı’nda da Sovyetler Birliği’ne saldırısından sonra Türkiye’yi savaşta kendi safına çekebilmek için Turancı akımları desteklemiştir. Bu şekilde Türk hükümetini Almanya’nın yanında savaşa girmesi için harekete geçirmeye çalışmış ve bu sayede Türkiye üzerinde baskı kurmak istemiştir. Alman ordularının II. Dünya Savaşı’nın başında, Sovyetler Birliği topraklarında ilerledikleri sırada Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Von Papen, Rusya’nın Türkçe konuşulan bölgeleri hakkında bilgi edinmek, bu bölge halklarının desteğini sağlamak ve Türkiye’deki Turancılık akımını Almanya yararına istismar etmek için bazı Turancı gruplarla temasa geçti.

Von Papen, Sovyetlerde yaşayan Türkler ile ilgili İsmet İnönü ile de görüşmek istemiştir. Ancak İsmet İnönü’den aldığı cevap Türkiye’nin o dönemle ilgili politikasını ana hatlarıyla ortaya koymaktadır. İsmet İnönü, “Bu tür konularda ancak Sovyetler Birliği’nin yenilgisi gözle görülür şekilde gerçekleştiği vakit görüşmenin mümkün olacağını” belirtmiştir.

Görüldüğü gibi Türk Hükümeti, resmi politikada ilke olarak, Panturanist eğilimleri reddetmiş, ancak Kırım bölgesindeki ve Kafkaslardaki Türk kökenli komşu halkların geleceği konusuna tamamen ilgisiz kalmakta istememiştir.

Türkiye’de Alman ordularının 1942 yılında Kafkaslara doğru ilerlemesi sırasında Panturanist Alman propagandası artmış ve yoğunlaşmıştı. Cumhuriyet, Tasvir ve Vakit gazeteleri Alman yanlısıydı. Fakat daha sonraları bu gazeteler dava sırasında tamamen Türkçülük ve milliyetçilik aleyhi bir tutum takınmışlardır. Dönemin etkin sayılabilecek gazetelerinin tavırlarını bu derece anî ve kesin hatlarla değiştirmelerindeki en önemli sebebi Millî Şef İnönü’nün basın üzerindeki tesirinin de güçlü olmasıyla izah etmek mümkündür.

Almanya’nın iç ve dış politikayı bu şekilde yönlendirmesi halkoyunda 3 Mayıs 1944 Davasının Nazi yanlısı, antisovyet ve antikomünist hükümeti devirmeyi amaçlayan bir dava olarak algılanmasına yol açacaktır.

Türk hükümetlerinin Turancılığı aktif olarak desteklemekten vazgeçmesi ve Sovyetlerin karşısında yer almaya başlaması üzerine Almanya, Türkiye’de bu tür hareketleri kışkırtmaktan vazgeçmiştir.

CHP yönetimi savaşın kaderinin değiştiği ve Alman yenilgisinin başladığı 1943 yılına kadar, açık olmasa bile ses çıkarmayarak, Alman yanlısı neşriyat ve hareketlere göz yummuştur. Antisovyet Türkçü yayın ve etkinlikler ise tamamen İnönü yönetiminin savaş politikası amaçlarına uygun olarak yakından izlenmiştir.

II. Dünya Savaşı’nın genel seyri içinde, Rus ordularının Avrupa’da ilerlemeleri ile orantılı olarak Türkiye’de komünist faaliyetler artmıştır. Ruslar galip geldikçe komünistler birer birer açığa çıkarak, Rusların Polonya ve Balkanlardan sonra Türkiye’yi de işgal edeceği söylentisini yaymışlardır.

Görüldüğü gibi II. Dünya Savaşı, gerek Almanya’nın durumu gerekse Rusya’nın galibiyetlerine paralel olarak Türkiye’de dış politikanın iç politikayı yönlendirmesiyle neticelenmiştir.

Rusya’nın II. Dünya Savaşı sırasında birtakım işgallere giriştiği dönemde İsmet İnönü belki de Türkiye’nin işgal edilmesi endişesiyle Sovyet yanlılarının faaliyetlerine göz yummuş ve bu dönemde komünist faaliyetler başlamıştır. Türkiye Gizli Komünist Partisi Şefi olan Dr. Şefik Hüsnü’nün Moskova’ya gönderdiği gizli raporda “1943 baharından 1944 baharına kadar olan sene, harp devresinin en verimli ve hareketimizin kredisini azamî yükselten sene oldu” demesi bu tür faaliyetler hakkında açıkça bilgi vermektedir. Yine Faris Erkman’ın hazırladığı “En Büyük Tehlike” adlı broşürün neşri büyük yankılar uyandırmıştır. Milliyetçiliğe, dış Türklere, milliyetçilere pervasızca saldıran ve çok sayıda bastırılıp bedava dağıtılan bu broşür komünist neşriyat arasında önemli bir yere sahiptir. Bu broşür TBMM’nin gündemine de girmiş, görüşmeler sırasında Dışişleri Bakanı’nın şu konuşması CHP’deki değişikliğin belirtisi kabul edilmiştir: “Bizim Türklüğümüz bu vatanın sınırları içine girmiş olan Türklere ait ve münhasırdır” .

1939′da Ankara Üniversitesi DTCF’de açılan Felsefe kürsüsüne Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes gibi belli fikri yapıda kimselerin alınması Millî Eğitim Bakanlığı tarafından milliyetçi neşriyata karşı alınacak tedbirlerin rapor hâlinde hazırlanması, sosyalist ve komünist “Yurt ve Dünya” ve “Adımlar” mecmualarına Millî Eğitim Bakanlığı’nın abone olması, Millî Eğitim Bakanı H. Ali Yücel zamanında Bakanlık tarafından basılan 496 klâsik eserin içinde 63 Rus klasiğinin yer alması, buna karşılık bir tek Türk klâsiğinin yer almaması, komünist bir derleme şiir kitabının bütün okullara tavsiye olunması bu dönemin komünist faaliyetlerine örnek olarak gösterilebilir.

Yine Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet’in himaye edilmesi bu tür faaliyetlere Bir diğer örnektir. Tan gazetesi de dönemin komünist basınının önde gelen gazetesidir.

Cumhuriyet döneminde, Türkçülüğü ve Turancılığı benimseyen ve bu doğrultuda yayın yapan en önemli dergi şüphesiz Hüseyin Nihal Atsız’ın yönetiminde yayımlanan “Orkun” dur. İlk kez 1933 yılında yayın hayatına başlayan Orkun, 1934′te kapatılmıştır. 1 Ekim 1943′te tekrar yayımlanmaya başlanan dergi, 1 Nisan 1944′te tekrar kapatılmıştır.

Bu dönemin önde gelen Türkçü ve Turancı dergileri arasında “Ergenekon”, “Bozkurt” ve “Gök Börü’nün” ayrı bir önemi vardır. Her üç dergide fikri anlamda daima aynı çizgiyi devam ettirmiş ve her biri adeta birbirinin devamı olarak çıkarılmıştır. Bu dergilerden Ergenekon 1938’de kapatılmış arkasından Mayıs 1939’da Bozkurt yayımlanmaya başlamıştır. Mustafa Kızılsu, İsmet Rasin, Nurullah Barıman, Sami Karayel ve Reha Oğuz Türkkan gibi isimlerin gayretleriyle yayımlanan Bozkurt, ikinci sayısının Haziran 1939’da çıkmasıyla kapatılmış, üçüncü sayısı ancak 1940 yılında yayımlanabilmiştir. Daha sonra R.Oğuz Türkkan, Bozkurt dergisinden ayrılarak Kasım 1942’den itibaren Gök Börü dergisini çıkarmaya başlamıştır. Gök Börü’de Abdulkadir İnan ve Zeki Velidî Togan’ın da yazıları yer almıştır.

Mayıs 1942 yılından itibaren Rıza Nur tarafından “Tanrı dağı” adıyla çıkarılan derginin yazarları arasında Nejdet Sancar, Hüseyin Namık Orkun, Ahmet Rasim Aras gibi önemli isimler yer almıştır.

Bu dergilerin yanı sıra Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon’un, Ağustos 1941 yılından itibaren yayımladıkları “Çınaraltı”, Türk birliğini kültürel anlamda savunan fikrî bir çizgide kalarak daha ılımlı ve makul bir seyir takip etmiştir. Hüseyin Hüsnü Erkilet, Hüseyin Namık Orkun ve Nejdet Sancar gibi aydınların yazılarının sıkça rastlandığı Çınaraltı dergisi yayın hayatı Temmuz 1944 yılına kadar devam edebilmiştir.

3 Mayıs 1944 Tarihli Gösteriler ve Dava

Tarihte 3 Mayıs olayları adıyla anılan olaylar Nihal Atsız’ın, hakkında açılan dava için Ankara’ya geldiği sırada başlamıştır. Bu tarihte gençlik komünizm aleyhine bir gösteri düzenler ve beraberinde Nihal Atsız’a sevgilerini belirtirler. Mahkeme salonuna giremeyen gençler, Ulus Meydanı’na doğru yürüyüşe geçmişler burada millî marşlar söylemiş ve komünizm aleyhine sloganlar atmışlardır. Kafile Ulus Meydanı’ndan sonra Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek istemişse de bunda başarılı olamamışlardır. Milliyetçi gençlerin gösterileri hükümet tarafından şiddetle önlenmiştir. Bu gösterilerde tutuklanan üniversiteli gençlerin sayısı 165 olarak tespit edilmiştir.

Ancak gençliğin bu masum hareketi devrin millî şefine bir ihtilâl olarak intikal ettirilir. H. Ali Yücel, Nevzat Tandoğan ve F. Rıfkı Atay üçlüsünün gayretleriyle ırkçılık ve Turancılık adı verilen milliyetçilik düşmanı dava ortaya çıkarılmıştır.

Bu gösteriye kadar Türkiye’de yapılan bütün nümayişlerde hep hükümet parmağı bulunmuştu. Turancılık davasının mağdurlarından Alparslan Türkeş’in konuyla ilgili tespiti şu şekildedir; “Bunlar millî şef ve onun gözde Millî Eğitim Bakanına nasıl gösteri yapabiliyorlardı? O zamana kadar millî şefin müsaade etmediği hiçbir gösteri yapılmazdı. Demokrasi…. Hürriyet… Eşitlik… Gençlik… Bütün bunlar Türkiye’nin 1944 iktidarında hep palavralardır. Halkın alkışları, gençlikten çıkacak “yaşa” naraları kayıtsız şartsız İnönü’nün tekelinde kalmalıdır.

Esasında 3 Mayıs olayları, II. Dünya Savaşı’nın seyri ile alâkalıdır ve dönemin hükümetinin Almanlara karşı üstünlük kuran Ruslara Türkçüleri feda ederek bir siyasî rüşvet vermesi olayıdır. Türkiye Ruslara karşı, yalnızlık içinde karşı koymaya çalışmaktadır. 3 Mayıs 1944 duruşması o sırada tam aranılan fırsat olarak değerlendirilir. Türkçüler üzerinde şiddet uygulanarak Ruslar bir şekilde memnun edilmeye çalışılır.

3 Mayıs’ta bir araya gelen ve gösteriler yapan gençler birer birer tespit edilip toplanır ve tutuklanır. Millî şefin şahsî emriyle saldıranlara zerre kadar merhamet tanımamışlardır. Milliyetçi gençler kıyasıya dövülür. Nihal Atsız’da aynı gün duruşmadan çıktıktan sonra polis tarafından gözaltına alınır. Alparslan Türkeş anılarında bu olayları şu şekilde anlatmaktadır;

“3 Mayıs 1944 günü heyecanla sokağa fırlayan gençler kıyasıya dövüldüler. Kafaları yarıldı, gözleri patlatıldı. Bazılarının kolları, kaburgaları kırıldı” .

Gösterilerin ardından tutuklanan onlarca gencin ailesi yaklaşan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’ndan umutludur. Gençlik Bayramı’nda bir yığın masum gencin, bayramı zindanlarda geçirmesine millî şefin gönlü razı olmayacağını sananlar çoktur. Öyle umulur ki İnönü, 19 Mayıs’ın neşesini bozmak istemeyerek ve bir emirle zindanların kapılarını açtıracak, manasız bir sebeple tutuklanmış aydın gençleri hürriyete iade edecektir.

19 Mayıs 1944 Nutku ve Sonrası

Millî Şef, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, gençleri ve ailelerini sevindirmek şöyle dursun, bilakis Ankara Stadyumu’nda, 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bayramı nutkunda Irkçılık ve Turancılık iddiaları hakkındaki görüşünü bütün açıklığı ile ortaya koyarak, milliyetçileri hayal kırıklığına uğratan bir konuşma yapar. Millî şef, henüz tahkikat safhasında bulunan olay ile Türkçüler ve milliyetçiler aleyhine çok ağır ithamlarda bulunur. Bu konuşmanın tam metni şu şekildedir;

İsmet İnönü’nün 19 Mayıs Nutku

“Türk milliyetçisiyiz, fakat memleketimizde ırkçılık prensibinin düşmanıyız. Memleketimizde politika garezleri için uydurulan ırkçılık önderlerinin çok acıklı faciaları hatıralarımızda canlıdır. l9l2 senelerinde Rumeli’de tutunmak için tırnaklarıyla kayalara yapışarak son gayretlerini sarf eden Türk erlerine Arnavut Priştineli Hasan ve Derviş Hima ile beraber arkadan hücum tertipleyenlerin Türk ırkçı politikacısı olduğu, Büyük Millet Meclisinde ispat olunmuştur. “Politika icabı” diye tefsir etmekten en ufak bir güçlük çekmeyen bu adamlar, sözlerine inanıp daha büyük bir felâkete uğradığımız zaman gene “Politika İcabıdır” diyerek yeni bir fesat prensibi yaratmakta geri kalmayacaklardır.

Köy Enstitülerinde, her çeşit okullarımızda, müesseselerimizde, ordumuzda müşterek vatanın ülkülerini Türk çocuklarına, eşit adalet ve şefkat hisleriyle vermeye çalışıyoruz. Onları büyük cumhuriyet potasında kaynatıp meydana Türk vatanseveri çıkarmaya uğraşıyoruz. Vatandaşlarım emin olabilirler ki muvaffakiyetlerimiz esaslıdır ve gelecek zamanda daha göz alıcı olacaktır.

Türk milliyetçiliği içinde vatan çocuklarının temiz ülkülü ve vatan fikirli olarak birbirine dayanan sağlam bir millet olması, erişilmez ve yanlış bir hayal değildir. Bunun doğru bir fikir ve erişilir bir hedef olduğunu, elle tutulur ve gözle görülür neticeleriyle tamamıyla alıyoruz. Şimdi insaf ediniz. Türk vatandaşı yetiştirmek için bütün iyi şartları özünde toplamış olan bu feyizli yolu bırakır da, ırkçıların milleti bin bir parçaya ayıracak fesatlı ve nifaklı zehirlerine cemiyeti kaptırır mıyız?

Turancılık fikri, yine son zamanların zararlı ve hastalıklı gösterisidir. Bu bakımdan cumhuriyeti iyi anlamak lâzımdır. Millî kurtuluş sona erdiği gün, yalnız Sovyetlerle dostluk ve bütün komşularımız eski düşmanlıklarının bütün hatıralarını canlı olarak zihinlerinde tutuyorlardı. Herkesin kafasında, biraz derman bulursak sergüzeşti, saldırıcı bir siyasete kendimizi kaptıracağımız fikri yaşıyordu. Cumhuriyet kuvvetli bir medeniyet yaşayışının şartlarından bir esaslısını, milletler ailesi içinde bir emniyet havasının mevcut olmasında görmüştür. İmparatorluktan son zamanlarda ayrılmış olan komşularıyla da iyi ve samimî komşuluk şartlarının temin edilmiş olmasını, milletin saadeti için lüzumlu saymıştır.

Görülüyor ki, millî politikamız memleket dışında sergüzeşt aramak zihniyetinden tamamen uzaktır. Asıl mühim olan da bunun bir zaruret politikası değil, bir anlayış ve bir inanış politikası olmasıdır. Ancak bu inanışa vardıktan sonradır ki, etrafımızda bulunan milletleri daha yakından tanımak imkânlarını bulduk. Nereden zarar gelir ve nereden zarar gelmez, bunu ayırt etmek için zihinlerimizde ayarlı ölçüler hâsıl oldu. İçerde milletin hayrı ve saadeti için çalışma ve dışarıya karşı milletin emniyet ve müdafaası için lâzım olan tedbirler, salim ölçülerle gözümüzün önünde belirdi. Ve nihayet asırlar ve asırlar süren köklü düşmanlıklar yerine, yirmi sene gibi kısa bir müddette hürmet ve itimat duygularının uyanmasına imkân verdi.

Turancılar, Türk milletini bütün komşularıyla onulmaz bir surette derhâl düşman yapmak için birebir tılsımı bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine Türk milletinin mukadderatını kaptırmamak için elbette Cumhuriyetin, bütün tedbirlerini kullanacağız. Fesatçılar, genç çocukları ve saf vatandaşları aldatan fikirlerini millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemeyeceğimizi sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır.

Şimdi vatandaşlarımdan iki suale zihinlerinde cevap bulmalarını isteyeceğim: Irkçılar ve Turancılar gizli tertipler ve teşkillere başvurmuşlardır. Niçin? Kandaşları arasında gizli fesat tertipleriyle fikirleri memlekette yürür mü? Hele doğudan, batıdan ülkeler gizli Turan cemiyetiyle zapt olunur mu?

Bunlar o şeylerdir ki, ancak devletin kanunları ve esas teşkilatı ayakaltına alındıktan sonra başlanabilir. Şu hâlde yaldızlı fikirler perdesi altında doğrudan doğruya Cumhuriyet’in, Büyük Millet Meclisinin mevcudiyeti aleyhinde teşebbüsler karşısındayız. Tertipçiler, on yaşında çocuklarımızdan bize kadar derece derece, perde perde hepimizi aldatmak iddiasındadırlar.

Vatandaşlarıma ikinci sualimi soruyorum: Dünya olaylarının bugünkü durumunda Türkiye’nin ırkçı ve Turancı olması lâzım geldiğini iddia edenler, hangi millete faydalı, kimlerin maksadına yararlıdırlar? Türk milletine yalnız belâ ve felâket getirecek olan bu fikirleri yürütmek isteyenlerin Türk milletine hiçbir hizmetleri olamayacağı muhakkaktır. Bu hareketlerden yalnız yabancılar faydalanabilirler. Fesatçılar, yabancılara bilerek mi hizmet ediyorlar? Yabancılar, fesatçıları idare edecek kadar yakından münasebette midirler? Bunları hüküm olarak kestirmek bugün mümkün değildir. Ama yabancıya hizmet kasti ve yabancının ilişiği hiçbir zaman meydana çıkmasa dahi hareketlerin, Türk milletine, Türk vatanına zararlı olması ve bunlardan yalnız yabancıların faydalanmış olması söz götürmez bir hakikattir.

Vatandaşlarım! Emin olabilirsiniz ki vatanımızı bu yeni fesatlara karşı da kudretle müdafaa edeceğiz….”

İsmet İnönü

19 Mayıs Nutku Alman cephesinde hızla ilerleyen Ruslara karşı bir söz rüşveti olarak nitelendirilmiştir. Bu meşhur nutuktan sonra her meslekten ve her sahadan kimseler, yıldırıcı, ezici ceberutlukla sanki Türkiye’nin her yeri sıkıyönetim bölgesiymiş gibi, rasgele emrivakilerle, ceket gömlek İstanbul’a sıkıyönetim komutanlığı emrine teslim edilmiştir. Özellikle 47 kişi hakkında rapor hazırlanır. 3 Mayıs dava dosyasının başında yer alan bu kişiler 1 numaralı Sıkıyönetim mahkemesine gönderilir. Aslında bu kişilerin hiçbir zaman kafatası ölçtüğü, kaç göbek soy sop aradığı görülmemiştir.

İsmet İnönü’nün nutkundan sonra tutuklanan insanların suçlandığı temel fikirleri şunlardır;

* TBMM tayin suretiyle doldurulmuştur, hür seçim yoktur.

* Cumhuriyet lâfta kalmıştır, idare şekli diktatörlüktür.

* CHP istismar ve istibdatla memleketi idare etmektedir. Halk sefalet içindedir.

* Suiistimal, sefahat, israf, rüşvet, soygunculuk gittikçe gelişmektedir.

* Milliyetçilik ve Türkçülük hareketlerine tamamen muhalif bir yola sapılmıştır.

* Türkiye’de İslâm düşmanlığı ilerlemiştir.

Türk milletinin istikbali tehlikeye düşmek üzeredir.

Görüldüğü gibi aslında bunlar çok partili hayatın hâkim olduğu dönemlerde tabiî görülen fikirlerdir. Bu fikirlerin oluşması İnönü devrinin dikta rejimi olup olmadığı sorusunu akıllara getirmiş, bu konuyu tartışmaya açmıştır.

Bu davada Alparslan Türkeş ise “yalnız Türk soyundan gelenler yaşamalıdır” biçimindeki sözlerinden dolayı yargılanır.

Basın ve Turancılık Davası

İsmet İnönü’nün 19 Mayıs Nutku’ndan sonra basın ve radyo millî şefin ve iktidarının ithamlarına, sözlerine bin bir delil ve gerekçe bulmak gibi bir vazifeden dolayı kendilerini sorumlu hissetmişlerdir. İsmet İnönü’nün açıklamalarından sonra Milliyetçilik aleyhine yapılan neşriyat artmış, Orhun dergisine abone olanlar, bu dergide bir tek yazıları çıkmış olanlar, Nihal Atsız’a sokakta bir defa selâm vermiş olanlar dahi basının da etkisiyle tutuklanmışlardır.

Vatan gazetesi ve Ulus gazetesinde yazan F.Rıfkı Atay’ın yazılarını esas alarak 3 Mayıs 1944 gösterisini Romanya’nın başına Millî tarihlerinin en büyük felâketini getiren Gardistlere benzetmiş ve bu nümayişe katılan gençlerin aslında aldatılmış olduklarını iddia etmiştir. Aynı gazete daha sonraki günlerde Turancılık-Türkçülük fikriyle ilgili görüşlerini beyan etmeye devam etmiş, kamuoyu oluşturmaya çalışmıştır. Gazete yine F. Rıfkı Atay’ın yazısını esas alarak; “Türkiye’yi içinden dağıtıp tahrik etmek için gökten bir belâ ısmarlansa ırkçılıktan beteri Türkiye’ye inemez.”

İkinci bir belâ ısmarlansa İslam ittihatçılığı ham hayalinin yerine Turancılık ütopyasını geçirmekten âlâsı bulunamaz tarzındaki ifadelere yer vermiştir. Vakit gazetesinin başyazarı Asım Us da Türkçülük fikrini ırkçılık olarak ele almış, bu fikrin nifak için üretildiğini ve hatta yabancıların bu fikri ileri sürdüğünü iddia etmiştir. Yine aynı başyazar dönemin Türkçülük fikirlerinin Atatürk ile bağdaşmadığını, Turancılık fikrinin ise siyasî istiklâllerini kaybetmiş olan Türkler için manevi bir teselli olabileceğini yazmıştır. Asım Us, 1944 Davası’nın gençliği uyandıracağını iddia etmiş, millî şefin nutkuna da aynen katıldığını belirtmiştir.

Cumhuriyet gazetesi, Turancılık ile ilgili fikirlerini Nadir Nadi’nin kaleminden, millî şefin nutkundan sonra ifade etmiş ve millî şefin nutkunu “Türk vicdanının gür sesi” şeklinde yorumlamıştır. Ulus Gazetesi ise hükümet yanlısı bir politika takip etmekteydi. Diğer gazeteler Ulus gazetesinin güçlü kalemi F. Rıfkı Atay’ın yazılarından devamlı alıntı yapmıştır. F. Rıfkı Atay ırkçılığı iç harp, Turancılığı dış harp kabul etmiş ve ırkçılığın ve Turancılığın herhangi bir halka ile dışarıya bağlanan tarafını cinayet olarak yorumlamıştır.

Ulus gazetesi Türkçülük fikrine duyduğu tepkiyi Hasan Ali Yücel’in ağzından şu şekilde ifade eder : “Bunlar, mekteplere kötü bir suyun delik bulup sızması nev’inden sızmışlardır… Bunlar okul içine sokulmadığı gibi, memleket içine de sokmamak zorunda olduğumuz mahzurlu fikirlerdir.

Tanin gazetesi ırkçılık, Türkçülük, milliyetçilik fikirlerini aynı potada değerlendirerek bu tür fikirleri savunanların aslında gerçek amaçlarının bu olmadığını zira din ile ırkçılık fikirlerinin asla yan yana gelmeyeceğini başyazarı H. Cahit Yalçın’ın kalemiyle ifade eder. Yine Tanin’de H. Cahit Yalçın, Türkçülük fikrinin sadece çalışmakla geçerliliğinin olacağını ifade etmiş, bir başka yazısında bu fikrin “Yurtta sulh, cihanda sulh” prensibi ile uyuşmadığını iddia etmiştir. Hatta hedef gösterircesine Türk gençliğini istismar edenler olarak Nihal Atsız, R Oğuz Türkkan, Z. Velidi Togan, Hasan Cansever’in isimlerini açıklamıştır. H Cahid Yalçın, daha sonraki yazılarında üslûbunu sertleştirerek Turancılık davasında Nazilerin rolünün olduğunu ortaya atarak, Turancılığı “halis bir Nazi öksesi” olarak yorumlama gafletinde dahi bulunmuştur.

Davanın Gelişimi

3 Mayıs tarihli gösterilerin ve 19 Mayıs Nutku’nun ardından toplanan milliyetçilerin davası, İstanbul 1 numaralı Örfi İdare mahkemesinde görüşülmeye başlanmıştır. Davada toplam 23 sanık yargılanmıştır.

İstanbul Tophane Askeri Hapishane’sinde bulunan asker sanıklar;

* Dr. Yüzbaşı Hasan Ferit Cansever

* Dr. Üsteğmen Fethi Tevetoğlu

* Piyade Üsteğmen Alparslan Türkeş

* Piyade Teğmen Nurullah Barıman

* Topçu Asteğmen Zeki Özgür (Sofuoğlu)

* Ulaştırma Asteğmen Fazıl Hisarcıklı

Aynı cezaevinde bulunan sivil sanıklar;

* Hüseyin Nihal Atsız Edebiyat Öğretmeni

* Hüseyin Namık Orkun Tarih Öğretmeni

* Nejdet Sancar Edebiyat Öğretmeni

* Saim Bayrak Temyiz Mahkemesi Evrak Memuru

* İsmet Rasin Tümtürk İstanbul Belediyesi Murakıbı

* Cihat Savaşfer Y.Mühendis Mektebi Öğrencisi

* Muzaffer Eriş ” ” “

* Fehiman Altan ” ” “

* Yusuf Kadıgil Lise Öğrencisi

* Cebbar Şenel Adana Adliyesi’nde Hâkim Adayı

Sansaryan Han’da bulunan Emniyet Müdürlüğü hücrelerinde bulunan sivil sanıklar;

* Zeki Velidi Togan Türk Tarihi Profesörü

* Orhan Şaik Gökyay Ankara Konservatuarı Direktörü

* Hikmet Tanyu İçişleri Bakanlığında Memur

* Reha Oğuz Türkkan İ.Ü. Doktora Öğrencisi

* Hamza Sadi Özbek Aydın Maliye Tahsilât Şefi

* Cemal Oğuz Öcal Gazi Eğitim Enstitüsü Öğrencisi

* Said Bilgiç Ankara Adliyesi’nde Hâkim Adayı

Aynı davadan sanık olarak Mehmet Külâhlıoğlu ve Osman Yüksel Serdengeçti de bir süre tutuklu kalmışlardır.

1944 Olayı sanıklarından Alparslan Türkeş, İsmet Paşa’nın 19 Mayıs Nutku’ndan birkaç gün sonra görev yeri olan Erdek’te gözaltına alınmıştı. Gözaltına alma sırasında bölük odası ve evi aranmış, daha sonra İstanbul Merkez Komutanlığına götürülerek 13 Haziran 1944 günü Askerî Tutuk ve Cezaevi’nin hücresine kapatılmıştır. Burada beş ay tutuklu kalan Türkeş, rahatsızlığı sebebiyle Haydarpaşa Askerî Hastanesi’ne nakledildi ve bir ay süreyle tedavi gördü. Daha sonra sıkıyönetim komutanlığının baskısıyla hastaneden alınarak tekrar Tophane’deki hücresine konuldu. Hücreye döndükten birkaç gün sonra Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılan Sansaryan Han’a götürülerek sorgulanmaya başlandı.

Yakın tarihimize “Tabutluklar” adı ile geçen, tavanlarında beş yüzer mumluk ampullerin yandığı işkence odalarına kapatıldı. Dönemin Emniyet Müdürü Ahmet Demir ve Savcı Kazım Alöç tarafından Nihal Atsız yazmış olduğu mektuplar yüzünden sorguya çekildi. Hükümeti devirmek amacıyla ihtilâl hazırlığı yapmakla suçlandı.

Suçlamaları kabul etmeyen Türkeş’in sorgulama sırasındaki ifadeleri ibret vericidir. Türkeş anılarında konuyu şöyle izah etmektedir; “Biz, milliyetçiyiz. Biz bütün Türklerin, dünyada yaşayan Türklerin mutlu olmasını istiyoruz, esaretten kurtulmasını istiyoruz. Yani bu fikir, eğer Turancılıksa; bu fikri taşıyoruz. Biz komünizme karşıyız. Komünizm ideolojisi, beğenmediğimiz bir siyasî ve iktisadî görüştür. Biz milliyetçi yazılar yazmayı, memlekete hizmet kabul ettik. Onun için, Orkun dergisine yazı gönderdim. Nihal Atsız Bey’le zaman zaman memleket meseleleri üzerine mektuplaştık.”

Alpaslan Türkeş, anılarında kendisine yapılan işkenceler hususunda ise şunları söylemektedir; “Acımasızca parmaklarımdan birini yakalayıp, tırnağımı çektiler. Aslında, ben o görevlilere acıyordum. Yönetim, bizi faşistlikle suçluyor ama tüm faşizan yöntemleri kendileri kullanıyordu. İçimden bu da geçer yahu, diyordum. Memurların gözü bir şey görmüyordu” .

Turancılık davası, 7 Eylül 1944 günü başladı. Duruşma açıldığında, sıkıyönetim komutanlığının son tahkikat kararı, Savcı Kazım Alöç tarafından okundu. Kararın başlangıcında yer alan “vatana ihanetleri sabit olanlar…” ibaresi sanıkları daha yargılamadan suçlu ilân ediyordu. Esasında bu üslûp, İsmet Paşa’nın 19 Mayıs Nutku’nun bir taklidinden başka bir şey değildi.

Muhakeme sırasında Türkçüler kendilerine yapılan işkencelerden bahsetmişler, faşizmi (ırkçılık) raşitizm (çocuk hastalığı) olarak telâffuz eden savcı sanıkların ifadelerini mahkeme zabıtlarına geçirtmemiş, itirazları yapanlar ya azarlanmış ya da dışarı atılmıştır. Türk ülkesinde, Türk mahkemelerinde, suçları Türkçülük olanları cezalandırabilmek için çok değişik oyunlar oynanmıştır. İşkence iddialarıyla ilgili olarak Savcı Kazım Alöç’ün şu ifadeleri işkencelerin yapıldığını doğrular mahiyettedir : “Biz bunları huzurunuza vatan hainleri, caniler ve katiller olarak getirdik. Bunları Pera Palas Oteli’nde yatıracak değildik. Onlar müstahak oldukları muameleyi görmüşlerdir. Elbette onlara her nevi zulüm yapılmış ve yapılacaktır”.

Muhakeme sırasında Alparslan Türkeş ile Mahkeme başkanı arasında cereyan “Türk Birliği” konusundaki tartışma sırasında Türkeş’in geleceğe matuf şu ifade ve tespitleri oldukça dikkat çekicidir; ” …meselâ, 1917′de olduğu gibi 1965′te veya 1990′da da Rusya’da bir ihtilal zuhur edebilir. O zamana kadar Türkiye harb endüstrisi bakımından da, ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur ve Türkiye’nin de yardımı ile bu birliğe doğru yürünebilir…”

1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde, 7 Eylül 1944 ile 29 Mart 1945 tarihleri arasında 65 oturum devam eden yargılama sonunda milliyetçiler muhtelif hapis ve sürgün cezalarına mahkûm olmuşlardır. Davada on üç sanık beraat etti. On sanık ise on yıla kadar çeşitli hapis cezaları aldılar. 148. maddeye muhalefet ile yargılanan Alparslan Türkeş ise 9 ay 10 gün hapse mahkûm olmuştur. Verilen bu karar temyiz edilmiş ve askerî temyiz mahkemesi bu mahkûmiyet kararlarını esastan ve usulden bozarak 23 milliyetçinin telgraf ile 26 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilmelerini sağlamıştır. Bilahare davaya 2 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde devam edilmiş ve neticede milliyetçilerin hepsi 31 Mart 1947 tarihinde beraat etmişlerdir.

Okunması dört saat süren beraat kararında kanunî, fiilî ve vicdanî unsurların geniş bir şekilde tahlile tâbi tutulduğu görülmektedir. Kararda, o günlerde komünizm faaliyetlerinin artmaya başlaması, Sabahattin Ali’nin Nihal Atsız aleyhine dava açması gibi sebeplerle heyecanlanan gençliğin komünistlere karşı duyulan kin ve nefreti izhar etmek istediği anlatılıyor “Bu nümayiş, millî bir ideolojinin millî olmayan bir ideolojiye karşı ifadesinden ibarettir” deniliyordu. Ancak bu kararı veren Ali Fuat Erden, Tümgeneral Kemal Alkan ve Tümgeneral İsmail Berkok hemen tayin edilmişlerdir.

1944 yılı olayları ile ilgili olarak neticede şunlar söylenebilir; Türkiye’de, Kemalist milliyetçilik anlayışından farklı bir milliyetçilik anlayışının yeniden baş göstermeye başlaması 1930′lu yıllara tesadüf eder. Bu yeni milliyetçilik anlayışı Türk ırkının tarihî sembollerine ve kan birliğine önem vermektedir. Bu tarz bir anlayış, faaliyetlerinin ve yayınlarının kısıtlı olmasına karşın daha açık ve şiddetli olarak 1939′da gündeme getirilmiştir. Atatürk’ün vefatından sonra kuvvetlenen ve yön değiştiren “tek parti”, “tek şef”, “tek millet” gibi kavramlar yeni bir anlayışa izin verecek türde değildi.

Dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nun konuşmasıyla başlayan olaylar zinciri, Nihal Atsız’ın mektuplarıyla devam etmiş, 3 Mayıs 1944 tarihli milliyetçilerin gösterisi ile sona ermiştir. İsmet İnönü’nün 19 Mayıs Nutku ile yeni çehreye bürünen ve çok farklı, maksatlı bir bakış açısıyla “Turancılık Davası”na dönüşen hadiseler Cumhuriyet dönemi Türk siyasî tarihinde önemli bir nirengi noktası olmuştur. İsmet İnönü için olayların ilk ve önemli ismi durumunda olan Atsız, davanın Türkçülüğü yıkmayıp güçlendirdiğini, ancak İsmet İnönü’nün yıkıldığını söylemektedir. 3 Mayıs Nihal Atsız’a göre “Türkçülüğün gafletten ayrılışı can düşmanlarını tanıdığı dost sandığı hainleri ayırdığı” gündür.

Nejdet Sancar’a göre “en hain düşman komünizme dikilme” günüdür.

Bütün bu tepkiler ve yorumlar içinde ele aldığımız 1944 Türkçülük Davası aslında devlet politikası içinde incelenmelidir. Devletler, politikaları gereği zaman zaman milliyetçi akımları el altında tutmuş, desteklemiş ve hatta kullanmıştır. 1944 yılında bu tür bir davanın başlaması Rusya’nın baskıları ile yakından alâkalıdır. Rusya karşısında tutunabilmek için aradığı desteği bulamayan Türk hükümeti, Alman karşıtı olduğunu göstermek için fırsat kollamıştır. Aranan bu fırsat Nihal Atsız’ın mektupları ile yakalanmıştır.

19 Mayıs Nutku ile olayların büyümesine sebep olan İsmet İnönü’nün asıl amacı bütün dünyanın dikkatini Türkçülerin ve Turancıların nasıl ezildiklerine çekmek ve dış politikadaki çelişkili uygulamalarından dolayı ortaya çıkan hatalarını örtbas etme gayretinden ibarettir. İnönü’nün 1944 olayı karşısındaki tavrı ve sertliği ile Rusya’ya şirin görünebilme çabası içerisindeyken Rus yetkililerinin Türkçülerin ve Turancıların yargılanmalarını maskaraca bir oyun olarak görmeleri dönemin siyasî iktidarı adına büyük bir gaftır.

Bu olay milliyetçilerin mağdur olmasıyla sonuçlanmış ancak bu mağduriyet milliyetçilere darbe olmamış, bilakis güçlendirmiş ve Türk milliyetçilerine “Kurtuluş Günü” adıyla bilinen, manası, prensipleri ve amacı belirli bir ülkü hâline gelen kutlu bir gün kazandırmıştır.

3 Mayıs’ın ilk yıl dönümü 1945 senesinde o sıralarda Tophane’deki Askeri Cezaevinde tutuklu bulunan bir avuç Türkçü tarafından örtüsüz bir masa etrafında yapılan bir toplantı ile anılmış, daha sonraki yıllarda ise çeşitli törenlerle kutlanmıştır. 3 Mayıs’ın mağdurlarından Alparslan Türkeş’te bu tarihin “Türkçüler Günü” adıyla kutlanmasını bizzat sağlamış ve bu geleneği hayatı boyunca devam ettirmiştir.

1944 Sonrası Türk Milliyetçiliğinin

Gelişimi

Türk milliyetçileri teşkilâtlanmalarını dergileşmenin yanı sıra dernekleşmeyle de sürdürmüşlerdir. Aralarında Şevket Akçalı, Faruk Sükan, Turgut Atasoy, Faruk Kadri Timurtaş, Bekir Berk gibi gençlerin de bulunduğu bir grup üniversite öğrencisi 1946 Nisanında “Türk Kültür Ocağı”‘nı; 1946 Eylülünde Fethi Gemuhluoğlu, Osman Nedim Tuna, Celâl Sungur, İlhan Darendelioğlu, Nuri Killigil gibi milliyetçilerin bulunduğu grup “Türk Kültür Çalışmaları Derneği”ni; 1947 yılında Mehmet Emin Alpkan, Gökhan Evliyaoğlu, Galip Erdem, Arslan Topçubaşı, Mehmet Metin Ören, Şadi Pehlivanoğlu, Necati Tanrıkulu gibi bir kısım milliyetçi üniversiteli “Türk Gençlik Teşkilâtı”‘nı kurmuşlardır.

Bunlardan özellikle Türk Gençlik Teşkilâtı diğer dernekleri pasif bularak, komünist faaliyetlere set koymaya çalışmıştır. “Tanrı Türkü Korusun” sloganını ilk defa yayan bu teşkilât Tanrıdağ diye bir dergi de çıkartmış ve çok hizlı bir şeklide teşkilâtlanmıştır. 1949 yılında Türk Ocakları tekrar faaliyete geçmiş fakat eski fikirlerine göre daha ılımlı bir tablo ortaya koymuştur. 1946 yılında MTTB tekrar faaliyete geçmiştir. Ayrı ayrı dernek ve teşkilâtlarda da olsalar Türk milliyetçileri Nazım Hikmet’e Af Kampanyası, “Kıbrıs Olayları”, “Çiçek Palas Olayları” gibi hadiselerde hep müşterek ve ortak tavır koymuşlardır. Türk milliyetçileri arasında dağınıklıktan şikâyet etmek, birlikte hareket etmek ve birleşmenin gerekliliği yüksek sesle tartışılmaya başlayınca Türk Kültür Ocağı, Türk Gençlik Teşkilâtı, Türk Kültür Çalışmaları Derneği, Türk Kültür Derneği, Kayseri Türk Kültür Birliği ve Genç Türkler Cemiyeti müşterek hareket etme noktasında 1950 Nisanında bir araya gelerek Milliyetçiler Federasyonu’nu kurmuşlardır. Federasyon bir yıllık geçiş ve hazırlık döneminden sonra 1951 Nisanındaki Büyük Kongrede oy birliğiyle birleşme kararı alarak adını da Türk Milliyetçiler Derneği olarak değiştirmiştir. Türk Milliyetçiler Derneği çok teferruatlı bir program hazırlayarak hareketinin adını Türk Milliyetçiliği olarak belirlemiştir. Türk Milliyetçiler Derneğinin milliyetçilik tanımı ve önemi şu şekildedir.

“Milliyetçilik, Türk vatan ve milletinin selâmeti, yükselişi ve payidar olması için her Türk’ün tabiî olarak benimseyeceği, millî bir mefkûre olarak kabul edeceği bir vasıta olduğu cihetle, Dernek çalışmaları evvel emirde milliyetçilik potası içinde yoğrulmuş Türk gençliğini çoğaltmak gayesine matuf olacaktır.”

Türk Milliyetçiler Derneği çok hızlı bir şeklide teşkilâtlanmasını tamamlayarak şube sayısını bir yılda 60′a ulaştırmıştır. Derneğin halkın teveccühünü kazanması ve telkin faaliyetlerde bulunması hem solcuları, hem DP’lileri ürkütmüş Adnan Menderes, 17.1.1953 tarihinde Antep’te yaptığı konuşmada tıpkı İnönü’nün yaptığı gibi milliyetçilik faaliyetlerini yarı gizli ve ayırımcılık güden 1944′te kapatılmış ırkçı birliğin devamı faaliyetler olarak nitelemiştir. Bunun sonrasında savcılık harekete geçerek derneği 22.1.1953 günü kapatmış, mallarına da el koymuştur. Hatta derneğin Genel Başkanı DP Isparta milletvekili Sadettin Bilgiç ve Tahsil Tola partiden ihraç istemiyle Haysiyet Divanına verilmişlerdir. Derneğin kapanmasından sonra aralarında Ferruh Bozbeyli, Hüsnü Demirkıran, Cemal Külâhlı, Orhan Okay, Celâl Erçıkan’ın bulunduğu milliyetçi öğrenciler Milliyetçiler Derneği’ni kurmuşlardır. Dernek fiilen 1953 yılında, resmen 1954 yılında faaliyete geçmiş; çalışmalarını daha çok seminer, konferans ve yayın neşretme yolunda sürdürmüştür. 7 Aralık 1956 yılında da Altan Deliorman, Demir Arslan, Ekrem Marakoğlu gibi şahsiyetler tarafından İstanbul’da Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği kurulmuştur. Derneğin gayesi;

“Millî bünyemizi meydana getiren ve kuvvetlendiren, millet olarak yaşamamızı sağlayan unsurları takviye ederek komünizmle fikir yoluyla mücadele etmek ve bu gayeye ulaşabilmek için tarihe, vatana ve Allah’a bağlılığı kökleştirmektir.”

Bu dernekler 1960 İhtilâli’ne kadar Kıbrıs ve Irak Türklerine yapılan baskılara ortak tepki göstermişler, siyasî faaliyetlere fazla katılmamışlardır. Siyasî plânda ise DP ‘den ayrılmak zorunda kalan bazı milliyetçi politikacıların 1952 yılında Remzi Oğuz Arık’ın başkanlığında Türkiye Köylü Partisi’ni kurdukları görülmektedir. Parti daha sonra Cumhuriyetçi Millet Partisi ile birleşerek Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ni(CKMP) meydana getirmiştir. 1960 İhtilâli’nden sonra teşekkül ettirilen Millî Birlik Komitesi’nin üyelerinin bir kısmı 1944 Olaylarında ismi ön plâna çıkan Alparslan Türkeş’in liderliğinde “Milliyetçi-Türkçü eğilimleri, bir kısmı da batıcı ve sol eğilimleri temsil ediyorlardı. Komite, fikirlerin uygulama alanında ayrıntıya indikçe farklılıklar çoğalmaya başlamış; CHP’nin de desteğiyle çoğunluğu oluşturan grup, 14′ler olarak anılan Türkeş’in liderliğindeki grubu 13.11.1960′ta tasfiye ederek, yurt dışında değişik görevlere göndermiştir. Düşük bir oyla kabul edilen 1961 Anayasası’nın getirdiği serbestlik ortamından faydalanan sol grup ve örgütler faaliyetlerini arttırırken siyasî alanda ise CHP, 1961 seçimlerinde istediğini bulamamıştır. CKMP milletvekili sayısını arttırmasına rağmen siyasî ağırlığını giderek kaybetmiş, 1962′de Osman Bölükbaşı ve arkadaşlarının da ayrılmasıyla iyice zayıflamıştır.

DP’nin devamı olarak görünen Adalet Partisi’nde ise milliyetçi muhafazakâr kanadın lideri Sadettin Bilgiç başkanlık yarışını kaybetmiş ayrıca Türk Ocakları genel başkanlığı yapmış bulunan Prof. Dr. Osman Turan, AP içindeki mücadelede yenik düşmüştür. Bu siyasî ortam içinde Türkeş ve arkadaşları 23.2.1963 tarihinde yurda dönmüştür.

Alparslan Türkeş, Mayıs 1963′teki Talat Aydemir’in darbe girişimine karıştığı iddiasıyla tutuklanmış fakat beraat etmiştir. Türkeş ve arkadaşları Türk Ocaklarında konferanslar vermişler Türkiye Huzur ve Yükseltme Derneği adlı bir derneğin kurulmasını kararlaştırmışlar. 22–23 Şubat tarihinde toplanan CKMP Kongresinde bu partiye katılmışlardır. Partiye katılan diğer isimler arasında Muzaffer Özdağ, Dündar Taşer, Mustafa Kaplan, Ahmet Er, Numan Esin, Rıfat Baykal gibi 14′lerin tanınmış simaları bulunmaktaydı. Türkeş, bu partide genel müfettiş sıfatıyla görev almış bu sayede teşkilâtlarla da sıkı ilişki kurmuş nihayet 1 Ağustos 1965′te yapılan genel kurulda partinin genel başkanı seçilmiştir. Türkeş ve arkadaşları program meselesine büyük bir önem vermişler ve 257 maddelik bir programla ortaya çıkmışlardır. Parti 1967′ye kadar 61 il ve 435 ilçede teşkilâtlanmış ayrıca 1967′deki kongrede 9 Işık olarak tanımlanan yeni bir doktrini Türk milliyetçililerine sunmuştur. Parti, 8–9 Şubat 1969 tarihinde Adana’da toplanan genel kurulunda adını Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) amblemini de üç hilâl olarak belirlemiş, gençlik kolları için de hilâl içindeki kurt amblemi benimsenmiştir.

MHP, bu tarihten itibaren o zamana kadar ağırlıklı olarak fikrî ve kültürel faaliyetler şeklinde devam ede gelen milliyetçi hareketin temel değerlerinin ve amaçlarının siyasî hayatta aktif bir şekilde savunulması rolünün üstlenmiştir.

MHP’nin ideolojisinin iki sacayağı vardır. Bunlardan birincisi daha önce Ziya Gökalp tarafından “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” şeklinde formüle edilen Türk milletinin kültürel ve millî değerlerini koruma ülküsünün Türk-İslâm Ülküsü etrafında sembolize edilmesidir. Böylece MHP, dinin toplum içindeki önemini belirterek bu sentezi Ziya Gökalp’tan sonra teori alanından eylem plânı içine aktarmıştır. Partinin ikinci sacayağını ise, sosyal, siyasî ve ekonomik yapıya ve problemlere ait bakış açısını belirleyen 9 temel prensipten müteşekkil “Millî Doktrin–9 Işık” oluşturur. 9 Işık’ın umdeleri şunlardır; 1)Milliyetçilik, 2)Ülkücülük, 3)Ahlâkçılık, 4)İlimcilik, 5)Toplumculuk, 6)Köycülük, 7)Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, 8)Gelişmecilik, 9)Endüstricilik ve Teknikçilik

Birbirine yakın gibi görünen ilk üç madde şöyle özetlenebilir. Milliyetçilik, Türk milletine bağlılık, sevgi ve Türkiye Devletine sadakat ve hizmettir. Ülkücülük ise, Türk milletini en ileri, en medenî ve en kuvvetli varlık hâline getirme ülküsü ve gayretidir. Yani, ülkücülük milliyetçiliğin aksiyoner bir şekli ve bir tavır alışlar bütünüdür. Ahlâkçılık ise, Türk milletinin ruhuna, geleneklerine uygun ve yüksek varlığını korumayı ve geliştirmeyi amaçlar. MHP’nin temel kavramları içinde “Millî Devlet-Güçlü İktidar” kavramı önemlidir.

Millî devlet, tek millet-tek devlet’in yanı sıra bağımsızlığı konusunda olabildikçe hassas, milletin çıkarlarını en iyi temsil eden ve devletlerarası camianın onurlu bir üyesi olmayı hedef seçen ve bunu becerebilen devlettir. Güçlü iktidar ise, kuvvetli-adil ve hızlı bir icrayı belirtir. Tek Meclis-Tek Başkanlık sistemi ise devlet başkanının halk tarafından seçilmesini ve yürütmenin tek başlı olmasını sağlayacağı için bugün bile tercih edilmektedir. MHP’nin ortaya attığı “Tarım Kentleri”, “Millet Sektörü” gibi kavramlar birleşince ortaya “Milliyetçi Demokratik Devlet” çıkmaktadır. Bu devlet, milletin bütün fert ve sosyal dilimlerinin yükselmesi, ekonomik ve moral açıdan kalkınması amacını taşır.

Burada üzerinde durulması gereken önemli bir husus da bu fikirleri benimseyen gençlerin üniversitelerde kurdukları daha sonra dernekleşen, öncelikle fikrî ve kültürel çalışmalar yapan Genç Ülkücüler Teşkilâtı ve Ülkü Ocaklarıdır. Fakat komünistlerin 1968′den itibaren üniversitelerde gittikçe artan, baskıyla bağlantılı siyasî faaliyetleri ve ülkücü gençleri okullara sokmama gayretleri ülkücüleri nefs-i müdafaa konumuna düşürmüştür. “Vatanım! Uğruna Ha Ekmek Yemişim Ha Kurşun” diyebilecek bir seviyede millet ve vatan sevgisiyle dolu bu gençler 12 Eylül öncesi komünistlerin kurtarılmış okullar/bölgeler stratejisine set çekmek uğrunda başta bayraklaşan; Ruhi Kılıçkıran, Dursun Önkuzu ve Süleyman Özmen olmak üzere “Bir gül bahçesine girercesine” beş bine yakın şehit vermişlerdir.

Ülkü Ocakları ve bu kurumun mensubu Ülkücüler bugün bile hayret uyandıran bir şekilde Türkiye’de neredeyse köy bazında teşkilâtlanarak milliyetçi-mukaddesatçı gençliğin tek adresi olmuşlardır. Bugün ülkücülerin iade edilmeyen bir hakları da komünistlerin üniversitelerde yuvalanmalarına set çekmeleri ve karşılarında gördükleri ülkücü tepki sonucunda komünistlerin bir ihtilale teşebbüs edememeleridir. Ülkücüler üniversite öncesi gençliğe dönük olarak da Büyük Ülkü Derneği’ni kurmuşlardır. Ülkü Ocakları Derneği, zaman zaman bilhassa CHP’nin iktidar olduğu dönemlerde faaliyetlerini Ülkücü Gençlik Derneği, Ülkü Yolu Derneği gibi adlarla sürdürmek zorunda kalmıştır.

12 Eylül 1980′deki ihtilâlin neticesinde Millî Güvenlik Kurulu, bir çoğu C–5 adıyla anılan işkence hanelerde alınan ifadelerle açılan ferdî suçlarla ilgili davalara MHP ve ülkücü kuruluşların yöneticileri de dahil edilerek “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası” adı altında bir dava açmış, fakat idarecilerin tamamı beraat etmiştir. Hareketin lideri dört yıl altı ay tutuklu kalmıştır. Alparslan Türkeş savunmasında iddianameyi yalan ve iftira dolu bularak ülkücülerin yaptıkları konusunda şunları söylemiştir;

“Türkiye’nin maruz kaldığı ideolojik nitelikteki ve gayrinizamî harp metotları ile yürütülen en büyük hıyanet saldırısı karşısında, dün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bağımsızlığını, ülkesi ve milletiyle bölünmezliğini, insan haysiyetine uygun yegâne rejim olan hukukun üstünlüğüne dayalı hür demokratik rejimi savunma yolunda her gün bir kaç arkadaşımızı Hakkın rahmetine tevdi ederek, şehit vererek, meşruiyetten kıl payı ayrılmaksızın siyasî bir mücadele verdik”

12 Eylül hareketi en çok MHP’ye zarar vermiş, ülkücüler haksız suçlamalarla, en ağır işkencelere maruz kalmışlardır. Ayrıca 12 Eylül Anayasası, daha önceki milliyetçilik ilkesini “Atatürk Milliyetçiliği” şekline dönüştürerek MHP’nin temsil ettiği milliyetçilik anlayışının meşruiyet zeminini yok etmeye çalışmıştır. 12 Eylül darbesi sonucunda dışarıda kalan bir grup milliyetçi 7 Temmuz 1983 tarihinde Muhafazakâr Parti(MP)’yi kurmuş, fakat seçim öncesi Millî Güvenlik Konseyi tarafından iki ayrı veto yiyen parti ve yöneticileri seçime katılamamışlardır. MP’nin 30 Kasım 1985 tarihinde yapılan büyük kongresinde genel başkanlığa Ali Koç getirilmiş ve partinin adı Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) olarak değiştirilmiştir. 1987 yılında Ali Koç’un istifası üzerine Abdülkerim Doğru genel başkanlığa seçilmiştir. 6 Eylül 1987 tarihinde yapılan referandum sonucunda siyasî yasakların son bulmasıyla Alparslan Türkeş, MÇP’ye girmiş ve 4 Ekim 1987 tarihindeki Olağanüstü Kongre’de yeniden genel başkan seçilmiştir. 20 Ekim 1991 Genel Seçimlerinde ülke barajı sebebiyle MÇP, Refah Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi’yle bir seçim ittifakı yapmış, bunun sonucunda barajı aşarak parlamentoya 19 milletvekili sokabilmiştir. Fakat 1992 Temmuzunda başını Sivas milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu’nun çektiği altı milletvekili MÇP’den ayrılarak Büyük Birlik Partisi (BBP)’ni kurmuşlardır. BBP, başlangıçta büyük hedefler göstermesine rağmen sonraları ideolojik arayış ve varlığını ispatlama gayretine düşmüştür.

MHP’nin yeniden açılması tartışmaları devam ederken 27 Aralık 1992 günü toplanan MHP’nin son kurultay delegeleri Partinin feshine, isminin ve ambleminin de MÇP tarafından kullanılabileceğine karar vermiştir. Bu gelişme üzerine, 24 Ocak 1993 günü toplanan MÇP 4.Olağanüstü Kongresi, MÇP’nin isminin MHP olarak değiştirilmesine ve amblem olarak da üç hilâlin kabulüne karar vermiştir. Böylece MHP, Türk siyasî hayatında yeniden doğmuştur. 27 Mart 1994 mahallî seçimlerinde %7,9 oy oranıyla 118 belediye başkanlığı kazanan MHP, ne yazık ki aynı başarıyı 1996 Genel Seçimlerinde gösteremeyerek parlâmentoya girememiştir. Fakat MHP ve Lideri Alparslan Türkeş her zaman siyasetin merkezinde olmuşlardır. Ülkücülerin gözünde Türklerin Başbuğu olan Alparslan Türkeş’in 4 Nisan 1997 günü vefat etmesiyle MHP uzun süren bir kongreler dönemine girmiş, neticede Dr. Devlet Bahçeli genel başkanlığa seçilmiştir.

MHP, 18 Nisan 1999 milletvekili seçimlerinde %18 oy alarak tarihinin en büyük başarısını elde etmiştir. Demokrasi tarihimizin en kritik seçimlerinden biri olan bu seçimlerde Türk milleti MHP’ye büyük bir teveccüh göstermiş ve MHP Türkiye’nin her bölgesinden, her köşesinden oy alıp milletvekili çıkaran en yaygın parti olmuştur.

Seçimlerden güçlü çıkan bir siyasî partinin iktidarın dışında düşünülmesinin her şeyden önce milletin tercihine saygısızlıkla aynı anlama geleceği kabul edilmiştir. MHP, bunun için iktidara gelmek konusunda tamamen milletin yolunu takip etmiş ve onun isteğini dikkate alarak DSP ve ANAP ile koalisyon kurarak zor şartlar altında iktidar sorumluluğunu paylaşmayı tercih etmiştir. MHP 12 Bakanlık alarak ikinci büyük koalisyon ortağı olmuş ve Türkiye’nin geleceğinin şekillendiği bir dönemde millî hassasiyetlerin iktidarda temsilini mümkün kılmıştır.

İktidara geldikten sonra 5 Kasım 2000 tarihinde 6. Olağan Büyük Kongresi yapılmış ve bu kongre hem organizasyonuyla, hem de mesajlarıyla Türk siyasî hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Kongre’de belli başlı kritik sorunlar ele alınmış ve yeni ufuklara uzanmanın önemi ve gerekliliği vurgulanarak Türk milletinin geleceği adına “yeni yüzyılla sözleşme” yapılmıştır.

MHP’nin bu iddiası, ülkemizin ve dünyanın geldiği bugünkü noktanın çok yönlü bir muhasebesini yaparak, milletimizin ilgisini yeniçağın dinamiklerine ve insanlığın ortak geleceğine yöneltme düşünce ve çabasını yansıtmaktadır. Ayrıca bu görüşler doğrultusunda yenilenen parti programı ve parti tüzüğü oybirliğiyle kabul edilmiştir. Aynı Kongre’de Devlet Bahçeli delegelerin oylarının tamamını alarak Genel Başkan seçilmiştir.

Dr. Devlet Bahçeli daha sonra 12 – 10 – 2003 Yılında yapılan 7. Olağan Büyük Kongrede de oyların çoğunluğunu alarak yeniden Genel Başkanlığa seçilmiştir.

TÜRK SİYASİ HAYATINDA TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ

“Düşünceye, ülküye, ideale dayanmayan aksiyon, beyinsiz hareket, dümensiz gemi gibidir… Türk milliyetçiliği yolu Ziya Gökalp Bey’den kuvvetini alan bir yoldur. Elbet yaşadığımız günler yeni şartlar getirmiştir. Bu yeni şartlara göre prensiplerde bir takım tadiller yapılacaktır. Ama ana temel değişmemiştir. Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak bu gün de değerini muhafaza eden temellerdir”.

Alparslan Türkeş(Devlet, 4 Kasım 1974)

1945 yılından itibaren başlayan çok partili hayata geçişte, Türkiye’de çeşitli partiler kurulmuş, parlâmenter rejimin benimsenmesi ve tatbiki hususunda önemli sayılabilecek mesafeler alınmaya başlanmıştı. Bu süreçte daha sonra ortaya çıkan partiler arasında Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)’nin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bilindiği gibi MHP, daha önce kurulmuş olan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nde (CKMP) 1964 tarihinde başlayan yapısal değişikliklerin bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. 1964 yılında Alparslan Türkeş’in bu partiye girişiyle başlayan gelişmeye yönelik değişimler 1969 yılında MHP’nin doğuşunu zorunlu hâle getirmiştir.

MHP’nin siyasî seyrini ele almadan önce, öncelikle CKMP’nin tarihini ve partileşme sürecini izah etmek konunun anlaşılması bakımından daha faydalı olacaktır.

MİLLET PARTİSİ

DP’nin ilk büyük kurultayı, birinci kuruluş yıldönümüne rastlayan 7 Ocak 1947′de toplandı. Kurultay sonunda bir karar sureti niteliğinde olan “Hürriyet Misakı” kabul edildi. Ancak bu misak, iktidar ve basının tekrar muhalefete saldırmasına vesile oldu. İktidar – muhalefet ilişkileri gerginleşti. 7 Hazirandan itibaren Bayar ile İnönü arasındaki iyi diyaloglara rağmen, hükümetin başkanı sertlik politikasını terk etmekten yana değildi. Bunun üzerine İnönü, Peker’i feda etmeye karar verdi. Onun karşı çıkacağını bile bile ünlü “12 Temmuz Beyannamesi’ni” yayımladı. Bu beyannamenin özü, partilerin Türk demokrasisinin vazgeçilmez unsurları olduğu şeklinde özetlenebilir. Böylece iktidar, muhalefetin varlığına tahammül etmeyi, onunla bir arada yaşamayı kabul ediyordu. Bu arada İnönü, cumhurbaşkanı olarak çıktığı bir geziye DP milletvekillerinden birinin de katılmasını istedi. Nuri Özsan’ın katıldığı bu gezide İnönü, partiler arasındaki iyi ilişkilerin gerekliliğini hemen hemen her konuşmasında vurguladı. Gittiği yerlerde DP il merkezlerini de ziyaret etti. Böylece bir yılı aşkın bir mücadeleden sonra artık DP, iktidar tarafından tahammül edilen bir muhalefet olarak güçleniyordu. Kuşkusuz bu güçlenmelerin getirdiği bazı sakıncalar da vardı. DP’nin CHP ile yakınlaşmasını hazmedemeyenler DP içinde ayrı gruplar oluşturmaya başladılar. DP içerisinde bu yumuşamayı, güdümlü demokrasiye geçiş olarak niteleyen ve Bayar’ı suçlayan bir grup ortaya çıktı.

Müfritler olarak adlandırılan ve DP’ye cephe alan bu gruptan bazıları, Celâl Bayar’ın 12 Temmuz Beyannamesi için; “Bu beyanname partinin şahsiyet-i maneviyesine mal edilmiştir” iddiaları sonucunda partiden ayrılarak veya ihraç edilerek Müstakil Demokratlar Grubunu kurdular. Bu grup, daha sonra Öz Demokratlar Partisi adıyla yeni bir siyasî teşekkül olarak ortaya çıktı. DP ile zıt düşen bu topluluk, DP’nin CHP ile danışıklı bir politika izlemesi ve Celâl Bayar’ı satılmışlıkla suçlamasından dolayı kurulmuştur. Ayrıca DP’nin, muhalefet partisi olarak görevini yerine getiremediği dolayısıyla yeterli derecede muhalefet yapmadığı gibi gerekçeler yeni bir siyasî oluşumun sebepleri arasında gösterilebilir.

10 Mart 1948′de parti disiplinine aykırı hareket etmek suçuyla Sadık Aldoğan, Osman Nuri Köni, Mithat Sakaroğlu, Necati Erdem ve Kemal Silivrili haysiyet divanına verilmişlerdi. Bu olay DP içindeki bölünmenin başlangıcını belirler. Haysiyet divanında uzun tartışmalardan sonra 19 Mart 1948 tarihinde ilk defa olarak adı geçen milletvekilleri partiden ihraç edilmişlerdir. Bu kararın ertesi günü milletvekillerinden Hazım Bozca yapılan hareketi doğru bulmayarak Demokrat Parti’den istifa etti ve böylece partiden ayrılanların sayısı artmaya başladı.

Bu altı kişinin partiden ihracı meselesi tartışma konusu olarak devam ederken 24 Martta şu isimlerden oluşan yeni ihraçlar gerçekleşti: Yusuf Kemal Tengirşenk, Emin Sazak, Ahmet Oğuz, Hasan Dinçer, Enis Akaygen ve Ahmet Tahtakılıç.

Partinin en kuvvetli elemanları olan bu kişilerin ihracı hadisesi kamuoyunda hayretle karşılandı. Bu hususta bir açıklama yapan DP sözcüsü, son ihraç edilenlerin DP başkanlığına toplu olarak istifa mektubu verdiklerini, birtakım delilsiz ve mesnetsiz iddialarda bulunduklarını, bazı şartlar ileri sürdüklerini, arzularının mutlaka yerine getirilmesini istediklerini, böylece beraber çalışma imkânlarının ortadan kalktığını, bu sebeple de ihraç edildiklerini söylemiştir.

21 Nisan 1948 tarihinde DP içinde ikinci bir hareket baş gösterdi. Bir kısım mebus, on bir arkadaşının partiden ihraçlarını tasvip etmemişler ve onları tekrar partiye almak için genel konseyi beklemeye, kurucular üzerinde baskı uygulamaya çalışmışlar, ancak bu hareket DP üzerinde istenilen baskıyı sağlayamamıştır. Bunun üzerine bu on mebus, parlâmentoda bir müstakil grup tesis etmiş ve parti ile fiilen alâkasını kesmişlerdi. Bütün bu hareketler DP içinde yeni bir partinin doğacağı havasını uyandırıyordu.

Gerçekte yeni bir parti kurulacağı haberleri 8 Temmuzda meyvelerini verdi. Ankara’dan dönen Kenan Öner’ in gazetecilere yapmış olduğu açıklamalar ile 20 Temmuz 1948′de Millet Partisi’nin resmen kurulduğu açıklandı. Mareşal Fevzi Çakmak başkanlığında, Ankara, Yenişehir Demirtepe, Sümer Sokak Numara 5′te, kurulan Millet Partisi (MP), DP’den tamamen farklı bir teşekkül olarak hem DP’ye, hem de CHP’ye karşı gerçek muhalefet cephesi olma iddialarıyla mücadele verme gayreti içerisine girmiştir. Partinin kuruluşu vesilesi ile Genel Başkan Mareşal Fevzi Çakmak millete şu beyannameyi yayımladı.

“Sevgili Vatandaşlarım,

Cumhuriyet ordusundaki hizmetim esnasında siyasetle uğraşmamayı esas ittihaz etmiş ve yurdumuzun müdafaasını sağlayan ordumuzu da politikadan uzak bulundurmuştum. Bu suretle muvazzaf hizmetimi tamamladıktan sonra vaki tebligat üzerine emekliye ayrılmış ve evime çekilmiş idim. Bu arada Halk Partisi’nin milletvekili olmam için yaptıkları teklifi de kabul etmedim.

Ancak 1946 seçimlerinde vatandaşlarımdan aldığım binlerce imzalı davet ve teklif karşısında bağımsız olarak adaylığımı koymaya karar verdim.

21 Temmuz seçimlerinde zor ve hile ile seçimlere fesat karıştırıldı. Bu seçimlerden sonra geçen iki yıl içinde de bir değişiklik olmadı. Bugünkü gidiş vatanı uçurumlara sürüklüyor. Bugünkü muhalefet partileri iktidardan çekinmektedir.

Biz sağlam bir muhalefet partisi oluyoruz. Öyle bir muhalefet ki iktidarın tehditlerinden korkmasın! Biz, hakka ve millete dayanıyoruz”.

Millet Partisi’nin kurucuları ve idarecileri de şöyledir;

Kurucular; Mareşal Fevzi Çakmak (İstanbul Milletvekili) , Prof. Hikmet Bayur (Tarihçi-Gazeteci), Enis Akaygen (İstanbul Milletvekili), Prof. Kenan Öner (Avukat), Dr. Mustafa Kentli, Osman Bölükbaşı (Çiftçi), Osman Nuri Köni (İstanbul Milletvekili), General Sadık Akdoğan (Afyonkarahisar Milletvekili).

İlk Genel Yürütme Kurulu;

Fahrî Başkan: Mareşal Fevzi Çakmak

Genel Başkan: Hikmet Bayur

Genel Başkan Vekili: Osman Nuri Köni

Genel Sekreter: Dr. Mustafa Kentli.

Diğer Üyeler: Enver Kök, Suphi Batur, Yusuf Kemal Tengirşenk.

Sonradan iltihak edenler: Ahmet Tahtakılıç (Kütahya) , Hasan Dinçer (Afyon), Ahmet Oğuz (Eskişehir), Şahin Lâçin (Afyon), Reşat Aydınlı (Denizli).

Partinin faaliyete geçmesi ile DP’nin yıkılacağı ve vatandaş ekseriyetinin MP’yi destekleyeceği ümit edilmiş, fakat neticeler hiç de tahmin edildiği gibi olmamıştır. Basın, DP’nin yanında yer alırken, DP liderleri bu yeni partiye oldukça lâkayt davranmışlardır. MP ise DP’li vatandaşları kendi tarafına çekmek için oldukça büyük çaba sarf etmiştir.

MP, gerek Halk Partisi’ne gerekse DP’ye şiddetle muhalefet etmiş, izlediği bu politikayla halk desteğini kazanmaya çalışmıştır. Liderleri arasında tanınmış ve ehliyetli kimseler bulunmasına rağmen MP, 1950′ye kadar halk tarafından umduğu desteği göremedi. Bunun sebebi partinin önemli meseleler üzerinde durmayarak CHP’nin ve DP’nin politikasını tenkit etmek yerine özellikle İnönü’ye saldırmış olmasında aramak lâzımdır. Ayrıca MP’nin takip edeceği politika konusunda liderler arasında bile bir birliğin olmaması bir diğer sebep olarak mütalâa edilebilir.

Millet Partisi ve Seçimler

Kuruluşunu takip eden aylar içinde, Millet Partisi, 1948 ara seçimi ile karşılaşmış ve DP – CHP arasında cereyan eden şiddetli mücadelenin içinde bir siyasî parti olarak varlığını korumaya çalışmıştır. Seçim kanununda kabul edilen tadilât, DP gibi MP’ yi de tatmin etmemiş, Parti Genel Yürütme Kurulu ara seçimlere girmeme kararı almış ve bu hususta beyanname de yayımlamıştır.

MP, seçim sistemi hususunda nispî temsil esasına taraf olmuş ve bu bakımdan CHP ile birlikte hareket edeceğini açıklamıştır.

1950 Genel Seçimleri öncesinde ise yeni seçim kanununu hazırlayacak olan ilmî heyetin çalışmalarına katılmayacağını bildirmiş olan MP, kanunun Meclisteki müzakerelerine iştirak etmiş ve mufassal bir programla yirmi iki ilden aday göstererek seçime girmiştir. Neticede yalnızca Kırşehir’den bir milletvekilliği kazanmış, fakat oy oranı ciddî ölçüde artmıştır. MP’nin bu seçimlerde aldığı oy 250.414 olup çıkardığı milletvekili sayısı birdir. MP, 1951 ara seçimlerine katılmasına rağmen, ciddî anlamda bir başarı elde edememiştir.

Millet Partisi Kongreleri

1. KONGRE (1950) :

1- MP’nin Mahiyeti: MP, hakikî muhalefet partisidir. Şahsî idareyi yıkmak hususunda Birleşmiş Milletler ideali ile müttefiktir, körü körüne muhalefet yapan bir parti değildir. Türk milletinin tesellisi ve ümidi olan parti Atatürk inkılâplarına karşı cephe almamış, faaliyetleri onun inkılâpları bakımından bir kazançtır. MP bir yenilikler partisi olup, mürteci ve softalar partisi değildir. Şahsiyet ve kinle hareket etmez, programı ise en büyük kuvvettir.

2- DP ve CHP ile Mukayese: DP programı yeni bir devir açacak esaslardan uzaktır. CHP’nin tahakküm zihniyetini yıkmak isteyenler programına bakmadan onu desteklemişler ve ona katılmışlardır. Fakat CHP’nin 12 Temmuz Beyannamesi’nden sonraki tutumu “her türlü tehlikeyi göze alarak girişilecek” yeni bir hareketi zarurî kılmıştır. İşte bu hareket MP’ yi doğurmuştur. Bir “Rahat muhalefet partisi” olmayan MP, muhalefetteki gevşemeyi önlemiş, 14 Mayıs Olayı’nı mümkün kılmıştır. CHP hükümetlerine teşekkür etmek lâzımdır. Zira MP aleyhine açılan her türlü dava lehte sonuçlanmış ve partiyi kuvvetlendirmiştir. İktidardan uzaklaşan CHP idaresi “meşruiyeti münakaşa mevzuu olan bir Mecliste nev’i şahsına münhasır bir istibdat idaresi mahiyetini almıştı”.

3- 14 Mayıs Hadisesi: Yirmi yedi senelik iktidarı değiştiren genel seçim bir anlamda “şeflik sisteminin tasfiyesidir”. MP’nin “hürmetle selâmladığı” bu netice sayesinde tarihimizde hatta dünya tarihinde ilk defa fiilî bir diktatörlük halkın oy pusulalarıyla sona ermiş bulunmaktadır.

4- Anayasa Tadilâtı: DP programı bu hususta bir prensibe dayanmamaktadır. Anayasaya aykırı kanunlara karşı teminat teşkil edecek kazaî bir müessese yokluğu demokrasi için bir noksandır.

5- Basına Karşı Partinin Durumu: Bir delegenin basını itham etmesi hadisesi karşısında bu hareketin kongreye mal edilmesi muhtelif önergeler ve Genel İdare Kurulu Tebliği ile birleşmiş, basından özür dilenmesi kararlaştırılmıştır.

2. KONGRE (1951)

1- DP İktidarını Tenkit: DP yeni bir devir açmak taahhüt ve mesuliyetini unutmuştur. Köy muhtarlığından devlet başkanlığına kadar iktidarın yeni bir kadro eline geçeceği telâkkisinin tesiri altındadır. Nüfus politikasına geniş çapta yer verilmiştir. Af kanunu ve devr-i sabık yaratmamak prensibi mesuliyetleri örtmek hususunda siyasî bir hiledir.

2- MP’nin Faaliyet ve Programı: Partinin programı ileride kurulacak hukukî nizamın taslağıdır. Tek milletvekili ve her türlü müşkülâta rağmen MP ciddî bir muhalefeti temsil etmektedir. Program 14 Mayıs’tan sonra daha önem kazanmıştır.

3- Partiler Arası Münasebetler: Demokratik rejimlere has olan bu durum 1946′dan beri Türkiye’de bir hikâye hâline dönüştürülmüştür. İktidar partisi ile iyi münasebet kurabilme zemini oluşturulmamıştır.

4- Dış Politika: Bu konudaki görüş ve düşünceler, Meclis ve kamuoyunun denetimi altında bulunmaktadır. MP bu duruma taraftardır.

3. KONGRE (1952)

MP ne geri ne de ihtilâl metotları kullanan siyasî teşekküllerden biridir. MP tekâmülcüdür. Fakat partinin sağ ve sol ucunda bulunan az sayıda vatandaş bu prensibi yanlış tefsir etmektedir. Bu mesele heyecanlı hadise ve münakaşalar tevlit etmiştir.

Ankara’da toplanan bu üç kongrede genel başkanlar değişmiş ve sonuçta sıra ile başkanlık Prof. Hikmet Bayur, Dr. Mustafa Kentli ve Enis Akaygen’ e verilmiştir.

Millet Partisi Programı

Millet Partisi siyasî anlamda liberal görüşleri savunmasına karşılık kültürel konularda dinî ve muhafazakâr bir tutum izlemiştir. Kuruluş gayesi şöyle ifade edilmektedir:

“Samimî ve güvenli bir seçim sonucunda ortaya çıkacak olan millî iradeyi hâkim kılmak için ve bu iradeyi insan haklarına uygun bir hükümet tesisine ve bekasına çalışmaktır. İhtiyaca uymayan ferdin hak ve hürriyetini tehdit ve ilga eden kanunları tenkiden onların ıslah ve tadiline çalışılmaktadır. Millet Partisi programına göre devletin gayesi hürriyet, emniyet ve en zengin bir çeşitlilik içinde gelişmesi zarurî olan insan şahsiyetinin serbestçe oluşması ve gelişmesine engel olmamak, şahsî faaliyetleri halk için ve halkın onayı ile uzlaştırmak ve adaleti temin etmektir. Bu bakımdan fert haklarını cemiyet haklarından ayırarak onun aşağısında bir mahiyet taşımasına ve fertlerin kamu menfaati icabı olarak görecekleri zararın tazmin edilmemesine müsamaha edilemez.

Kamu yararı karşısında bireysel çıkarları korumaya çalışan parti programı, yeni bir siyasal rejim olarak demokrasiyi, fert hak ve hürriyetlerini devamlı teminat altında tutan ve her biri birer hukuk devleti teşkil eden batı demokrasileri şeklinde anlamış ve bu yüzden “bir zümrenin, bir içtimaî sınıfın diktatörlüğünü araç edinen” doğu örneği demokrasiyi bozmuş ve totaliter bir rejim sayarak reddetmiştir. Buna bağlı olarak parti, anayasasının hakikî demokrasiye uymayan hükümlerini ve bilhassa CHP siyasî ilkelerini devletin ana vasıfları hâline sokan ikinci maddesinin kaldırılmasını istemiştir.”

Yukarıda adı geçen ilkelerden “milliyetçilik” MP programında şu şekilde yer almaktadır:

Millet kavramının en önemli unsuru bir nev’i bir düşünce ve his birliğidir ki millî vicdanı oluşturur ve müşterek bir hayat ile gerçeğe inanışı içerir.

Bu nedenle parti; sosyal hayatta, itikatların, ahlâkın, geleneklerin, örf ve âdetlerin büyük hisselerini tanımakta ve bunların sık sık değiştirilmesi ve devlet nüfusu sahasının dışında kalması esasını kabul etmiş bulunmaktadır.

Lâiklik anlayışına gelince; parti din işlerinde devlet ile ayrılık esasını tercih etmekle beraber din müesseselerine ve millî an’anelere hürmetkâr bulunmaktadır. Din derslerinin ilk ve orta tedrisatta yer alması prensipleri arasında bulundurması da ilginçtir.

Parti herkesin vicdan ve itikat hürriyetini dilediği dilde, dilediği şekilde ibadet etme hakkını kutsal tanımakta ve Türkiye’de muhtelif din ve mezheplere mensup cemaatlerin dinî teşkilât vücuda getirmelerini tasvip ve müdafaa etmektedir.

MP’nin kabul ettiği devrimcilik, insan tabiat ve içtimaî amil ve şartları zorlamadan daima ilerlemek manasında tekâmülcülüğün başka bir kelime ile ifadesinden ibarettir. Millet ve memleketi, her sahada ilerlemiş memleketler paralelinde yürütülecek ve medeniyet icaplarına uyacak her faaliyetle istikbali göz önünde tutarak sarsıntı vücuda getirmeden millî ve içtimaî faaliyet idare edilecektir.

“Halkçılık” konusunda parti, hiçbir ferde, zümreye veya içtimaî sınıfa hususî bir hak, bir imtiyaz veya asalet unvanı tanımamak görüşünden hareketle halk kavramını vatandaş bütünü olarak kabul etmiş ve kendilerine halk demokrasileri adını veren bazı rejimlerin güttüğü vatandaşlardan bir kısmının diktatörlüğünü istemek gibi esasları tasvip etmemiş, böylelikle sınıf farklılıklarının bulunmadığı ve sınıf çıkarlarının uzlaştığı bir toplum ülküsünü ortaya koymuştur.

“Parti, mülkiyet ve tasarruf hakkının adilâne olmayan bir suretle sınırlandırılmasını ve servetin devlet eli ile idaresini benimseyen bütün rejimlere aleyhtardır. İnsanlar malların ortak kullanılması rejiminden, şahsî mülkiyeti sağlayan medenî kanunların himayesi altında yaşamak için vazgeçmişlerdir.

Toprak aristokrasisinin mülkiyet haklarını korumak üzere maddeler getiren MP programı, endüstri ve ticaret burjuvazisine ters düşecek bir anlayışın sözcülüğünü yapmıştır. Parti ekonomi sahasında mutedil liberalizmi savunur. Serbest mübadele ekonomisine taraftardır. Bununla birlikte bu liberallik “bırakın yapsın” formülü ile ifade edilen başıboş liberalizm değildir.

Programın bu konuda karşı olduğu doktrinler ise, ürün ve üretim araçları üzerindeki şahsî mülkiyet hakkını devlet lehine ihlâl ve ferdî teşebbüsleri sınırlamaya ve kaldırmaya eğilimli olan devletçilik ve sosyalistlik ile Türkiye’de uygulanmakta olan aşırı devlet sermayeciliğidir.

Bu yüzden partinin reformlarından biri de devlet sermayeciliğinin ihtiyatla ve giderek tasfiyesidir. Devlet, prensip olarak harp endüstrisi hariç, ziraat ve ticaretle uğraşmamalı; bu alandaki sorumlulukları gittikçe gelişme gösteren yerli ve ferdî müteşebbise bırakmak zorundadır. Parti, ferdî ve yerli sermayeden rağbet görmeyen işlerin, bu arada limanlar, büyük su işleri, enerji kaynakları, demir yolları, posta, telgraf, telefon tesisatının devlet eli ile yapılmasını ve işletilmesini tasvip eder.

MP programında bir Ayan Meclisi kurulması istenmekte ve hâkim teminatı üzerinde durulmaktadır. İdare tarzının demokrasinin gereklerine göre değiştirilerek cumhurbaşkanının sadece bir devre için seçilmesi lüzumuna işaret etmektedir.

MP ayrıca okullarda vatan sevgisine dayanan yeni bir eğitim sisteminin uygulanmasını savunmuş, işçilere grev hakkı tanıyarak, köylülere toprak ve tarım araçları vaat etmiştir. Fakat toprak dağıtımında özel mülkiyete saygı gösterilmesi gerekliliğini taahhüt etmeyi de ihmal etmemiştir.

Özellikle CHP, iktidara karşı muhalefet eden MP ‘yi “Atatürk inkılâplarına cephe almamakla birlikte millî hareketin geçmişi ile kesinti hâlinde belirmesini en büyük felâket” şeklinde niteleyerek eleştirmiştir.

5 Temmuz 1949′da Müstakil Demokratlar Grubunun MP’ ye katılmasıyla idareciler arasında da bazı değişiklikler olmuş, Parti Genel Sekreterliğine Ahmet Tahtakılıç getirilmiştir. Bundan başka 27.8.1948′de Afyon’da Hilmi Bozca, Kâşif Tiryakioğlu, Mazhar Aren tarafından kurulan Öz Demokratlar Partisi de 9.8.1949′da MP’ ye katılmıştır.

10 Nisan 1950′de Mareşal Fevzi Çakmak’ın vefatı üzerine MP önemli bir sarsıntı yaşamıştır. Fevzi Çakmak’ ın cenaze merasimi büyük bir kalabalık tarafından kaldırıldı. Halk ve gençler tekbir getirip dualar okuyarak Beyazıt Camii’ne gelindiğinde kalabalık elli bin kişiyi bulmuştu. Tertip edilen askerî merasim kalabalık nedeniyle yapılamamış, ordu ve gençler arasında nahoş hadiseler cereyan etmişti. Dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’ın dirayetli çabaları sayesinde müessif hiçbir hadise olmadı.

Mareşal’ in vefatı MP’nin seçim şansı üzerinde de büyük bir darbe indirmiş oluyordu. Bunun yanı sıra Sadık Akdoğan’dan sonra 16 Nisanda MP’ nin ileri gelen hatiplerinden Fuat Arna da hükümetin manevî şahsiyetini tahkir suçundan tevkif edilmişlerdi.

Nihayet 14 Mayıs 1950 seçimleri büyük seçmen kitlesinin iştirakiyle temiz ve nezih bir şeklinde cereyan etti. Bu seçimle birlikte 27 yıllık bir parti, yerini başka bir partiye devretti. 1950 seçimleri sonucunda seçime katılan üç partiden DP oyların %53′ünü alıp 434 milletvekili çıkardı. CHP, oyların %40′ını alarak 51 milletvekili kazanırken, MP; 250.414 oyla, oyların %3′ünü kazanıp 1 milletvekili (Osman Bölükbaşı) çıkardı. Sonradan katılanlarla birlikte MP’nin milletvekili sayısı 3′e yükselmiştir.

Tutumunu gittikçe sertleştirerek karşıt partileri hedef alan DP, ilk olarak MP’ nin 1953 yılında yapılan 5. Kongresinde (bu kongrede Enis Akaygen genel başkan seçilmişti) ortaya çıkan parti içi bir krizden yararlanarak muhalefetin bu kesimini susturmak yoluna gitmiştir.

Gerçekten bu kongrede halk yığınlarını kazanmak için tutulacak yolun “inkılâpçılık” mı, yoksa “din politikacılığı” mı olacağı konusundaki tartışmalar parti aleyhine geniş yankılar doğurmuş ve partinin dini, politikaya alet ettiği, gerici bir parti olduğu, aralarında saltanatçı, hilâfetçi bir grubun gizli çalışmalarda bulunduğu ileri sürülmüştür.

Hatta bu kongrede bazı partililer tekrar Arap alfabesine ve eski kılık-kıyafetlere dönülmesini savunmuşlardır. Bu nedenle bazı üyelerle birlikte Hikmet Bayur gibi önde gelen isimler, MP’nin gerici ve Kemalizm aleyhtarı bir politika izlediklerinden dolayı partilerinden istifa ettiler.

Böylelikle MP, iktidar tarafından ihtilâlci metotlarla davranan, gizli tertipler kuran, siyasî mücadelelerde dini temel alan, halkın duygularını bu yolla sömüren bir parti olarak suçlanmıştır.

Örneğin, Başbakan Menderes Mecliste MP’ den söz ederken “Bunlar kendi nizamnamelerinin dışına çıkmışlardır. Buna aykırı hareket etmişler ve gizli faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bunlar memleketin her tarafında halkı ayaklanmaya davet etmektedirler” diyerek bu suçlamaları dile getirmiştir.

Sonunda MP’nin devrim ve rejim aleyhtarı bir eğilim ve hareket izlemeye başladığı ve bu yolda çalışmalarda bulunduğu konusunda ihbar ve kanıtlara rastlandığı göz önüne alınarak mahkemece, partinin bütün örgüt çalışmalarının engellenmesine ve mallarının koruma altına alınmasına karar verilmiş ve 8 Temmuz 1953 tarihinde merkezi ile birlikte bütün şubeleri mühürlenerek kapatılmıştır. 27 Ocak 1954 tarihinde de Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesi gerekçeli kararında “MP’nin dinî esasa dayanan ve gayesini saklayan bir cemiyet olduğunu” açıklamıştır.

CUMHURİYETÇİ MİLLET PARTİSİ

MP’nin kapatılmasından sonra yöneticilerden bir kısmı tasfiye edilmiş ve birtakım program değişiklikleri yapılarak kabiliyetli bir hatip olan Osman Bölükbaşı’nın liderliğinde MP, Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) adıyla yeniden teşkilâtlanmıştır.

10 Şubat 1954 tarihinde kurulan CMP amacını şöyle açıklamıştır: Türkiye’de insan haklarını hâkim kılacak ve bunları güvenilir teminata bağlayacak bir devlet nizamı kurmak olarak belirleyen CMP, bu amaca ulaşmak için “hürriyet, emniyet, müsavat, adalet mefkûrelerine, millî hâkimiyet ve lâik cumhuriyet esaslarına, garp örneği demokrasi hukukuna, milliyetçilik akidesine” bağlılığı gerekli saymıştır.

Yeni parti, MP’nin kapatılmasına yol açan mevzuat ve uygulamalara karşı güvenliğini teminat altına almak amacıyla “lâiklik, din ve vicdan hürriyeti” gibi konularda da ılımlı bir politika takip etmiştir.

Özellikle Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ndeki hak ve hürriyetlerin anayasamızda açıkça ifade edilmesi ve teminata bağlanması, kanunların anayasaya aykırılığı hakkında dava hakkı tanıması, anayasaya aykırı kanun teklif edilmemesi ve yapılmaması, mahkemelerin istiklâli ve hâkimlerin her türlü nüfuz ve tesirden uzak kalması hususunun anayasa teminatı altına alınması, lâiklik, din ve vicdan hürriyeti gibi modern devlet esaslarının anayasa ile tarif ve tespit olunması, siyasî partilerin anayasaca tanınması ve teminata bağlanması gibi konularla ilgili olarak anayasada değişiklikler yapılmasını istiyordu.

CMP, ayrıca ikinci bir meclisin kurulmasını acil bir zaruret olarak görürken, kanunların anayasaya aykırılığı davalarına hükmeden bir anayasa mahkemesinin kurulmasını ve bir yüksek hâkimler meclisinin oluşturulmasını istiyordu.

Partinin “lâiklik” konusunda görüşleri şöyledir: Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olması, devlet ve hükümet işlerinde kanunların milletin ihtiyaçlarına ve ilmin esaslarına göre hazırlanması ve tatbik edilmesi, bunun yanında din ve vicdan hürriyetinin diğer hak ve hürriyetler gibi mukaddes olarak kabul edilmesi ve teminat altına alınması CMP’ nin lâiklik görüşünün ifadesidir. Lâiklik hiçbir zaman din düşmanlığı değildir. CMP programı “düşünce ve his birliği ve müşterek bir hayat ve istikbale inanış” olarak tanımladığı “milliyetçilik” i, “memleketimizin vasıl olduğu terakki merhalesinden geri götürecek bir zihniyeti ret” anlamında bir ilerleme ilkesi olarak ifade etmiştir.

CMP’ nin ekonomi politikasının temeli özel teşebbüsün desteklemesi fikrine dayalıdır. Sosyal hizmet ve alt yapı kuruluşları dışında kalan bütün sahalarda öncelik özel teşebbüse ait olmalıdır. Ancak, CMP, özel teşebbüs gücünün kâfi gelmediği hususlarda devlet teşvikçi ve yardımcı olmalıdır anlayışıyla özel girişkenliğine dayanan bir ekonomik sistemi savunmuşsa da bu alanda MP’ ye oranla daha da kuralcı hükümler getirmiştir.

Memleketin imarı ve iktisaden kalkınması mevzuunda parti, devleti birinci derecede vazifeli saydıktan sonra “emeğin istismarına yol açan faaliyetleri durdurmak kanunî veya fiilî her çeşit inhisarcılığa son vermek, emek ve sermaye münasebetlerinde hakkaniyeti hâkim ve memleket menfaatlerini nazım kılmak emelinde” olduğunu belirtmiştir.

Parti programında, insan hak ve hürriyetlerini taklit eden komünist akideye muhalif olunduğu ve komünizmin kanun dışı sayılması gerektiği açıkça dile getirilmiştir.

Tıpkı MP gibi herhangi bir sosyal kategorinin çıkarlarını ve ideolojisini de dile getirme şansından yoksun olan CMP, Türk politika hayatında özellikle kurucu üyelerinin kişisel ve bölgesel etkinliklerinden öteye geçemeyen bir tesir imkânı bulamamıştır. Partinin daha çok CHP ile bazı noktalarda ortak hareket ettiği gözlenir. Bu şekilde 1954 seçimlerine giren parti 434.085 oyla hiç milletvekili çıkaramamıştır. 1957 seçimlerinde 652.064 oyla o sırada hükümeti tenkit ettiği için hapiste bulunan Osman Bölükbaşı da dâhil dört milletvekili çıkarmıştır.

1957 seçimlerinden sonra daha da kuvvetlenen parti diğer iki büyük muhalefet partisinin benimsediği genişleme politikasına ayak uydurarak Türkiye Köylü Partisi ile birleşmiş ve adını Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) olarak değiştirmiştir.

Türkiye Köylü Partisi

19 Mayıs 1952 tarihinde, Ankara Yenişehir, Demirtepe, Sümer Sokak Numara 21 adresli merkezde kurulan Türkiye Köylü Partisi’nin (TKP) kurucusu ve idarecileri şunlardır;

Fahrî Başkan: Ord. Prof. Ethem Menemencioğlu

Genel Başkan: Prof. Remzi Oğuz Arık

Genel Sekreter: Tahsin Demiray

Genel Merkez İdare Kurulu Üyeleri: Hakkı Kamil Beşe, Dr. Süreyya Endil, Yusuf Ziya Eker, Asım Günç, Asaf İlbay, Cemil Kantemir ve Dr. Cezmi Türk.

TKP, TBMM’nin 9. Dönem II. toplantısı sırasında kurulmuştur. 6 Mayıs 1952′de kurulan Liberal Köylü Partisi’nin katılmasıyla kalabalık bir kurucu heyetine sahip olan TKP’nin kurucuları arasında partiden ayrılarak kendisini Mecliste temsil eden dört milletvekili de bulunmaktadır.

TKP, taşıdığı ada rağmen sınıf tekeline dayanan bir örgüt değil, köylünün yaşama standardını yükseltmek ve köy sorunlarına halkın ilgisini çekmek amacında olan bir partidir. Tarımsal kalkınma konusuna özel bir önem vermekle birlikte partinin programı, genel olarak siyasî sorunlarla ilgilidir.

Gerçekten de “Kuruluş Beyannamesi”nde belirtildiği gibi TKP, bir sınıf savaşı yapmak ve bundan zümre menfaatleri elde etmek gayesiyle kurulmuş siyasî bir birlik değildir. Onun biricik gayesi Türk milletinin hürriyet ve eşitlik içinde birliğini sağlamaktır.

Türk içtimaî bünyesinin temelini teşkil eden köy ve köylü hiç şüphesiz bütün sosyal meselelerimizin düğüm noktasıdır. Partinin adı da bunu ifade etmektedir. Bu bakımdan milletimizi bir an evvel kalkındırabilmek için büyük köylü kitlesini ön plânda tutmak zarureti vardır. Bu kanaat partinin programına baştan sona hâkim olmuştur.

Bu parti de yeni bir anayasa, bir anayasa mahkemesi ve iki meclisli yeni bir sistem kurulmasını istemiştir.

TKP, 1954 seçimlerinde 60.900 oy alarak hiç milletvekili çıkaramamıştır. 1955′te yapılan mahallî seçimlerde söz konusu olan 11.807 üyelikten yalnızca 262’sini TKP kazanmıştır.

Fakat bu sonuç partinin kendi gücü ile elde edilmiş olmayıp diğer büyük muhalefet partilerinin seçimi boykot etmesi ile sağlanabilmiştir. TKP’nin, 30 il ve 120 kazada teşkilâtlanmasına rağmen, gerçek kuvveti tam anlamıyla tespit edilememiştir. 1955′te yapılan TKP’nin 4. Parti Kongresinde idealizmi bir tarafa bırakılırsa orijinal bir siyasî görüşü olmadığı ortaya çıkmıştır. TKP, 1957 seçimlerine girmemiş, seçimden sonra da CMP ile birleşerek siyasî sahneden çekilmiştir.

Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi

Türkiye Köylü Partisi’nin 16 Ekim 1958 tarihinde, CMP’ye katılması ile Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi kurulmuştur (CKMP). Genel Başkanı Osman Bölükbaşı, amblemi ise terazidir. Mahalli özelliği ağır basan bir partidir.

18–20 Kasım 1959 tarihleri arasında yapılan CKMP Kongresi Bölükbaşı’yı tekrar genel başkanlığa getirmiştir. Osman Bölükbaşı’nın 13 Haziran 1962′de 29 milletvekili ile birlikte CKMP’den ayrılarak tekrar Millet Partisi’ni kurmasından sonra İstanbul Milletvekili Ahmet Oğuz, CKMP Genel Başkanlığına getirilmiştir.

Partinin ana ilkesi; Türk insanının hak ve hürriyetlerini, Türk vatandaşlarının ve toplumun refah ve huzurunu sağlamak ve savunmak olarak tespit edilmiştir. Milliyetçilik anlayışı ise Türk milletine, kültürüne, devletine, sevgi, saygı, bağlılık ve hizmet ülküsü olarak belirtilir. CKMP milliyetçiliğin özelliklerini Türk tarihinden, halk sevgisinden, toplum geleneklerinden ve Atatürk ilkelerinden alan barışçı, hürriyetçi, demokratik ve her türlü emperyalizme karşı bir milliyetçilik olarak ifade etmiştir.

İhtilâlden sonra siyasî hayatımızın yeni baştan düzenlenmeye çalışıldığı bir dönem başlamıştır. Böylece, Türk toplumunun çeşitli eğilimlerini temsil etmek üzere siyasî hayata birçok yeni parti katılmıştır. Şubat ayında, eski CHP ve CKMP’ nin yanı sıra Adalet, Yeni Türkiye ve Türkiye İşçi Partisi gibi birtakım partiler kurulmuştur.

CKMP, 1961 seçimlerinde 1.415.390 oyla, oyların %14′ünü toplamış ve 54 milletvekili çıkarmıştır. Senato’da ise 1.350.892 oyla 16 sandalye elde etmiştir.

Seçim sonunda İnönü başbakanlığında kurulacak koalisyon hükümetine karşı çıkarak genel başkanlıktan istifa eden Bölükbaşı’nın yerine 14 Aralık 1961′de Ahmet Tahtakılıç getirilmiştir.

31 Mayıs 1962′de I. İnönü Koalisyonu’ nun dağılması üzerine CKMP, ülkeyi hükümetsiz bırakmamak için II. İnönü Koalisyonu’na katılacağını açıklamış, bu karar üzerine başkanlıktan ayrılmış olan Bölükbaşı beraberinde 28 milletvekili ile 3 Haziran 1962′de İnönü’nün II. Koalisyon hükümetine altı bakanla katılmıştır. Ancak Bölükbaşı ve arkadaşları 27 Kasım 1963′te II. İnönü Koalisyonu’ndan ayrılarak hükümetin düşmesine sebep olmuştur.

Alparslan Türkeş’in CKMP’ ye Girişi ve CKMP’ de Yeni Kimlik

23 Şubat 1963 tarihinde Alparslan Türkeş’in Türkiye’ye dönüşü yelpazenin özellikle sağ kanadında büyük bir hareketlenme meydana getirdi. Adalet Partisi içinde Gökhan Evliyaoğlu idaresindeki bir grup aşırılar Türkeş’i AP’ye sokmak istemişler, fakat parti buna karşı çıkmıştı. Bu karşı çıkışın asıl sebebi, bütün partilerin Alparslan Türkeş’ ten çekiniyor olmalarıdır.

2 Mayıs 1963′te bir basın toplantısı yapan Türkeş, “Ya parti kuracağız ya da mevcut partilerden biri doktrinlerimizi benimseyecektir” diyerek, Türkiye Huzur ve Yükselme Derneği’ni kurduğunu açıklamıştır. Ancak Türkeş bir süre sonra Harp Okulu eski Komutanı Talat Aydemir’ in kalkıştığı ihtilâl girişiminin içinde bulunmakla suçlanmış ve idam istemi ile yargılanmıştır. Dört ay kadar tutuklu kaldıktan sonra Sıkıyönetim Mahkemesinde yargılanmış ve neticede beraat etmiştir.

Bu arada 17 Kasım 1963′te yapılan yerel seçimler halkın eğilimini göstermesi açısından önemli bir olaydı. Seçimler muhalefetteki AP’ nin zaferi ile sonuçlanmıştı. Oyların, % 48.087’sini AP toplarken CKMP sadece %2,6 oranında oy alabilmişti.

Bu sonuçlardan da anlaşılacağı üzere AP büyük ölçüde güç toplarken ortaklarından CKMP hızla zayıflamaktaydı.

Seçim sonrasında her parti mensubu kendine göre birtakım öneriler ortaya atmaktaydı. İşte bu ortamda koalisyonu oluşturan partiler arasında çözülmeler başlamış, CKMP ve YTP birer gün ara ile hükümetten çekilmişlerdir.

23 Şubat 1963 tarihinde Türkeş ve arkadaşları Türkiye’ye döndüğünde, ülkedeki siyasî atmosfer ve milliyetçi camia karanlık bir görüntüye sahipti. Türkeş ve arkadaşlarının ülkenin kültürel, ekonomik, siyasî sorunları ve dış politikası gibi konularda hazırlıklı oldukları, projeler geliştirdikleri faaliyetlerinden anlaşılmaktaydı. Arkadaşlarıyla çeşitli görüşmeler yaptıktan sonra Alparslan Türkeş, 22–23 Şubat 1964 tarihinde toplanan CKMP Kongresi sırasında bu partiye katılma kararı almıştır.

Alparslan Türkeş CKMP’yi tercih edişinin temel sebebi kendisine çok sonraları sorulan “12 Eylül’den sonra parti kurmayı düşünmeyip DYP veya ANAP içinde kalmayı, kadroları orada toparlayıp büyük kitle partisinde mücadele etmeyi düşünüp düşünmediği” şeklindeki soruya verdiği şu cevaptan anlamaktayız;

“Ben o şekilde politika gütseydim 1965′te CKMP’de bulunmaz, Adalet Partisi’ne geçerdim. O zaman da “milliyetçiler bugün Adalet Partisi’ndedir. Prof. Osman Turan, Saadettin Bilgiç, Faruk Sükan vs. burada diye isimler sayıyorlardı. Biz de ona karşılık Türk milliyetçiliğini siyasî aksiyon olarak iktidara getirmek mecburiyetindeyiz dedik ve ayrı bir parti hâlinde çalışmaya koyulduk. Eğer bugün de aynı şekilde düşünürsek MÇP küçüktür, gelişemez, ANAP var DYP var dersek, yeni kadrolar yetişmez, idealistlik ortadan kalkar, idealizmimiz ölür. Ama bugün ben hâlâ aksiyonun başında liderim. İdeolojinin temsilcisiyim. Prensipleri ben koyarım. Bu iş tutacak ve hareket, göreceksiniz yine eskisi gibi büyüyecektir ” .

Alparslan Türkeş kendisi gibi vaktiyle MBK’de bulunan ve bilahare “14′ler” diye bilinen ve MBK’den tasfiye edilen grupta beraber oldukları Mustafa Özdağ, Numan Esin’le birlikte törenle CKMP’ye girmiş ve kısa bir zaman sonra da “parti müfettişliği” ne getirilmiştir. Çok geçmeden MBK’nin dört eski üyesi de CKMP’ye katılmışlardır. Alpaslan Türkeş’e yakınlıkları ile bilinen 60′dan fazla politikacı partiye katılmış ve bu kongre, Ahmet Oğuz’un tekrar genel başkan seçilmesiyle sonuçlanmıştır.

Alparslan Türkeş, 14′lerin ortaya koydukları görüşlerle partinin yeni bir güç kazanacağını belirterek kongrenin bir an önce yapılmasını istedi. Kongrenin Haziran 1965′te yapılması genel idare kurulu tarafından kararlaştırılınca Ahmet Oğuz, 17 Haziran 1965′te partiye yeni katılan Türkeş ve arkadaşlarının huzursuzluk yarattığını belirterek genel başkanlıktan ayrıldı.

Bu gelişme sonrasında CKMP’nin Türkeş ve arkadaşlarının katılımından sonraki ilk büyük kongresi, 1 Ağustos 1965 tarihinde yapılmıştır. Bu tarihe kadar CKMP parti genel müfettişi olan Türkeş, partinin taşra teşkilâtıyla sıcak ilişkiler içine girmesi sonucunda kongrede Ahmet Tahtakılıç’a karşı genel başkanlık mücadelesini kazanmıştır. Kongrede partinin eskiler kanadı Ahmet Tahtakılıç’ı, yeniler kanadı ise Alparslan Türkeş’i aday göstermişlerdi. Tahtakılıç’ın 516 oyuna karşılık Türkeş 698 oy almıştır. Bu tarihten sonra parti yeni bir kimlik kazanacaktır.

Türkeş’in genel başkanlığa seçilmesinden sonra CKMP’de Türkeş ve ekibine bağlanmak istemeyen bir grup partilinin mücadele vermektense ayrılmayı tercih ettikleri görülmektedir. Nitekim CKMP’nin o günkü koalisyon hükümetinde Millî Savunma Bakanı olarak vazife gören Afyon Milletvekili Hasan Dinçer, Köyişleri Bakanı Eskişehir Milletvekili Seyfi Öztürk ile birlikte 6 milletvekili ve senatör partilerinden istifa etmişlerdir.

Bu istifaları eski Adalet Bakanlarından Konya Milletvekili İrfan Baran’ın 2 Eylül 1965 tarihli istifası izledi. AP’ye geçen İrfan Baran istifa gerekçesi ile ilgili olarak verdiği beyanatta “CKMP’nin şahsî ihtiraslarını devam ettiren eski cunta üyelerinden kurulu bir topluluk hâline geldiğini ve bunun seçimler için hazırlanan aday listesinden anlaşıldığını” ileri sürüyordu. Bunların yerine yenilerin üç bakanı Mehmet Altınsoy, Hazım Dağlı ve Mustafa Kepi kabineye girmiştir.

Alparslan Türkeş siyasî hayatı boyunca, İrfan Baran’ın partiden ayrılırken ortaya koyduğu bu ve buna benzer haksız ve mesnetsiz suçlamalarla daima karşılaşmıştır. Dikkat edilirse, Türkeş’in CKMP’ye genel başkan seçilmesinde meşru ve demokratik usuller uygulanmış, dolayısıyla bu durum bir siyasi partide olması gereken şekliyle tecelli etmiştir. Bu gerçeğin bilinmesine rağmen Türkeş’in CKMP’ye genel başkan olması, “tarihi yapana sadık kalmayan yazarlar” tarafından daima bir “ele geçirme” şeklinde ifade edilmiştir. Bu ve buna benzer üstü örtülü ifade tarzları ile yapılmak istenilen, Alparslan Türkeş’in 27 Mayıs Hareketi ile ortaya çıkan “kudreti”ni meşru olmayan zeminlere dayandırmak suretiyle ona birtakım olumsuz sıfatlar isnat edebilmektir.

Bu arada 10 Ekim 1965 genel seçimlerinden çıkan sonuç Adalet Partisi’nin tek başına iktidarı anlamına geliyordu. Seçim sonuçlarına göre; AP %53 oy ile 240 milletvekilliği çıkarıyordu. Bu seçimlerde CKMP %2,2 oy ile 11 milletvekili çıkarabilmiştir. Oy oranlarında büyük bir düşüş gözlenen CKMP’nin oylarının bir bölümü Millet Partisi’ne kaymıştır.

Seçimlerden çok kısa bir süre önce CKMP bünyesinde ortaya çıkan değişikliğin hemen sonuçlarını vermesi beklenemezdi. Türkeş ve arkadaşlarının partiye taze kan getirdikleri doğrudur. Teşkilâtı genişletip, canlandırmışlardır. Bunda Türkeş ekibinin askerlikten gelme ciddî, disiplinli, plânlı çalışmaları büyük rol oynamıştır. Türkeş, CKMP müfettişi iken adım adım teşkilâtı dolaşmış, partili olduğunu unutmuş, eski CKMP’cilerin isimlerini bulmuş, mektuplar yazmış, toplantılar düzenlemiş ve onları yeniden partiye ısındırmıştır. Ayrıca yeni iltihaklarla teşkilâtı genişletmiş ve güçlendirmiştir.

Ancak yeni yönetimin iş başına gelir gelmez başta “faşizm” olmak üzere çeşitli eleştirilere ve suçlamalara muhatap olması CKMP’nin gelişimini yavaşlatmıştır. Ayrıca yukarıda da değinildiği gibi eski CKMP’lilerin bir kısmının partiden ayrılarak başka partilere girmesi teşkilâtlanmanın büyük ölçüde yeni baştan yapılanmasına sebep olmuştur.

Dolayısıyla partinin 60′lı yıllardaki durumu bir program ve teşkilât yaratma ve benimsetme çabaları ile sınırlı kalmıştır. 1970′li yıllar ise yeni bir isim ve imajla birlikte kendini milliyetçi camiaya kabul ettirme ve kitleselleşme sürecini ifade etmektedir.

Bu süreçte Alparslan Türkeş diğer parti liderlerinden farklı bir idealizm ve millî doktrin ile siyasî sahneye çıkmıştır. Alparslan Türkeş, diğer siyasî partilerden farklı ve yaratıcı bir programla halk karşısına çıkarak CKMP’de büyük bir değişimin gerçekleşmesini sağlamıştır.

Türkeş ve arkadaşlarının yönetimi altında yapılan CKMP’nin ilk Büyük Kongresinin ortaya koyduğu sonuçlar bunu göstermiştir. 24–25 Kasım 1967 tarihindeki kongreye ilişkin olarak yapılan bir değerlendirmede şöyle denilmektedir. “Kongre klâsik bir kanunî formaliteyi yerine getirmekten ziyade Türkiye’deki milliyetçilerin toplanması ve bir kurultay havası içinde Türkiye’nin dertlerine değinilmesi bakımından ilgi çekiciydi. Bilhassa bu milliyetçi kuruluşa henüz kayıtlarını yaptırmamış milliyetçilerin kongreyi ilgiyle izlemeleri ve olumlu düşüncelerle ayrılmaları, gelecekteki CKMP’ye katılmaların olacağını gösteren delillerdi” .

1965–1967 yılları arasında parti teşkilâtının ve programının gelişimi ise şöyle özetlenebilir; 1965 yılında CKMP’nin teşkilâtlandığı il sayısı 25 iken bu sayı 61 il ve 435 ilçeye yükselmiştir. Yine bu kongrede “Dokuz Işık” olarak tanımlanan yeni doktrin parti teşkilâtına tanıtılmıştır.

1969 Adana Kongresi Ve MHP’nin Doğuşu

CKMP’nin hem fikrî hem de teşkilâtlanma düzeyinde milliyetçi camiayı temsil etme çabaları 8–9 Şubat 1969 tarihinde Adana’da toplanan Olağanüstü Büyük Kongresi ile birlikte yeni bir aşamaya gelmiştir. 1965–1969 yılları arasındaki bu değişim sürecini “Milliyetçi Hareket Partisi” ismi en anlamlı şekilde sembolize etmiştir.

Bu isim değişikliğinin gündeme gelişi birkaç yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Bu dönemde parti genel idare kurulunun tespit ettiği isimler arsında “9 Işık Partisi”, Millî Hareket Partisi” ve “Milliyetçi Köylü Partisi” gibi isimler yer almaktaydı. Daha sonra yapılan genel idare kurulunun toplantılarında kongreye teklif edilecek isim olarak “Millî Hareket Partisi” ismi ağırlık kazanmıştır. Aynı toplantılarda partinin ambleminin de bu isme uygun olarak Türk-İslâm ülküsünü sembolize edecek bir şekilde olması kararlaştırılmıştır. Sonuç olarak “millî” kavramının kullanılabilmesi için Bakanlar Kurulu’nun iznine bağlı olması gibi bazı bürokratik engeller sebebiyle genel idare kurulu, “Milliyetçi Hareket Partisi” isminde karar kılmıştır.

Bu isim kabul edildikten sonra partinin amblemi de değiştirilmiş, “Terazi” olan eski amblem yerine “Üç hilâl” sembolü benimsenmiştir. Gençlik kollarının amblemi ise “Hilâl içinde Kurt” motifi benimsenmiştir.

Milliyetçi Hareket Partisi bu tarihten itibaren Türk siyasî hayatında yerini almıştır. Bu tarihten sonra milliyetçi camianın özellikle de aydınların ilgisini üzerinde toplamıştır. Milliyetçi akımın değer ve amaçlarını Türkiye’ye tanıtmaya çalışmıştır. Bu nedenle 1969 yılı milliyetçi akım için bir başlangıç teşkil eder. Ancak her ne kadar Milliyetçi Hareket Partisi 1969 yılında kurulmuş gibi gözükse de asıl hareketlenme Türkeş’in CKMP bünyesine katılımı ile gerçekleşmiştir. Asıl temeller de bu tarihten itibaren atılmaya başlanmıştır.

MHP’nin 1969 yılında ortaya çıkışını, Türk milliyetçiliği adına ortaya konan bir siyasî tavır olarak kabul etmek gerekir. Bu tavrı, Atatürk’ün ölümüyle birlikte atıl kalan, pasifleştirilen ve sınırlı sayıdaki aydınlarımızın zihinlerinde muhafaza edilmeye çalışılan Türk milliyetçiliği fikriyatının, saklandığı zihinlerden tekrar çıkarılması ve ataletten kurtarılması şeklinde mütalâa etmek mümkündür.

Çok partili hayata geçişle birlikte kurulan, 1945′te Millî Kalkınma Partisi, 1946′da Demokrat Parti, 1948′de Millet Partisi, 1952′de Türkiye Köylü Partisi ve 1957′de Cumhuriyetçi Köylü Partisi’nin kendi dönemleri içinde Türk siyasî hayatında bıraktığı tesirler MHP’nin gelişme zeminini hazırlayan olaylardır. Yukarıda adı geçen bütün bu siyasî partiler millî şef döneminin antidemokratik uygulamalarına tepki olarak farklı zaman ve zeminlerde ortaya çıkmışlar, birtakım farklılıkları olmakla birlikte hemen hemen hepsi aynı “milliyetçi çizgi” üzerinde siyasetlerini geliştirmeye çalışmışlardır. MHP ise ortaya koyduğu ideoloji ile bu partilerin farklılıklarını ortadan kaldırarak onların bir yekûnu ve Türk milliyetçiliği fikriyatının ulaşması gereken tarihî ve tabiî sonucu olmuştur. Dolayısıyla MHP’nin doğuşu Atatürk dönemi sonrasında Türk milliyetçiliğinin geçirdiği çetin ve sert aşamaların tabiî bir sonucudur. Türk milliyetçiliği, hak ettiği kıymeti 1969′dan itibaren MHP’nin ortaya koyduğu siyasî söyleminde bulacaktır.

MHP, diğer partilerde görüldüğü gibi yukarıdan bir emirle kurulmuş veya herhangi bir partinin bakiyeleri üzerine oturmuş bir siyasî teşekkül olarak da doğmamıştır. Tam aksine tarihî bir görevi, toplumun şartlarına göre, adım adım gerçekleştirme idealini benimseyen, milletin temel değerlerine sahip çıkan bir parti hüviyetiyle oluşmuştur.

Bu tarihten sonra MHP yeniden teşkilâtlanma dönemini yaşamıştır. Yine bu süre içerisinde “14′ler”den Türkeş’e yakınlığı ile bilinen bazı isimlerin partiden ayrıldığı görülür.

MHP yeni adı ile ilk defa 12 Kasım 1969 seçimlerine girdi. Bu seçimler sonucunda oy oranını 1965 seçimlerine göre artırmasına rağmen %3.03 oranında oy topladı ve yalnızca Alparslan Türkeş Adana Milletvekili olarak Meclise girebildi. Bu dönemde sesini sık sık duyurabilmesine ve örgütlenme özelliklerine rağmen MHP’nin belli bir seçmen tabanı dikkat çekmektedir.

MHP’nin sadece ismine ve sembolüne baktığımızda onun ideolojisi hakkında az çok bir fikre sahip olabiliriz. MHP’nin ideolojisinin birinci boyutunu Türk-İslâm sentezi oluşturur. Bu sentez parti kurulduğunda ortaya atılan bir olgu değildir. Senelerden beri var olan ve günümüze kadar gelen birtakım değerlerin birleşimidir. Bu değerler birleşimi Ziya Gökalp’ın “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” formülüne dayandırılabilir.

Orhan Türkdoğan’ın da dediği gibi ilk defa bir parti dinin Türk toplumu içindeki yerini ve değerini belirtmiştir. O güne kadar bir teori şeklinde yer alan din ve milliyetçilik sentezi artık MHP ile birlikte siyasî hayata geçiriliyordu.

MHP’nin ideolojisinin ikinci boyutunu “Dokuz Işık” doktrini oluşturmaktadır. Alparslan Türkeş bu boyutu “Görüşlerimizin temeli Türk milliyetçiliği ise siyasî aksiyonun dayandığı doktrin 9 Işık’tır” şeklinde özetlemiştir.

Çeşitli tarihlerde kabul edilmiş parti programlarında ve Türkeş’in eserlerinde MHP’nin amacı “yeni bir devlet düzeni kurmak” olarak belirtilir. Dündar Taşer ise bu amacı “Milliyetçi hareket, yeni bir yolun takipçisidir. Bu yol, Türk milletini millet yapan unsurları, asıl benliğine kavuşturmak, ona sonradan eklenmiş, ondan olmayan, onun öz benliğine aykırı olan yamalardan kurtarmaktır” şeklinde izah etmektedir.

Bu düzeni kurmak için “İslav Marksizmine” veya Anglo-Sakson kapitalizmine” gerek olmaksızın “üçüncü bir yol” önerilmektedir. Bu üçüncü yol “dünya proleteryası diktatoryası kurma ütopyasına bir tekme vurup tam olarak Türk Milletinin güçlenmesini amaç edinen bir millî ülkü” olacaktır. Bu ülkü “Türk Milletinin toplum olarak büyük bir hızla kalkınmasını sağlayacak yüzde yüz yerli, yüzde yüz millî bir doktrin olmalıdır.” Bu doktrinin ruhu “Her şey Türk Milleti için, Türk’e doğru Türk’e göre prensipleri olmalıdır denilmektedir.

MHP antikomünist ve antikapitalist bir tutum aldığını açıklarken “üçüncü yol”un gerçekleşmesinde “Dokuz Işık”ın esaslarını şöyle açıklamaktadır.

1- Milliyetçilik

Millî birlik ve bütünleşmenin tesisinde, millî mukaddesler, şuur ve ülküler etrafında kaynaşmış bir toplum olmada insanlarımızı güçlü ve Büyük Türkiye Ülküsü yolunda harekete geçirmede, kalkınmanın psikolojik dinamiğini teşkil edeceğine inanılan milliyetçilik, Türk Milletine karşı beslenen derin sevginin bir ifadesidir. Kalbinde başka bir ırkın gururunu taşımayan ve kendini samimî olarak Türk hisseden ve Türklüğe adayan herkes Türk’tür. Türk Milletine mensup olan herkes, bu milletin haklarını daima her çeşit tesirlerden uzak, her şeyin üstünde bulundurulması için çalışmak zorundadır. Bu sebepten dolayı milliyetçilik, Türk Milletinin içinde bulunduğu müşkül durumdan bir an önce en modern en ilmî metotlarla çıkarılacak, en kısa yoldan modern uygarlığın en ön safına geçilmesini sağlama duygusundan kuvvet alır. Özetle her şey Türk Milleti için, Türk Milleti ile beraber ve Türk Milletine göre sözleriyle anlatılabilecek milliyetçilik ilkesi Türk Milletine bağlılık, sevgi, Türkiye devletine sadakat ve hizmettir.

2- Ülkücülük

Nemelâzımcılığın, vurgunculuğun, kozmopolitliğin yaygınlaştığı bir cemiyet yapısında feragati, fedakârlığı ön plâna alan devlet ve millete hizmet aşkını ifade eden ülkücülük Türk Milletini en kısa yoldan, en kısa zamanda modern uygarlığın en üst seviyesine çıkarmak, mutlu, müreffeh hâle getirmek, bağımsız, özgür, kendi haklarına sahip hayata kavuşturmaktadır.

Ülkücülük bir macera fikri değildir. Türkiye’yi hiçbir zaman tehlikelere, risklere, maceralara sürüklemeyecek bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul eder. İlim, akıl ve tecrübe ülkücülüğün ruhunu oluşturur.

3- Ahlâkçılık

Manevî değerlerin ayaklar altında çiğnendiği, insanlarda Allah korkusunun, acıma duygusunun, vicdan muhasebesinin zayıfladığı, her geçen gün yozlaşan ve çözülen sadece, maddeye önem veren bir toplum yapısından; birbirini seven sayan, beşerî ilişkilerde ahlâklı ve faziletli, maneviyatta en yükseğe çıkmış bir toplum olarak en yüksek moralle kalkınma davasına koşabilmek için gerekli olan ahlâkçılık ilkesi, Türk milletinin ruhuna örf ve âdetlerine uygun yüksek varlığını korumayı ve geliştirmeyi öngören esaslara dayanır.

Şüphesiz ahlâkçılık çok önemli bir prensiptir. Ahlâk herkesin esasıdır.

Ahlâkı olmayan bir toplumun hiçbir işi başarılı olamaz ve o toplumda hiçbir şey yolunda gitmez. Fakat ahlâkçılığın dayandığı birtakım temeller vardır. Bizim ahlâkçılığımızın dayanacağı temeller şunlardır: Türk ahlâkı, Türk geleneklerine, Türk ruhuna, Türk Milletinin inançlarına ve İslam’a uygun olacaktır. Türk ahlâkı hiçbir zaman tabiat kanunlarına aykırı olmayacak, tabiat kanunlarıyla da bağdaşan birtakım temellere dayanmış bir ahlâk olacaktır. Türk milletinin yaşamasına zararlı olacak kaideler Türk ahlâkçılığının içinde yer alamaz. Bizim ahlakçılığımız İslam ahlakından ileri gelir.

4- İlimcilik

“İlim Çin’de de olsa arayınız” düsturunun ışığında dünya çapında bir âlimler ordusu yetiştirmeyi gaye edinecek en kısa zamanda, en kısa yoldan muasır milletler seviyesinin üstüne çıkma ülküsü yolundaki gayretlerde müspet ilimlere olan ihtiyacın bir ifadesi olarak ilimcilik, olayları ve varlığı ön yargılardan ve art düşüncelerden sıyırarak ilim mantalitesiyle incelemek ve girişilecek her çeşit faaliyette ilmi önder yapma prensibidir.

5- Toplumculuk

Bir yandan “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” inancıyla, diğer yandan milletimizin “Devlet Baba” geleneği içerisinde toplumun her ferdini gözetip, “Dağda kaybolan koyundan sorumluluk duymak” felsefesi ile insanımıza yaklaşmanın ve kucaklamanın yolu olarak ifade edilen toplumculuk, her çeşit faaliyetin toplum yararına olacak şekilde yürütülmesi görüşüdür. Üç ayrı bölümde izah edilebilir.

A- Özel Teşebbüs: Toplumun kalkınmasında özel teşebbüs desteklenip, himaye edilecektir. Ancak bu konuda işverenle işçinin karşılıklı olarak haklarının korunması ve bu iki tarafın münasebetlerinin milletin zararına olmayacak şekilde kontrol, tanzim ve nezaret altında bulundurulması şarttır.

B- Küçük Sermayelerin Birleşmesi: Memleketimizde yapılması icap eden büyük işlerin başarılması için halkın elindeki küçük tasarruflar teşvik edilerek devlet tarafından tanzim ve organize edilerek halkın sermayedar olacağı büyük ekonomik teşebbüslere girişilmesini gaye edinen bir görüştür.

C- Sosyal Yardım ve Güvenlik Teşkilâtı: Türk milletini içine alacak bir sosyal yardımlaşma ve güvenlik teşkilâtı meydana getirmek görüşüdür. Ayrıca sağlık ve adalet güvenlinin sağlanması da düşünülen diğer bir iştir.

6- Köycülük

İleri ve modern bir tarım seviyesine ulaşmış her türlü sanayi imkânlarının tahsis edilerek tarım sanayi yapısına kavuşmuş; devletin her türlü hizmetlerinden yararlanılmak suretiyle yokluk ve sefaleti yenerek milletin sosyal dilimleri içerisinde lâyık olduğu yeri alacak köycülük ilkesi geliştirilmiştir. Köylünün tefecilerin elinden kurtarılması ve ihtiyacı olan kredi ve diğer yardımların sağlanması için kooperatifleşmeyi hedef alır. Bilhassa orman bölgesinde yaşayan köylüleri öncelikle ve hızla refaha kavuşturmak amacını güder .

7- Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik

Kişi ve toplum mutluluğunu engelleyici bütün tesirleri yıkarak hürriyetleri sağlama ve korumayı devletin asıl görevi sayan bir anlayışla zulme, baskıya, sömürüye, güdümlü toplum olmaya karşı insan şeref ve haysiyetini temel hak ve hürriyetleri gerçekleştirmeyi, inançları serbestçe yaşamayı ilke edinen bir zihniyet içerisinde hürriyetçilik ve şahsiyetçilik ilkesi geliştirilmiştir.

Burada bahsedilen “Hürriyet” Birleşmiş Milletler Anayasası’nda yazılı olan bütün hürriyetlerin sağlanması anlamında kullanılmıştır. (Söz, vicdan, yazı, bilim hürriyeti, sosyal, ekonomik hürriyet …)

8- Gelişmecilik ve Halkçılık

Millî şahsiyeti koruyarak kesintisiz bir olgunlaşma, ilerleme ve yücelme ülküsü içerisinde halkın menfaatlerini en geniş şekilde ve aynı yöntemle yönetim ve denetim imkânları tanıyarak egemenliğin gerçek sahibi ve kaynağı olan Türk halkının her iyi şeye lâyık olduğu inancı içinde gelişmecilik ve halkçılık ilkesi geliştirilmiştir. Bu ilke; elde edilenle yetinmemek ve daima daha ilerisini istemek ve bunu elde etmek için gayret göstermek şuurudur. Ancak bu gayret ve çabalarda Türk milletinin tarihinden, millî benliğinden ve kökünden kopmadan yükselmek ve ilerlemek esas gayedir. Yapılacak her işte halka doğru halkla beraber olmayı ilerlemenin ve yükselmenin vazgeçilmez bir prensibi olarak kabul eder.

9- Endüstricilik ve Teknikçilik

Ülkemizi en kısa zamanda ve en kısa yoldan bir bilgi toplumu hâline getirerek en yeni teknolojileri araştıran, bulan, elde eden bir toplum olarak dünyanın en gelişmiş ülkelerinin yanında şerefli yerini almasını sağlayacak sanayileşmeyi, teknolojik kalkınmayı başarmak ve hiçbir zaman lâyık bulmadığımız “gelişmekte olan ülkeler” sınıfından kurtularak “gelişmiş, kalkınmış, endüstri ötesi toplum” gibi sınıflara bir an önce erişmesini temin gayesiyle ifade olunur.

MHP’ye göre “Devlet bölünmez bir bütün olan milletin teşkilâtlanmış hâlidir” . Bu teşkilâtlanmayı en iyi biçimde gerçekleştirecek olan da “millî devlet”tir. Millî devlet ise şu şekilde ifade edilmektedir.

Birinci anlamda millî devlet, devletin tek ve aynı milletten kurulduğunu ifade eder. Millî devlet fikri ile milliyetçilik hukukî bir anlam kazanır. TC millî bir devlettir. Bir milletin kendi bağımsız devletini kurmasına, ona kendi adını, ülküsünü ve özelliklerini vermesine millî devlet adı verilir.

Millî devlet emperyalizme karşı olup, devletlerin eşitliği ilkesine inanır. Millî devletin görevi adını taşıdığı milletin varlığını devam ettirmek, onu korumak ve yüceltmektir. Millî devlet, ülke ve milleti bölmek isteyen her davranışı yok etmek zorundadır.

İkinci anlamda millî devlet; devletin kendisini meydana getiren milletin bütün fertlerini ve sosyal dilimlerini kucaklamak, onlara eşit bir şekilde hizmet etmektir. Bu anlamda millî devlet, bir hizmet ve refah devletidir.

Millî devlette, devleti yöneten, iktidara sahip olan milletin bütünüdür. Milletin üstünde hiçbir fert, zümre veya sınıf, devleti yönetemez.

MHP’nin 1977 seçim beyannamesinde millî devletten şöyle söz edilmektedir. “Ancak güçlü, dinamik, etkili bir devlettir ki, hızlı ve gerçekçi bir kalkınmayı gerçekleştirebilir. Bizim anlayışımızda iktisadî ve manevî kalkınmanın öncüsü, motoru ve mimarı, millî devlettir”.

Partinin çeşitli yayınlarında sınıf sözcüğü kullanılmamaya özen gösterilerek toplumun altı sosyal sınıfa ayrıldığı belirtilir. İşçi, köylü, esnaf, memur, işveren ve serbest meslek sahiplerini kapsayan bu dilimlerden her birine devlet eşit bir şekilde muamele etmelidir. Ayrıca Meclis de bu altı sosyal sınıfın temsilcilerinden oluşacaktır.

Irkçılığı reddeden MHP “millî” ya da “siyasî demokrasi” diye tanımladığı bir sistemi benimsemiştir. Siyasî demokrasi, siyasî hürriyetler rejimidir. Siyasî demokrasi milletin bütün fertlerinin siyasî kararların alınmasına, siyasî organlara (parlâmento, belediye, vs.) seçme ve seçilme şeklinde katılır. Parlâmento siyasî temsil organı olduğundan, gerçek siyasî demokrasiden bahsedebilmemiz için parlâmentoda milleti meydana getiren bütün sosyal dilimlerin temsil edilmesi gerekir.

12 Eylül Sonrasında Milliyetçi Hareket Partisi

Darbe ile birlikte devlet yönetimine el konulmuş, yasama ve yürütme yetkilerinin MGK tarafından kullanılacağı açıklanmış, kısa zamanda bakanlar kurulu kurularak yürütme yetkisinin bu kurula bırakılacağı, her kademedeki siyasî faaliyet durdurulmuş, parti başkanlarının can güvenliğini sağlamak amacı ile TSK’nin koruma ve gözetiminde belirli yerlerde ikamete tabi tutulmuşlar, parlâmento ve hükümet feshedilmiştir.

13 Eylül 1980 tarihinde Bülent Ecevit ile Süleyman Demirel Gelibolu Hamzakoy’da, Necmettin Erbakan ise İzmir Uzunada’da gözetime alındılar.

Bundan sonra AP’den 7, CHP’den 25, MHP’den 11, MSP’den 5 kişi de gözetime alındılar. MHP lideri Alparslan Türkeş ise müdahalenin üçüncü günü teslim olmuş ve Uzunada’ya gönderilmiştir.

27 Ekim 1980 tarih ve 2323 sayılı kanunla faaliyetleri durdurulan siyasî partiler, 16 Ekim 1981 tarih ve 2533 sayılı Siyasî Partilerin Feshine Dair Kanun ile tümden feshedildi ve partilerin para dâhil taşınır veya taşınmaz bütün mal varlıkları hazineye devredildi. Aynı yasa ile 13 Temmuz 1965 tarihli SPK’da yürürlükten kaldırıldı.

29 Nisan 1981 tarihinde ise MHP hakkında “Anayasal düzenin, cumhuriyetçilik ve demokrasi ilkelerine aykırı olarak devletin tek bir kişi tarafından yönetilmesi amacına yönelik değiştirilmesine zor yoluyla kalkışmak; Türkiye ahalisini birbiri aleyhine silâhlandırarak toplu kıyıma yönlendirmek, toplu kıyıma neden olmak, bu cürümlere katılmak; TCK’nin 149 ve 146. maddelerinde yazılı cürümleri, işlemek için silâhlı cemiyet oluşturmak” vb. iddialarıyla askeri savcılıkça, kamu davası açılmıştır.

MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası 5 yıl, 11 ay, 8 gün sürmüş, 333 duruşmaya sahne olmuş ve 7 Nisan 1987′de neticelenmiştir. Ankara 1 Numaralı Askerî Mahkemesinde görülen 392 sanıklı davada MHP lideri Alpaslan Türkeş’e 11 yıl, 1 ay, 10 gün hapis cezası verilmiştir. Partinin genel idare kurulu üyelerinin tamamı beraat ederken 5 sanık hakkında idam cezası verilmiştir.

150 sanığın beraat ettiği davada 9 sanık hakkında müebbet hapis, 219 sanık hakkında 6 yıl ilâ 36 yıl arasında değişen hapis ve 6 sanık hakkında da görevsizlik kararı verilmiştir. 3 sanık hakkındaki dava düşerken, 2 sanık da yargılama sırasında vefat etmiştir.

Yargılama süresi içinde kalbinden rahatsızlanan Alparslan Türkeş 29 Mayıs 1983′te Askerî Mevkii Hastanesine kaldırılmıştır. 4 yıl, 5 ay, 28 gün tutuklu kalan MHP lideri tutuklu kaldığı süre göz önünde bulundurularak bir gün hapis cezasından sonra tahliye edilmiştir.

Aslında iddianamenin temel hareket noktası, MHP’de tecessüm eden Türk milliyetçiliği fikriyatını, faşizmin ve nasyonal sosyalizmin bir türevi gibi değerlendirme anlayışıydı. Bu hususa işaret eden Türkeş, “Devlet ve millet adına görev ifa eden bir makamda bulunan kişilerin milliyetçilik fikrini suçlamaları millî birliği sabote edilmek istenen bu ülkenin geleceğinde tahripkâr neticeler doğuracaktır.” değerlendirmesini yapmıştır.

Ayrıca Alparslan Türkeş 12 Eylül’le ilgili şu değerlendirmeyi yapmaktadır; “12 Eylül Hareketi’nin yapılmasına lüzum yoktu, ülkenin her yerinde sıkıyönetim ilân edilmişti. Bu şartlar altında sıkıyönetim müesseseleri hakkıyla görevini yapsaydı, terör kısa zamanda çözümlenirdi.

12 Eylül Hareketi’nin vatana, devlete kazandırdığı hiçbir şey yoktur. Türk devletinin temel felsefesi olan milliyetçiliği ezmiş, milliyetçileri lekeli ve suçlu insanlar olarak göstermiş ve Türk milletini yaşatacak düşünce olan Türk milliyetçiliğini korkulup, benimsenmemesi icap eden bir düşünce olarak insanların zihinlerine yerleştirmeye çalışmıştır.

Ülkücülere duyulan garazkârlık dolayısıyla, onları karalamak için Atatürk milliyetçiliği tabiri icat edilmiş ve ilme aykırı olan bu deyim Anayasa’ya geçirilmiştir. Oysa Atatürk’ün kendisi bile konuşmalarında “müfrit milliyetperveriz” demekle hiçbir zaman Atatürk milliyetçiliği diye bir tabir kullanmamıştır”.

Esasında 12 Eylül mahkemelerinde yapılmak istenen farklı bir milliyetçiliğin kavramlaştırılması ile MHP’nin temsil ettiği milliyetçilik anlayışının meşruiyet zeminini yok etmektir.

Yeniden Partileşme ve Muhafazakâr Parti

Yeni partilerin kurulduğu 1983′te MHP kadrolarının önemli bir bölümü ANAP’ta, daha küçük bir kısmı da DYP’de yer aldılar. MHP’yi müstakil olarak sürdürmek isteyen kadrolar ise 7 Temmuz 1983′te Muhafazakâr Parti’yi kurdular. MP’nin kurucular listesinde yer alan bazı isimler şunlardır; Mehmet Pamak, Ali Koç, Ahmet Karaca, M. Kazım İlkhan, Ahmet Ersen, Kemalettin Toros, Kani Özden, Ahmet Özsoy ve Sabahattin Çankaya.

MHP’nin lideri Alpaslan Türkeş’in manevî desteğini de alan MP, özellikle Türk milliyetçilerini çatısı altında toplamak için büyük gayret sarf etmiştir.

Partinin ilk genel başkanlığına Danışma Meclisindeki çalışmaları ile dikkat çeken Mehmet Pamak seçilmiştir. Muhafazakâr Parti’nin kuruluş dilekçesi İçişleri Bakanlığı’na verilirken adının başında bulunan “Cumhuriyetçi” kelimesi Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine kaldırılır.

Muhafazakâr Parti Programı “Hür Millet”, “Mili Devlet” ve “Güçlü İktidar” vaat eder. Program dikkatle incelendiğinde MHP programı ile benzerlikler hemen göze çarpar.

1985 yılında MP içinde yeni bir kadro değişikliği gerçekleşir. Ali Koç Genel Başkan, M. Ali Erdoğan Genel Başkan Yardımcısı, İbrahim Dönmez de Genel Sekreter olur.

MP I. Büyük Kongresi 30 Kasım 1985 günü Ankara’da yapıldı. Kongrede tek aday olarak gösterilen Ali Koç Genel Başkan olurken, partinin adı “Milliyetçi Çalışma Partisi” olarak değiştiriliyordu. Türkiye üzerinde yükselen bir çınar ağacından oluşan eski parti amblemi yerine kırmızı zemin üzerinde beyaz bir hilâl ve etrafından “9 Işık”ı temsilen 9 yıldızdan oluşan yeni amblem kabul ediliyordu. 1987 yılı içerisinde MÇP iki olağanüstü kongre yaşamıştır. Birincisi Genel Başkan Ali Koç’un istifası üzerine 19 Nisan günü Ankara’da gerçekleştirilmiştir. Abdülkerim Doğru’nun Genel Başkan seçilmesiyle sonuçlanan kongrede Devlet Bahçeli Genel Sekreterliğe getirilmiştir.

MÇP Genel Başkanlığa seçilen Abdülkerim Doğru’nun eski MSP milletvekili olması birtakım tartışmalara sebebiyet vermiştir. MHP’nin temelini oluşturan milliyetçilik fikri din ile bir çatışma hâlinde kesinlikle olmamasına rağmen, “Din” karşısında “Milliyetçilik”in ikinci plâna düştüğü yorumları yapılmıştır

6 Eylül 1987′de referandumla siyaset yasağı kalkan Türkeş, 20 Eylül 1987′de MÇP’ ye kaydını yaptırmıştır. Bu gelişme sonrasında olağanüstü kongre kararı almış ve 4 Ekim 1987′de yapılan II. Olağanüstü Kongrede 210 delegenin oyunu alan Alparslan Türkeş MÇP Genel Başkanlığına seçilmiştir.

26 Kasım 1987 Genel Seçimleri MÇP için ilk ciddî sınav olmuş, ancak arzu edilen başarı sağlanamamıştır. MÇP bu seçimlerde %2.91 oranında oy almıştır.

MÇP’nin II. Olağan Kongresi 27 Kasım 1988 tarihinde gerçekleştirilmiş, Alparslan Türkeş yeniden Genel Başkan seçilmiştir. Ayrıca bu kongrede parti programında değişiklikler yapılmış ve 9 Işık doktrini temel prensip olarak programın çatısını oluşturmuştur.

MÇP, 26 Mart 1989′daki yerel seçimlerde Türkiye çapındaki oy oranını %4,1’e yükseltti. 20 Ekim 1991′de yapılan genel seçimlere ise MÇP, RP ve IDP ile seçim ittifakı yaparak girmiştir. %16.9 oranında oy alan bu ittifak parlâmentoya girmeye hak kazanmıştır.

Seçimden kısa süre sonra ittifaktan ayrılan Alparslan Türkeş ve 18 arkadaşı “Demokratik Hareket Partisi(DHP)”ni kurdular. 29 Aralık 1991′de yapılan III. Olağan Kongre de bu 19 milletvekili MÇP’ye katılmışlardır. Böylelikle DHP kendi kendini feshetmiş oluyordu. Bu kongrede Alparslan Türkeş yeniden Genel Başkan seçilmiştir.

Yeniden MHP

Siyasî partileri kapatan 12 Eylül yönetimince yasalaştırılan “Siyasî Partilerin Feshi ve Kanun”un 19 Haziran 1982′de iptaliyle MHP’nin yeniden açılması gündeme gelmiştir. Bazı yöneticiler MHP’nin maddî ve fikrî potansiyelini kucaklayamayan MÇP’nin yeniden açılacak MHP’nin bir bileşeni olması gerektiğini savunuyorlardı.

MHP’nin yeniden açılması tartışmaları devam ederken 27 Aralık 1992 günü toplanan MHP’nin son kurultayında delegeler, partinin feshine, isminin ve ambleminin MÇP tarafından kullanılabileceğine karar vermişlerdir.

Bu gelişme üzerine 24 Ocak 1993′te yapılan Olağanüstü Kongreyle MÇP, MHP adını almış ve üç hilâlli amblemin tekrar kullanılmasına karar verilmiştir. Böylece MHP ikinci defa doğmuş, “Milliyetçi Hareket” adıyla temsil edilen yaklaşık 30 yıllık misyon, bütün olumsuzluklara rağmen ayakta kalmayı başarmıştır.

Cumhuriyet dönemi siyasî partileri içinde MHP, girdiği her seçimde oy oranını daima yükseltebilen nadir siyasî partiler arasında gösterilmektedir. MHP, milliyetçiliğin popülerleştiği bir siyasî atmosferde 27 Mart 1994 mahallî seçimlere girerek %8.18 oranında oy ile tarihindeki en yüksek gücüne ulaşmıştır.

MHP’nin bu yükselişine şüphesiz “ılımlı, makul, uzlaşmacı, sorumlu, bilge devlet adamı”, görüntüsü çizen Türkeş’in büyük payı olmuştur.

Netice itibarıyla MHP’nin 1989 mahallî seçimlerinden sonra çizdiği yükselen grafik, fikrî alt yapısını koruyarak daha geniş kitlelerin hissiyatına tercüman olmasına, fikir partisi ile kitle partisi olmanın gereklerini bağdaştırabilen bir yapıya kavuşmasına bağlayabiliriz .

Ancak Aralık 1995′te yapılan genel seçimlerde MHP %8.18 oy toplamasına rağmen %10 barajını aşamadığı için TBMM’ye milletvekili sokamamıştır.

Alparslan Türkeş’in 1964 yılında siyasete doğrudan girmesiyle başlayıp 1969 yılında tamamlanan süreçte Türk milliyetçiliği davası, derlenip toparlanmaya, daha doktriner bir hüviyet kazanmaya başlamış, kendi özgün ve dinamik siyasi partisine kavuşmuştur. Bu süreç, dağınık, siyasi etkinliği çok zayıf ve özgüven bunalımı yaşayan bir camianın varlığını çok iyi gözlemleyen, Türk milletinin yeni bir dirlik, birlik ve kalkınma hamlesine ihtiyacı olduğunu hisseden siyasî iradenin, inancın, kararlığın ürünüdür.

Yani Merhum Liderimiz Alparslan Türkeş’in önderliğindeki kadronun iradesinin ve çabalarının eseridir. Milliyetçi-ülkücü hareket, büyük ve güçlü Türkiye’nin mimarı olarak doğmuş ve gelişmiştir.

Türk milliyetçiliği hareketinin yeniden yapılandırılması aşamasını, bütün milliyetçilerin, vatanseverlerin, bütün dağınık parçaların bir araya getirilmesi ile fikri alt yapının geliştirilmesi ve projelerin ortaya konması aşaması izlemiştir. Tabi bütün bu aşamalar, çok zorlu ve uzun soluklu bir mücadeleyi, ilmik ilmik örülme anlamında zahmetli çabaları ifade etmektedir. Çünkü Türk milliyetçileri, önlerine çıkartılan birçok engeli aşmak, yoğun karalama kampanyalarını göğüslemek için olağan üstü çabalar sarf etmek zorunda kalmışlardır. Türk milliyetçiliği davasının doğrudan siyasi alana taşındığı, yani rahmetli Başbuğumuzun Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin genel başkanı seçildiği günden itibaren başta faşizm olmak üzere sürekli eleştiriler yöneltilmesi, Türk gençliğinin çeşitli oyunların içine çekilmeye çalışılması Milliyetçi Hareket’in gelişimini etkilemiştir. İşte milliyetçi-ülkücü hareket, bir taraftan bu tür karalama kampanyalarıyla ve terör belasıyla uğraşmak, bir tarafta da dünya ve ülke sorunlarıyla ilgilenmek, çözümler üretmek durumunda kalmış, siya-si hayatın gereklerini yerine getirmeye çalışmıştır. Bu mücadelenin bir de imkânsızlıklar içinde yürütüldüğü düşünüldüğünde, anlamı, önemi ve büyüklüğü daha iyi anlaşılmaktadır.

Milliyetçi Hareket Partisi, böyle bir zorlu mücadele geleneğine ve olumsuzluklara rağmen, iktidar ortağı olduğu zamanlarda ülkeye hizmet etmenin en iyi örneklerini sergilemekten de geri kalmamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisindeki MHP, ciddiyet, çalışkanlık ve ülke çıkarıyla özdeşleştirilir olmuştur. Bu dönemde, yine, gençliğin yıkıcı ve bölücü fikirlere kapılmamasında, kültürel yabancılaşma hastalığına yakalanmamalarında kalkan işlevi görmüştür. Alparslan Türkeş’in önderliğindeki Milliyetçi Hareket, bu tarihî görevini, genç nüfusun millî ve manevî değerlerle donanmış idealist bir gençlik olarak yetişmesini sağlayarak yerine getirmiştir.

Türk milliyetçileri, 12 Eylül 1980 sonrasındaki üç yılı kapsayan askerî yönetim döneminde de her türlü baskıyla karşı karşıya kalmış ve MHP kapatılmıştır. Aynı şekilde 1983 sonrasındaki parçalama teşebbüslerine göğüs germe zorunda kalınmıştır. Ancak, Milliyetçi Hareket kısa süre içinde Türkiye’nin ve Türk dünyasının tekrar parlayan yıldızı olmayı başarmıştır.

İdeolojilerin, inançların veya fikir akımlarının rollerinin değişmesi, popülaritesinin konjonktürel olarak azalması veya çoğalması mümkündür. Ancak insanlık var olduğu müddetçe fikir ve ideolojiler hiçbir zaman yok olmayacak, hayatiyetlerini devam ettireceklerdir. MHP de, Alparslan Türkeş ile sistemleştirdiği ve hayat verdiği dünya görüşünü ve ideolojisini, bundan sonra yeni lideri Devlet Bahçeli ile takip edeceği siyasetine ve programına esas ittihaz edecektir.

Alparslan Türkeş’ten sonra onun arzusu ve isteği doğrultusunda Milliyetçi Hareket Partisi, dimdik ve güçlü şekilde ayakta durmakta, Türk milletinin yegâne ümidi hâline gelmiş bulunmaktadır. Bunun sebepleri arasında, Alparslan Türkeş gibi karizmatik ve bilge bir lidere ve onun yetiştirdiği kadrolara sahip olması gösterilebilir. Türk milliyetçileri, bu gerçeği hiçbir zaman unutmadan Başbuğlarının gösterdiği büyük hedeflere doğru akıp giden kutsal yolculuklarına yılmadan ve yorulmadan devam edeceklerdir.

Türk milletinin geçmişi ile bugünü arasında köprü vazifesini gören MHP, temel referans noktalarını ve hedeflerini koruyarak kitlelerle kucaklaşan bir fikir ve kadro partisi olarak yoluna devam edecektir.

Türk milliyetçilerinin, 21. yüzyılın ilk yarısındaki ana hedefleri olan Lider Türkiye ülküsünü realize etmek ve Türk dünyasının birlikteliğini sağlamak için ellerinden gelen bütün gayreti gösterip başarıya ulaşacaklarından hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Son Söz Yerine

Ülkücü Hareketin lideri, ilelebet devam edecek bir misyonun birinci derecede sorumlu İLTEBER’i olmalıdır. Bununla birlikte, Türk milletinin var olduğu devirlerden itibaren, daima devamlılık arz ettiğine inandığımız Türk milliyetçiliği fikriyatını ve bu fikriyatın siyasî misyonu olan Milliyetçi Hareket Partisi’ni bir lider ve kadro hareketi olarak birlikte mütalâa etmek gerekir.

Dikkat edilirse mefkûremiz, her zamanki gibi yine büyük manaları ve gayeleri ihtiva etmektedir. İdeallerimizi gerçekleştirme vasıtası ise bizatihi Türk milletidir. Milletinin sinesinden doğmuş ülkücüler ise bütün bu ideallerin “emniyet subabı” dır. Bu sebeple ülke çıkarları adına hayatî öneme sahip olduğuna inandığımız Ülkü Ocaklarının mevcudiyetine zarar verebilecek hiçbir teşebbüse imkân ve fırsat verilmemelidir.

Çünkü yukarıdan itibaren izahına çalıştığımız misyonun “iç dinamiği ” Ülkü Ocakları”dır. Ülkü Ocaklarının eksikliklerini dile getirmek suretiyle tenkidi mümkündür. Ancak bu müesseseyi tenkit sadece Ülkü Ocaklılara ait bir iş olmalı ve tenkit edişteki gaye, “Terakkî” fikrine hizmet etmelidir. Bunun aksi her türlü düşünce ve teşebbüs Türk milliyetçiliği fikrine hizmet eden fevkalâde önemli teşekküllerden birisi olan Ülkü Ocaklarına zarar verir.

Ülkü Ocakları yeni yetişen neslin, genç Türklerin kültür ocağıdır. Ülkü Ocakları siyasetle uğraşmaz, ancak siyasî arenaya milliyetperver idealistler yetiştirir. Ülkü Ocakları, kavgaya sebep olmaz, ancak hukukî ölçüler dâhilinde nefsi müdafaa hakkı saklıdır.

Ülkü Ocaklarının var oluş sebebi merhum Alparslan Türkeş’tir. Mazide ona bir sembol olarak Başbuğ sıfatını veren Ülkü Ocakları olmuştur. O hâlde gelenek devam etmeli ve Ülkü Ocaklarının devamlılığı, ülkücülerin İlteber’i Devlet Bahçeli’nin liderliğinde gerçekleştirilmelidir

Sonuç

Kısaca özetlenen Türk Milliyetçiliği tarihinde ismini burada anamadığımız onlarca büyük şahsiyet, onlarca gizli kahraman vardır, Türk Milliyetçiliği, tarihin her döneminde kahraman evlatları tarafından ülkü edinilmiş ve büyük fedakârlıklarla savunulmuştur

Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti başta olmak üzere tüm Türk Dünyası büyük sorunlarla mücadele etmektedir. Verilen bu varoluş kavgasında, Türk Milliyetçileri geçmişte olduğu gibi bugünde maneviyatlarını ve ihtiraslarını yitirmeden mücadeleye kaldıkları yerden devam edeceklerdir.

Yorum Yapın