KIBRIS MESELESİ
Kıbrıs adası Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının birleştiği önemli bir coğrafi konuma sahiptir. Sahip olduğu bu önemli coğrafi konum ve ticaret yollarının üzerinde olması itibariyle, tarih boyunca çeşitli uygarlıkların egemenliğinde kalmıştır. Adayı elinde bulunduran ülke, Anadolu yarımadasını, İran’a kadar olan Ortadoğu bölgesini ve Akdeniz’i kontrol etme imkânına sahip olmuştur. Bilindiği gibi Kıbrıs adası, Sicilya ve Sardunya adalarından sonra Akdeniz’in üçüncü büyük adasıdır. Adanın stratejik konumu, ticaret yollarının üzerinde olması ve sahip olduğu etnik yapısı, onu Akdeniz in en önemli adalarından birisi haline getirmiştir. Kıbrıs Adasının en yakın komşusu Türkiye’dir. Adanın Türkiye ye olan mesafesi yaklaşık 70 kilometredir. Ada Suriye’ye 100, Mısır’a 400, Yunanistan’a ise 800 kilo metre uzaklıktadır. Stratejik önemi ve Ada da yaşayan Türk halkı nedeniyle Türkiye için vazgeçilemez nitelikte bir öneme sahip olan Kıbrıs, Bugün Türkiye’nin en önemli dış politika sorunlarından birisi olmaya devam etmektedir.
Kıbrıs, coğrafi konumu nedeniyle tarih boyunca birçok medeniyetin bir arada yaşadığı bir ada olmuştur. Kıbrıs hiçbir dönemde bir ulusun veya bir devletin, sadece kendi dininden veya ırkından olanlara yaşama hakkı tanıdığı bir ada olmamıştır. Bu tarihi gerçek göz önünde bulundurulduğunda son zamanlarda Ada’ da tek bir millet ve tek bir devlet yaratma çabalarının yersiz olduğu görülecektir.
Tarihsel Süreç:
Kıbrıs adasının sahip olduğu 10 bin yıllık tarihinin 7 bin yılı tarih öncesi devirlere aittir. Ada bünyesinde barındırdığı tarihi kalıntılar itibariyle Akdeniz kültürüyle yakından ilgilidir. XIX. Yy.ın ortalarına doğru Neolitik Çağın Keşfedilmesi sonucunda, Kıbrıs’ın ilk çağlardaki tarihi ortaya çıkmaya başlamıştır. Yapılan çalışmalarda Kıbrıs’ın Anadolu’yla olan ilişkisinin de Neolitik devirlere rastladığı tespit edilmiştir. Örneğin; Kıbrıs’ta yaşayan halk, Kıbrıs topraklarında bulunmayan Obsidiyen taşını Anadolu’da bulunan Toros dağlarından getirerek çeşitli yapılar oluşturmuşlardır.
Kalkolitik çağda Bakır madeninin kullanılmaya başlanmasıyla beraber Kıbrıs’ ta da bakır madenleri işletilmiş ve bu sayede Ada’nın kültürel gelişiminde önemli değişimler meydana gelmiştir. Bakır madeninin işlenmesiyle beraber Kıbrıs, dış dünya ile bağlantı kurmuş, Anadolu ve Doğu Akdeniz ülkeleriyle ticari faaliyetlere girişmiştir. Böylece uzun yıllar diğer kültürlerden kopuk kalan Kıbrıs kültürü, bakır ticareti sayesinde Anadolu’dan Mısır’a kadar olan ülkelerle ilişkilerini geliştirmiştir. Kıbrıs’ın Ege deki şehir devletleri ile ilişkileri ise zamanla gelişmiştir. Girit’le yapılan temaslar sonucu Adaya Cypro-Minoic yazı sistemi geldi. Yunanlı tarihçiler Yorgos Tenekidis ve Yannos Krannidiyodisin, Kıbrıs Halkının Problemleri ve Mücadeleleri adlı kitabında, bu yazı sisteminin ve dilin, Girit’te Yunan dilinin olmadığı ve bilinmediği zamanlarda bile var olduğu ifade edilmektedir. Aynı Yunanlı yazarlar, M.Ö. l200–1100 arasındaki göçlerle, deniz kavimleri tarafından kovulan Suriye ve Filistinli sığınmacıların Kıbrıs’a yerleştiğini yazmaktadırlar. Tenekidis ve Krannidiyotise göre, bu göçler sonucunda Kıbrıs yeniden doğup canlanmış ve yaratıcılık kazanmıştır. Keza, Yunanistanlılara demir kullanma sanatını öğretenlerin de, Kıbrıslılar olduğu belirtilmektedir.
Çoğu tarihçinin ve Yunanlı tarihçilerinde kabul ettiği gibi Kıbrıs tarih boyunca Ortadoğulu kavimlere yakın ilişki içindeydi. Bunların başında da Fenikeliler geliyordu. 9. Yy. da Akdeniz’ e açılan Fenikelilerin ilk durakları Kıbrıs olmuştur. Yunanlı tarihçi Papariğopulos, kıta Yunanlılarının alfabelerini Fenikelilerden aldıklarını ve Yunan sanatındaki doğu motiflerinin de, büyük bir olasılıkla Fenikelilerden geldiğini yazmaktadır. Fenikeliler gibi, eski Yunan şehir devletlerinin bazıları da, Kıbrıs kıyılarında ticaret kolonileri kurdular. Ancak bunlar Kıbrıs’ta birbirlerinden bağımsız olarak geliştiler.
Hititler, Kral Muvattalli (M.Ö. 1324–1294) döneminde Kıbrıs üzerinde gerçek anlamda egemenlik kuran ilk devlettir. Ancak belgelerden anlaşıldığına göre, çok daha önceleri Kıbrıs’la ilgilenmeye başlayan Hititler, M.Ö. 1400lerde Adada kısa bir süre için de olsa, hâkim güç durumuna geldiler. M.Ö. 1320lerden itibaren Kıbrıs, Hitit ekonomisinde önemli bir yer tutmaya başladı. Çünkü Anadolu’nun bakır eşya gereksinmesinin büyük bir kısmı Kıbrıs’tan sağlanıyordu. Hititlerin M.O.1320den 1200e kadar devam eden egemenlikleri sırasında, Anadolu’daki mahkûmlar, Kıbrıs sürülmekteydi. Akaların, ticaret kolonileri ile Kıbrıs gelmeleri, Hititlerin Kıbrıs’taki egemenliğini tehlikeye düşürdü. Hitit Krallığı, Mısır kaynaklarında Deniz Kavimleri olarak adlandırılan kavimlerinin akınları sonucu, M.Ö. 1200de çöktü. Bu Egeli kavimler arasında, Akalar, Likyalılar, Sardunyalılar ve Etrüskler bulunuyordu.
Asurluların, Anadolu’yu ele geçirmelerinden sonra Kral II. Sargon zamanında Kıbrıs, bu kez Asur egemenliği altına girdi (M.Ö. 709). Ada, M.Ö. 548de Mısırlılar tarafından ele geçirildi. Mısır egemenliği, 23 yıl sürdü. Persler, Lidya Kralı Krezüsü yenerek Anadoluyu ele geçirdikten sonra, Mısıra da saldırdılar. Bu saldırı sırasında Kıbrıslılar da Perslerin yanında yer aldı. Pers-Mısır savaşı sonunda Mısırlılar yenilince, Kıbrıs, Perslere bağlandı. (M.Ö.525).
Makedonyalı Büyük İskender, Granikos ve Issos zaferleri sonunda Anadoluyu Makedonya İmparatorluğunun topraklarına kattıktan sonra, Kıbrıs kralları da onun tarafına geçerek, 120 gemiden oluşan bir donanmayı emrine verdiler. MÖ. 332den itibaren Kıbrıs, Büyük İskender’e bağlandı. İskender’in ölümünden Sonra Adada, Ptolemelerin egemenliği başladı (M.Ö.294).
Kıbrıs, iki buçuk asır Ptolemelerin hâkimiyeti altında kaldı. Romalılarla Kartacalılar arasında yer alan ve tarihe Pön Savaşları olarak geçen savaşlardan galip çıkan Romalılar, egemenlik alanlarını Anadolu ve Suriye’ye kadar genişlettikten Sonra, Ptolemelerin ortadan kaldırıp Kıbrıs’ı ele geçirdiler (M.Ö. 58). İmparator Büyük Theodosiusun ölümünden sonra coğrafi bakımdan merkezi İstanbul olan Doğu Roma İmparatorluğunun sınırları içinde kalan Kıbrıs, 395 tarihinden başlayarak, Bizans egemenliği altına girdi. Kıbrıs, 1192 yılından sonra üç asır Guy de Lusigna’nın soyundan gelen Katolik krallar tarafından yönetildi. Kıbrıs, 1489’da LusignanIar dan sonra Venediklilerin yönetimine geçti.
l453te İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet Han tarafından fetih edilmesi sonucu Bizans İmparatorluğu sona erdi ve bu durum, Doğu Akdeniz’in kontrolü için Venedik ile Osmanlı imparatorluğu arasındaki rekabeti artırdı. Venedikliler, Bizans İmparatorluğunun son yıllarında Bizans’ın iyice güçsüz duruma düşmesinden yararlanarak. Doğu Akdeniz’de önemli imtiyazlar elde etmişlerdi. Ancak Venedik, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden sonra birçok imtiyazlarını kaybetti. Venedik, kendi hayat damarı saydığı doğu ticaret yollarını her ne pahasına olursa olsun elinde tutmakta kararlıydı. Bu açıdan Kıbrıs’ın hâkimiyeti Venedikliler için çok önemliydi. Bununla beraber Fatih Sultan Mehmet, Kıbrıs’a karşı ciddi bir harekâta girişmek konusunda tereddütlüydü. Çünkü Kıbrıs, 1426dan beri Mısır Memluklarına vergi veriyordu.
II. Bayezıt devrinde, 1485 yılında Türklerle, Memluklar arasında savaş başlayınca durum değişti. Türkler, Kıbrıs’ı ele geçirmek için planlar yapmaya başladılar Venedik’in Kıbrıs’ı ele geçirmesinden sonra, Adaya düzenli Türk akınları başlamıştı. 1517de Yavuz Sultan Selimin Mısırı ele geçirip Memluk devletini ortadan kaldırmasından sonra, Osmanlılar ile Venedikliler arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmaya göre Venedikliler daha önce Memluklara verdikleri 8.000 dukalık vergiyi artık Osmanlı İmparatorluğuna ödeyeceklerdi. Böylece 1517 yılından itibaren Ada üzerinde Türk egemenliği hukuken kurulmuş oluyordu. İlerleyen yıllarda Venediklilerin ticaret gemilerine zarar vermeleri ve Akdeniz’de huzursuzluk yaratmaları sonucunda II. Sultan Selim Han zamanında Şeyhülislam’ın Fetvası ile Kıbrıs Adasının Fethine karar verildi. Yapılan İnebahtı Savaşında Osmanlı Donanması yakılmışsa da, Kıbrıs fetih edilerek Osmanlı idaresine geçmiştir. Kıbrıs Adası kesintisiz olarak en uzun süre ( 307 yıl ) Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğinde kalmıştır. Ada da yaşayan değişik kökenli halka, 1517den sonra Anadolu’dan gelen binlerce Türk aile katılmıştır.
Ada daha sonra 1878 yılında İngilizlere kiraya verilmiştir. 1914 yılına gelindiğinde İngiltere, Osmanlı imparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşına katılmasını fırsat bilerek adayı ilhak etmiştir. II. Dünya Savaşından sonra güç kaybeden ve Ada da ki kontrolü sağlamakta zorluk çeken İngiltere, burada bir üs bulundurmak koşuluyla Ada’nın yönetimini Türkiye, Yunanistan ve kendi garantörlüğünde kurulacak, iki halın ortak yönetimini ön gören bir devlete bırakmıştır. Bu bağlamda, 11 Şubat 1959 Zürich ve 19 Şubat 1959 Londra anlaşmalarının imzalanması ile Kıbrıs’ta Türk ve Rum taraflarının ortak olduğu bir Cumhuriyet kurulması hususunda önemli bir adım atılmış ve Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Anayasası, Garanti ve İttifak Antlaşmaları imzalanarak 15–16 Ağustos 1960 tarihinde ilan edilmiştir. Fakat bu devlet uzun ömürlü ve Ada’daki sorunlara çözüm getiren bir devlet olmamıştır. Rum tarafı, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasasında belirtilen hususları yerine getirmeyerek Türk tarafının haklarını gasp etmiş ve Ada’nın tek hâkimi gibi davranmaya çalışmıştır. Rum’ların bu haksız tutumları sonucunda iki taraf arasında bugüne kadar bir anlaşma zemini oluşturulamamıştır. Anlaşma zeminine engel olan taraf sürekli Rum tarafı olmuştur, çünkü Rumlar Ada da kendi hâkimiyetleri haricinde bir statüyü kabul etmemektedirler. Rumların Ada da yaptıkları kanunsuz ve insanlık dışı muameleler ancak Türkiye’nin Ada’ya yaptığı askeri müdahale sonrasında önlenebilmiştir. 1974 yılında yapılan askeri müdahaleden günümüze kadar olan süreçte, Kıbrıs’ta büyük çapta bir sorun yaşanmamış olması Ada’ da bulunan Türk askerinin varlığının doğal bir sonucudur.
1517–1878 Osmanlı Dönemi:
Osmanlı İmparatorluğu, Kıbrıs’ta üslenen korsanların Akdeniz’den geçen gemilere saldırmalarını önlemek ve Katolik Venediklilerin baskısı altında inleyen Ortodoks Rumlarına yardım etmek için 1571 yılında, 80 bin şehit vererek, Kıbrıs’ı fethetmiştir. Kıbrıs’taki Osmanlı yönetimi, fiilen 307, hukuken 352 yıl sürmüştür. Bu süre içinde Kıbrıs, özgürlük dolu bir dönem geçirmiştir. Katoliklerin kapattığı Ortodoks kiliselerin yeniden açılarak faaliyete geçmesi sağlanmıştır. Osmanlı, Rum Başpiskoposları, Rum halkın siyasi temsilcisi olarak kabul etmiş, şikâyetlerini doğrudan Saray’a bildirme hakkını tanımıştır. Böylece Başpiskoposlar, siyasi bir güç kazanmışlardır. Katolik Venedik döneminde kapatılan ve harabeye dönüşen Kiliseler ve diğer ibadet yerleri Osmanlı yönetimi tarafından tamir ettirilmiş ve bakımları yaptırılmıştır. Osmanlılar dönemi, adada yaşayan Rumlar için ekonomik açıdan da tam bir refah dönemi olmuştur. Kendilerine tanınan geniş hoşgörü ile adadaki ticari hayatı ele geçirmişlerdir.
Bu özgürlükçü yönetim yapısı Osmanlı’nın gücünü kaybettiği dönemde tehlikeli sonuçlar doğurmuştur. Kıbrıs Rumları da, Osmanlı vatandaşı olan diğer pek çok azınlık gibi, devlete karşı bir tutum içine girmişlerdir. 1821′de başlayan Yunan isyanını asker, silah ve para göndererek destekleyen Kıbrıs Rumları, aynı yıl tüm ada Türklerini katletmeyi öngören bir ayaklanmanın hazırlığına başlamışlardır.
Osmanlıların hâkimiyetine girdikten sonra Kıbrıs’ın idari yapısı “Kadı”lıklara göre düzenlenmiş ve ada 17 ilçeye ayrılmıştır. Ada yönetimi için oluşturulan Divan’da Rumlarla birlikte adada yaşayan Maronit ve Ermenilere de temsil hakkı tanınmıştır. Böylece Kıbrıs Rumları, ada tarihinde ilk kez yönetiminde söz sahibi olabilmişlerdir.
Rumlarının eğitimlerinin geliştirilmesi ve vergilerin Kilise tarafından toplanmasını da kabul eden Osmanlı, ada Rumlarını iç işlerinde oldukça serbest bırakmış ve kendi kendilerini yönetme hakkını tanımıştır.
Kıbrıs’ta pek çok su kemeri, han, kütüphane, cami ve çeşmeler yaptıran Osmanlı, adayı her yönden imar etmiştir.
İsyan Girişimleri:
Türk-Rum mücadelesi, Yunan isyanıyla aynı dönemde başlamıştır. Bu dönemde Yunanlılar, adaya provokatörler göndermeye başlamışlardır. Osmanlıların Rumlara Dini ve siyasi ayrıcalık tanımış olması Ada da yaşayan iki halkın barış içinde yaşamasına imkân vermiştir. Yalnız dış güçlerin kışkırtmaları sonucunda iki halk arasında sürtüşmeler başlamıştır. Osmanlı’nın tanıdığı bu ayrıcalıklardan en çok yararlanan kurum ise Rum Ortodoks Kilisesi olmuştur. Osmanlı döneminde Kiliseye vergi toplama, Rum toplumunun siyasi temsilciliğini yapma, dilek ve şikâyetleri doğrudan İstanbul’a (Padişaha) iletme gibi haklar verilmişti. Örneğin 1754 yılında Padişahın yayınladığı bir fermanla, Başpiskopos, adanın ikinci politik ve nüfuzlu şahsiyeti olma hakkını kazanmıştır. Bu tarihten itibaren Başpiskopos’a ulusal lider anlamına gelen “Etnarh” unvanı verilmiştir. Kilise, elde ettiği maddi ve manevi etkinliği, Megalo İdea ülküsünün nesilden nesile aktarılması, genç kuşakların bu ülkü doğrultusunda eğitilmesi ve ENOSİS’in gerçekleştirilmesi yönünde kullanmıştır. Bu süreçte tüm direktif, İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi’nden gelmiştir. Patrikhane’nin desteğiyle Magosa, Akatu, Tremitusa, Limasol, Larnaka ve Lefkoşe’de dini eğitim yapan ve ENOSİS propagandasını gizli gizli sürdüren okullar açılmıştır. Benzer okullar İtalya, Fransa, Bulgaristan ve Romanya’da da açılmıştır. Tüm bu okullar Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlı olarak faaliyet göstermişlerdir.
1821 isyanından sonra Kilise’nin şemsiyesi altında faaliyet sürdüren Filiki Eterya örgütü, Kıbrıs’ta da faaliyetlerini yoğunlaştırmaya başladı. İsyanın Kıbrıs’ta yapılan geniş propagandası, Kıbrıs Rumları arasında çok yaygın sempati ve heyecanın doğmasına neden oldu. Başpiskopos’un girişimleri sonucu 132 Rum ile birlikte birçok silah ve çok miktarda para Mora isyanına destek için gönderildi.
1821 yılında Kıbrıs’lı Arhimandrit Theofilos Theseus, Yunanistan’dan bindiği bir ticaret gemisi ile gizlice Larnaka’ya çıkarak Rumları isyana kışkırtmış ve bildiri dağıtmıştır. Daha sonra Dimitrios adlı bir Rum’un yaptığı ihbar sonucu, Başpiskopos’un da bu kışkırtmaların içinde olduğu ve Lefkoşe’de bir top atışı ile isyan başlatılıp Türkleri kesmeye girişecekleri öğrenilmiştir. Bu doğrultuda Hacı Petris Voskos adlı isyancı tarafından Başpiskopos’a ve Mihaili Klikya adındaki Rum’a yazılmış mektuplar ele geçirilmiştir. Vali Küçük Mehmet bu isyan hazırlığını öğrenip 14 papazı astırmıştır.
19 Haziran 1821′de Filiki Eterya’nın liderlerinden Konstandin Kanaris önce Aysergi yakınlarındaki küçük bir limana, daha sonra da Lapta yakınlarındaki Aspovrisi limanına uğrayarak hem Yunan isyanının propagandasını yapmış, hem de Yunanistan’daki asilere götürülmek üzere yiyecek ve para toplanmıştır.
İhbar sonucunda gerçekleşen baskının ardından, isyanın elebaşları yakalanarak hapsedilmişlerdir. Bir kısmı ise sürgüne gönderilmiştir.. Sürgüne gönderilenlerden bazıları Roma’da toplanarak 6 Aralık 1821′te ilk ENOSİS Bildirisi’ni yayınlamışlardır. Bu bildiride tüm Hıristiyan dünyasına çağrıda bulunularak, birlik içinde Kıbrıs’ı kurtarmaları ve Yunanistan’a bağlamaları istenmiştir.
Kıbrıs’taki ENOSİS hareketleri, Filiki Eterya’nın kuruluşundan itibaren Osmanlı döneminde başlamıştır. Yunan milliyetçiliği ve Yunan isyanı ile gelişen bu hareketin etkisi, Yunan yardımı ve etkisi altında bugünlere kadar gelmiştir.
İsyanların Öncüsü: Filiki Eterya
1814 yılında Rus Çarı 1. Aleksandır’ın yaveri olan Aleksandır İpsilantis tarafından kurulan Filiki Eterya adlı örgütün programında şu hedeflerin elde edilmesi öngörülmektedir:
· Yunan Ulusuna bağımsız bir ülke sağlamak
· Batı ve Doğu Trakya ile Selanik’in Yunanistan’a İlhakı
· Ege adalarının İlhakı
· Girit ve Rodos Adasının İlhakı
· Kuzey Epir’in İlhakı (Güney Arnavutluk)
· Batı Anadolu’nun İlhakı
· Kıbrıs’ın İlhakı
· Pontus Rum devletinin kurulması (Karadeniz Bölgesinde)
· İstanbul’un ele geçirilmesi ve Grek-Bizans İmparatorluğunun kurulması
Megali İdea çerçevesinde hazırlanan bu program doğrultusunda 25 Mart 1821 Yunan İsyanı başlatılmış ve Yunanistan, 1830 yılında bağımsız bir devlet haline gelmiştir. Yunanistan’ın, daha sonra yukarıda belirtilen bölgelerin “ilhakı” için uyguladığı Strateji “ENOSİS” sloganı çerçevesinde sürdürülmüştür. Yunan isyanını hazırlayan Filiki Eterya 6 yıl içinde, yani 1820′ye gelindiğinde, 17 bini İstanbul’da olmak üzere Balkanlar, Avrupa, Türkiye, Suriye, Mısır ve Kıbrıs’ta 400 bine yakın üye yazmıştı. Yunan bağımsızlığının kazanıldığı 1830′da 1 milyondan az nüfusu ve 50 bin km kara civarında toprağı olan Yunanistan, Megalo İdea çerçevesindeki yayılmacı politikası sayesinde yüz yıldan az zamanda bugünkü toprakları işgal ederek kat kat büyümüştür. Yunan Başbakanı Kolettis, 15 Ocak 1840′da Meclis’te yaptığı konuşmada “Hedefimiz, Türkleri Avrupa’dan söküp atmaktır” diyerek bu amacı ortaya koymuştur. Bugün Yunanistan, Kıbrıs’ta, “Kuzey Epir” diye adlandırdıkları Güney Arnavutluk’ta, Makedonya’da, hatta Doğu Bulgaristan’da yayılmacı faaliyetlerini sürdürmeye devam etmektedir.
1878 – 1959 İngiliz Dönemi
Ada’nın İngiltere ye Kiralanması
Osmanlı Devleti, 1853–1856 tarihleri arasında üç yıl devam eden Kırım Savaşı’nda İngiltere, Fransa ve Piyemonte (İtalya) ile işbirliği yaparak Rusya’ya karşı galip gelmişti. Savaş sonunda 1856 yılında yapılan Paris Anlaşması’yla Osmanlı Devleti, Avrupa Devletler Hukuku kapsamına alınarak bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü garanti altına alındı. Böylelikle Osmanlı Devleti, 18. yüzyıldan beri gittikçe artan Rus baskısından kısa bir süre için de olsa kurtulmuş oldu. 19. yüzyılın sonlarında dönemin iki sömürge imparatorluğu olan İngiltere ile Rusya, Ortadoğu’daki menfaatleri bakımından birbirleriyle büyük bir çatışmanın içine girmişlerdi. Rusya nihaî hedefi olan İstanbul’a girmek ve Boğazları almak düşüncesinin yanı sıra, Kafkasya üzerinden İskenderun ve Basra Körfezleri’ne inmeyi de tasarlamaktaydı. Rusya’nın bu politikası, Osmanlı Devleti’nin güneyini hayatî bölge olarak gören İngiltere’nin menfaatlerine uygun düşmemekteydi.
1875′de başlayan Hersek İsyanı’nın sonunda Osmanlı Ordusu başarı kazanmasına rağmen Rusya’nın 31 Ekim 1876′da verdiği ültimatom ile mütareke imzalamak zorunda bırakıldı. Bosna-Hersek ve Bulgaristan meselelerinde Rusya, İngiltere, Fransa, Avusturya-Macaristan, Almanya ve İtalya tarafından akdedilen Londra Protokolü’nün (31 Mart 1876) Osmanlı Devleti tarafından reddedilmesi sonucu zaten içte ve dışta büyük sıkıntılar içinde olan Osmanlı Devleti, 1877 yılı başında Avrupa devletlerinin desteğini de tamamen kaybetmiş oldu. Bunun üzerine Rusya, Osmanlı Devleti’ne 24 Nisan 1877′de savaş ilan etti. 1877–78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda yenilgiye uğrayan Osmanlı Devleti, büyük toprak kayıplarına sebep olan Ayastefanos Anlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. 3 Mart 1878 tarihinde imzalanan bu anlaşma ile Rusya’nın Slavcılık politikası büyük bir zafer kazanmış, Osmanlı Devleti’nden önemli bir toprak kütlesi kopararak Balkanlar’da nüfuzunu arttırmıştı.
Ayastefanos Anlaşması ile Rusya’nın elde ettiği askeri ve politik güç, İngiltere’nin Ortadoğu’daki emellerini tehdit etmekte idi. 19. yüzyılın başlarından itibaren Mısır ve Doğu Akdeniz’le yakından ilgilenmeye başlayan ve Kıbrıs üzerinde de hesapları olan İngiltere, harekete geçmek ihtiyacı duydu ve bu günlerde mevcut statükoda Kıbrıs’ın yeri ve adanın kıyı ile bağlantısını sağlayacak İskenderun’un alınması fikri İngiliz kabinesinde tartışıldı. Tartışmada muhalif görüşe sahip olup istifa etmek zorunda bırakılan Hariciye Nazırı Lord Derby’nin yerine Kıbrıs’ın işgalinden yana görüş belirten Lord Salisbury getirildi. Yeni Hariciye Nazırı, Ortadoğu’da artan Rus baskısı üzerine pasif kalma yerine, aktif olarak karşı çıkma eğilimindeydi.
Hariciye Nazırı Salisbury 16 Mayıs 1878′de İngiltere’nin Kıbrıs’a yerleşmesini sağlayacak şartları araştırmak üzere İstanbul Elçisi Henry Layard’a bir talimat gönderdi ve bu tarihten sonra Londra ile İstanbul arasında gizli bir haberleşme trafiği başladı. 25 Mayıs 1878 yılında Layard, Osmanlı İmparatorluğuna ittifak öneren bir mektup sundu. Daha sonra sunulan ikinci mektupta İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ni destekleyebilmesi için Anadolu’ya Malta adasından daha yakın bir üs talep edildi. Daha sonra yollanan üçüncü mektupta bu üssün Kıbrıs Adası olabileceği belirtildi. Bu mektupların ardından Henry Layard, II. Abdülhamit ile gizli bir görüşme yaptı ve gelirinin Osmanlı hazinesine verilmesi şartıyla Kıbrıs adasının geçici olarak İngiltere’ye terk edilmesi konusunda padişahı ikna etmeyi başardı. İmparatorluğun o gün içinde bulunduğu şartları göz önünde bulunduran II. Abdülhamit, Sadrazam Sadık Paşa ile Hariciye Nazırı Saffet Paşa’yı İngiliz Elçisi Layard’la Kıbrıs konusunda görüşmek üzere görevlendirdi. Yapılan görüşmelerde taraflar anlaşarak 4 Haziran 1878’de iki maddelik bir anlaşma imzaladılar. Bu anlaşma ile Kıbrıs’ın idaresi İngiltere’ye bırakılmakla birlikte, Osmanlı Devleti’nin Ada üzerindeki mülkiyet hakkı ortadan kalkmıyordu. Bu anlaşmaya 1 Temmuz 1878 yılında ek yapılarak: Rusya’nın Kars ve Doğu Anadolu’yu terk etmesi durumunda İngiltere’nin Kıbrıs’ı tahliye edeceği teyit edildi.
Sultan II. Abdülhamid anlaşmayı “Hukuk-ı şahaneme halel gelmemek şartıyla muahedeyi tasdik ederim” diye tasdik ettiğini belirtti. Sultan II. Abdülhamid anlaşmanın yürürlüğe konulması hususunu 13 Temmuz 1878 tarihinde başlayan Berlin Konferansı sonrasına bırakmayı düşünüyor idiyse de, Salisbury’nin tehditleri üzerine imzalamak zorunda kaldı. Bahr-i Sefîd Valisi Sadık Paşa ile Kıbrıs Mutasarrıfı Ahmed Paşa’ya durumu bildirir fermanları götürmekle görevli Sami Paşa, Kıbrıs’a İngiliz donanmasına ait bir filonun 4 Temmuz’da Larnaka Limanı’na varışından sonra ancak 10 Temmuz’da ulaşabildi ve söz konusu ferman 12 Temmuz 1878 tarihinde İngiliz amiralin huzurunda okunarak 307 yıllık Osmanlı idaresi sona ermiş oldu.
İngiliz Yönetimindeki Kıbrıs
Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs’ı İngiltere’ye devretmesinden sonra Kıbrıs Türk ve Rum halklarının ilişkilerini belirleyen en önemli etken Kıbrıs Rumları’nın “enosis” mücadelesi olmuştur. Adanın İngilizler’e kiralanmasının, “enosis” yolunda önemli bir aşama olduğunu düşünen Rumlar, Yunanistan’ın da yoğun tahrikleriyle ilhak faaliyetlerini hızlandırmaya başlamışlardır. Nitekim İngiliz yüksek komiseri daha adaya adımını atar atmaz, kendisini karşılayan başpiskopos başkanlığındaki Rumlar, yönetim değişikliğini sevinçle karşıladıklarını, çünkü İngiltere’nin Ege adaları gibi Kıbrıs’ı da Yunanistan’a vereceğine inandıklarını belirtmişlerdir.
İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Layard, 1 Ağustos 1878 tarihinde Dışişleri Bakanı Lord Salisbury’e gönderdiği bir raporda: “Rumlar Türkleri her şeyden yoksun bırakmak ve adadan kovmak gayesiyle büyük çaba harcayacaklardır. Bütün Kıbrıs topraklarını elde etmek için her türlü sahtekârlığı yapacaklar ve böylece Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak isteyeceklerdir” şeklinde görüşlerini bildirmiştir. Şüphesiz Büyükelçi Layard yapmış olduğu bu değerlendirmede yanılmamış ve İngiliz yönetimi ile birlikte adanın Yunanistan’a ilhakı çalışmaları artmıştır.
İngiliz kraliçesi tarafından adanın idaresine memur edilen Sir Garnet Wolseley, kendisine bağlı kuvvetlerle 22 Temmuz 1878 tarihinde Larnaka’dan karaya çıkarak görevine fiilen başladı. Adadaki Türk valisinden görevi devraldıktan sonra altı idarî bölgedeki Türk kaymakamların yerine İngiliz memurlar tayin ederek mahkemelerde ve idarî işlerde İngilizce’nin yanı sıra Türkçe ve Rumca’yı da resmî dil olarak kabul etti. İngiltere’de Kraliyet kolonileri için çıkarılan “Konsey Emirnamesi”ne göre yüksek komiser, adada kraliyet hükümeti tarafından tayin edilecek “Kavanîn Meclisi”nin onayıyla kanun yapabilecekti. Başlangıçta, Osmanlılardaki “Divan”a benzeyen Kavanîn Meclisi; dört İngiliz memur ve üç halk temsilcisinden oluşuyorken, daha sonraları bu meclisin yerini 9 Rum, 3 Türk ve 6 İngiliz’den oluşan “Teşriî Meclisi” aldı.
Türkler adanın Yunanistan’a verileceği endişesi ile İngiliz idaresine destek oldukları halde, İngilizler re-organizasyon ve tensikat maskesi altında iş başındaki Türkleri emekliye sevk edip yerlerine Rum memurları tayin ettiler. Bunun neticesi olarak ekonomik sıkıntıya giren Kıbrıs Türk halkının bir kısmının adadan ayrılarak Anadolu’ya göç etmesi adadaki nüfus dengesinin Türkler aleyhine bozulmasına neden oldu.
İngilizlerin adaya gelmesinden üç yıl sonra 1881′de yapılan bir sayımda, Türkler Rumların üçte biri oranında görünmekte, adada 45.458 Türk’e karşılık, 137.631 Rum bulunmaktadır. Buna karşılık Türk yönetiminden bir yıl sonra, 1879′da hazırlanan bir raporda ise, adada bulunan 140 okuldan 76’sı’Rum, 64′ünün de Türk okulu olduğu belirlenmiştir. 1881′de Rum okulları 94′e, 1901′de ise 238′e yükselmiştir. Bu okullarda Rum gençleri eğiten öğretmenler Yunanistan’dan geliyor, ENOSİS ve Megalo İdea fikrini öğrencilerin beyinlerine şırınga ediyorlardı. Yunanlı öğretmenler ENOSİS’çi bir kuşak yetişmenin yanında Rum halkı için de ENOSİS amaçlı provokasyonlar tezgâhlıyorlardı.
Kıbrıs Türkleri ile Rumlar arasında ENOSİS yüzünden çıkan ilk kitlesel kavgalar, 19 Nisan 1895 tarihli Alithia gazetesinin, Rum halkını tahrik edici yayınıyla başlamıştır. Rumlar, doğrudan ENOSİS hedefini ön planda tutan bu tahriklerin yanı sıra, adi olay niteliğindeki tahriklerde de bulunmuşlardır. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri; 1894′te Baf’ta meydana gelen ve 400–500 civarındaki Rum’un Baf Camii önünde yaptıkları aşağılayıcı tahrikler sonunda başlayan büyük kavgadır.
Rumların kışkırtmalarına karşı sessiz kalmayan Türk halkı, gönderdikleri telgraflarla İstanbul ve Londra hükümetlerine endişelerini bildirmişlerdir. Derhal harekete geçen Türk hükümeti, Londra Büyükelçisi’ni protesto için görevlendirmiştir. İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Sir Philip Currie de uyarılmış, Kıbrıs’taki gelişmelerden İngilizlerin sorumluğu olduğu belirtilerek “Yunan ajanları tarafından yöneltilen kışkırtmaların derhal durdurulması” istenmiştir. Türklerin Rum kışkırtmalarına karşı tepkileri aralıksız sürmüştür. Müftü Ali Rıfkı, 29 Nisan 1895 tarihinde İngiliz Yüksek Komiseri’ne bir yazı göndererek, “Rumların mitinglerde yaptıkları konuşmaların ve ENOSİS taleplerinin Türk halkının ulusal haklarına saldırı niteliğinde olduğunu” bildirmiştir. Müftü Ali Rıfkı, bundan hareketle, “Türk halkının kendi haklarını korumak için önlemler alacağını, bu amaçla Yüksek Komiserin, Rumların yaptığı konuşmalarla sundukları muhtıraların birer kopyasını kendisine göndermesini” istemiştir.
1900′lü yılların başında Megalo İdea’cılar, İngiliz Parlamentosu’nda sağladıkları yandaşlarla, ENOSİS kampanyasına hız vermeye başlamışlardır. Etniki Eterya’nın 1896 yılı Nisan ayı içinde “Bütün Yunanlıları Kurtarma” sloganı ile Atina gazetelerinde yayınlanan bildirisi, Kıbrıs’ta da yeni bir ENOSİS dalgasının doğmasına neden olmuştur. Bildiride, “Yunan ulusunun büyük bir kısmının Türk boyunduruğu altında kaldığı, onları kurtarmanın tüm Yunanlıların görevi olduğu” iddia edilmiş ve Osmanlı topraklarındaki Rumlar Türklere karşı savaşa çağrılmıştır. Bu gibi tahrikler sonucu 1897 Nisan’ında Türk-Yunan savaşı başlayınca, Yunanistan’ın Kıbrıs Konsolosu Filemon, Yurnan ordusu için Kıbrıs Rumlarından gönüllü yazmaya başlamıştır. Daha önce yine Filemon’un benzer eylemleri sonucu alınan ve Kıbrıs’tan gönüllü toplanmasını yasaklayan 1881 Emirnamesi, Yunan hayranı Yüksek Komiser Sendall tarafından uygulanmamıştır. Bunun üzerine Filemon, hukuken Osmanlı toprağı olan Kıbrıs’taki Osmanlı vatandaşı olan Rumlar arasından gönüllü toplayıp Türklere karşı savaşa göndermiştir. Türk ordusu kısa sürede Atina kapılarına dayanınca, Yunanistan’ın imdadına İngiltere, Rusya ve Fransa başta olmak üzere büyük devletler yetişmiştir. Ancak, yapılan görüşmeler sonucu Batılı devletlerin büyük baskılarına boyun eğmek zorunda kalan Osmanlı İmparatorluğu, savaşı kazanmasına karşın, Girit’in yönetiminden vazgeçmek zorunda kalmıştır. Adanın yönetimi Padişah adına Hıristiyan bir Prense verilmiştir. Bu prensin, “Yüksek Komiser” unvanı ile 4 yıl boyunca Batılı devletler tarafından atanması kararlaştırılmıştır. Batılı devletler, Yunanistan’la işbirliği halinde bir Yunanlı Prensi Girit Yüksek Komiseri olarak atayarak adanın hukuken olmasa da fiilen Yunan yönetimine girmesini sağlamışlardı. Savaş meydanından zaferle çıkan Osmanlı, masa başında mağlup olmuştur. Girit’in kazanılması ENOSİS’ çileri heyecanlandırmıştır. Atina’da “Vatanseverler Derneği” adı altında bir dernek kurulmuştur. 1899 yılı Kasım ayında kurulan ve amacı Girit’teki değişikliğin Kıbrıs’ta da uygulanması olan derneğin bir şubesi de Limasol’da açılmıştır. Patris gazetesinde çıkan yazılarda, tıpkı Girit gibi Kıbrıs’ın da Yunan Prensi’nin yönetimine verilmesi istenmiştir.
Bu gelişmeler karşısında Türkler, Enosise karşı kesin bir tavır koymuşlar ve 1902 yılında yoğun telgraf kampanyası başlatarak tepkilerini İngiliz hükümetine bildirmişlerdir. Baf ve Magosa’da yaşan Türklerin ileri gelenleri ve Kavanin (Yasama) Meclisi üyesi Ahmet Raşit’in gönderdiği telgraflarda; ENOSİS hareketleri protesto edilerek o yıllardaki Türk politikası dile getiriliyor, ENOSİS’e karşı çıkılıyor ve adanın asıl sahibi Osmanlı Devletine geri verilmesi isteniyordu.
İngilizler’in Ada’yı İlhakı
Osmanlı devletinin 1. Dünya Savaşı’na Almanya safında girmesinden sonra İngiltere, 5 Kasım 1914′te yayınladığı bir “Krallık Konseyi emri” ile Kıbrıs’ı ilhak ettiğini ve Osmanlı devleti ile yapmış olduğu 1878 anlaşmasını feshettiğini duyurdu. . Osmanlı Devleti ise bu ilhakı sadece protesto etmekle yetindi. Bu durum karşısında İngiliz tâbiiyetine girmek istemeyen 8.000 kadar Türk ailesi Anadolu’ya göç etti.
Yeni duruma sevinen Yunanlılar, İyonya adaları ile Girit’i kendilerine veren İngiltere’nin eninde sonunda Kıbrıs’ı da Yunanistan’a vereceğine inanıyorlardı. İlhak kararından 3 gün sonra, 8 Kasım 1914′te Yüksek Komisere bir mektup gönderen Başpiskopos, İngiliz yönetimini kararından dolayı kutlayarak, “alınan kararı, ENOSİS’e ulaşmada bir adım olarak gördüklerini” ve İngiltere’nin kararını olumlu bulduklarını ifade etti. İlhak kararını kutlamak için törenler düzenleyen Rumlar, Kıbrıs Türklerini taciz etmeye yeniden başlamışlardı. Törenleri fırsat bilen Rumlar, bir kez daha adanın Yunanistan’a verilmesini, İngiltere’nin de Türk halkının güvenliğinin garantörü olmasını önerdiler. İlhak kararı, Rum basınında “ENOSİS’e giden yolda önemli bir adım” olarak değerlendirildi. İlhakla ilgili görüşlerini Eleftheria gazetesine açıklayan Venizelos, şunları söylüyordu: “Kıbrıs’ın ilhakı, bu Yunan adasının anavatana katılması için son aşama olarak nitelendirilebilir. Hükümetimizin istihbaratına göre, Kıbrıs’ın anavatanla birleşmesi, çok yakın gelecekte gerçekleşecektir.” İngiltere’nin Atina Büyükelçisi ile görüşen Yunan Dışişleri Bakanı da, ENOSİS’i engelleyen 1878 antlaşmasının artık yürürlükten kalktığını, dolayısıyla ilhakın, ENOSİS’e giden yolda bir adım olarak görüldüğünü ima etmiştir.
Rumlar ile Yunanistan’ın ENOSİS konusundaki paralel yorumları ve Kıbrıslı Rumların sevinç gösterileri ada Türklerini endişelendiriyordu. Bu endişelerin bir ifadesi olarak; Kadı Efendi, Müftü, Evkaf Murahhası İrfan Bey, Kavanin Meclisi üyesi ve Vatan gazetesi sahibi Mehmet Şevket Bey, Türk halkı adına imzaladıkları bir mektupla İngiliz Yüksek Komiserine başvurarak ENOSİS’e karşı garanti istediler. Mektupta, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasının, ada halkı için tam bir felaket olacağına dikkat çekiliyordu.
İlhaktan bir yıl sonra Rumların istediği oldu ve Yunanistan’ı kendi safında savaşa sokmak isteyen İngiltere, buna karşılık Kıbrıs’ın bu ülkeye verilmesini önerdi. İngiliz Dışişleri Bakanı Grey, 16 Ekim 1915′te İngiltere’nin Atina Büyükelçisi Elliot aracılığıyla yaptığı öneride, Yunanistan’ın Sırbistan’a yardım etmesi halinde, Kıbrıs’ın Yunanistan’a verileceğini duyurdu. İngiltere’nin önerisi, Yunanistan Başbakanı Zaimis tarafından reddedildi. Savaşa girmek istemeyen Yunanistan üzerinde baskı kurmak isteyen İngiltere, Kıbrıs’taki ENOSİS akımını körükleyerek, adadaki ENOSİS’çileri Yunanistan’a baskı yapmaları için kışkırtmaya başladı. İngiliz Sömürgeler Bakanı Bonar Law, 16 Ekim 1915′te Kıbrıs Yüksek Komiseri Clauson’a gönderdiği mesajda konuyla ilgili olarak şu istekte bulundu: “Kıbrıs’ın Yunanistan’a önerildiğini Başpiskopos’a ve öteki önde gelen kimselere bildiriniz ve kendilerine yinelenmesi uzak bir olasılık olan böyle bir avantajdan yararlanarak, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını sağlayabilmek için derhal Atina’ya giderek istekleri doğrultusunda Kral ve parlamento üzerinde baskı oluşturmalarını öneriniz. Bu amaç doğrultusunda kendilerine elinizdeki bütün olanaklarla destek olmanız için tam yetkilisiniz.”
İngiltere, çıkarları gerektiğinde Kıbrıs’ta yaşayan 60 bin Türkün can güvenliğini ve siyasi geleceğini hiç tereddüt etmeden Kıbrıs Rumları ve Yunanistan’ın insafına terk ediyordu. İngiliz Yüksek Komiseri Clauson, iyi ilişkiler içinde bulunduğu Kıbrıs Türk halkı karşısında zor bir duruma düşmüştü. Bu zor durumu nedeniyle 17 Ekim 1915′te Sömürgeler Bakanlığı’na bir telgraf gönderen Clauson, Türk halkına, ENOSİS karşısında İngiliz garantörlüğü veya İngiliz bayrağı altında bir Ege adasına göç etmek önerisinde bulunma izni istedi. İngiltere’den gelen yanıtta Clauson’a, “ENOSİS karşılığında Türklerin maddi-manevi çıkarlarının korunacağına dair söz verme” yetkisi verildi. İngiltere’nin adayı Yunanistan’a önermesi, Türkler arasında bu ülkeye karşı derin bir güvensizlik yaratırken, Yüksek Komisere başvuran Türkler, kararı protesto ettiler. Adanın Yunanistan’a ilhakının Türkler için felaket olacağını ifade ettiler. Evkaf Murahhası Musa İrfan Bey de Türk halkı adına İngiliz hükümetine bir mektup göndererek, karardan dolayı protesto etti. İngiliz idaresinin Rum yanlısı tutumunun tahrik ettiği, Rumların “enosis” emellerini gerçekleştirme çalışmalarını önlemek için teşkilatlanma ihtiyacı duyan Kıbrıs Türkleri 10 Aralık 1918′de Kıbrıs Müftüsü Hacı Hafız Ziyâî Efendi başkanlığında “Meclis-i Millî” adını verdikleri bir meclis toplayarak “Adanın yeniden Osmanlı Devleti’ne verilmesi gerektiği”ni açıkladılar. Bu toplantıda “Türk haklarının korunması” için, Paris’te yapılacak olan Barış Konferansı’na gönderilmesi kararlaştırılan Hacı Hafız Ziyâî Efendi’nin Kıbrıs’tan ayrılmasına İngiliz idaresi izin vermedi.
15 Mayıs 1919 tarihinde Yunanistan’ın İzmir’e saldırarak Bizans’ı yeniden canlandırmak istemesi “enosis” duyguları güçlenen Kıbrıs Ruamları’na bir heyecan getirmişti. Yunanlıların İzmir’de hezimete uğraması üzerine, kin duyguları daha da körüklendi. 25 Mart 1921 tarihinde Omorfa’nın Filya köyünde Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını istedikleri ilk plebisit ve daha sonra yaptıkları müracaatlar İngilizlerce reddedildi.
İstiklâl Savaşı kazanıldıktan sonra 23 Temmuz 1923′te imzalanan Lozan Anlaşması ile İtilaf Devletleri tarafından resmen tanınan Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs’ın İngiliz mülkü olduğunu kabul etti. Bu anlaşmanın 16, 20 ve 21. maddeleri Kıbrıs ile ilgilidir.
“Madde 16: Türkiye işbu muahedede açıklıkla belirtilen hususlar dışında bilcümle arazi üzerinde ve bu araziye bağlı kezalik işbu muahede ile üzerlerinde kendi hâkimiyet hakkı tanınmış olan adalardan gayri cezireler üzerinde (-ki bu arazi ve cezirelerin mukadderatı ilgililer tarafından tayin edilmiş veya edilecektir-) her ne mahiyette olursa olsun haiz olduğu bütün hukuk ve müstenidatından feragat ettiğini beyan eyler.
“Madde 20: Türkiye Hükûmeti Kıbrıs’ın Britanya Hükûmeti tarafından 5 Kasım 1914′te ilan olunan ilhakını tanıdığını beyan eyler.”
“Madde 21: 5 Kasım 1924 tarihinde Kıbrıs adasında oturan Türk tebaası mahallî kanunun tayin ettiği şartlar dairesinde İngiliz tâbiiyetine sahip ve bu yüzden Türk tâbiiyetini kaybetmiş olacaklardır. Bununla beraber işbu muahede namenin meriyyet mevkiine girdiği günden itibaren iki yıllık bir müddet zarfında Türk tâbiiyetinde kalmakta serbest olacaklardır. Bu takdirde bu haklarını kullandıkları tarihi takip eden 12 ay zarfında Kıbrıs adasını terk etmeye mecbur olacaklardır.
Kıbrıs’ın İngiltere’ye ilhakını da içeren Lozan Anlaşması İngilizler tarafından 6 Ağustos 1924 tarihinde tasdik edildi. 10 Mart 1925 tarihinde de Yüksek Komiserlik makamı kaldırılarak yerine valilik makamı ihdas edildi. Lozan Anlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçmek isteyen Kıbrıslı Türklere iki yıllık bir süre tanınması üzerine, İngiliz idaresinden memnun olmayan çok sayıda Türk anavatan Türkiye’ye göç etti.
1925′ten 1959′a kadar süren dönem içinde Rumlar adanın statüsünü değiştirmek için teşebbüslerde bulundular. İngiliz Hükûmeti Ortadoğu politikasında yaptığı değişiklik sonucu Rumlardan yüz çevirince vergi kanununu bahane ederek 21 Ekim 1931 tarihinde ilk isyanlarını yaparak vali konağını ateşe verdiler. İsyan Mısır’dan getirilen takviye kuvvetlerle bastırılabildi.
II. Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin Yunanistan’a, kendi taraflarında savaşa katılmaları halinde Kıbrıs’ı Yunanlılara verebileceklerine dair teklifi Yunanlılarca reddedildi. Buna rağmen Rumlar İngilizlerle birlikte savaşmış gibi Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını talep ettiler. İngilizler bu talebi reddederek anayasa hazırlanmasını önerdiler. Rum tarafı “enosis”i önermeyen hiç bir teklifi kabul etmedi. İngiliz Hükûmeti, adada muhtar bir idare kurmak üzere 1947 yılında Lord Winster’i vali olarak tayin etti. Ancak Winster’in muhtariyet teşebbüsü, hazırlanan anayasanın Türkler ve Rumlar tarafından benimsenmemesi üzerine başarısızlığa uğradı. Vali Winster de seçtiği bir “İstişare Meclisi” ile adayı yönetmeye devam etti.
Daha sonra, 15–20 Ocak 1950 tarihinde Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi önderliğinde yapılan “plebisit” ile Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı tekrar istendi. Bu plebisiti tanımayarak adaya muhtariyet verilmesi konusunda yeni adımlar atan İngiltere’nin 1954 anayasa teklifi de sonuçsuz kaldı. Barışçı yollardan “enosis”i gerçekleştiremeyeceklerini anlayan Rumlar 1953 yılında kurdukları “EOKA” terör örgütünü 1 Nisan 1955′te harekete geçirdiler. Grivas’ın komutasındaki “EOKA” yayınladığı bildiriyle İngilizleri ve Türkleri düşman ilan edip onları imha edeceklerini açıkladılar. “Enosis” uğruna birçok İngiliz ve Kıbrıslı Türk “EOKA”nın kurbanı oldu. İngiltere “EOKA”nın üzerine fazla gitmedi. Şiddet eylemleri karşısında kendini koruma ihtiyacı hisseden Kıbrıs Türk Halkı 1 Ağustos 1956 tarihinde “Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı”nı (TMT) kurdu. TMT Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı teşebbüslerine karşı başarılı mücadeleler yaptı. Rumların “enosis” çabaları karşısında Kıbrıs Türkleri TMT’nın dışında da faaliyetlerini gerçekleştirdikleri; Millî Cephe Partisi, Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu, Kıbrıs Millî Türk Halk Partisi, Kıbrıs Türk Kurumları Birliği, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu ve Kıbrıs Millî Türk Birliği gibi cemiyetler kurdular.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kurulması ve Sonu
İngiltere’de 1955′te hükümet değişmiş ve Muhafazakâr Parti iktidara gelmişti. Yeni hükümet, kangren haline gelen Kıbrıs sorununa çözüm bulabilmek için Yunanistan ile Türkiye’yi 30 Haziran 1955′te Londra’da bir konferansa davet etti. 29 Ağustos’ta başlayan Londra Konferansı’nda Yunanistan “ENOSİS”, Türkiye ise “Statükonun devamı veya Kıbrıs’ın Türkiye’ye ilhak edilmesi” tezini savunurlarken; İngiltere “Self-government(muhtar bir yönetim tarzı)” öne sürdü. Taraflar arasında herhangi bir yakınlaşma sağlanamadan konferans 7 Eylül 1955 tarihinde dağıldı.
Londra Konferansı’nın Türkler açısından en önemli sonucu, Kıbrıs sorununda Türkiye’nin de taraf olduğu gerçeğinin dünya kamuoyunun gözleri önüne serilmesi oldu. Yunanistan bunun üzerine 23 Eylül 1955 tarihinde konuyu tekrar Birleşmiş Milletler’e götürdü. Ancak BM’den herhangi bir karar alınamadı.
İngiltere’nin Kıbrıs Valisi Mareşal Harding terör eylemlerinin artması üzerine başta Makarios olmak üzere Rum liderleri ile “sef-governement” üzerinde anlaşmaya çalıştı. Kıbrıs Rum liderlerinin “ENOSİS” dışında herhangi bir görüşqmeye yanaşmamaları üzerine İngiliz yönetimi Başpiskopos Makarios, Girne Metropoliti Kipriyanu ve diğer Rum liderlerini Atina’Ya gitmek üzereyken tutuklatarak (9 Mart 1956), Hint Okyanusu’ndaki Sychelle Adaları’na sürdü. Ancak Rum terörü gittikçe yoğunlaştı. Bu arada İngiltere Başbakanı Mc Millan, 12 Temmuz 1956′da, Kıbrıs’a içişlerinde bağımsız bir yönetim biçimi teklifinde bulundu. Lord Radcliffe ise yeni Kıbrıs anayasasını hazırlamakla görevlendirildi. Radcliffe’nin hazırladığı anayasa 19 Aralık 1956 tarihinde açıklandı. Kıbrıs Türkleri için “taksim” tezine de açık olduğu gerekçesiyle Yunanistan, “Radcliffe Anayasası”nı reddetti.
Rum terörü Ada da şiddetini her geçen gün daha da artırıyordu. . Bunun üzerine İngilizler harekete geçmek zorunda kaldılar. 1957 yılı başından itibaren EOKA’ya yönelik İngiliz baskısı kısa zamanda sonuç vermekte gecikmedi. Masum ve silahsız insanlara karış terör estiren çetelerin büyük kısmı ya yakalandı ya da öldürüldü. Bunun üzerine EOKA 14 Mart 1957′de Makarios’un serbest bırakılması karşılığında terör eylemlerine son vereceğini açıklamak zorunda kaldı. Birbirlerine suçlayan İngiltere ve Yunanistan, 18 Şubat 1957′de konuyu ayrı ayrı BM’ye götürdüler. Bu arada 20 Mart 1957′te NATO Genel Sekreteri Lord Ismay, Kıbrıs konusunda arabuluculuk yapmak üzere taraflara başvurdu. Türkiye’nin olumlu yaklaşımına karşılık Yunanistan NATO Genel Sekreterinin teklifini reddetti.
İngiltere, Yunanistan’ın bu olumsuz yaklaşımı karşısında 1 Ekim 1958′de McMillan planını resmen yürürlüğe koydu. Plan gereğince bir Türk temsilci fiilen göreve başladı. Kıbrıs mücadelesinde önemli bir süreç başlamıştı. Çünkü Türkiye fiilen Kıbrıs yönetiminde söz sahibi olmuştur. Yunanistan bu yeni gelişme karşısında, NATO Genel Sekreteri Spaak’ın önerileri ile fiili durumu kabul etmediğini ilan ederek konuyu tekrar BM’ye götürdü. 25 Kasım – 5 Aralık 1958 tarihleri arasındaki görüşmelerde, demokratik ve adil bir çözüm bulunması için tarafların gayret göstermesi gerektiği şeklinde bir karar sureti kabul edildi. Bu karar sureti, Yunanistan’ı görüşme masasına oturmak zorunda bıraktı.
Yapılan görüşmeler sonucunda, 11 Şubat 1959 Zürih ve 19 Şubat 1959 Londra anlaşmalarının imzalanması ile Kıbrıs’ta Türk ve Rum taraflarının ortak olduğu bir Cumhuriyet kurulması hususunda önemli bir adım atılmış ve Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Anayasası, Garanti ve İttifak Antlaşmaları imzalanarak 15–16 Ağustos 1960 tarihinde ilan edilmiştir. İttifak ve Garanti anlaşmaları ile 6 Nisan 1960′da törenle imzalanan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası incelendiğinde Türk ve Rum taraflar açısından şu özelliklerin önemli olduğu görülecektir: “Adada kendilerine has özelliklerini devam ettirebilecek iki cemaat, yani Türk ve Rum cemaatleri vardır. Bunları temsil eden iki cemaat meclisi, bütün işlerde ortak hareket edilmesini sağlayacaktı. Cumhuriyetin yönetimiyle ilgili olarak bir Yasama Meclisi kurulacak, bu meclisin % 70 üyesi Rum, % 30 üyesi Türk tarafından olacaktı. Cumhuriyet idaresi “Başkanlık” sistemi olup, Cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı ise Türk tarafından seçilecekti. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı ve Yardımcısında toplanmış olup, 7’si Rum, 3′ü Türk olmak üzere kurulan bir hükümete sahip olacaklardı. Bakanlar Kurulunda bütün kararlar mutlak çoğunlukta alınması gerekmekte idi. Cumhurbaşkanı ve Yardımcısı veto hakları vardı. İdare ve belediyelerde %70-%30 oranı muhafaza olunacak, yüzde yüze yakın Türk ve Rum cemaatlerin oluşturduğu mahallerin idaresi o cemaatin memurlarına bırakılacaktı. Ayrıca beş büyük şehirde müstakil beş Türk belediyesi kurulacaktı. Rumların ve Türklerin ayrı mahkemeleri olacak ve bunların da üzerinde bir Türk ve iki Rum’dan müteşekkil bir Yüksek Adalet Divanı olacaktı. Başkanlığını ise tarafsız bir hukukçu yapacaktı”. Cumhuriyet’in ordusu, polis ve jandarma teşkilatındaki oran % 60 Rum, % 40 Türk şeklinde olacaktı. Cumhuriyet’in resmi dili Türkçe ve Rumca olarak kabul edildiği gibi Türkiye ve Yunanistan’ın milli ve mahalli bayramlarının da adada cemaatlerce kutlanabilmesi de kabul edilmiştir.
Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti, İngiliz parlamentosunda görüşülerek 21 Temmuz’da kabul edildi. 29 Temmuz’da Kralaiçe tarafından onaylandı. 15 Ağustos günü İngiltere’nin son Kıbrıs Valisi Sir Hugh Foot, Kraliçe’nin bağımsızlık beyannamesini okuyarak Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ilan etti.
Adanın korunması için Türkiye ve Yunanistan Adaya 650 kişilik Türk, 950 kişilik Yunanlı olmak üzere birer alay gönderecekler, ayrıca adanın emniyeti, tamamiyet-i mülkiyesi ile cumhuriyet tehlikeye girdiğinde üç devlet ortaklaşa veya münferiden adadaki duruma müdahale edebileceklerdi.
Görüldüğü gibi Kıbrıs’ta mevcut yapı dikkate alınarak, kendine münhasır özelliklerde bir cumhuriyet idaresi kurulmuştur. Bu yönetim şekli, ancak taraflar birbirlerine iyi niyetle yaklaştıklarında geçerlik kazanabilecek ve sorunlar açılabilecekti. Gönülsüz bir şekilde masaya oturan ve enosis fikrini hiç aklından çıkartmayan Rum tarafı bu sistemin ilerlemesine engel olmak ve kendi arzuları doğrultusunda hareket etmek için fazla beklemeyeceklerdir. Bu şartlarda kurulan devlet ancak üç yıl yaşayabilmiştir.
13 Mart 1963 tarihinde Başkan Makarios, “Kbırıs Cumhuriyetinin kurulmasını temin eden Zürih ve Londra Antlaşmaları o zamanda hüküm süren şartların bir sonucudur. Kıbrıs Mücadelesinin gayesi bir cumhuriyet kurmak değildi. Antlaşmalar sadece temeli kurdular” şeklindeki demece ile Kıbrıs Cumhuriyetine temel teşkil eden antlaşmaları ve cumhuriyet anayasasını hedef almıştır.
Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğunda devlet dairelerinde Türk işçilerinin Rum işçilerine oranı ise % 10 idi. Ancak Anayasayı uygulamakta kararıl olan Rumlar Anayasa’nın Türklere tanıdığı % 70 Rum’a karşılık % 30 Türk oranıyla ilgili hakkını diğer haklar gibi tatbik ettirmediler. Memuriyet için dilekçe veren Türklerin hakları tanınamadı ve açık bulunan memurluklara Rum adaylar tayin edildi. Bunun üzerine Türkler, Anayasa Mahkemesine başvurmak zorunda kaldılar. Fakat anayasa mahkemesinin kararları Makarios tarafından kabul edilmedi.
İhtilaf konularından birisi müstakbel Türk belediyeleri meselesidir. Aslında EOKA terör harekâtının sonucu olarak büyük şehirlerde Türk ve Rum kesimleri kesin olarak ayrılmış ve Türk belediyeleri fiilen çalışmaya başlamıştı. Anayasaya konulmuş bulunan bu madde, mevcut fiili durumu hukuki bir esasa bağlamaktan ibaretti. Ancak Makarios, Türk belediyelerinin hukuken tanınmasını Kıbrıs’ın taksimine doğru bir adım olduğu iddiası ile bağımsız Türk belediyelerinin kurulması için çıkarılması gereken kanunu engelledi. Türk Cemaat Meclisi tarafından 31 Aralık 1962′de çıkarılan Türk Belediyeler Kanunu ile fiilen mevcut Türk belediyelerinin hukuken de teşekkülünü temine çalıştılar ve bu konunu Türk Resmi Gazetesinde 31 Aralık 1962′de ilan ederek yürürlüğe koydular. Diğer taraftan Makarios ve Rum milletvekilleri kararlarında ısrar ettiler. Böylece mesele Yüksek Anayasa Mahkemesine intikal ettirildi. Rumlar da Türklerin bağımsız Türk belediyeler kurmalarına karşı anayasa mahkemesine müracaat ettiler.
Rumlar bir taraftan Anayasa Mahkemesine giderlerken diğer taraftan Türk belediyelerini baltalamak için faaliyete geçtiler. Bu cümleden olarak 25 Ocak 1963 günü Türk belediyelerinin elektriği kesildi ve Türk belediyelerinin inşaat ruhsatı vermek yetkisi bulunmadığı ilan edildi. 31 Ocak 1963 tarihinde ise eski belediyelere ait taşınır mal ve taşınmaz malların Saha İnkişaf Komisyonlarına devrini öngören kanun teklifi Türk bakanların aleyhte oy kullanmasına rağmen, Rum çoğunluğun oyuyla kabul edildi.19 Şubat 1963 günü Belediyeler konusu üzerinde Türk cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denkteş, Temsilciler Meclisi Reisi Klerides ile uzun bir görüşme yaptılar. Ancak Makarios’un Yüksek Anayasa Mahkemesinin kararını tanımayacağını ilan etmesi büyük bir tepki yaratmıştı. Tarafsız Alman Prof. Dr. E. Forshoff’un başkanlığında bir Türk ve bir Rum üyeden kurulu olan yüksek anayasa mahkemesi, 31 Aralık 1962 tarihinde Temsilciler Meclisinde verilen kararın Anayasaya aykırı olduğuna ve ilgili kanunun çıkarılması gerektiğine karar verdi(24 Nisan 1963). Bu karar anayasayı tatbik etmekle görevle ve bundan sorumlu bulunan Cumhurbaşkanı Makarios başta olmak üzere bütün EOKA’cılara bir darbe oldu. Ancak hak ve hukuk hiçe sayan Kıbrıslı Rumlar, Yüksek Anayasa Mahkemesi Başkanının sekreteri Dr. Chistian Heinze’yi tehdit ederek Kıbrıs’tan uzaklaştırdılar ve istifaya zorladılar. Yüksek Anayasa Mahkemesinin tarafsız başkanının bu şekilde görevinden ayrılması kadar, Yüksek Anayasa Mahkemesinin vereceği kararı tanımayacağını önceden ilan eden demeci, Makarios ve Rum yönetiminin gayrı meşru durumunu açıkça ortaya koymuştur. Bu arada Türkiye, Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’un Anayasa dışı davranış ve tutumlarını dikkatle takip etmiş, Ankara’yı ziyareti sırasında kendisine kesin ikazlar yapılmıştır.
İlerleyen zamanda Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasasını uygulamak istemeyen Makarios, Anayasada Türklere tanınan hakların kalfırılmasını, garanti ve ittifak antlaşmalarının fes edilmesini istedi. Bu isteğini, Türkiye’ de hükmet krizinin yaşandığı ve Yunanistan’da da Londra ve Zürih Antlaşmalarını kabul etmeyen Papandreu’nun iktidara geldiği bir zamanda dile getirdi. Başpiskopos Makarios’un 30 Kasım 1963′te Türkiye’ye sunduğu 13 maddelik “düzeltme” teklifini, Kıbrıs Türkleri tarafından derhal, Türkiye tarafından da 6 Aralık 1963′te reddedildi. Başpiskoposu destekleyen İngiltere ve Yunanistan, bir reaksiyon göstermediler. Düzeltme tekliflerinin hazırlanmasında, Kıbrıs’taki İngiliz Yüksek Komiseri, Makarios’a yardım etmişti. Makarios “Akritas Planı” olarak bilinen anayasa değişiklikleri Türklerin ada daki varlığını ortadan kaldırıyordu. Türkiye’nin bu değişiklik önerilerini kabul etmeyeceğinin bilincinde olan Makarios, Türkleri yok etmek arzusuyla hazırlattığı planı yürürlüğe koydu. Bu planı gerçekleştirmek maksadıyla kurduğu 20 bin kişilik EOKA örgütünü en modern silahlarla donattı ve harekete hazır hale getirdi.
Olayların Kıbrıslı Türkler tarafından başlatıldığı imajını vermek isteyen Rumlar, 4 Aralık 1963 günü Lefkoşe’de Baf kapısı civarında dikilmiş bulunan EOKA’cı Markos Drakos’un heykeline bomba attırdılar. Bu olayın hemen ardından da EOKA’nın bildirisi geldi. Bildiride, bombanın Türkler tarafından atıldığı iddia ediliyordu. Artık “Türk’ü imha planı” uygulamaya konmuştu. Kıbrıs Cumhuriyeti yıkılmış, Makairos-EOKA diktatörlüğü Kıbrıs’ın yönetimini eline geçirmişti.
Makarios’un diktatörlüğünde Kıbrıslı Türklere yönelik Rum saldırılarının giderek artması üzerine 24 Aralık 1963′te toplanan Türkiye hükümeti, ateşkes anlaşmasına uyulmaması durumunda garantörlük hakkını kullanarak müdahale edeceğini açıkladı. Bu açıklamaya rağmen Rum saldırılarının durmaması, hatta Yunan alayının da saldırılara katılması ve Lefkoşe’ye yönelik saldırıların yoğunlaşması üzerine Türk savaş uçakları Lefkoşe üzerinde alçak uçuşlar yaptılar.
Bir müdahaleden çekinen Rumlar, İngiltere’nin arabuluculuğuyla ateşkesi kabul ettiler. 27 Aralık günü bir İngiliz generalin komutasında üç garantör ülkenin askerleri “Barışı Koruma Kuvveti” adı altında göreve başladı. 30 Aralık günü de, İngiliz generali “Yeşil Hat”ı çizdi. Bu hat, Lefkoşe’nin Türk ve Rum kesimini ayıran ve Rum saldırılarının durdurulduğu hattı. Yeşil bir kalemle çizildiği için adına “Yeşil Hat” denilmiştir.
24 Aralık’tan 30 Aralık’a kadar geçen süreç içerisinde Rum saldırıları durmamıştı. Denya, Ayvasıl, Şillura köyleri Rumlar tarafından işgal edilmişti. Ayvasıl köylüleri katliamdan geçirilmiş ve toplu mezarlara gömülmüşlerdi. Başpiskopos Makarios, 1 Ocak 1964′te 1960 anlaşmalarını tek taraflı olarak feshettiğini açıkladı. Şubat ayı içinde de Arpalık, Limasol, Baf, Magosa ve Poli Türkleri saldırıya uğradı. Bunun üzerine Türkiye, 13 Şubat 1964′te BM Güvenlik Konseyi’ne başvurdu. Güvenlik Konseyi 4 Mart 1964 tarihinde bir karar aldı. Kararda; Kıbrıs’ta durumu kötüleştirecek davranışlardan kaçınılması, bu amaçla bir BM Barış Gücü kurulması ve bir arabulucunun tayini istenirken Kıbrıs Hükümeti’nden şiddet ve kan dökülmesini önleyecek her türlü önlemi alması isteniyordu. Karardaki “Kıbrıs Hükümeti” ifadesi, yasadışı Rum yönetiminin yasal Kıbrıs Hükümeti olarak tanınmasını sağlamıştı. Bu karara dayanarak bütün dünya, yasal hükümet olarak devleti ele geçiren Makarios-EOKA diktatörlüğünü tanıdı. Türkiye de, gerek Kıbrıs’ta Türk kanı akıtılmasını önlemek, gerekse Güvenlik Konseyi üyelerinin kendisine Rumları yasal hükümet olarak tanımayacakları güvencesine dayanarak bu karara olumlu oy vermişti. Ancak Güvenlik Konseyi üyeleri verdikleri sözü tutmayarak, Rum idaresini tüm Kıbrıs’ın meşru hükümeti olarak tanımıştır.
Huzursuzluk ortamının sağlanamaması üzerine İngilterenin talebiyle 13 Ocak 1964′te Londra’da üçlü konferans toplandı. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin katılmasıyla düzenlenen konferansa 15 Ocak tarihinden itibaren beşli konferans şeklinde devam edildi. Beşli konferansta Kıbrıs’taki Türk ve Rum toplumlarının temsilcileri de hazır bulundular. Görüşmeler sırasında Türk tarafı, mevcut antlaşmaların Kıbrıs Türkleri’nin can ve mal emniyetini korumada yeterli olmadığını belirterek ek güvenceler verilmesini isterken, Rum tarafı mevcut antlaşmaların bu olaylara sebep olduğunu öne sürerek “Garanti ve İttifak Antlaşmaları’nın feshedilmesini, Türk ve Yunan alaylarının Kıbrıs’tan geri çekilmesini, Anayasa’da Türklere tanınan hakların kaldırılmasını” istedi. Kıbrıs’ta barışın sağlanması için 10.000 kişilik NATO kuvvetinin gönderilmesi teklifi, Makarios tarafından reddedildi. Böylece Londra Konferansı, hiçbir sonuç alınamadan 21 Ocak’ta kesildi(1). İki gün sonra da, 23 Ocak 1964′de, Lefkoşe’deki Bayraktar Camii bombalandı. Türk bölgelerine yönelik Rum saldırılar da tekrar başladı. Limasol, Baf, Magosa, Poli’de yüzlerce Türk öldü, binlercesi yaralandı veya köylerini terk etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine Türkiye 13 Şubat 1964′de Güvenlik Konseyi’ne başvurdu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde 26 Şubat’ta başlayan görüşmeler, 4 Mart 1964′te, sonuçlandı. Hazırlanan tasarı, Türkiye tarafından olumlu karşılandı. Makarios ve Rum tarafı da memnundu. Çünkü Londra ve Zürih antlaşmaları ile kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki ortağı vardı: Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumları. Çoğunluğu teşkil eden Kıbrıs Rumları, diğer ortak Kıbrıs Türkleri’nin 21 Aralık 1963′te silah zoru ile haklarını gasp etmiş ve iki ortaklı Kıbrıs Cumhuriyeti fiilen sona ermişti. Türkiye’nin tamamen barışçı amaçlarla müspet karşıladığı tasarı ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964 tarihli kararı Rum yönetimini “Kıbrıs Hükümeti” olarak tanınıyordu.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Kıbrıs Türkleri’nin haklarını hiçe sayan bu kararından cesaret alan Rumlar Türklere saldırılarını tekrar başlattılar. Diğer yandan, 21 Aralık 1963 saldırılarından sonra düzenlenen Londra Konferansı’na katılmak üzere Ada’dan ayrılan Denktaş, buradan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplantılarına katılmak üzere New York’a geçmişti. Güvenlik Konseyi toplantılarında, Türklere yapılan saldırıları anlatan Denktaş, toplantıların tamamlanmasından sonra Ankara’ya gitmişti. Bundan sonra da Denktaş’ın Ada’ya girişi Makarios tarafından yasaklandı.
Grivas’ın emri ile Rum birliklerinin Tillirga bölgesine saldırmasıyla 6 Ağustos 1964′de Türk-Rum çatışması başladı. Bu saldırı esnasında Eran köyde bulunan az sayıda Türk zor durumda kaldı. Bu bölgede Rumlara karşı direnen mücahitler arasında adaya gizlice sızan Rauf Denktaş da buluyordu. Durum telsizle Ankara’ya bildirilerek yardım istendi. Kısa bir süre sonra Türk savaş uçakları bölge üzerinde ihtar uçuşlarına başladılar. İhtar uçuşlarına rağmen Rum saldırılarının devam etmesi üzerine Türk uçakları Rum askeri birliklerine karşı harekât başlatmış ve Rum kuvvetlerini bozguna uğratmıştır.
Türk uçalşarının saldırıları karşısında hemen Bakanlar Kurulunu toplayan Makarios yenilginin sorumlusu olarak Yunanistan’a haber vermeden sadırıya geçen Grivas olduğunu açıkladı ve Sovyetlerden yardım istedi. Bunun üzerine Kruşçev, İnönüye bir medaj göndererek Türkiye’nin Kıbrıs’a saldırıda bulunmasıyla üzerien sorumluluk aldığını belirtti. İnönü verdiği cevapta Kıbrıs rum tarafının yaptığı gayri insani hareketlere dikkat çekerek bunların önlenmesi için Sovyetler Birliği’nin bu türlü hareketlerin önl enmesinde yardımcı olmasını istedi.
Harekâtın tamamlanmasından sonra Erenköy sahillerine yanaşan bir Türk gemisi, bölgedeki yaralılarla birlikte, 1 Ağustos 1964′de, Erenköy’e gizlice çıkan Denktaş’ı Türkiye’ye getirdi. Harekât sırasında uçağı düşen Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel şehit oldu.
Kıbrıs’a yapılan müdahelenin ardından Türk Hükümeti meclisten Kıbrıs’a müdahelede bulunma yetkisi aldı. Türkiye’nin bu kararından sonra 17 Mart 1964′te Barış Gücü kuruldu. Birleşmiş Milletler adına arabuluculuk yapacak Finlandiyalı diplomat Sakari Tuomioja 24 Mart 1964′de, BM Barış gücü de 27 Mart’ta görevine başladı.
BM Barışgücü’nün Ada’da göreve başlamasından bir süre sonra, 4 Nisan 1964′de bir açıklama yapan Makarios, Zürich ve Londra antlaşmalarının bir parçası olan ittifak antlaşmasını feshettiğini ilan etti. Türkiye, tek taraflı bu feshi tanımadığını açıklarken; Yunan Başbakanı Yorgo Papandreu, Makarios’a destek verdi. Diğer yandan Kıbrıs’taki BM Barış Gücü’nün görev yapmasını çeşitli vesilelerle engelleyen Rum Temsilciler Meclisi, Mayıs ayındaki son birleşiminde “Milli Muhafız Alayı” kurulmasına karar verdi. Kıbrıs Rum Temsilciler Meclisi’nin bu kararından sonra; Türkiye, Kıbrıs’a müdahaleye karar verdi. Zamanın Dış İşleri Bakanı Feridun Cemal Erkin yaptığı açıklamada Rumlara gözdağı vererek Türkiye’nin müdahele yönündeki kesin tavrını tüm dünyaya duyurdu. Bu açıklamadan bir gün sonra ABD Başkanı Johnson İnönü’ye tarihi mektubu gönderdi. Türkiye’nin Ada’ya müdahale kararını diplomatik girişimler so nucunda önleyemeyen ABD, ağır ifadeler ve tehdit dolu söylemler içeren bu mektubunda Türkiye’ ye Kıbrıs’a müdahalede bulunmamasını, müdahale şartlarının henüz oluşmadığını söylemiştir. İnönü cevaben yazdığı mektubunda ABD Başkanın ifadelerinin hayal kırıcı olduğunu belirtmiş ve Kıbrıs ta çözüm istemiştir. Daha sonra İnönü Johnson’un yaptığı teklifi kabul ederek ABD’ye gitmiştir. Johnson mektubun kötü izlerini silmek için İnönü’ye kendi özel uçağını tahsis etmiştir. Yapılan görüşmeler sonucunda Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesi ertelenmiştir.
15 Temmuz 1 964′de ABD, Acheson aracılığı ile bir plan sundu. Plana göre; Karpas’da ada yüzölçümünün %5′ini oluşturan bir bölge üs olarak Türkiye’ye verilecek; Türkiye de buna karşılık ENOSİS’i kabul edecekti. Kıbrıs 6 yerel yönetime ayrılacak, bunlardan 2’si Türk denetiminde bırakılacaktı. ENOSİS’e karşılık Meis adası Türkiye’ye verilecekti. Kıbrıslı Türklere azınlık hakları tanınacaktı. Bu plan da, “ENOSİS’i şartsız olarak öngörmediği için” Makarios tarafından reddedildi. Yunanistan’ın sunduğu karşı tekliflerde ise; El-Greco burnunda
26 Mart 1965′te BM Güvenlik Konseyi tarafından yeni bir rapor yayınlandı fakat Türkiye tarafından bu plan reddedildi. Çünkü raporda, Kıbrıs Türkleri’nin Rum hâkimiyetini kabul etmesi, Türklerin Ada’dan göçünün kolaylaştırılması, Rumca’nın Kıbrıs’ın resmi dili haline getirilmesi gibi Rum yanlısı teklifler yer almıştır.
Kıbrıs sorununun çözümü için 1965 yılı Mayıs ayında Türkiye ile Yunanistan arasında başlayan görüşmeler, Kıbrıs’taki Rum-Yunan kuvvetlerinin 15 Kasım 1967′de Boğaziçi ve Geçitkale köylerine saldırmasına kadar aralıklarla devam etti. 1965 Temmuzunda Yorgo Papandreu, kral tarafından başbakanlıktan azledildi. Ancak Papandreu’nun çeşitli tertipler içine girmesi, Yunan ordusunun 21 Nisan 1967′de Albay Papadopulos liderliğinde bir hükümet darbesi yapmasına neden oldu. Yunanistan’ın yönetimini eline alan Albaylar Cuntası, Kıbrıs sorununu Türkiye ile Yunanistan arasındaki diğer anlaşmazlıklarla birlikte değerlendirmeye başladı.
Albaylar Cuntası ile arası iyi olmayan Makarios, 26 Haziran 1967 günü Rum Temsilciler Meclisini toplayarak “ENOSİS” kararı almaya kalkışmıştı. Bununla da yetinmeyen Kıbrıs Rum yönetimi, adada görev yapan 10 bin civarındaki Yunan askerinin, Rum Milli Muhafız Ordusu’na katılmasına ilişkin başka bir karar daha aldı. Rum yönetiminin bu kararları Dr. Fazıl Küçük tarafından Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U’Thant nezdinde protesto edildi.
Politikasında çok büyük değişiklikler yapan Makarios, ENOSİS’in tek başına Rumlar veya Yunanlılar tarafından gerçekleştirilemeyeceğini, Türkiye’nin bu konuda en büyük engeli oluşturduğunu görmüştü. O’na göre konu uluslar arası platformda destek sağlamakla halledilebilirdi. Diğer yandan Kıbrıs Rumları’nın seçimle işbaşına getirdikleri bir Cumhurbaşkanı idi. ENOSİS’le Yunanistan’ın Kıbrıs’ta bir valisi durumuna düşmek istemiyordu. İleryen yıllar içinde tekrar ada ya dönen Grivas, EOKA terör örgütünü yeni baştan organize etmeye başladı. Böylece yeni teşkilat EOKA-B adıyla sahneye çıktı(2). O zamanlara kadar Makarios yanlısı bir tutum izleyen Nikos Sampson da, Grivas’ın örgütünü desteklemeye başladı.
26 Temmuz 1973 gecesi harekete geçen Grivas’a bağlı EOKA-B militanları, Limasol polis merkezini yakıp, Makarios yanlısı polisleri de kaçırdılar(5). 27 Temmuz gecesi de Rum Ticaret Bakanı Kolokasidis’in evi ile Lefkoşe’de bir fabrika bombalandı. Bununla da yetinmeyen EOKA-B militanları, Rum Adalet Bakanı Vakis’i de kaçırdılar. Bunun üzerine harekete geçen Makarios taraftarları, EOKA’cı olarak bilinen kişileri evlerinden toplanmaya, sorgusuz sualsiz hapse atmaya başladılar.
Makarios ile Yunan Cuntası arasındaki karşılıklı suçlamalar yıllarca sürdü. Sonunda Makarios, 2 Temmuz 1974′te Yunanistan Cumhurbaşkanı Fedon Kizikis’e yazdığı mektupta, Atina’nın Kıbrıs’taki ENOSİS faaliyetlerini protesto etti ve tayin edilmiş bir vali değil, seçilmiş bir lider olduğu bildirerek, kendisine buna göre muamele edilmesini istedi. Atina’nın bu mektuba cevabı sert oldu. 15 Temmuz 1974 günü, eski EOKA teröristlerinden ve cinayetleriyle meşhur Nikos Sampson, Rum Milli Muhafız Ordusu’nu da yanına alarak, yaptığı bir darbe ile Makarios’u düşürdü ve Kıbrıs Elen Cumhuriyeti’ni ilan etti. Makarios kaçmayı başardı. Sampson darbesi, ENOSİS’ten başka bir şey değildi. Olay aynı zamanda Yunanistan’ın Kıbrıs’a açık bir müdahalesi idi. Bu müdahale ile Kıbrıs buhranı da başlamış oldu.
Türkiye’nin Ada’ya Müdahalesi
Makarios’a karşı düzenlenen darbeye Türkiye Hükûmeti’nin tepkisi sert oldu. Kıbrıs Türk halkının imha tehlikesi ile karşı karşıya olduğunun Makarios gibi yetkili bir ağızdan BM Güvenlik Konseyi’nde açıklanmış olması, garantör devletlerden biri olan Türkiye’yi harekete geçirdi. 15 Temmuz 1974′te toplanan Bakanlar Kurulu ülkenin menfaatleri ve güvenliği ile her türlü tedbiri almak üzere Başbakan Bülent Ecevit’e tam yetki verdi.
Bu arada Kıbrıs’ta da çatışmalar devam ediyordu. Bütün Kıbrıs’ta sıkıyönetim ilan eden darbeciler kısa zamanda Lefkoşe ve Girne’ye hâkim oldular. Nikos Sampson Kıbrıs’ta bir “Helen Cumhuriyeti” kurulduğunu açıklayarak “enosis”e giden yolda önemli bir adım atmıştı. İngilizler tarafından bir helikopterle adadan kaçırılan Makarios ise Kıbrıs’ın Yunanistan işgalinde olduğunu açıklamıştı.
Gelişmeleri endişeyle takip eden Türkiye; İngiltere, ABD ve SSCB ile temasa geçerek tepkilerini iletti. Diğer yandan Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün davetiyle TBMM 17 Temmuz 1974′te olağanüstü toplandı. Aynı gün Londra’ya giden Başbakan Bülent Ecevit, İngiliz Hükûmeti’ni müşterek müdahaleye ikna etmeye çalıştıysa da başarılı olamadı. BM’de ise SSCB’nin, Yunanistan’ın kınanması isteği ile verdiği önerge ABD tarafından veto edildi. Bununla birlikte ABD anlaşmazlığın barışçı yollarla çözülmesi için Londra, Ankara ve Atina’da görüşmelerde bulunmak üzere Dışişleri Bakan Yardımcısı Joseph Sisco’yu görevlendirdi. 18 Temmuz’da Sisco ile görüşen Başbakan Ecevit onun vasıtasıyla Yunanistan’a, Türkiye’nin isteklerini içeren bir kesin uyarı gönderdi. Bu ültimatomla Nikos Sampson’un Kıbrıs Devlet Başkanlığı’nı bırakması, Kıbrıs Millî Muhafız Teşkilâtı’ndaki 650 Yunan subayının geri çekilmesi ve adanın bağımsızlığı için sağlam garanti verilmesi isteniyordu. Yunanistan’daki cunta Türklerin, ABD’nin baskısıyla kuvvet kullanamayacaklarına kanaat getirdiği için bu istekleri reddetti.
Bütün bu çalışmaların olumsuz sonuç vermesi üzerine Türkiye, Garanti Anlaşması’nın IV. maddesine istinaden 20 Temmuz 1974 günü tek taraflı olarak Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başlattı. Girne kıyılarından başlayan Türk çıkarmasında hava kuvvetlerinin de desteğiyle Girne-Lefkoşe arasında küçük bir köprübaşı tutuldu. Türk askerleriyle mücadele edemeyen Millî Muhafız Ordusu ve EOKA-B, Türk yerleşim birimlerine saldırarak büyük bir katliama girişti. Yüzlerce Kıbrıslı Türk katledildi. Kadınların ırzına geçildi, çocuklar sokak ortalarında öldürüldü, köyler yakılıp yıkıldı. Türk kuvvetleri 22 Temmuz’da Girne’yi ele geçirdi. 22 Temmuz akşamı Türkiye, BM Güvenlik Konseyi’nin ateşkes kararını kabul etti. Türk müdahalesi sonucu Yunanistan’daki cunta idaresi ve onun Kıbrıs’taki kuklası Nikos Sampson Hükûmeti de yıkıldı. Ateşkes kararından sonra 25 Temmuz 1974′te Türkiye, Yunanistan ve İngiltere dışişleri bakanları I. Cenevre Konferansı çalışmalarına başladı. 30 Temmuz’da sona eren konferansta Türk tarafının istekleri doğrultusunda: “Ada’da bir güvenlik bölgesinin kurulması, Rum ve Yunan işgalindeki Türk bölgelerin derhal boşaltılması, esir durumda olan asker ve sivillerin mübadele edilmeleri veya serbest bırakılmaları, barışın sağlanması ile birlikte anayasaya uygun bir hükûmetin yeniden kurulmasının temini, Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Kıbrıs Türk Toplumu ile Kıbrıs Rum Toplumu olmak üzere iki otonom idarenin mevcudiyeti” kabul ve ilan edildi. Bu anlaşmanın, Millî Muhafız ve EOKA-B elemanlarının Kıbrıs Türk Toplumu’na yapacağı saldırıları da sona erdireceği umuluyordu. Ancak 8 Ağustos’ta II. Cenevre Konferansı’nın yapılmakta olduğu zamanda Millî Muhafız ve EOKA-B işgal ettikleri yerleri tahliye etmedikleri gibi ellerindeki esirleri de serbest bırakmadılar. İkinci konferans esnasında Türklerin “iyi niyet jesti” olarak Limasol ve Larnaka civarında bir miktar köyü boşaltmış olmalarına rağmen, Rum-Yunan kuvvetleri Türk köylerine saldırılarını sürdürdüler.
Bu arada Cenevre’de devam eden II. Konferans’ta Rum ve Yunan delegeler I. Konferans’ta Yunan dışişleri bakanının kabul ettiği konuları inkâr yoluna saptılar. Rum-Yunan ikilisi meseleyi sürüncemede bırakmak taktiğiyle görüşmelerde olmadık tekliflerde bulunuyorlar ve ilgili-ilgisiz bazı devletleri meselenin içine çekerek bir takım masabaşı oyunlarıyla oyalama taktiği yürütüyorlar ve bu zaman zarfında Yunanistan’ın gerekli askerî hazırlıklarını tamamlayarak adaya kuvvet göndereceğini hesaplıyorlardı. Türkiye, Rum-Yunan ikilisiyle anlaşmanın mümkün olmadığını görerek 22 Temmuz’da başlayan fakat ateşkes sonucu tamamlanamayan harekâtın tamamlanmasına karar verdi. 14 Ağustos’ta başlayıp 16 Ağustos’ta sona eren üç günlük harekât neticesinde bir taraftan Magosa’ya diğer taraftan Lefke’ye varılarak Türk tarafının sınırları çizildi.
Kıbrıs Türk Barış Harekâtı’nı incelemek üzre, İngiltere Parlamentosu tarafından kurulan özel komite 1976 yılında verdiği raporda; “Türk kuvvetlerinin I. Barış Harekâtı’nda ulaşmış olduğu yerler askerî bakımdan savunmak için yeterli olmadığından dolayı II. Barış Harekâtı’nın yapılması kaçınılmazdı” denilmektedir. Ayrıca Lord Neval da “1974 yılında Türk askerî müdahalesi olmasaydı, adada Türk kalmayacaktı” demiştir. Barış harekâtı sonrasında ortaya çıkan Muratağa, Atlılar, Sandallar vb. katliamları harekâtın ne derece yerinde bir karar olduğunun göstergesidir. Kıbrıs Barış Harekâtı’yla adada yıllardır devam eden Rum işkencesi sona erdirilmiş, Türklerin insanca yaşayabilecekleri bir ortam sağlanmış ve hürriyet özlemi Türkiye’nin yerinde müdahalesiyle sona ermiştir. Rum-Yunan ikilisi tarafından Kıbrıs’ın Türkiye tarafından işgal edildiği dünya kamuoyuna propaganda edilmesine rağmen, Atina Yüksek Mahkemesi 21 Mart 1979 tarihinde aldığı kararla Türkiye’nin müdahalesinin, Garanti Anlaşması’nın IV. maddesine göre yasal olduğunu onaylamıştır. Avrupa Konseyi de 29 Temmuz 1974 tarihinde almış olduğu 873 sayılı karar ile Türk müdahalesinin yerinde olduğunu kabul etmiştir. Türkiye Kıbrıs ta Türk halkının güveniliğini tam anlamıyla sağlamak için ilk harekâttan 21 gün sonra Ada ya ikinci bir harekât düzenleyerek kontrolü eline aldı. Türkiye’nin yapmış olduğu bu müdahaleye karşı Uluslar arası alandan tepkiler geldi. ABD bu tepkisini Türkiye ye Silah ambargosu uygulamak şeklinde gösterdi. Gerçi bu ambargonun altında yatan sebepler başka gelişmeler o larak değerlendiriliyordu ancak görünen yüzü bu şekildeydi. Ambargo kararı ile Türk-Amerikan ilişkileri Kıbrıs sorununa bağlanmış oluyordu. Kıbrıs sorunu bu ilişkilerin ağırlık merkezi yapılıyordu. Bu, Amerika için garip bir tutumdu. Öte yandan, bir müttefik öbür müttefikini cezalandırmış oluyordu. Bu da garip bir ittifak ilişkisi idi. Sonunda, Türkiye’yi ve Türk kamuoyunu en çok üzen de, Amerika’nın, yıllardan beri Rumların yaptıklarını ve Yunanistan’ın kışkırtmalarını bir kenara atıp, Kıbrıs’taki Türk varlığını kurtarmak için harekete geçen Türkiye’yi suçlu gibi görmesiydi.
Harekâtın en önemli sonucu, Türk Halkının can, mal ve namus güvencesinin sağlanmış olmasıdır. Bununla beraber 20 Temmuz müdahalesi ile Yunanistan’daki askeri Cunta istifa etmiş ve sivil bir hükümet kurulması gerçekleşmiştir. Eski Yunan politikacılarından Konstantin Karamanlis, sürgünde Olduğu Fransa’dan gelerek Yunanistan’ın başına geçmiş ve 20 Temmuz Yunanistan’da Demokrasinin yeniden doğmasına neden olmuştur. Aynı şekilde Kıbrıs’ta 15 Temmuz darbesinin sonucu olarak başa geçen Nikos Sampson çekilerek, yerine Klerides geçmiş ve darbecilerin Rum toplumu içinde egemenliklerini sürdürmeleri engellenmiştir. 20 Temmuz darbesiyle Rum toplumu içinde siyasi görüş farklılıklarından dolayı darbecilerin sürdürdüğü katliamları durdurulmuş, daha binlerce insanın katledilmesini önlemiştir. Bu hareketın en önemli sonuçlarından biriside bir asırdır devam eden ENOSİS faaliyetlerinin önüne set çekilmiş olmasıdır. Türkiye açısından önemli bir sonucuda Türkiye’nin dış politikasında yaşanmıştır. Türkiye bu olay sonucunda dostunu ve düşmanını iyi ayırt etme imkânına sahip olmuştur. Bundan sonraki süreçte Türkiye İslam ü lkeleriyle olan ilişkilerini gözden geçirmiş ve diyaloğunu artırmıştır.
Kıbrıs Türk Federe Devleti’nden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine:
İkinci Barış Harekâtı’nın hemen ardından 25–26 Ağustos 1974 tarihinde BM Genel Sekreteri Kıbrıs’a gelmiş ve toplumlar arasında ikili görüşmelerin başlatılmasını istemişti. 28 Aralık 1967 tarihinde Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi’nin ilanından sonra ikince aşama 13 Şubat 1975 günü Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanı ile gerçekleşti. 13 Şubat 1975′de ilan edilen Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kuruluş bildirisi, Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi Meclisi’nde Yönetim Başkanı Rauf Denktaş tarafından okunmuştur.
KTFD’nin kurulmasından Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanına kadar geçen süre, isim “federe” de olsa, devletin kökleşmesi, halkın kısa ve uzun vadeli sorunlarının çözümü ve demokratik hayatın yerleşmesi için zorlu bir mücadele dönemini oluşturmuştur.
Bu süre içinde KTFD Anayasası tamamlanmış ve halk oylaması ile yüzde yüze yakın onay görerek, yürürlüğe girmiş, biri 1976′da, biri de 1981′de olmak üzere iki genel seçim, iki de yerel seçim yapılmış, demokratik mekanizma çalışarak her devletin karşılaştığı sorunlar, demokratik parlamenter sistem içinde çözümlenmeye çalışılmıştır.
3 Ağustos 1977 tarihinde Makarios ölmüş; Kıbrıs’ın Rum tarafı Makarios’un yerine Demokratik Parti lideri Spiros Kyprianou’yu Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı’na seçmiştir. Ancak haklı olarak Türkiye ve Kıbrıs Türk Federe Devleti, Kyprianou’nun yalnızca Güney Kıbrıs’taki Rum yönetimini temsil edebileceğini ileri sürerek Kyprianou’nun Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı’nı tanımamıştır. Yine de Kıbrıs sorununa çözüm bulunması amacıyla 1979′da Kyprianou ile Denktaş arasında bir zirve toplantısı gerçekleşmiştir. Fakat bu görüşmelerde taraflar bir anlaşmaya varamamışlardır. Kıbrıs Rumları “Kıbrıs Hükümeti” olarak tüm dünyada tanınmış olmanın vermiş olduğu rahatlığı içerisinde hiçbir anlaşmaya yanaşmıyorlardı. Böyle bir ortamda BM’nin 13 Mayıs 1983 tarihli kararından sonra Self-determinasyon hakkını kullanan Kıbrıs Türk Halkı 15 Kasım 1983 yılında Federe Meclis’in oybirliği ile aldığı kararla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanı tüm dünyaya duyuruldu.
40 Milletvekili ve Meclis dışından atanan bir Bakanın önerisiyle alınan Meclis kararında şu ifadeler yer alıyordu:
Kıbrıs Türk halkının özgür iradesini temsil eden, doğuştan hür ve eşit olan bütün insanların hür ve eşit yaşamalarına inanan, bu inanç içinde, Kıbrıs Türk Halkının kendi kaderini tayin etme hakkını 17 Haziran 1983 tarihli kararıyla dünyaya ilan etmiş olan, ırk, milli menşe, dil ve din gibi farklara dayalı olarak insanlar arasında ayırım gözetilmesini, her türlü sömürgeciliği, ırkçılığı, baskı ve tahakkümü reddeden, Kıbrıs’ta, Doğu Akdeniz’de, Orta-Doğu’da ve dünyada tam bir barış ve istikrarın, huzur ve güven içinde yaşama ve kendi kendilerini yönetmeye hakları olduğuna inanan, aynı adada yan yana yaşamaya mecbur bulunan bu iki halkın aralarındaki bütün sorunları, eşit düzeyde müzakerelerle, barışçı, adil ve kalıcı bir çözüme ulaştırmanın mümkün ve zorunlu olduğu görüşüne sımsıkı bağlı bulunan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanının iki eşit halk arasında ortaklığının bir federasyon çatısı altında yeniden kurulmasını ve sorunların çözümlenmesini engellemeyip, kolaylaştırabileceğine kani olan, iki halk arasındaki bütün sorunların barışçı ve uzlaşmacı bir politika ile çözümlenebileceğine inanan ve bu amaçla müzakereler yürütülmesini yürekten dileyen ve önerilmiş bulunan zirve toplantısının bu açıdan yarar sağlayacağına inanan Meclisimiz, Kıbrıs Türk Halkı adına, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve ‘bağımsızlık bildirisini’ onaylar”.
BM’nin 13 Mayıs 1983 tarihli kararından sonra; Kıbrıs Rumlarının, “Kıbrıs Hükümeti” olarak tüm dünyada tanınmalarının rahatlığı içinde hiçbir anlaşmaya yanaşmıyorlardı. Bu durumda self-determinasyon hakkını kullanan Kıbrıs Türk halkı, 15 Kasım 1983′de Federe Meclis’in oybirliği ile aldığı bir kararla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan ettiğini dünyaya duyurdu.
40 Milletvekili ve Meclis dışından atanan bir Bakanın önerisiyle alınan Meclis kararında şu ifadeler yer alıyordu:
“Kıbrıs Türk halkının özgür iradesini temsil eden, doğuştan hür ve eşit olan bütün insanların hür ve eşit yaşamalarına inanan, bu inanç içinde, Kıbrıs Türk Halkının kendi kaderini tayin etme hakkını 17 Haziran 1983 tarihli kararıyla dünyaya ilan etmiş olan, ırk, milli menşe, dil ve din gibi farklara dayalı olarak insanlar arasında ayırım gözetilmesini, her türlü sömürgeciliği, ırkçılığı, baskı ve tahakkümü reddeden, Kıbrıs’ta, Doğu Akdeniz’de, Orta-Doğu’da ve dünyada tam bir barış ve istikrarın, huzur ve güven içinde yaşama ve kendi kendilerini yönetmeye hakları olduğuna inanan, aynı adada yan yana yaşamaya mecbur bulunan bu iki halkın aralarındaki bütün sorunları, eşit düzeyde müzakerelerle, barışçı, adil ve kalıcı bir çözüme ulaştırmanın mümkün ve zorunlu olduğu görüşüne sımsıkı bağlı bulunan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanının iki eşit halk arasında ortaklığının bir federasyon çatısı altında yeniden kurulmasını ve sorunların çözümlenmesini engellemeyip, kolaylaştırabileceğine kani olan, iki halk arasındaki bütün sorunların barışçı ve uzlaşmacı bir politika ile çözümlenebileceğine inanan ve bu amaçla müzakereler yürütülmesini yürekten dileyen ve önerilmiş bulunan zirve toplantısının bu açıdan yarar sağlayacağına inanan Meclisimiz, Kıbrıs Türk Halkı adına, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve ‘bağımsızlık bildirisini’ onaylar”.
Kıbrıs Türk halkını, bağımsızlık mücadelesi sırasında yalnız bırakmayan Türkiye Cumhuriyeti, KKTC’yi ilk tanıyan ülke oldu.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Rumlar, Yunanlılar ve diğer batılı devletlerin yanı sıra BM Güvenlik Konseyi bu duruma tepki göstermişlerdir. BM Güvenlik Konseyi KKTC’nin ilanından 3 gün sonra almış olduğu bir kararla bağımsızlığı kınamıştır. Türkiye ye yakın bazı ülkelerin KKTC yi tanıma eğilimleri ise başta ABD ve İngiltere olmak üzere diğer batılı devletleri baskılarıyla geri çevrilmiştir. 13 Mayıs 1984 yılında BM Güvenlik Konseyi almış olduğu 550 sayılı karar ile KKTC’nin ilanını ayrılıkçı bir hareket olarak değerlendirmiştir.
KKTC’nin kurulmasından sonra da toplumlar arası görüşmeler devam etmiştir. Bu görüşmeler sürecinde 1985 ve 1986 yıllarında BM Genel Sekreteri’nin New York’ta hazırlamış olduğu “Kıbrıs Üzerine Anlaşma Taslağı” Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edilirken Rumlar tarafından reddedilmiştir.
Uluslar arası çözüm arayışları devam ederken, Kıbrıs Rum Kesimi 1987 yılında AB ile Gümrük Birliği Protokolünü başlatmıştır. Bu görüşmelerde Rumlar Ada’nın bütününü temsil etmişlerdir. 1990 yılının Temmuz ayında da Rumlar, Adanın tamamı adına AB’ye üyelik müracaatında bulunmuşlardır. Uluslar arası antlaşmalara aykırı olmasına rağmen Avrupa Birliği başvuruyu kabul ederek normal süreç içerisinde değerlendirmiştir. 1993 yılında da AB Kıbrıs’ın tam üyelik için gerekli koşuları taşıdığını belirtmiştir. Aynı yıl Yunanistan ve Rum Kesimi arasında “Ortak Savunma Doktrini” imzalanmıştır.
1990 yılına gelindiğinde BM Güvenlik konseyi 649 sayılı kararı alarak tarafları, kabul edilebilir bir uzlaşma zemini yaramaya çaba göstermeye davet etmiştir. Aynı kararda çözümün iki toplumlu, iki kesimli bir zeminde gerçekleşmesi belirtilmiştir. 1991 yılında Türkiye BM ye, Kıbrıs sorumunu “Dörtlü konferans” şeklinde çözülmesini önermiştir. Ve bu öneri BM tarafından kabul edilmiştir. 1992 yılında BM Genel Sekreteri Butros Gali tarafından hazırlanan toplam 100 paragraflık “BM Fikirler Dizisi” tarafların onaylarına sunulmuştur. Türk tarafı bu anlaşmanın 100 paragrafının 91’ini kabul etmiştir. Rum tarafında ise o dönem iktidarda olan Vasiliu bu paketi onaylamıştır. Ancak kısa bir süre sonra iktidara gelen Klerides bu anlaşma paketini geri çevirmiştir. 1994 yılında Gali’nin hazırladığı “ Güven Artırıcı Önlemler” paketi ABD’nin desteğine rağmen Rum tarafınca kabul görülmeyerek reddedilmiştir.
Birçok başarısız girişimin ardından zaten gerilmekte olan ilişkiler, 1997 yılının ocak ayında hat safhaya çıkmıştır. Rumlar Rusya ile yerden
1997 yılında AB Kıbrıs adasıyla olan görüşünde bir değişikliğe gitmiştir. Kıbrıs’ın AB ye tam üye olabilmesi için Ada da önce kalıcı siyasi bir çözüm gerektiğini vurgulamıştır. AB’nin bu açıklamasıyla Kıbrıslı Türklerin varlığı göz önüne almasının ardından Yunanistan Dış işleri Bakanı “ AB’nin doğuya genişlemesini reddederiz” açıklamasında bulunmuştur. AB’nin 1999 10–11 Aralık tarihinde yapmış olduğu Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin Ab üyeliği için yaptığı müracaat resmi olarak kabul edilmiştir. Yalnız bu zirvenin sonu. Belgesinde Türkiye’nin konumuyla ve Kıbrıs’ın durumuyla ilgili olarak özel maddeler yer almıştır. Bu belgede Kıbrıs ta politik bir çözümün gerekliliği ortaya konmuştur. Zirveden sonraki yıl Türkiye’nin AB üyeliği sürecindeki “yol haritası” olan Katılım Ortaklığı Belgesi yayınlanmıştır. Bu belge de yer alan Kıbrıs ile ilgili ifadeler Türkiye ve AB arasında büyük bir krize neden olmuştur. Bu ifadelere tepki olarak New York’ ta devam eden görüşmelerden Rauf Denktaş çekilmiştir. 2001 yılına gelindiğinde AB Kıbrıs sorunu çözülmeden de Kıbrıs’ın üyeliğini görüşebileceklerini söylemiştir. Bu gelişmeler üzerine Türkiye Kıbrıs için bedel ödemeye hazır olduğunu açıklayarak kararlığını ortaya koymuştur.
Bu süreçlerde Rum kesiminde yapılan seçimlerde Papadapulos iktidara gelmiş ve Rumlar ada da ne istediklerini ortaya koymuşladır. Daha sonra KKTC de yapılan seçimlerde CTP %44 oy almış ve Serdar Denktaş’ın partisi DP ile koalisyon hükümeti kurulmuştur.
Taraflarla yapılan görüşmelerin ışığında hazırlanan 3.Annan Planında KKTC tarafından olmazsa olmaz şartlar olarak sunulan “Egemenlik, eşitlik, iki kesimlilik ve Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi” olarak anılan şartlarla ilgili hiçbir yeni teklif getirmediği ve planda bütün bunların göz ardı edildiği görüldü. Kamuoyunda da bahsedildiği gibi Rumların topraklarına ve haklarına hiçbir suretle dokunulmazken, Türk tarafın sahip olduğu topraklar ve haklar tartışılmak istenmektedir. BM Genel Sekreteri’nin adı ile anılan, Kıbrıs’a çözüm getireceği ileri sürülen Anan Planı’nı bugüne kadar Türkçe çevrilmiş değildir. 9000 sayfadan ibaret olan bu planın karar vericiler tarafından okunmadığı da aşikârdır. Yani yapılan halk oylamasında Türk milleti tam olarak içeriğini bilmediği, ileride sorun çıkarabilecek püf noktalarını tespit edemediği bir belgeye, yapılan sistemli çalışmalarla “ evet” demek zorunda bırakılmıştır. Plan kamuoyunda son şans olarak takdim edilmiş ve Kıbrıslı Türkleri izolasyondan kurtaracak, refah getirecek bir belge olarak sunulmuştur. Rum kesiminin hayır, Türk kesiminin evet demesi, Türkiye yi haklı olduğu bir davada dezavantajlı bir konuma sürüklemiştir. Genel hatlarıyla incelendiğinde, bu plana itiraz edilebilecek, Türk tarafı açısından sakıncalar doğurabilecek hususlar şunlardır:
· Bu planda iddia edilen çözüm, iki eşit ve egemen devlet arasında ve onların birbirlerini tanımasıyla, ortak rızayla oluşturulacak bir çözüm değildir. KKTC egemen bir devlet olarak tanınmamaktadır. Örneğin KKTC’nin şimdiye kadar dağıtmış olduğu tapular geçersiz olacaktır. Bulunan çözüm, şimdiye kadar AB nezdinde muhatap alınan Rum Kesiminin Kuzeydeki Türkleri de içine alması şeklindedir.
· Planın son halinde sunulan harita, önceki Planda sunulan haritalardan bir tanesinin Karpaz’sız olanının aynıdır. KKTC’nin Ada’daki toprağı %36 dan %28 lere inmekte, tüm verimli araziler Rumlara bırakılmakta ve binlerce Türk yerleşimci göçe zorlanmaktadır. Aşamaları olarak 60 bin kişinin göç edeceği bir plan adaya ne kadar çözüm getirebilecektir? Bu göç edecek insanların yeniden yerleştirilmeleri için gereken tahmini 4 milyar dolar nereden ve nasıl finanse edilecektir?
· Kalan topraklardaki Türk askeri varlığı şuandaki mevcudu olan 35 binden tedricen önce 6 sonra 3 bine sonrada 650 kişiye indirilecektir. Kalan askerler BM gözetiminde tutulacak ve 3 yılda bir gözden geçirilecektir.
· Aşamalı olarak Türk tarafına yerleşecek nüfusun oranı Türk nüfusunun %33 olacaktır. Yerleşen Rumlar, yerel seçimlerde oy kullanabilecektir. Federal seçimlerde ise kendi toplumlarındaki temsilcilere oy vereceklerdir. Yani Türkleri Huzursuz edebilecek bir Rum nüfusu Türklerin arasına sokulmak istenmekte iki kesimlilik delinmek istenmektedir.
· Mal-mülk konusunda Türk tarafının savunduğu toplu çözüm ve tazminat ilkesi kabul edilmemekte, genel olarak herkes kendi sahip olduğu mülkünü üçte birine yeniden sahip olabilecek kalan kısımda bono ve senetle karşılanacaktır. Bunlar Kıbrıslı olmayan bir kişinin yürüttüğü Mal mülk komisyonunca halledilecektir. Oluşturucu devletlerin vatandaşları yeni ortaklığında vatandaşı sayılacak ve ancak şimdiye kadar adaya yerleşmiş olan Türkiye’den gelen Türklerin yalnızca 45 bininin vatandaşlığı geçerli sayılacaktır. Bunun üstündekiler Türkiye ye göç edecektir. Göç edecek kişilerin listesi, halk oylamasından 45 gün önce istenmiştir. Burada amaç Planın oylanmasında oy kullanmalarının önlenmesidir.
Bu itiraz noktalarının işaret ettiği gibi Anan planı bir zafer değildir, hatta Türkleri refaha kavuşturacak, izolasyondan kurtaracak bir belge hiç değildir. Bu belge en iyi ihtimalle 15 yıllık bir süreçte adadaki Türkleri eritecek ve anavatanla bağlarını koparacak, adayı Rumlaştıracak bir plandır. Metnin içeriğini bilmeyen bir halka bunu onaya sunmakta tarihte görülmemiş bir olaydır.
Referandum AB’nin genişleyeceği 1 Mayıs 2004 tarihinden önceye sıkıştırılmak istenmiş ve Türk kesimine planı inceleme olanağı tanınmamıştır. Bu süre zarfında kamuoyuna yönelik medyatik baskılarda hat safhaya ulaşmış, plana evet diyenler Avrupa’dan ve Amerika’dan finanse edilmişlerdir. Türk kesiminde yapılan bu çalışmalar sonucunu vermiş ve KKTC halkı referandumda bu plana “evet” demiştir. Rum kesimi ise yapılan evet baskılarına boyun eğmeyerek “hayır” demiş ve Türklerle eşik ve ortak bir yaşam istemediğini ortaya koymuştur. Rumların bu uzlaşmaz tavrına rağmen ödüllendirilenler yine onlar olmuşlardır. 1 Mayıs 2004 Avrupa birliği Rum Kesimini Kıbrıs’ın tek temsilcisi olarak üyeliğe kabul etmiştir. Bu kararla kurucu antlaşmalarda yer alan, Kıbrıs’ın garantör ülkeler olan Türkiye ve Yunanistan’ın üye olmadığı bir kuruluşa üye olamayacağı ilkesi çiğnenmiştir.
Rumların Kıbrıs’ın tek temsilcisi olarak Avrupa birliğine alınması, Türkiye ’nin Avrupa Birliği sürecini de sekteye uğratmıştır. Artık Türkiye Yunanistan’ın veto tehdidinin yanında bir de Rumların veto tehdidi ile karşı karşıya kalmıştır. Türkiye Avrupa birliği ülkeleriyle imzalamış olduğu Gümrük birliği protokolünü, AB ye üye olan 10 devleti içi alacak şekilde genişleyen bir ek protokol imzalaması gerekiyordu. Burada Türkiye’nin önüne çıkan en büyük sorun Rum kesimini tanımayan ülke konumunda olmasıydı. 29 Temmuz 2005 tarihinde Türkiye kamuoyu dikkatlerini üzerine çekmeden Gümrük birliğini AB’ye üye 10 yeni ülkeye genişleten ek protokolü Başbakanın talimatıyla imzalamıştır. Bununla beraber Türk hükümeti yayınlamış olduğu ikinci bir deklarasyonla Güney Kıbrıs Rum Yönetimini, Kıbrıs cumhuriyeti olarak tanımadığını deklare etmiştir. Bu deklarasyonun açıklanmasından hemen sonra Avrupa Birliğinden karşı açıklamalar ardı ardına gelmiştir. AB dönem başkanlığını yürüten İngiltere “ AB’nin 25 ülkeden oluştuğunu ve bu ülkelerden birisinin de Kıbrıs Cumhuriyeti olduğunu vurgulamıştır”. Ülke kamuoyunda da Türkiye’nin ticaret yaptığı, limanlarını kullandırttığı bir ülkeyi tanımadığını söylemiş olması tartışılmıştır. Görüldüğü gibi bu bildirge (bildirge) Avrupa da kabul görmemiş ve tek taraflı kalmıştır.
Bu süreçte Kıbrıs cumhuriyetinin şikâyetlerinin muhatabı AB olacaktır. Böylece fiilen ve hukuken bağısız olan KKTC’nin tasfiye sürecide başlatılmış olacaktır. Bunun devamında askerlerimizin adadan çıkarılması ve Kıbrıs’ın Girit’leştirilmesi gelecektir. Sonuçta güç kullanarak “Enosis” emellerini gerçekleştiremeyen Rum-Yunan ikilisi AB üyeliği sürecinde dolaylı olarak bu hayallerini gerçekleştirmiş olacaklardır.
Kaynakça
Internet Adresleri:
Kitap:
İsmail, Sabahattin, Kıbrıs Sorununun Kökleri (İngiliz Yönetiminde Türk-Rum İlişkileri ve İlk Türk-Rum Kavgaları), Akdeniz Haber Ajansı Yayınları, İstanbul 2000
Çay, Abdulhaluk Mehmet, Kıbrıs’ta Kanlı Noel–1963, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1989.
Artuç, İbrahim, Kıbrıs’ta Savaş ve Barış, Kastas Yayınları, İstanbul 1989
Özersay, Kudret, Kıbrıs Sorunu Hukuksal Bir İnceleme, Asam Yayınları, Ankara 2002
Öztürk, Metin Osman, Stratejik Açıdan Doğu Akdeniz ve Kıbrıs, Altın Küre Yayınları, Ankara 2003
Efegil, Ertan-İrfan, Kaya, Ülger (Ed), AB ve Kıbrıs Bugünü ve Geleceği, Gündoğan Yayınları, İstanbul 2002
Kategori: KIBRIS MESELESİ
