TÜRK DEVLET SİSTEMİ
İSLAMİYET’TEN ÖNCE KURULAN TÜRK DEVLETLERİNDE DEVLET YÖNETİMİ
A- TÜRKLERDE DEVLET KAVRAMI
Devlet; hukukî bakımdan, emretme hak ve yetkisine sahip, yüksek sosyal ve siyasî bir teşkilâttır. Eski Türkler devlete “İl (el) adını veriyorlar ve onu sonsuz bir varlık (bengü il) olarak vasıflandırıyorlardı. Bu anlayış İslâmiyet’ten sonraki devirlerde de (devlet-i ebed müddet) aynen devam etmiştir. Devlet; “millet”, “ülke”, “hâkimiyet (otorite)” ve “teşkilât” gibi birbirini tamamlayan dört unsurdan meydana gelmektedir.
1- Türklerde Millet Anlayışı
Türkler, millete “Budun” diyorlardı. Millet, “ortak bir geçmişi olan ve bir arada yaşama arzusu gösteren, aynı dil, kültür ve tarih bağlarıyla birbirlerine bağlı olan insan topluluğudur, İslâmlık öncesi Türklerde güçlü bir “millet” fikri vardı. Budun sözü de “bod”, “boy” sözünden geliyordu. Türkler bu çağda, milleti devletin (il’in) esas kurucusu ve sahibi olarak düşünüyorlardı. Tanrı da Türk Milleti’nin koruyucusu durumundaydı. Orhun Kitabelerinde Türk Milleti’nin “adı” ve “ünü” yok olmasın diye Tanrı’nın Türk Milleti üzerine iyi kağanlar getirdiği yazılıdır. Bilge Kağan bu durumu şöyle anlatır: “Türk Milleti’nin adı ve ünü yok olmasın diye Babam Kağanı, Annem hatunu (yukarı) götürmüş Tanrı il veren Tanrı, Türk Milleti’nin adı ve ünü yok olmasın diye özümü tahta oturtan gerçek, o Tanrı…”
Eski Türk toplumunda en küçük sosyal birim ailedir. Türkler, sosyal yapının çekirdeği olan aileye “Oguş” diyorlardı. Türklerin dünyanın dört bir yanma dağılmalarına rağmen varlıklarını korumalarının esas sebebi aile yapısının çok sağlam olmasından ileri geliyordu. Çünkü Türklerde “aileden devlete” giden bir düşünce vardı. Ayrıca, onlar çok erken çağlarda “baba ailesi” düzenine geçmişlerdi. Babaya “kang”, anneye de “ög” diyorlardı. Bugün kullandığımız “öksüz” (annesi olmayan) sözü de işte bu “ög” kelimesinden gelmektedir. Ailelerin birleşmesinden meydana gelen birliklere de “urug” adı veriliyordu. Aileler veya urugların birleşmesinden de “bod”lar, yani “boylar” meydana geliyordu. Başlarında bir “Bey” bulunan boyların belirli arazileri, orduları, mülkleri ve hayvan sürüleri vardı. Boylar da budunu, yani milleti meydana getiriyorlardı. Türkler, bugünkü “halk” kavramı için “kün” sözünü kullanıyorlardı.
2- Türklerde Ülke Anlayışı
Her müstakil devletin hak ve yetkilerini mutlak şekilde kullanabildiği coğrafî sahaya ülke denir. Türklerde “Yurt” sözü daha çok “vatan” anlamına geliyor. Ülkenin sınırlarına da “yaka” deniyordu. Türk anlayışına göre ülke, hükümdarların kişisel çıkarlarına terk edilmiş bir mülk değil, milletin ortak toprağıydı. Mete Han, Tunghuların toprak isteğini, “Toprak devletin temelidir diyerek reddetmişti. Türk Milleti, istiklâline olduğu kadar “yurt”una da bağlıydı. Türklerde vatan anlayışı siyasî istiklâl düşüncesiyle beraber düşünülmektedir. İslâmiyet’ten önce Türkler, ancak hür ve müstakil yaşayabildikleri toprağı vatan saydılar. Türk kültüründe vatan, Türk tuğlarının veya bayrağının dalgalandığı yerdir.
3- Türklerde Hâkimiyet (Otorite) Anlayışı
Türkler, devletin “hâkimiyet” (siyasî otorite) unsuruna “Kut” diyorlardı. Türk hükümdarları kut sözünü Mete Han’dan itibaren hemen hemen bütün unvanlarında kullanmışlardır: “Tanrı-Kut”, “Kutlug”. “Tengnde Kut Bölmüş”, “İduk – Kut”, “İlig-Kut”- vb. Bu unvanlarda da beliren Türk hâkimiyet anlayışına göre hükümdara hükmetme hak ve yetkisini Tanrı veriyordu. Sosyolojide buna “Karizmatik Hâkimiyet Anlayışı” denmektedir. Meclis kararlarının ve hükümdarın emirlerini uygulayacak ve takip edecek ayrı bir teşkilâta ihtiyaç vardı. Bunu da, vezir ve bakanlardan oluşan bir hükümet yerine getiriyordu. Türkler vezire “Ayguçı” adını veriyorlardı. Ayguçı sözü Türkçe “ayılmak” (yol göstermek) fiilinden geliyordu. Uygur çağında vezirlerin sayısı artınca “Başbakan”a “Uluğ Aygıçı” denmeye başlanmıştır Vezirlerin en önemli özellikleri arasında “bilgelik” ve “alplık” bulunuyordu. Vezirler kağanların en büyük yardımcılarıydı. Asya Hunlarından “Hu- yen” ailesi mensuplarının tayin edildiğini bildiğimiz “Başbakanlık” makamının Tabgaçlarda, Avrupa Hunlarında, Göktürkler de, Uygurlarda da görmekteyiz. Ünlü vezirler, hanedanın dışından, devlete hizmetleri ve dirayetli kişilikleriyle tanınan ve halk tarafından sevilen kimseler arasından seçiliyorlardı.
B- DEVLET TEŞKİLÂTI
1- Hükümdarın Özellikleri
Türklerin hükümdarda aradıkları özelliklerin basında, “cesaret ve kahramanlık” geliyordu, iyi bir hükümdar cesur, kahraman (alp) ve güçlü, kuvvetli (küçlüg) olmalıydı. Türk hükümdarları bu özelliklerini gösteren unvanlar ve lakaplar alırlardı. Orhun Kitabeleri’nde de sık sık Türk kağanlarının “alp”lik özelliği dile getirilmiştir.
Türk anlayışına göre hükümdarın ikinci özelliği “akıllılık ve bilgelik” idi. Belgelerde ve kitabelerde üzerinde en çok durulan hükümdar özelliği bunlardı. Asya Hunlarından başlayarak bütün Türk devletlerinde başa geçen hükümdarların “bilge” kişiler olmasına dikkat edilirdi. Türk anlayışına göre hükümdarlar bilgi ile halka baş olurlar, devletin ve milletin işlerini de akıl ve bilgi ile idare ederlerdi. Bu özellik unvan ve lakaplarda sıkça kullanılırdı.
Türklerin eskiden en az Alplik ve bilgelik kadar değer verdikleri bir özellikte “erdemli” olmaktı. Erdem kelimesi “fazilet” anlamına geliyordu. Cömertlik de erdemli olmanın bir şartıydı. Bu sebeple Türk hükümdarları senenin belli günlerinde halka “toy” adı verilen büyük ziyafetler verirlerdi. Doğru olmak da bir erdemlilikti. Hoşgörü sahibi olmak, kanunlara, töreye riayet etmek de hükümdarın özelliklerindendi.
2- Hükümdarın Vazifeleri
Türk devlet anlayışına göre hükümdarın ilk vazifesi “halkı refah içinde yaşatmaktı. “Devlet Baba” geleneğinin bir gereği olarak Türk hükümdarı halkı doyurup giydirmekle mükellefti.
Töreyi (kanunları) düzenleyip uygulayarak dirlik ve düzeni sağlamak, adaleti temin etmek de hükümdardan beklenen bir vazifeydi. Türklerde toplumun sadece refah içinde yaşaması değil, aynı zamanda dirlik ve düzen içinde yaşaması da gerekiyordu.
Türk devlet anlayışına göre hükümdarın bir diğer vazifesi de, savaş gücü ile devleti düzen içinde bulundurmak ve fetihler yapmak idi. Türk hükümdarı Ülkesini idare etmek, dirlik ve düzeni sağlamak ve yeni ülkeler fethedebilmek için de askerî gücü kuvvetli ve her an savaşa hazır bulundurmakla vazifelidir.
3- Türklerde Devlet Yönetimi ve İşleyişi
İslâmiyet’ten önce kurulan Türk devletleri zaman zaman çok geniş bir alana yayılıyorlardı. Üstün teşkilâtçılıkları sayesinde Türkler, bu geniş coğrafyada çok sayıda insanı adaletli, hoşgörülü bir şekilde idare ediyorlardı.
Türklerde devlet yönetimi bu çağda “ikili teşkilât” halinde idi. Ülke “Sağ- Sol”, “Doğu-Batı” olarak iki bölüm halinde idare edilirdi. Devletin başında Kağan bulunur, hanedandan bir başkası (genellikle hükümdarın kardeşi) da ona bağlı olarak “Yabgu” unvanı ile diğer kanadı yönetirdi Hükümdarın çocukları da küçük yaşlardan itibaren, devlet yönetme tecrübesi kazanmak için bazı boylara veya oymaklara idareci olarak gönderilirdi. Bunlara da “Şad” denirdi. Devlet içerisinde idareci sayısı 24′ü buluyordu. Mesela, Asya Hunlarından hepsi hükümdar ailesine mensup olan “4 Köşe” diye anılan iki (Sağ- Sol) idareci ve bunlara bağlı “6 Köşe” adlı ve sağlı sollu teşkilâtlanan toplam 24 lider (Başbuğ) vardı. Oğuzların 24 boydan meydana gelmesi de bu teşkilâtlanmayla ilgiliydi. Zaman zaman bu sayının arttığı da oluyordu.
Orta Asya Türk devletlerinde ülke idaresinde başta Vezirler (Ayguçı) olmak üzere, Kengeş Meclisi üyeleri (Toygunlar), Buyruklar (Bakanlar), iç-buyruklarla birlikte “alpagut, inel, inak, inançu, tarkan, apa, boyla, şadapıt, ataman, tudun, yağruş, külüg, çavuş” gibi unvanlar taşıyan devlet görevlileri vardı.
4- Türklerde Saray Memurları
Türk devlet teşkilâtnda vezirlerden sonra devlet yönetiminde hükümetin işlerini yürüten pek çok memuriyet kadroları kurulmuştur. Bu memurlar hükümdarın ve vezirin aldıkları kararları uygularlardı. Orta Asya Türk devletlerinde saray teşkilâtnda şu memurlar vardı:
Buyruklar ve İç-buyruklar: Kağanın yanında bulunan büyük memurlar ile danışmanlara Türkler “Buyruk” diyorlardı. “Buyruk” sözü, buyurmak fiilinden çıkmış bir isim ve unvandı. Buyruklar da kağanlar ve vezirler gibi “Bilge” ve “Alp” olmalıydılar. Orhun Kitabeleri’nde bu durum şöyle belirtilmiştir: “Kağanları, Bilge-Kağan imiş. Alp Kağan imiş. Buyrukları yine Bilge imiş, Alp imiş? “. “İç-Buyruk”lar da saraydaki büyük memurlara verilen bir isimdi.
Tamgacılar (Damgacılar): Özellikle Uygurlarda kağanın “Altın Tamga”sını elinde tutan bu memurların vezirler gibi büyük yetkileri vardı. Tayinlerde, para harcama işlerinde bu mühürlerin fermanlarda damgacının imzası ile bulunması gerekliydi. Göktürk çağında da büyük ve önemli elçilerin çoğu “Tamgacılar” idi. Mesela, Oğuz elçisi “Bilge-Tamgacı” ile Türgişlerin elçisi “Makaraç Tamgacı” bu memurlardandı. Bilgin ve kâtip olan Damgacılara bazen de “Ulug-Bitikçi” yani “Büyük Kâtip”, imzalı damgaya da “Tuğrak” veya “Tuğra” diyorlardı.
Danışmanlar (Müşavirler): Türk saraylarında aynı zamanda danışmanlar vardı. Uygurlarda müşavirlere “Tayanç” ve “Kengeşçi” deniyordu. “Kengeşmek” eski Türkçede “münakaşa etmek, danışmak” anlamına geliyordu. Bazı danışmanlar bu dönemde “Tirgek” yani “direk” unvanını taşıdığı gibi, “iş-Ayguçı” denen “iş danışmanları” da vardı. Yardımcı maiyet memurlarına da “Basutçı” deniyordu.
Yargıçlar: İslâmiyet’ten önceki Türk devletlerinde sonradan görülen Kadının görevlerini “Yargıçlar” yapıyordu. Bunlar Türk töresini yani kanunları uygulayan kişilerdi. Uygurlarda yargıçlara “Bilge Tömçi” de deniyordu. “Yargucı” sözü sonraki yıllarda Anadolu’da yaygın olarak kullanılmıştır. Mesela Osmanlılar dava yerine “yargu yeri” diyorlardı. Uygurlarda küçük şehirlerdeki yargıcılar, bağımsız ve doğrudan doğruya hakana bağlıydılar.
Hazine Memurları: Orta Asya’da kurulan bütün Türk devletlerinde, devletin en önemli işlerinin başında askerî ve mali işler gelirdi. Türkler, Hazinedarlara “Agıçı”, Baş Hazinedarlara “Agıcı Uluğ”, Hesapçılara İSakışçı”, Tahsildarlara da “Baksak” ve “Amga” derlerdi. Hunlarda; vergi vadesini aşan borçlarla faizleri ve onların hesaplandıklarını gösteren belgeler vardı. Göktürklerde Tudunlar, hakan adına vergileri kontrol ederlerdi.
Elçiler (İlciler): Türkler devletlerarasında gidip gelen elçilere, bugünkü gibi elçi diyorlardı. Elçi sözü il (Devlet) in “barış, sulh” anlamına gelmesinden dolayı bu kelimeden türemiştir. Elçi, barışı sağlayan, sulhu tesis eden kişi demekti. Orhun Kitabeleri’nde “ilime elçi”, yani idareci olarak geldim deniyordu. Uygurlarda elçi-çur, elçi başı, elçi beğ gibi unvanlar vardı. Türkler elçiye bazen de “çobar” veya “çapar” diyorlardı. Türklerde herkes elçi olamıyordu; çünkü bu yüksek bir mevki idi.
Kılavuzlar: Türklerde, devlet ve ordu içinde çok önemli roller oynayan kılavuzlar vardı. Bunlara “kılağuz” deniyordu. Bu kişiler çok yer gezmiş, çok yer görmüş kimselerdi. Ayrıca, üstün askerlik bilgisiyle idarî tecrübeye sahiptiler. Askerî kılavuzlara, “Yizek” denir; diğer kılavuzlara da, “Yerci” veya “Yarçi” ve “Göçütçü” adlarıyla anılırdı.
Öğretmenler: Orta Asya Türk devletlerinde, sarayda şehzadelerin eğitiminden sorumlu olan öğretmenler vardı. Uygurlar öğretmene “bahsi” veya “açan” diyorlardı. Zaman zaman da “boşgutçı” yani teşvikçi, öğreten kimse deniyordu. Sonraları Ata Beyler de şehzade hocalığı görevini yürütmüşlerdir.
Saray Doktorları: Türklerde ilk zamanlar “Kam” veya “Saman” denen din adamları doktordular. Fakat Uygurlarda din ile doktorluk birbirinden ayrıldı. Türkler ilaca “em” dedikleri için, doktora da “emci” diye hitap etmişlerdir. “Ata-Sagun” ve “Otaçı”lar da büyük saray doktorlarıydılar. Sarayda ülkedeki doktorların bir başı bulunurdu. Buna ise “Otacı iliği” yani “Hekimbaşı” denirdi. Türkler kırık ve çıkıkçılara da, “Sumuk bağlayıcı”, yani, “kemik bağlayıcı” diyorlardı.
Müneccimler: Türk saraylarında müneccimler de bulunur, bunlara baktıkları falın cinsine göre, “Yatçi, Kumçı, Yulduzçı, Körümçi” denirdi. Müneccimler aynı zamanda astronomi ile uğraşan insanlardı.
Saray Muhafızları: Türklerde saray muhafızlarına “Kapgiçi” yani “Kapıcı” da denilmiştir. Türklerde kapıcılar yanında “Eşik Ağası” denen bir görevli de vardı. Orta Asya’da Türkler, bekçiye, “Korgıçı”, “Yargan” ve “Göretçi” diyorlardı. Bu çağda “Kong” yani “Koru” sözü “Yasak” anlamına geliyordu. Bugün de Anadolu’da, hala “yasak yer” olarak bilinen Korular vardır.
Saray Aşçıları ve işçileri: Türkler, Aşçılara “aşçıer” diyorlardı. “Solçı” ise mutfak başkanına deniyordu. Aşçılar, Türk saray ve ordusunda önemli bir yer tutmaktaydı. İşçilere “işçi” veya “işlegüçi”, yani “işleyici” dendiğini biliyoruz.
Tercümanlar: Türk saraylarında Tercümanlar önemli görevler üstlenmişti. Türkler “Tercüman”a, “Tılmaç, tilmaç” diyorlardı.
Tellallar: Türkler hakan fermanlarını yaymak için “tellallar” kullanıyorlardı. Tellala “okucu, okutçu, tartığcı” denirdi. ”
TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE
DEVLET YÖNETİMİ
A- HÂKİMİYET ANLAYIŞI
Orta Asya’daki Türk devletlerinde gördüğümüz, Türk hükümdarının Tanrı’nın verdiği yetkiler ve sorumlulukla devleti yönettiği şeklindeki anlayış bu dönemde de aynen yaşamıştır. Türk hükümdarları bu devirde de kendilerini Cihan Hükümdarı olarak görüyorlardı. Mesela Karahanlılar zamanında yazılmış olan Kutadgu Bilig’de “Beyler hâkimiyetini Tanrı’dan alırlar” deniyordu. Yine ünlü Selçuklu veziri Nizamülmülk, meşhur eseri Siyasetname’de “Sultan Melikşah, cihan ailesinin babasıdır, bu sebeple onun babalık şefkati de o nispette geniş olmalıdır” derken bu Türk hâkimiyet anlayışını ifade ediyordu. Karahanlılarda Tanrı’nın hanedan ailesine yönetme yetkisi olan kut’u verdiğine inanılırdı. Selçuklularda, halifelik fermanına göre, Tanrı’dan alınan yetki ile sultanlar donatılmışı.
B- Türklerde Tahta Geçiş Sistemi
İslâmiyet öncesinde olduğu gibi, bu dönemde de tahta geçiş anlayışı, Hanedanın bütün üyelerinin tahta çıkma haklarının olduğu şeklindeydi. Bu sebeple, sonucuna katlanmak şartıyla her hanedan üyesi taht için mücadele eder, kazanırsa tahta çıkar, kaybederse kazananın hakkında vereceği karara rıza gösterirdi. Bu anlayış, tahta liderlik özellikleri bakımından en kuvvetli olanın çıkmasını sağladığı için olumlu idi. Fakat taht mücadeleleri devleti zaafa üşürdüğü için de zararlı idi. Bundan dolayı meydana gelen kardeş kavgaları dönemi devletin en zayıf olduğu dönem oluyordu.
Tuğrul Bey, Çağrı Bey ve amcaları Musa Yabgu’nun ortak sorumluluk sistemi diyebileceğimiz bir sistemle devleti idare etmeleri ise istisnai bir durumdur. Memluklarda babadan oğula hükümdarlık geçmezdi. Askerler arasında komutanlık niteliği yüksek olan kişiler sultan seçilirdi.
C- Hükümdar Ve Yetkileri
Türk-İslâm devletlerinde, devletin başında Sultan unvanını taşıyan hükümdar bulunuyordu. Karahanlılarda hakan veya han deniliyordu. Sultan yasama (kanun koyma), yürütme ve yargı yetkilerini kullanan ve devlete mutlak hâkim olan kişi idi. Sultan çocuklarının eğitimi ve öğretimi atabeyler tarafından gerçekleştirilirdi. Atabeyler bilgili, görgülü ve geniş yetkileri olan komutanlardı. Hükümdarın güvendiği kimselerden seçilirdi. Bunlara lalabey de denmiştir. Çok eski bir Türk devlet başkanı yetiştirme geleneğidir. Hanedanın erkek çocukları (tekin, şehzade) eyalet yöneticisi olarak görevlendirilerek, geleceğin yetişkin ve başarılı yöneticisi olarak hazırlanırdı. Tolunoğulların da çocuk yaşta tahta geçen hükümdarların, devlet işlerini yürütmek üzere naib tayin edilirdi. Hükümdar, belirli zamanlarda, belli esaslar dâhilinde fermanlar yayınlayarak kanun koyma yetkisini kullanıyordu. Hem devlet görevlileri hem de halk bu kanunlara (fermanlara) uymak zorundaydı.
Hukuki bakımdan yürütmenin, hükümet işlerinin başı olan hükümdar, bu yetkilerini genellikle hükümete, divana devrederdi. Hükümet, hükümdar adına devlet işlerini yürütürdü. Fakat son karar yine Sultana aitti. İç ve dış siyasetin düzenlenmesi, vergiler konulması, elçilerin kabulü ve gönderilmesi, başta vezirler olmak üzere devlet görevlilerinin tayini ve görevden alınması, toprakların dağıtılması gibi bütün icra faaliyetleri hükümdar tarafından yürütülürdü. Karahanlılarda “hatun”un da yönetimde önemli yetkileri bulunmakta olup kendilerine has divanları vardı.
Bu dönemde, hükümdar adalet teşkilâtnın da başı idi. En büyük yargıç sıfatı ile haftanın belli günlerinde sarayda zulme, haksızlığa uğrayanların dilekçelerini alarak dertlerini dinleyen hükümdar, orada hemen yargı yetkisini kullanarak adalet dağıtırdı. Mezalim Divanı denilen bu müessese bütün Türk-İslâm devletlerinde bulunuyordu. Türk devlet anlayışına göre “Adalet mülkün (devletin) temeli” idi. Bu sebeple hükümdarların en önemli özellikleri adil olmalarıydı. Devlet adamlarının okumaları için yazılan Kutadgu Bilig gibi siyasetname ve nasihatname tümüden kitaplarda hükümdarların adaletli olmaları konusunda önemle durulmaktadır.
D-Hükümdarın Hâkimiyet Sembolleri
Türk hükümdarları hâkimiyetlerini gösteren bazı sembollere sahipti. Bunların basında hükümdarın unvan ve lakapları geliyordu. Hükümdar adına hutbe okunması, para bastırılması, gezerken çetr (şemsiye) tutulması, hil’at (şeref elbisesi) giydirilmesi, sarayda beş vakit namaz saatlerinde mehter (nevbet) çalınması bunlar arasında bulunuyordu.
Türklerde Ok ve Yay da hâkimiyet sembollerinden idi. Yay hâkimiyeti, ok ise bağlılığı ifade ediyordu. Mesela, Tuğrul Bey Nişapur’a giderken kolunda bir “yay” vardı. Hükümdarlar kendilerine bağlı olan beyleri ve devlet adamlarını çağırırken, “ok” gönderiyorlardı.
E- Saray
Karahanlılar, hükümdarın oturduğu saraya ordu veya “kapu” derlerdi. Bu terim, Osmanlılara Bab-ı Ali (yüksek kapı) şeklinde karşımıza çıkar. Türk-İslâm devletlerinde saray teşkilât Karahanlılar zamanında şekillenmiştir. Saray görevlileri kapıkullarından seçilip yetiştirilirdi. Belli başlı saray memurları şunlardır: Kapucubaşı (Sarayın günlük hizmetlerini görür), Saray Muhafızları (Hükümdar koruyucuları), Silâhdar (silah üretim ve bakımını yönetir), Alemdar (Sancak ve bayrakların taşınması, korunması, bakımı). Aşçıbaşı (saray mutfağını idare eder), ilbaşı (Saray mensuplarının atlarına bakar, Emir-i Ahür). Bunların yanında çeşitli işlerle görevli başka memurlar da bulunmaktadır.
F- Hükümet
İlk Türk-İslâm devletlerinde bu günkü anlamda yürütme (icra) faaliyetlerini gerçekleştiren Hükümet idi. Hükümet, çalışma alanlarına göre oluşturulan, zaman zaman değişen sayıda divanlardan, bakanlıklardan meydana geliyordu. Bütün divanlar toplanarak Büyük Divanı (Divan-ı Ali) meydana getiriyorlardı.
Hükümetin başında bulunan Vezir, Sultanın vekili olarak devletin bütün işlerini takip ediyordu. Karahanlılarda Yuğruş adı verilen vezirler vardı. Tolunoğullarında vezirlik kurumuna yer verilmemiştir. Hükümette yer alan önemli bakanlıklar (divanlar) şunlardır:
Arz Divanı (Divan-ı Arz) : Askerlik işlerine bakar.
Tuğra Divanı (Divan-ı inşa) : Hükümdarın iç ve dış yazışmalarını yürütür. Hükümdarlık mührü olan “tuğra”yı yazılara basarlardı.
İstifa Divanı (Divan-ı İstifa) : Devletin gelir-gider (maliye) işlerine bakardı. Karahanlılar zamanında başında – “agıcı” adı verilen görevli bulunurdu.
İsraf Divanı (Divan-ı İsraf) : Bir çeşit teftiş kuruluydu. Devletin adli ve idarî işlerinin amacına uygun olarak yapılıp yapılmadığını denetlerdi.
G- Adalet
Tolunoğulları ve İhşidiler de yargı işine kadılar bakardı. Kadı, Bağdat’tan tayin edilirdi. Karahanlılarda, önceleri yargucilar adalet işlerine bakarken, zamanla yerlerini kadılara devretmişlerdir. Selçuklularda da kadılık Bağdat’a bağlanmıştı. Yargı, şer’i ve örfi olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Şer’i davalara bakan kadılar, Başkadı (Kadı’ul-Kudaı) ya bağlı idiler. Kadıların kararı kesindi. Bu, mahkemelerin bağımsızlığını gösterir. Kadıların kararlana karşı Divan-ı Mezâlim (Mezâlim Divanı) e itiraz hakkı vardı. Vakıfiyelerin düzenlemesi, vakıfların idaresi, miras ve hayrat işleri de kadılar tarafından yönetilirdi. Ordu mensuplarının davalarına Kadıaskerler, Örfî adı verilen hükümdarların koyduğu kanunlara da Emir-i Dad (Adalet Bakanı) bakardı. Önemli siyasî suçlular hakkında hükümdarın başkanlığındaki özel mahkemeler karar verirdi.
Eyaletlerin başında hanedan üyeleri (melik, Karahanlılarda tekin) veya valiler bulunurdu. Harzemşahlarda valilere naib veya vezir unvanı verilmiştir. Eyalet teşkilâtında ise şahne, amid ve amil unvanını taşıyan görevliler bulunuyordu. Şahneler ve amidler eyaletlerin askerî işlerine bakıyorlardı. Amiller ise daha çok mali işlerle uğraşıyorlardı. Eyaletlerde adli meselelere kadılar, ticari hayatı ilgilendiren düzenlemelerde muhtesipler (belediye başkanları) bakarlardı. Selçuklu yönetim yapısında Sasani –Abbasi-Samani-Gazneli izleri görülür. Ancak, ana karakter eski Türk devlet geleneği olarak kalmıştır. Yabancı tesiri, unvanların isimlendirilmesinde daha çok dikkati çeker.
H- Ordu
İlk Türk-İslâm devletlerinde ordu, devlet içinde yer alan önemli müesseselerden birisi idi. Güçlü bir ordu devletin temeli olarak görülüyordu. Bu dönemde ordunun insan unsuru büyük çapta Türklerden meydana geliyordu. Mısır’da kurulan Tolunoğulları ve İhşidilerde bazı Arap birlikleri bulunuyordu. Fakat Abbasîler ve Samanoğulları devletlerinde de Türkler ordunun önemli bir kısmını oluşturuyorlardı. Memlük ordusu, Kıpçak memleketlerinden ve Kafkasya’dan getirip esir pazarlarında satılan gençlerin yetiştirilmesinden meydana geliyordu. Karahanlı ordusu tamamen konar-göçer Türkmen birliklerinden oluşuyordu. Gazneliler ordusu ise büyük çapta savaşta esir edilen kölelerden seçilip yetiştirilen askerlerden meydana geliyordu. Bunlara gulam (köle) adı verilirdi. Bunların çoğunluğu Türk asıllı idi. Gazneli ordusunda ücretli askerler ile gönüllüler de vardı. Ayrıca, çeşitli görevler için fil de kullanılıyordu.
Bu dönemde en güçlü ve düzenli ordu Büyük Selçuklu Devleti ordusu idi. Teşkilâtlanma ve isimlendirme bakımından Gazneli ordusuna benzemektedir. Selçuklu ordusu “insan” unsuru bakımından dört ana gruptan oluşuyordu:
1- Saray Gulamları: Bunlar, başta Türkler olmak üzere çeşitli milletlerden seçilerek sarayda özel olarak eğitilen birliklerdi.
2- Hassa Ordusu: Bunlar da hükümdarın yanında her an savaşa hazır bulunan, iyi eğitilmiş birliklerdi. Bu ordu Osmanlılar döneminde Kapıkulu Ocakları adını alacaktır.
3- Eyalet Askerleri: Bunlar büyük komutanların, meliklerin ve yüksek devlet görevlilerinin beslediği kuvvetlerdi. Bu grup içinde bağlı devletlerin sefer veya savaş zamanında gönderdikleri kuvvetler de bulunuyordu.
4- Türkmenler: Başlangıçta Selçuklu ordusunun ana unsuru olan Türkmenler zamanla, gulamların ve eyalet askerlerinin yerlerini almalarından dolayı, daha çok sınır bölgelerinde fetihler yapan birlikler haline gelmişlerdir. Konar-göçer hayatın gereği olarak her an savaşa hazır olan Türkmenler, boy beylerinin liderliğinde önemli askerî birlikler oluşturabiliyorlardı. Irak, Suriye, Azerbaycan ve Anadolu’nun fethinde ve Türkleşmesinde Türkmenler önemli rol oynamışlardır.
Selçuklu ordusunda Saray Gulamları, yılda dört defa maaş alırlardı. Bunlar çok disiplinli birliklerdi. Saraydaki Gulamhane denilen okulda eğitim görürlerdi. Ordunun subay kaynağı da büyük çapta bu okuldu.
Selçuklu Devleti’nde askerî ikta adı verilen sistemle, devletin bazı askerî harcamalardan kurtulması sağlanmıştır. Devlet adamları ve melikler kullanım hakkına sahip oldukları topraklar (ikta) ın gelirlerini alarak, karşılığında 4 veya 10 bin arasında asker besler, onları savaşa hazırlarlardı.
Karahanlılardan alınıp geliştirilen bu dirlik sistemi, Selçukluların Türk askerî yapısına kattıkları önemli bir unsurdur. Osmanlı Devleti’nde, en mükemmel şekline ulaşan bu sisteme, tımar adı verilmiştir.
Selçuklu ordusunda, yaptıkları görevlere göre isimlendirilen birlikler vardı. Okçular, gürzcüler, neftçiler, kemendçiler, lağımcılar ve mancınıkçılar gibi gruplar böyle ihtisas sınıftan idi. Bütün bu birimler barışta savaşa hazırlanırdı. Türk ordusu gece ve gündüz savaşacak şekilde eğitilirdi. Karahanlılarda gece harekâtına katılan birliklere akıncı denirdi. Orduların savaşta saf oluşuna da çerik adı verilirdi. Akıncı ve çeri (asker) kelimelerin kaynağı bu askerî terimlerdedir. Esasen, Oğuzların kurduğu Türk-İslâm devletlerinin temeli Karahanlı Devleti’nde şekillenmiştir.
Selçuklu ordusunda, diğer Türk devletleri ordularında olduğu gibi kullanılan silahların basında ok ve yay geliyordu. Kılıç, kalkan, mızrak, gürz, nacak, sapan, bıçak gibi hafif silahlar da muharebe araçları arasındaydı. Ağır silah olarak mancınık dikkati çekiyordu. Ordu Mete çağındaki onlu sisteme göre teşkilâtlanmıştı.
XIILXIX. YÜZYILLARINDA TÜRK DEVLETLERİNDE DEVLET SİSTEMİ
A- CENGİZ DEVLETİ
Bu dönem Moğol devlet yapısı ile Türk devlet yapısını birlikte düşünmek gerekir. Bu dönemde Moğolların devlet yönetim sistemi Türk devlet yönetim sisteminden farklı değildir. Türklerle yan yana ve çok zaman iç içe yaşayan Moğol kabilelerinin Türk boylarından etkilenmeleri tabidir. Esasen Moğol kabileleri; Hun, Göktürk, Uygur Türk devletlerine tabi olarak yaşamışlardır. Moğollar’ın bir kültür, dil ve devlet yönetme gelenekleri yoktu.
Cengiz Devleti başlangıçta tamamen bir Moğol devleti idi. Zamanla Türkler de bu federasyona dâhil edildi. Böylece Türk-Moğol Kağanlığı (Hanlığı) kurulmuştur. Devletin bu niteliğe bürünmesine sebep Uygur Türkleri’dir. Çünkü kültürleri biraz daha geri olan Moğollar, askerlik dışındaki yönetim görevlerine (mali, idarî) Uygurlar getirilmiştir. Devletin başında Kağan bulunurdu. Kağan, Türkçe Kağandan gelir. Zamanla devletin başına geçenlere han devlete hanlık denilmiştir. Kağanı kurultayı seçer. Kurultayı yüksek seviyeli idareciler meydana getirir. Hanın ölümü halinde kurultay yeni han seçene kadar kağanlık görevini hatun (bigi, biki) yerine getirir.
Hanların durumu kut sahibi olmaları bakımından kağanlara benzemektedir. Kut sahibi olmayan hiç kimse hakan olmazdı. Bu anlayış Türklerden geçmiştir. Hakanın yetkileri mutlaktı. Hakanların eş ve cariye sayılarında sınır yoklu. Eşlerinden biri baş hatun olurdu. Moğol olmayan anadan doğan çocukların tahta hak iddia etmeleri zordu.
Devletin en yüksek organı kurultaydır. Kurultaya hanın oğulları, noyanlar, Moğol boy beyleri katılırdı. Kurultayın başkanı handı. Kurultay han seçer ve çok önemli kararları (vergi koymak gibi) verirdi. Kurultay Cengiz Yasasına göre çalışırdı. Moğollarda toplum yapışı ile yönetim ve askerî mevkileri (rütbeleri) birbirinden ayırmak mümkün değildir. Toprak kağan ailesinin (altın aile) ortak mülkü kabul edilirdi. Bunun için Cengiz Han ülkeyi oğulları arasında pay edilmiştir. Bu paya ulus (ölüş), hisse de deniyordu. Ancak, ulus; millet, esas olarak da devlet imparatorluk anlamına geliyordu.
Kağanlara divan adı verilen meclis yönetimde yardımcı oluyordu. Fakat görev sınırları açıklık kazanmamıştır.
Hanın buyruklarını damgacılar yazıyordu. Moğollarda elçilik müessesesi de önemlidir. Adalet işlerine de yargucı denilen hâkimler bakardı. Son derece disiplinli olan ordu Türk onlu sistemim aynen uygulamıştır. Onluk, yüzlük, binlik ve on binlik(tümen) askerî birlikler çıkaracak şekilde halk bölümlenmişti. Birliklerin basında noyan (bey, reis) adı verilen komutanlar bulunuyordu. Noyanların ordudaki rütbeleri yüzbaşı, binbaşı ve tümenbaşı şeklindedir. Bu görevler irsi olarak geçerdi. Noyanlara zamanla bagatur (yiğit nlamında) denmiştir. Bu kelime bahadır, batır (batur) şekillerinde de kullanılmıştır. Noyanlara nökör denilen görevliler yardım ederdi. Noyanlar sadece askerî komutan olmayıp belirli bir topluluğu idare eden sivil bir liderdi. Kendi başlarına işi bırakamaz, fakat han veya prens tarafından işten, malı müsadere edilerek uzaklaştırılabilirdi Hanın seçme kişilerden meydana gelen bir muhafız kıt’ası (keşik) bulunuyordu. Bir tümenden (10.000) müteşekkildi. Bu tümenin erleri (çeri) dahi diğer birliklerin komutanlarından üstün tutulurdu.
Moğol ordusunun büyük kısmı atlılardan meydana getirdi. Çok disiplinli idi. Başarısızlıklar cezalandırılırdı. Askerler ücretsizdi. Ancak, ganimetlerden pay alırdı. Moğol orduları savaşta ve çapulda başarılı idi. Türk-Moğol devletlerinde Türk asker sayısı zamanla arttı. Müslümanlığın yaygınlaşmasından sonra Moğol-kalmadı.
İran-Türk devleti dışında kalan devletlerde yönetim, hatta sosyal yapı birbirine benzemektedir. Çünkü bu devletler Cengiz Yasasızdan geniş olarak etkilenmişlerdir.
B- TİMURLULAR
Timurlular han, hakan gibi unvanlar kullanmamıştır. Timur’un unvanı emir (bey) dir. Cengiz soyundan bir hükümdarı şeklen bulundururdu. Kendi ailesi Kut sahibi olmadığından buna ihtiyaç duymuştur. Ayrıca, Cengiz soyundan bir hanımla evlenmiş ve küregen (güveyi) olmuştur. Küregenlik Moğol geleneğinde önem taşır. Timur’un çocukları da han-hakan unvanını kullanmadılar.
Timurlularda merkez teşkilâtnda askerî ve mali işlere bakan iki divan (bakanlık) önemlidir. Askerî divana Tavacı Divanı veya Türk Divanı adı verilir. Bu divan bütün askerî işleri yürütürdü. Ordu Türk onlu sistemine göre teşkilâtlanmıştı. Fillerden istifade ediliyordu. Yangın çıkarmada ve sur yıkımında neft (petrol) kullanan birlikleri vardı. Savaşta başarılı olanlara dirlik verilirdi. Bunlara suyurgal denir. Suyurgal sistemi Selçuklu iktası veya Osmanlı tımarından farklıdır; yurtluk sistemine yakındır.
Mali işlerin görüldüğü divana Divan-ı Mal denirdi. Vergi toplamak, tarımı geliştirmek, para bastırmak, gelir-gider hesaplarını tutmak ve şehirlerin bayındırlık hizmetlerini yürütmek görevlerini yerine getirirdiler. Memleket eyaletlere ayrılmıştı. Başlarında mirza (emir oğlu) bulunurdu. Şehirlerin idaresini daruga unvanlı kişiler yürütürdü. Bunlara hâkim de denirdi. Yörenin; adli, askerî ve idarî işlerine bakarlardı.
C- BABÜRLÜLER
Devletin başında padişah bulunurdu. Zaman zaman şah, hakan, şehinşah gibi unvanlar da kullanmışlardır. Padişahtan sonra vekil-i mutlak denen kişi getirdi. Padişahtan sonra en yetkili kişiydi. Vezir, sayurgal (dirlik), Sadriar da din, yardım ve vakıf işlerini yönetirlerdi. Babürlü ordusu yayalar, attılar ve filli birliklerden meydana gelirdi. Ordunun mali ve idarî işlerine bahsi (Mir Bahsi) bakardı. Türk – Hind devletinde modern ateşli silahlara da önem verildiği anlaşılmaktadır. Taşra teşkilât şube denilen vilayetlere ayrılmıştı. Başlarında sipehsalar unvanı verilen valiler bulunurdu. Babürlüler Cengiz Yasası, Türk töresi ve İslâmi devlet kurallarının sentezini devlet yönetiminde uyguladılar.
D- ÖZBEKLER, KAZAKLAR, CÜZLER
Özbeklerde, Kazaklarda ve Cüzlerde devlet başkanına genel olarak han unvanı verilmiştir. Altın Orda ve onun devamı durumundaki devletlerde de han unvanı kullanılmıştır. Yalnız, Cüzlerde han tayini her zaman irsi yoldan yapılmıyordu; seçimle iş basına gelen hanlar da vardı. Bu devletlerdeki yönetim şekli genel olarak Timurlularda görüldüğü gibi idi. Hepsinde Cengiz Yasası’nın izleri görülür. Ancak, Türk töresi (gelenek ve görenekler) ve İslâmi esaslar yaygın olarak uygulanmıştır, İslâmlığın geniş ölçüde yayılmasından sonra söz konusu devletlerin (İlhanlılar, Çağataylılar dâhil) Türklük ve İslâmlık özellikleri her zaman ağır basmış, ana karakteri olmuştur. Ancak, İslâm çerçevesi dışında kalan, Uygur Türklerinden geniş ölçüde yardım görmesine rağmen Kubilay Hanlığı bu yapılanmanın dışında kalarak eriyip gitmiştir.
E- SAFEVİLER
Akkoyunlu Devleti’nin topraklarında kurulan Safevi Devleti, bütün kurumlarını Akkoyunlular’dan almıştır. Osmanlı üstünlüğü fiili olarak görülünce Osmanlı idarî yapısı taklit edilmeğe başlandı. Devletin başında şah bulunuyordu. Şahtan sonra veziriazam en yetkili insandı. Şeriat hükümlerinin uygulanmasından Divan Beği sorumluydu. Şii-Caferi mezhebinin çoğunlukta olduğu İran’da din adamlarının (ahund) sosyal itibarları çok yüksekti. Hatta bir çeşit imtiyazlara sahipti. İran’da taşra yönetimi eyaletler şeklinde düzenlemişti. Eyaletlerin başında şehzadeler veya görevli memurlar (Beylerbeyi) bulunurdu. Bunlara han veya sultan unvanı verilmişti. Safevi ordusu, önceleri Türkmen süvari birliklerinden meydana geliyordu. Osmanlı yenilgisinden sonra ateşli silahları kullanan birlikler oluşturuldu.
Yönetimde çok sıkı bir disiplin göze çarpmasına rağmen Türk-Moğol beyleri arasındaki mücadele hiç kesilmemiştir. Devletin prensler arasında bölüşümü, beylerin mücadelesi ve çeşitli dış tesirlerden dolayı Timur’dan sonra Uluğ Türkistan’da güçlü bir siyasî birlik kurulamamıştır. Mahalli milliyetçilik denebilecek kabile asabiyeti aşılamamıştır. Bitmez tükenmez beylik mücadeleleri Türkistan’ı yorup bitirmiştir. Çin ve sonraları Rus yayılma siyaseti, küçülmüş ve güçsüzleşmiş Türk hanlıklarını yavaş yavaş ortadan kaldırmıştır. Osmanlı Devleti’nin de zayıflaması sonucunda Türkistan Çin (Doğu Türkistan) ve Rusya (Batı Türkistan, Altın Orda Memleketleri)’ nin sömürgesi olmuştur.
TÜRKİYE SELÇUKLULARI DÖNEMİNDE
DEVLET SİSTEMİ
Bu devirde kurulan Türk devlet ve beyliklerinde Hunlar’dan bu tarafa gelen Türk devlet yönetimi usulleri esas olarak aynen devam etmiştir. Bunun yanında İslâmi devlet yöntemlerinin de benimsendiği görülür. Selçukluların devlet yönetiminde Karahanlı devlet teşkilâtnı model aldıkları anlaşılmaktadır. Ayrıca, İran ve Abbasi idare şekilleri de belirli oranda benimsenmiştir. Türk devletlerinde devlet isimleri boy adlarına göre verilirdi. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar gibi. İslâmiyet’ten sonra ise İran ve Arap tesiri ile devleti idare eden hanedan ailesinin adı ile isimlendirilmeğe başlanmıştır. Selçuklular, Aydınoğulları, Osmanlılar gibi. Aslında bu devletler, değişik isimler taşısa da birbirinin devamı durumundadır. Hun, Göktürk, Uygur ve Karahanlı devletleri aynı bölgede ve aynı halka dayalı olarak ve birbirinin devamı olan devletlerdir. Büyük Selçuklu ve Türkiye Selçukluları da birbirinin devamıdır. Bunlar farklı devletler değildir. Bu bakımdan Türk devlet ve beyliklerinde yönetim, çeşitli dış tesirlere rağmen, esas yapı ve görevini aynen korumuştur. Hunlardan başlayıp binlerce yıl süren tecrübelerden süzülerek şekillenmiştir.
Türkiye Selçuklularında devlet yönetim teşkilât aşağıdaki unsurlardan meydana geliyordu.
A- Hükümdar Ve Saray
Devletin başında bulunanlara sultan unvanı veriliyordu. Sultanlık babadan oğula veya kardeşlere geçerdi. Türk devlet anlayışına göre her hanedan mensubu tahta geçme hakkına sahipti. Yönetimindeki halkın da bu hanedan mensubunu destekleme hakkı vardı. Bu bakımdan, sultan olamayan hanedan mensubunu destekleyenler, başarılı olamadıkları takdirde, cezalandırılmazdı. Sultanlığı en başarılı olan ele geçirirdi. Ancak, bu taht mücadelesi devleti çok yıpratıyordu. Bunun için II. Süleyman Şah (1156–1204) devletin şehzadeler arasında bölüşülmesine son verdi. Sultanlık hevesine kapılan Mes’ud’u öldürttü. Böylece, kardeş öldürülmesi hadisesi başladı
Sultan, devletin taht şehrinde (başkentte) otururdu. Hanedanın diğer üyeleri (şehzadeler) kendilerine verilen vilayetlerde hükümet işlerini yürütürlerdi. Bunlara Melik denirdi. Melikler, atabey (atabeg) adı verilen tecrübeli ve bilgili devlet adamlarının nezaretinde yetiştirilirdi. Böylece, şehzadeler genel kültür ve devlet yönetimi konularında sultan olabilecek niteliklere sahip bir şekilde hazırlanırdı. Askerî, siyasî ve idarî bakımlardan bilgi ve tecrübeyle donatılırdı.
Sultan devletin işlerini adaletle yürütmek, halkın refah ve huzurunu sağlamakla yükümlüydü. Tebaası arasında ırk ve din ayrımı güdemezdi. İlk sultanlar, haftada iki gün halkın dileklerini dinlerler, yılda bir kere mahkemeye giderek haklarında şikâyet varsa kadının vereceği kararı dinleyip uygularlardı.
İslâmiyet’ten önce Türkler, kut sahibi olanların hükümdar olabileceklerine inanıyorlardı. Kut’u, Tanrı verirdi. Tanrı’nın kut verdiği sülaleden kağan çıkardı. Kut, babadan oğula geçerdi. Bu anlayış, İslâmi kurallara uygun düşmemekle beraber, Türkler İslâmiyet’i kabul ettikten sonra da devam etmiştir. Hatta İslâmi bir çerçeve içine girmiştir. Sultanlık, halifenin Allah adına yönetme yetkisini veren fermanla (menşur) meşruluk kazanıyordu. Sultanlar, Tanrı’dan aldıkları yetkiyi kullanıyor gözükseler de güçleri sonsuz değildi. Dini ve örfi kurallar sultanları da bağlıyordu.
Sultanın hükümdarlık alâmetleri vardı. Adına hutbe okunur, Abbasi halifeleri tarafından sancak gönderilerek unvanlar verilir, böylece sultanlığı meşrulaştırılırdı. Sultanların saraydan çıktıktan sonra başı üstünde taşınan çetr (saltanat şemsiyesi)leri olurdu. Sultanın adına para bastırılır, kapısında nevbet (bando, namaz vakitlerinde) çalınırdı. Sultan, yasama görevini fermani, hükümlerle yerine getirirdi. Sultanın fermanları, imza yerine geçer tuğra ile süslenirdi. Sancak, son derece sıkı korunan sultanlık sembollerindendi.
Saray teşkilât doğrudan doğruya sultanın şahsına bağlıydı. Saraylara dergâh veya bargâh da denirdi. Sadece sultanın hizmetini gören saray görevlileri sultanın en güvendiği insanlar arasında seçilirdi. Bunlar, sultanın ev ve günlük hizmetlerini görürlerdi. Sultanın başkentte bulunmadığı zamanlarda ona vekillik etmesi için bir Niyabet-i Saltanat Kurumu kurulmuştur. Sultana vekâlet eden kişiye Naib adı verilmektedir. Sultanın ölümünden sonra genellikle, büyük oğul tahta geçerdi. Ancak, bazen küçük oğulun daha sultanın sağlığında tahtın varisi (veliaht) ilân edildiği de olurdu. Bu da saltanat kavgalarına yol açmıştır.
Türkiye Selçuklularındaki saray teşkilât Büyük Selçuklu Devleti’nden fazla farklılıklar göstermez. Bazı küçük ilaveler görülür. Sarayın ihtiyaçları için kurulan fırın, mutfak, ahır gibi ünitelerin yönetimi ve harcamalarından sorumlu olan üstaddar bunlardan biridir. Şehzadelerin eğitimi ile uğraşan Şehzadegan Mektebi adlı bir ünite de yer alıyordu. Sultanın kız çocuklarının da eğitildiğini görmekteyiz. Kızların öğretmenlerinin kadınlardan seçildiği anlaşılmaktadır. Saray hizmetinde tabibler de bulunmaktaydı.
B- MERKEZ TEŞKİLÂTI
Türkiye Selçuklularında, Büyük Selçuklularda olduğu gibi, devletin bütün işleri divan (hükümet) da görülürdü. Divanlar ve görevleri şunlardır:
1-. Büyük Divan: “Divan-ı Saltanat” da denirdi. Büyük Divan’a Sultan, çoklukla da vezir başkanlık ederdi. Vezir, sultanın en büyük ve en yetkili yardımcısıdır. Büyük Divan, devletin merkezinde bulunurdu. Bu divana Osmanlılar Divan-ı Hümayun adını vereceklerdir. Devletin bütün işlerinin görüşülüp karara bağlandığı Büyük Divan’ın çalışma şekli şu şekildedir.
Divan toplantı salonuna sofa denir. Vezir burada kurulan divana oturur. Devatdar tarafından vezirlik sembolü divit önündeki masaya konur. Vezirin sağ ve soluna münşi adı verilen divan kâtipleri ve tercümanlar oturur. Naib, İstifa, Arz, Tuğra, İsraf divanları başkanları (bakanlar) da yerlerini alırlar. Pervaneci ve beylerbeyi de divan toplantılarına katılırdı. Tercümanlar, yabancı ülkelere gönderilerek mektupları ilgili dilde yazarlar, divanda, tercümanlık ederlerdi.
Divanın bütün karar ve işlemleri ile mali ve toprakla ilgili kayıtlar Büyük Divan Defterleri (Defatir-i Divan-ı Ala) ne kaydedilirdi. Bir önceki divanda verilen kararlar Kabız-ı Divan adı verilen görevli tarafından vezire gösterilir varsa gerekli düzeltmeler yapılıp onaylandıktan sonra Divan toplantısına son verilirdi.
Divanın güvenliği Emir-i Şemşir tarafından sağlanırdı. Divan kayıtlarının Arapça, sonradan Farsça tutulması Türkçe açısından talihsizlik olmuştur. Divan, bu günkü Bakanlar Kurulu gibi değerlendirilebilir. Büyük Divan’ı meydana getiren divanlar şunlardır:
2- Niyabet-i Saltanat Divanı: Kendilerine son derece güvenilen yönetici veya kumandanlardan seçilirdi. Bunlara Nâib denirdi. Nâib, sultanın merkezde bulunmadığı zamanlarda, sultanın yetki ve görevine giren işleri yürütürdü. Türkiye Selçukluları Moğol hâkimiyetine girince, Moğollar ikinci bir naib görevlendirdiler. Bunlara Naib-i Hazret denir ve Tebriz’de oturan hükümdarı temsil ederdi.
3- İstifa Divanı: Devletin bütün mali işlerini yürüten bu divanın başkanına Müstevfi adı verilirdi. Gelir gider, vergi koyma ve toplama konularında yetkili idi.
4- Arz Divanı: Başkanına Emir-i Arz denirdi. Ordunun aylık ve teçhizat işlerim görür ve kontrol ederdi.
5- Tuğra (İnşa) Divanı: Devletin iç ve dış yazışmalarını hazırlardı. Arapça ve Farsçayı iyi bilen bilgin ve edipler arasından seçilen şahıslardan meydana getirdi. Başkanına Tuğrai unvanı verilirdi.
6- İsraf Divanı: Bu divan devletin askerî yargı dışında kalan bütün mali ve idarî işlerini denetlerdi. Memleketin gerekli görülen yerlerine de müfettişler yollayabilirdi.
C- Taşra TEŞKİLÂTI
Memleket vilayetlere ayrılmıştı. Vilâyetlerin başında melikler veya merkezden tayin edilen valiler veya emirler bulunurdu. Vilâyetlerde de daha küçük ölçüde görev yapan divanlar iş görürdü. Melikler, Büyük Divana değil doğrudan doğruya sultana bağlı idiler. Bayrakları olup nevbet çaldırabilirlerdi.
Taşrada merkez teşkilâtnın küçük bir örneği bulunurdu. Vezir ve divanları vardı. Taşra, Büyük Divan’ın kararlarına aynen uyardı. Vilâyetlerde asayişi subaşılar adalet işlerini kadılar düzenlerdi. Kale komutanlarına dizdar denirdi. Belediye işlerini yürütenlere de muhtesip adı verilirdi. Uçlardaki vilayetlerin basında Uç Beyi veya vali bulunurdu.
D- Askerî Teşkilât
1- Merkez
Türkiye Selçuklularında ordu; hassa, dirlik, Türkmen ve tâbi devlet askerleri olmak üzere dört unsurdan oluşurdu. Bu yapıdan da anlaşılacağı gibi Büyük Selçuklu askerî teşkilâtından farklı değildir.
Hassa Birlikleri, çeşitli kavimlerden (Rum, Rus, Gürcü ve çeşitli Türk boyları) köle ve esir almak suretiyle oluşturulurdu. Bunlar sarayda (Gulamhane) özel olarak yetiştirilir, ince bir terbiyeden geçirilir, İslâmi bilgiler öğretilirdi. Bunlar doğrudan doğruya sultana bağlıydılar. Yaya (piyade) ve atlı (süvari) lardan meydana gelirdi. Seçkin komutanlarca idare edilirdi. Gulaman-ı Saray’dan çok değerli devlet adamı ve kumandanlar yetişmiştir. Bu askerlere ücret ödenirdi.
Türkiye Selçukluları, merkezi idareyi güçlendirmek için kapıkulu sistemine önem vermişler, böylece Türkmen beylerinin etkisini kırmak istemişlerdir. Ancak, bu konuda başarılı olamamışlardır.
2- Dirlik Askerleri
Dirlik Askerleri (Sipahiyan), iktadan geçimini sağlayan askerlerdir. Devletin esas kuvvetini oluşturur. Tamamı Türk ve atlıdır. Bu bakımdan Selçukluların uyguladığı askerî ıkta sistemi çok önemlidir. Ikta askerlerinin en küçük birliği 50 kişiden oluşup başında bir komutan bulunurdu. Bunlar genellikle vilayetlerde oturan subaşılara bağlıdır. Subaşılar vilayetin dirlik ve düzenliğinden de sorumluydu. Subaşılar, Türkiye Selçuklularında bölgenin efendisi (sahibi) değil, sadece amiri idi. Ordunun basında melik’ül-ümera (beylerbeyi) denilen bir başkomutan yer alırdı. Beylerbeyi başkentte otururdu. Karakoyunlu ve Akkoyunlularda başkomutana Emir-i Azam denirdi.
3- Türkmen Birlikleri
Ülkenin sınır bölgesinde kurulan uç beylerinin askerleridir. Savaşa daima hazır olan bu birlikler en vurucu güçlerdendi. Bunlar ülke sınırlarını korur, düşmana ani baskınlar düzenleyerek taarruz güçlerini kırarlardı.
4- Bağlı Askerî Birlikler
Bu birlikler ise Konya’ya çeşitli şekillerle bağlanmış ülkelerin askerleri olup Selçuklu ordusuna katılırlardı. Türkiye Selçuklularında melik, vali, vezir gibi yüksek dereceli idarecilerin de kuvvetleri vardı. Ayrıca, gerektiği zaman paralı asker de toplanırdı. Zaman zaman 100.000 kişiyi bulan Türkiye Selçukluları ordusu en gelişmiş savaş araç gereçleri ile donatılmış, devrin en güçlü ordusu idi. Ordu seferde iken seyyar hastane ve seyyar hamamların kurulması çok dikkat çekicidir.
Türkiye Selçuklularının ordusu öncü, sağ, sol, kanat, artçı, saka ve merkez hatlarından meydana gelirdi. Ok, yay, kılıç, kalkan, kargı, gürz (topuz), nacak, mancınık, gülle gibi silahlar kullanılırdı. Okçu, mancınıkçı, neftçi ve kale delicileri önemli görevler yaparlardı.
5. Deniz Kuvvetleri
Türk denizciliğinin temeli İzmir’de bir beylik kuran Çaka (Çakan) Bey tarafından atılmıştı. Çaka Bey Koyun Adaları Savaşında Sakız’ın kuzey doğusunda Bizans donanmasını yok etmişti. 19 Mayıs 1090 tarihinde kazanılan bu zafer, Türk Deniz Kuvvetleri’nin kuruluş tarihi olarak kutlanır.
Türkiye Selçukluları Karadeniz ve Akdeniz’de bulunan bazı liman şehirlerinin fetihleri ile denizcilik faaliyetlerine hız verdiler. Antalya (1207)’nın fethi ile donanma yapımına başlandı. Sinop’ta tersane kuruldu. Bu şehir Karadeniz Türk deniz filosunun üssü haline gelmiştir. Akdeniz’deki Alaiye (Alanya) şehrinde devrin en ileri teknolojisine sahip bir de tersane kurulmuştur. Bu faaliyetlerin yanında Aydınoğulları Beyliğinin de güçlü bir donanmaya sahip olduğunu bilmekteyiz. Gazi Umur Bey donanmasının gücüne dayanarak Bizans’ın iç işlerine bile karışmıştır. Menteşe ve Karesi beyliklerinin de donanmaları vardı. Selçuklu deniz kuvvetlerinin teşkilâtlanması hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Ancak, donanmayı Emir’ül-Sevahil (Sahiller Emiri) veya Reis’ül-Bahr (Deniz Reisi) unvanı verilen komutanların idare ettiği bilinmektedir.
E- Adliye TEŞKİLÂTI
Türkiye Selçuklularında yargı sistemi, diğer Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi şer’i ve örfi diye ikiye ayrılırdı. Şer’i sistem İslâm Hukuku (fıkıh) na dayalı idi. Bu çeşit davalara sultan veya vezir tarafından tayin edilen kadılar bakardı. Baş kadı (Kaadi’il-Kuzad) Konya’da otururdu. Bütün kadıları denetlemek, yetkisi ve görevi idi. Kadılar; evlenme, boşanma, miras, nafaka, vasilik ve borç davalarına bakar; noterlik ve vakıfların yönetim işlerini yürütürlerdi. Kadıların kararı kesindi. Ancak, isabetsiz kararları diğer kadılar tarafından altı imzalanarak sultana arz edilebilirdi. Askerlerin şer’i davalarına da kadı-asker (kazasker, kadı-i leşker) bakardı. Bunlar ordu kadıları idi.
Örfi yargı, geleneklere göre düzenlenen kanunlara aykırı hareket edenleri yargılardı. Huzur ve düzeni bozanlar, amirlere itaatsizlik edenler, siyasî suçlular bu mahkemede yargılanırlardı. Örfi yargının başında Emir- Dad (Adalet Bakanı) bulunurdu. Yargı teşkilât hükümet dışında yer almıştır. Bunun için divanda yer almazlardı. Böylece, siyasî baskı ve telkinlerden adalet sistemi uzak tutulurdu.
F- Haberleşme TeşkilÂtı
Selçuklular süratli haber alma teşkilât meydana getirmişlerdir. Posta hizmetleri sivil ve askerî amaçlara hizmet edecek şekilde organize edilmiştir. Gizli istihbarata ayrı bir önem verilmiştir.
G- Toprak İdaresi
Selçuklu toprak idare sistemi askerî ve idarî kurumların en önemlilerindendir. Bu sistem, eski Türk toprak idare sisteminin yeni şartlara uydurulmasından doğmuştur. Böylece, konar-göçer Türkmenler iskân edilmiş, devletin geliri ve üretimi artırılmış, devlet ücret ödemeden muazzam bir askerî kuvvete sahip olmuştur. Bu sisteme, Selçuklular zamanında askerî ikta adı verilmektedir.
Türkiye Selçuklularında toprak devletin malı kabul edilmiştir. Bu topraklara miri arazi denmiştir. Miri araziler görev karşılığı olarak yüksek dereceli devlet görevlilerine verilirdi. Devrin Türkiye’sinde, toprak idaresi has, ikta, mülk ve vakıf olmak üzere dört şekilde karşımıza çıkar.
1- Has Arazi: Hükümdara tahsis edilen arazidir. Geliri sadece sultana aittir.
2- İkta Arazisi (Dirlik): İkta sahipleri bir çeşit kiracı durumundadır. Devletten aylık almazlar. Kanunda belirtilenin üstünde veya dışında ücret alamazlar. Kanuna aykırı hareket edenler, toprağı sebepsiz yere üç yıl boş bırakanlar ve görevden çıkarılanlardan ikta geri alınır, ikta sahipleri çiftçilere tohumluk ve çift hayvanı verir, böylece verimi artırmaya çalışırlar, iktalar satılamaz, devredilemez ve miras bırakılamaz.
Görevliler, görevde kaldıkları sürece ikta sahibi olabilirlerdi. Askerlere tahsis edilen iktalar babadan oğula, aynı hizmeti devam ettirmeleri kaydıyla, geçebilirdi. Hükümdarın değişmesi halinde ikta izinleri (berat) yenilenir, değiştirilir veya iptal edilirdi.
3- Mülk Arazi: Miri araziden, başarılı hizmetleri görülen devlet adamlarına verilen topraklardır. Mülk arazi, sahiplerince istedikleri gibi tasarruf edilebilir. Ellerinden alınamaz, çocuklarına miras kalır. Mülk arazileri, gerçek anlamda bir özel mülkiyettir.
4- Vakıf Arazi: Miri ve mülk arazilerinden bazı topraklar belirli gayeler için tahsis edilirdi. Bu toprakların gelirleri vakfiye denilen şartlar uyarınca hedef gösterilen yerlere harcanırdı. Vakıf gelirleri, amaçlarının dışında harcanamazdı. Kendilerine mülk sistemi ile toprak tahsis edilen devlet adamlarının büyük çoğunluğu, söz konusu mülk gelirlerini vakıf haline getirmişlerdir. Türkiye Selçukluları zamanında çok gelişen bu sistem tamamen sosyal refahı amaçlamıştır. Mülk arazilerin vakıf haline getirilmesi suretiyle önemli ve büyük sosyal hizmetler gerçekleştirilmiştir. Medreseler, camiler, köprüler, hastaneler, imaretler ve bunlara benzer çeşitli kurumlar vakıflar yoluyla kurulmuş ve desteklenmiştir. Bu eserleri günümüzde de görmek mümkündür.
Son derece mükemmel işleyen toprak sistemi Moğollar zamanında bozulmuştur. İktalar yurtluk, mülk haline getirilmiş, böylece amacından saptırılan miri toprak sistemi önemini kaybetmiştir.
OSMANLILARDA DEVLET YÖNETİMİ
A- DEVLET ANLAYIŞI
Osmanlı yönetim sistemi Türk ve İslâm devletleri gelenekleri ile Orta Doğu’daki eski yönetim anlayışlarının bir sentezi durumundadır. Hunlardan başlayıp Göktürk, Uygur, Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu devlet anlayışı Osmanlılarda bütün çizgileri ile kendini gösterir. Başta Abbasi Devleti olmak üzere çeşitli İslâm devletlerinin yönetim şekillerinden etkilenir. Sasani ve Bizans(Roma) tesiri de yer yer görülür. Türkler, Ötüken’den İstanbul’a gelene kadar karşılaştıkları kültür ve medeniyetlerin çeşitli unsurlarım almaktan çekinmemişler, bunları kendi potalarında eritip benimsemişlerdir. Bundan dolayı Osmanlı devlet anlayışım iyi kavrayabilmek için eski Türk devlet anlayışım gözden geçirmek gerekir.
Osmanlı devlet anlayışının temelinde hükümranlık, adalet ve nizam (düzen) ilkeleri yatar. Bu anlayışa göre, ülke (mülk) düzeninin temeli adalettir. O halde adalet ve hükümranlık birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Çünkü adalet mülkün temelidir. Daire-i Adliye (adalet dairesi) diye belirtilen bu görüş çerçevesinde şekillenen yönetim anlayışının unsurlarım şu şekilde açıklayabiliriz.
1- Hükümranlık Anlayışı
Osmanlı hükümdarlarının hâkimiyet kaynağı da ilahi idi. Kut terimi geçmemekle beraber, hükümranlıklarına meşruiyet kazandırmak için, soylarım ısrarla kut sahibi kağanlara dayandırmaktadırlar. Bu hayalî şecere ile kut sahibi olduklarım göstermek istiyorlardı. Nitekim Osmanoğullarının kanının akıtılmaması için ibrişim iple boğulmaları, saltanat kavgasına kalkışan şehzadelere karşı saygısızca davranan kişilerin yok edilmesi hep bu kutlu aile anlayışının sonuçlarıdır. Buna göre, Osmanoğulları, halkı idare etmek üzere Tanrı tarafından görevlendirilmiştir. Halk, Tanrı’nın kutsal emanetidir. Halk, ulu’1-emr olan padişaha mutlak surette itaate mecburdur.
2- Adalet, Huzur ve Barış
Osmanlı Devleti’nin yönetiminde ölçü adaletti. Adalet dağıtımında din, dil, soy ve cins ayrımı yapılmazdı. Bununla içte huzur sağlanıyor, reayanın devlete güveni ayakta tutuluyordu. Barışın tehlikeye girmesi halinde savaş ilan edilirdi.
3- Halk
Osmanlı halkı Müslim ve gayri Müslim olmak üzere iki kısma ayrılır. Gayri Müslim halka zımmi denir. Bu isimlendirme bir İslâm geleneğidir. Müslüman olmayan halk cemaatleri meydana getirir. Cemaatlere millet de denmiştir. Bir bütün olarak Osmanlı halkına reaya denir. Reaya Osmanlı tebaasını meydana getirir.
4- Milli Şuur
Osmanlıların kuvvetli bir dil ve tarih şuuruna sahip olduklarım görmekteyiz: Osman Bey, adına hutbe okutmağa karar verdiğinde, kendisinin Oğuz Han’ın soyundan geldiğini söylemiş, bu bakımdan hutbe okutmak hakkına sahip olduğunu belirtmiştir. Osmanlılar, tarihlerini Türkiye Selçukluları, Büyük Selçuklular ve Karahanlı zinciri ile Oğuz Han’a bağlıyorlardı.
Osmanlılar, Selçukluların aksine Türkçeye önem vermişlerdir. 2. Murad Han’ın Türkçe telif ve tercüme çalışmalarım teşvik etmesi çok önemli bir davranıştır. Türkiye beylikleri döneminde başlayan Türkçenin devlet dili (resmi dil) olarak kullanılması kuralı, Osmanlılarla kökleşmiştir.
5- Cemaatlerin idaresi ve Din Hürriyeti
Osmanlı yönetiminde yaşayan çeşitli din ve soya mensup insanların uyum içinde bulunmasına özen gösterilmiştir. Milletlerin çekişmesine, din ve mezhep çatışmasına fırsat verilmemiştir. Medeni hukuku ilgilendiren bütün işlemler cemaatlerin dini kuruluşlarına terkedilmiştir. Hatta bazı yörelerdeki mahalli idare şekillerine dokunulmamış, aynen kalmasına izin verilmiştir. Osmanlılar, devlete karşı olmamak kaydıyla hiçbir dini hareketi engellememiştir.
6- Merkeziyetçilik
Türk devletlerinin merkezi yönetimleri, Osmanlılara gelinceye kadar çok zayıftı. Osmanlılar, eski Türk geleneği olan, ülkenin hanedan ailesine ait olduğu düşüncesini II. Murad zamanında terk ettiler. Ülkenin sahibi olarak padişah ve erkek çocukları kabul edildi.
7. Devlet Hizmetleri
Osmanlı Devleti, bu gün anlaşıldığı gibi bir sosyal devlet değildi. Devlet, topladığı vergilerle halkın huzurunu, güvenliğini ve barış içinde yaşamasını sağlamak için çalışmalar yapardı. Bayındırlık, sağlık ve eğitim hizmetleri ise, vakıflar aracılığıyla, varlıklı kişiler tarafından gerçekleştirildi. Osmanlı Devleti, bu hizmetlerin gerçekleştirilmesinde sadece düzenleyici (nazım) rol oynamıştır.
8- Şer’i Kurallar
Tamamen özel hukuk atanma giren alanlarda geçerli kılınmıştır, İslâm özel hukuk uygulamaları aynen benimsenmiş, bunlara dokunulmamıştır. Tabiatıyla bu kurallar, Müslüman topluluklara uygulanmıştır.
9- Örfi Kurallar
Şeriata aykırı olmamak üzere, padişahların koyduğu hukuki kurallardır Türk hukuk sisteminde var olan hükümdarların yasama yetkisini, Osmanlı padişahları çıkardıkları fermanlarla kullanmışlardır. Fermanların dayanağı tecrübelerdir. Asırların birikimi sonucu oluşan bu hukuk sistemine örfî hukuk (adet hukuku) denilmektedir. Bu şişleme dayanılarak çıkarılan kanunlar da hakani veya sultani kanunlar diye adlandırılmıştır. Padişahların çıkardığı fermanlar, bir başka padişah tarafından kaldırılmadığı sürece geçerliliğini korurlar. Bunlara kânun-ı kadim (eski kanun) denirdi. Osmanlı padişahları arasında kanun koyuculuğu ile en tanınmış olanı I. Süleyman’dır. Örfi Hukuk alanında Türk Töresi denilen İslâmiyet’in kabulünden önceki eski Türk hukuk kurallarından da yararlanılmıştır.
10- Nizam–ı Âlem
Fetihten sonra, Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul olmuştur, İstanbul, kısa bir süre Büyük Roma’nın, 395–1453 arasında da Doğu Roma’nın başkentliğini yapmıştır. Romalılar Pax Romana (Roma barışı) yı gerçekleştirmişlerdir. Osmanlı Devleti de Osmanlı Barışı (Pax Ottomana) nı kurmağa çalışmıştır. Buna Nizam-ı Âlem (Dünya Düzeni) denmiştir. Söz konusu misyonu yüklenen Osmanlılar, bunun için, devletlerine devlet-i ebed-müddet (sonsuza kadar yaşayacak devlet) sıfatını vermişlerdir. Osmanlılar, Nizam-ı Âlem ile kamu düzenini de anlatmak istemişlerdir. Osmanlı Devleti’nde Nizam-ı Âlem anlayışının, din ve devlet birliğinin temsilcisi (sembolü) padişahtır.
11- Padişah
Osmanlı hükümdarlarına genel olarak padişah denirdi. Değişik çevrelerde ve zamanlarda sultan, han, hakan, hünkâr unvanları da kullanılmıştır. 1517 yılından sonra Müslümanların lideri, yani halife unvanını da taşıdılar, ilk Osmanlı halifesi I. Selim’dir. Padişah-halife, devletin ve dinin birlik sembolü idi.
Osmanlı padişahının, Osmanoğulları (Al-i Osman) soyundan gelen erkek çocuklardan olması şarttır. Osmanlı Devleti süresince bunun aksi düşünülmemiştir. Padişahın yetkileri mutlaktır; tartışılmaz. Osmanlı padişahları yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerini şahıslarında toplanmışlardır. Aynı zamanda halifedirler. Bu bakımdan, sadece Osmanlı ülkesinin değil, bütün Müslümanların da lideridir. Abbasi halifeleri gibi Allah’ın yer yüzündeki gölgesi (mecazi anlamda) dirler. Merkezi otoriteyi temsil eden padişaha itaatsizlik, kesin olarak ölümle cezalandırılırdı. Hutbe, sikke, tabi (davul), sancak (bayrak) ve tuğ Osmanlı hakanlık sembolleridir. Padişahla ilgili yer veya makam şahane veya hümayun terimleri ile anılır: Orduyu Hümayun, Memalik-i Şahane gibi.
Bütün bu yetki ve unvanlarla donatılmış padişah, emir ve işlemlerinde çeşitli kayıtlara bağlı olarak davranmak mecburiyetindeydi. İlahi bir niteliği yoklu. Bu bakımdan, firavun (Mısır), Sezar (Roma) ve kisra (İran) kağan (eski Türk) gibi hükümdarlara benzemezdi. Mutlak yetkilerini örften doğan kurallara, kendisinden önce çıkarılmış fermanlara (kanun-i kadim) ve şer’i hükümlere uymak; adalet dairesine göre davranmak mecburiyetindeydi.
Devlet ileri gelenleri, padişahın bazı düşüncelerinin divanda görüşülmesini isteyebiliyorlardı. Kanuni, Cerbe deniz savaşı gibi önemli bir savaşın galibi Piyale Paşa’yı “iki yıl önce beylerbeyliğine terfi etti, şimdi vezirlik verilmesi kanuna aykırıdır.” diyerek terfi tekliflerim reddetmek mecburiyetinde kalmıştır. III. Mustafa’nın Mora İsyanının bastırılmasında önemli hizmetleri geçen Müderris Osman Efendi’nin iki derece yükseltilmesini irade buyurmuş, fakat Şeyhülislam, “iki rütbe yükseltilmesi kanun” olmadığı gerekçesiyle iradeyi uygulamamıştır.
Osmanoğullarının erkek çocuklarına, Tanzimat’a kadar Şehzade, Tanzimat’tan sonra da efendi denmiştir. Şehzadeler 5–6 yaşlarından itibaren hoca tutularak eğitim öğretime başlatılırdı. XVII. yüzyıla kadar şehzadeler sancaklara sancak beyi olarak gönderilirdi. Buna sancağa çıkma denirdir. Çok sıkı bir eğitim ve öğretimden geçen şehzadeler, sancaklarında devleti yönetme tecrübesini kazanırlardı. Şehzadelere, tecrübeli devlet adamlarından seçilen lalalar yardım ederdi. Şehzadeler, XVII. yüzyılın basından itibaren İstanbul dışına çıkarılmamıştır. Bunlar, sarayda Şimşirlik veya kafes denilen bölüme kapatıldılar.
XVII. yüzyıla kadar, Osmanlı tahtına geçiş konusunda bir kural yoktu. Genel kanaat en büyük şehzadenin tahta geçeceği şeklindeydi. Ancak, şehzadeler arasında taht kavgaları eksik olmadı. Bu durumda, devleti yönetenlerin tercihleri, padişahı belirlemede etkili oldu. Asker ve sivil yöneticilerin şehzadenin padişahlığını tanımasına biat denir. Biat geleneği, Hz. Ebu Bekir’in halife seçilmesine dayanır.
Kendisinden önceki Osmanlı uygulamalarını bir araya getirip onlara yeni hükümler ekleyen (Kanunname-i Al-i Osman) Fatih, devletin devamlılığı için, padişah olanın diğer şehzadeleri ortadan kaldırmağa izin ve imkân veriyordu. I. Ahmet (1603–1617) zamanında, tahta geçme usulü kesin ve açık bir kurala bağlandı. Buna göre en yaşlı ve olgun şehzade Osmanlı tahtına geçebilecekti. Bundan sonra şehzade idamları son bulmuştur.
Kuvvetli bir merkeziyetçi anlayışa dayalı olarak mutlak yetkilerle donatılmış Osmanlı padişahları, devleti yönetirken tek başına bırakılmış değildi. Padişaha yönetimde yardımcı olan, ona bağlı olarak yetki kullanıp görev gören çeşitli merkez ve taşra teşkilâtları mevcuttu. Ancak bu üniteler, padişahın mutlak, devredilemez ve ortak olunamaz hükümranlığını gerçekleştirilmesi için görev yapabilirlerdi.
B- MERKEZ TEŞKİLÂTI
Osmanlı Devleti’nin yönetim merkezi (pay-i taht, başkent) İstanbul’du. Söğüt, İznik, Bursa ve Edirne şehirleri de Osmanlı Devleti’ne başkent olmuştu. İstanbul’a; Der-saadet, Asitane, Der-i Aliyye, İslâmbol gibi isimler de verilmiştir. Osmanlı tarihçileri, pay-ı taht-ı cihan (dünyanın baş- kenti) demişlerdir.
Padişah İstanbul’da oturur, dolayısıyla devletin bütün birimleri de buradan yönetilirdi. Üç kıtaya yayılmış Osmanlı topraklarının idaresi İstanbul’daki saraya bağlıydı. Saray teşkilât, Osmanlı yönetiminin beynidir.
1- Saray
Padişahın resmi ve özel hayatının geçtiği, devlet yöneticilerinin yetiştiği saray, Osmanlı devlet teşkilâtnda ayrı bir öneme sahiptir. Fatih zamanında yaptırılan Topkapı Sarayı, XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar yönetim merkezi olmuştur. Enderun ve Harem-i Hümayun ile Birûn bölümlerinden meydana gelmiştir. Enderun ve Birûn üniteleri Babü’s-sa’ade adı verilen kapı ile ayrılmıştı. Hz. Peygamberin hırkası ve diğer Kutsal Emanetler (Emanat-ı Mukaddese) de bu sarayda, Hırka-ı Saadet Dairesi’nde korunmaktadır. Saray, Osmanlı ülkesinin yönetim, nitelikli insan ve moda merkezi durumundaydı. Sarayda üstün bilgili, kültürlü ve zevk sahibi olarak yetiştirilen insanlar ülkenin dört bir yanında, çıkma denilen usulle görevlendiriliyordu. Böylece sarayda öğrenilip uygulanan gelişmiş yaşama tarzı devletin her tarafına taşınıyordu.
Harem: Aslında Harem-i Hümayun olarak anılır. Kadınların yaşadığı saray bölümüdür. Padişah, haremde yaşayan şehzadeler ve harem ağaları dışında hiçbir erkek buraya giremezdi. Harem’i kızlar ağası (harem ağası) ile hazinedar denen usta cariyeler yönetirlerdi. Harem’e alınacak kızlar çok sıkı dini ve milli terbiyeden geçirilir, yeteneklerine göre güzel sanatlar öğretilirdi. Terbiyelerine halife adı verilen kadın hocalar bakardı. Cariyelikten başlamak üzere derece derece yükselebilirlerdi. Cariyelerin bir kısmı, kapıkulundan biri ile evlendirilirdi. Böylece, yöneticilerin merkeze bağlılığı pekiştirilirdi. Kapıkulu ile evlenen cariyeler, kocaları ile birlikte Osmanlı ülkesinin her yanına gidiyorlardı. Bu yolla, sarayın incelmiş kültürü, erkek ve kadın cinsleri ile memleketin her yanına yayılıyordu.
Padişah hanımlığına yükselen cariyelere haseki veya kadın (katun/ hatun) efendi denirdi. Padişah anaları valide sultan unvanını taşırdı. Padişah hanım ve analarının politikaya karıştıkları bilinmektedir. Kösem gibi şahsi ihtiraslarını tatmin için uğraşanlar olduğu gibi, Turhan gibi devletin esenliğe çıkması için gayret gösteren valide sultanlar da görülür.
Enderun: Sarayın padişaha ayrılan bölümüdür. Arz Odası denilen yer buradadır. Padişah, bu odada, elçileri ve devlet ileri gelenlerini kabul ederdi. Görüşme sırasında musluklardan su akıtılarak konuşmaların duyulmaması sağlanırdı. Harem de sarayın bu bölümünde yer alır. Enderun, padişahın resmi ve özel hayatının geçtiği saray ünitesidir. Enderun’da, Kapıkulu sistemi içinde, padişahın güvendiği, bilgili, yetenekli ve tecrübeli devlet adamları yetiştirilirdi. Enderun, bu açıdan bakıldığında, asker ve sivil yöneticiler yetiştirilen bir okuldu. Burada yetişen nitelikli insan, yeteneklerine göre çeşitli yönetim ve askerî birimlere dağıtılırdı. Kapıkulu sistemi devşirme usulüne dayanıyordu.
Buna göre, devşirilen erkek çocuklardan yetenekli görülenler çeşitli saray okullarına gönderilirdi. Bunlara içoğlanı denirdi. Saray okullarında Türk ve İslâm kültürü öğretilen içoğlanları arasında sıkı bir eleme yapılarak Topkapı Sarayı(Enderun) na alınırdı. Enderun’da Büyük ve Küçük odalarda çok ciddi bir eğitime tabi tutularak Türk ve İslâmi ilkeleri konusundaki bilgileri pekiştirilirdi. Enderun’daki koğuşlara oda denirdi. Bu odalar, birer eğitim üniteleridir. Odalarda eğitimlerini tamamlayanlar arasında yeniden bir seçme yapılarak bir kısmı saraydaki hizmet için ayrılır, geriye kalanlar da çıkma suretiyle Süvari Ocakları gönderilirdi.
Büyük ve küçük odalardan sarayda kalmak üzere seçilenler, hizmet ve eğitim odalarına gönderilirdi. Bu odalar; Kiler (Sofra hizmeti), Hazine (Padişahın özel hazinesi), Seferli (müzisyen, hanende, pehlivan, berber vs) ve Hasoda, padişahın günlük hizmeti ve korunması ile görevli en yüksek den ibaretti. Odaların başında ağa unvanlı bir amir bulunurdu. Çıkma usulüyle ağalar, sancak beyliğinde, odada yetişen içoğlanları da Birûn’da görevlendirilirlerdi.
Birûn: Topkapı Sarayı’nın Enderun dışında kalan bölümüdür. Dış, taşra demektir. Birûn’da padişahın taşra hizmetlerini gerçekleştiren birimler bulunurdu. Buradaki hizmetlerde çalışanlara da Birûn halkı denirdi. Birûn’da sosyal ve siyasî hayatın gerektirdiği çalışmaları yapan çeşitli üniteler vardı. Eğitim, hekimlik, imamlık, çeşitli eminlikler, avcılık, terzilik; kuyumculuk, mutfak (matbah-ı amire) ve daha nice çeşitli hizmetlerde çalışan görevlilerin bulunduğu bir saray bölümüdür. Birûn balkının en önemli kısmını yeniçeriler meydana getirir. Altı bölükten meydana geldiği için Altı Bölük Halkı da denen Kapıkulu Süvarileri de Birûn halkındandır. Mehterhane de burada bulunurdu. Mehterhaneden Mir-i Âlem (Emir-i Âlem) sorumluydu. Seferde sancakların önünde yürür ve ak âlem denilen sancağı taşırdı.
2- İstanbul’un Yönetimi
İstanbul şehrinin, Osmanlı merkez yönetiminde özel bir yeri bulunmaktadır. Osmanlılar, Anadolu’dan getirilip iskân edilen Türk nüfusla, İstanbul’un hızla Türkleşmesini sağladılar. Şehri çeşitli Türk mimari eserleri ile donattılar, İstanbul, kısa zamanda Türk ve İslâm dünyasının göz bebeği oldu; adeta kutsal bir kimliğe kavuştu. Uzun süre dünyanın en kalabalık şehri olan İstanbul’un yönetimi, padişahın da orada oturması sebebiyle çok önemli bir hizmet sayılmıştır. Kalabalık nüfusun beslenmesi, huzur ve güvenliğin sağlanması için İstanbul yönetimi ayrı ele alınmıştır.
İstanbul’un ve buradaki hizmet birimlerinin yönetiminden sadrazam sorumludur. Çünkü sadrazam en yüksek örfi yetkiye sahip padişah memurudur. İstanbul’daki her türlü seyfıye, ilmiye ve kalemiye sınıfının, diğer illere göre, en yüksek derecelileri de İstanbul ‘da bulunurdu. Sadrazam sefere çıktığı zaman, yerine sadaret kaymakamı bırakırdı. Diğer bölgelerden gelip İstanbul ‘da süresiz veya uzun süreli kalma özel izne bağlıydı. Devletin yönetim, ticaret, kültür ve moda merkezi olan İstanbul’a, bazı il tarım ürünlerinden belirli bir miktarı da tahsis edilmiştir. Böylece artan nüfusun doğurduğu beslenme ihtiyacı karşılanabilmiştir.
3- Divan-ı Hümayun
Padişahın elinde bulundurduğu yasama, yürütme ve yargı güçlerinin uygulanabilmesi için, yönetim merkezinde bir divan oluşturulmuştur. Divan geleneği Orta Doğu ülkelerinde Sasanilerden bu yana görülmektedir. Sasani kaynaklı bu merkez yönetim birimini, çeşitli İslâm devletlerinden sonra Türkler de kabul etmiştir. Osmanlılar, divan teşkilâtnı Selçuklulardan alıp uygulamışlardır.
Osmanlılar, divana Divan-ı Hümayun adını vermişlerdir. Divan, padişahın tekelinde bulunan yasama, yürütme ve yargı güçlerinin uygulama aracıdır. Yargı ve yönetim (yürütme) de en üst kurumdur. Divan-ı Hümayunca bu görevlerin yüklenmesi, merkezi yönetim anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan, Osmanlı yönetiminde divanın büyük önemi vardır. Ülkenin en uzak köşesindeki reaya da divana ulaşabilmektedir. Halk, şikâyetini bizzat veya bölgesinin kadısı aracılığıyla yapabilmektedir Haksızlığa uğrayan, zulüm gören, mahalli adli teşkilât tarafından aleyhine karar verilen hangi, din ve ırka mensup otursa olsun herkes hakkını buradan arayabilirdi
a- Kuruluşu: Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde divan, padişahın başkanlığında toplanırdı. Fatih’in çıkardığı bir kanunnameyle (1475) padişahlar, başkanlık etmekten çekildiler. Yerlerine sadrazamlar başkanlık etmeğe başladılar. Divanda şu üyeler yer alırdı:
1. Kubbealtı vezirleri: Birinci vezir sadrazam olmak üzere rütbelerine göre sıralanırdı. 5–8 vezirden meydana getirdi.
2. Nişancı.
3. Kazaskerler
4. Kaptan-ı Derya: Vezir rütbesi olan ve toplantı sırasında merkezde bulunan kaptan paşa.
5. Yeniçeri Ağası.
6. Defterdarlar.
7. Sadaret Kethüdası (İçişleri Bakanı).
8. Reisülküttap.
Divan üyeleri, kanun gereği oturarak konuları müzakere ederlerdi. Teknik ve bürokratik hizmetleri görenler ayakta beklemek mecburiyetindeydi. Şeyhülislamlar, divan üyesi değildi.
Divan-ı Hümayun üyeleri, düşüncelerini serbestçe belirtirlerdi. Dış politika gibi önemli konulardaki kararlar, padişahın onayından sonra yürürlüğe girerdi. Diğer kararlar divanın kararı ile kesinleşirdi. Bu durumda divan, padişahın yetkisinde bulunan yasama, yürütme ve yargı işlerinde en yetkili ikinci devlet organı olmaktadır. Çok acele ve önemli konularda divan padişahın başkanlığında toplanırdı. Padişahın huzurunda oturulamayacağı için divan üyeleri ayakta müzakereye katıldığından bu divana Ayak Divanı adı verilmiştir.
Divan-ı Hümayun’da, devletin üç kuvvetinin bir denge meydana getirecek şekilde temsil ettirildiği görülmektedir. Seyfiye, ilmiye ve kalemiye sınıflarının divanda temsil şekli divanın yapısını meydana getirir. Söz konusu sınıfların (kolların) arasında yatay geçiş yapmak pratikte imkânsız gibiydi.
Çünkü her sınıf ayrı amaca göre yetiştirilmiş, o alan için gerekli bilgi ve tecrübe ile donatılmıştı. Seyfiye sınıfı için liyakat esastı. Türkçe bilmeleri yeterliydi. Öğrenim durumları o kadar önemli görülmezdi. Fakat diğer kollar için öğrenim ve yabancı dil (Arapça, Farsça) mutlaka aranırdı. Öğrenimi olmayan sadrazam olabilir, fakat medresenin yüksek kısmından mezun olmayan en küçük bir kadılığa dahi getirilemezdi. İlmiye ve kalemiye sınıfının ezici çoğunluğu Türk asıllıydı. İlmiye sınıfı mensubu yargılanmadan cezaya çarptırılamazdı. Ancak, kul taifesi denen örf mensubu (seyfiye) hakkında, mahkemede yargılanmadan padişah veya onun yetkisini kullananlar tarafından ceza verilebilirdi.
b- Yapısı:
Seyfiye (Ümera, Ehl-i Örf): Padişahın yürütme gücünün uygulayıcılarıdır. Padişahın yürütme alanı için koyduğu kanunlara örf denildiği için ehl-i örf, kılıç (silah) taşıma yetkisine sahip oldukları için seyfiye, buyurma yetkisi bulunduğu için ümera gibi isimlerle anılmıştır. Bu kolun en büyüğü Vezir-i Azam (Kanuni’den itibaren Sadrazam) dı. Seyfiye sınıfını divanda vezirler temsil ederdi. Sadrazam hem Divan-ı Hümayun başkanı hem de padişahın mutlak vekili idi. Vezir, beylerbeyi, sancak beyi, kapıkulu ve tımarlı sipahiler seyfiye sınıfını meydana getirirdi. Padişahın yürütme gücünü uygulayan seyfiyenin yönetim ve askerlik olmak üzere iki önemli görevi bulunmaktadır.
Yönetim Görevi: Osmanlı Devleti’nde yönetim görevini üstlenenlere askerî denmiştir. Bunlar, kendilerini temsil eden divan üyesinin teklifi ile Divan-ı Hümayun tarafından görevlendirilirdi. Buna berat adı verilir. Beratlı olanların reayadan farkı, vergi mükellefi olmamalarıdır. Seyfiyeden olup yönetim birimi başında bulunanlara paşa veya bey unvanı verilmiştir. Seyfiye mensubu yöneticiler, kadıların hükümlerine göre hareket etmek mecburiyetindeydi.
Askerlik Görevi: Osmanlı Devleti, konumu ve işlevi bakımlarından dünyanın en güçlü ve gelişmiş ordusunu beslemek mecburiyetindeydi. Ordunun eğitimine önem verilirdi. Eğitimde yaralanma ve sakatlanma olması tabii karşılanırdı. Ancak, bunların sosyal güvenlikleri sağlanırdı. Ordu mensupları itaatkâr, dayanıklı ve sabırlı olmak mecburiyetindeydi. Nefer donanımı hafifti. Dünyanın en hızlı hareket eden ordusu idi. Son derece disiplinliydi. Fakat her asker, rütbesi ne otursa olsun, iradesini kullanırdı. Osmanlı silahlı kuvvetleri, kara ordusu (Orduyu Hümayun) ağırlıklı olmak üzere teşkilâtlanmıştı. Ancak, zamanla deniz kuvvetleri (Donanma-yı Hümayun) da son derece önem kazanmıştır.
C- ORDU-YU HÜMAYUN
(KARA ORDUSU)
1- Kapıkulu Ocakları: Kapıkulu askerleri, Osmanlı hassa ordusunu meydana getirir. Ordunun merkez kuvvetleridir. Kapıkulu askerleri sayıca az, fakat padişaha büyük bir teslimiyetle bağlı, vurucu gücü yüksek bir silahlı birimdi. Bu ordu pençik ve devşirme usulüyle oluşturulurdu.
2- Pençik: Savaşta esir alınan Hıristiyan çocuklarının beşte biri devlet hizmetine alınırdı. Sayılarının artmasından sonra bunlardan düzenli bir ordu kurulması fikri gündeme geldi. Çandarlı Kara Halil’in teklifi ile I. Murad zamanında Kapıkulu Ocağının temeli atıldı (1361). Savaş esiri olarak alınan bu Hıristiyan çocuklarına pençik oğlanı adı verildi. Bunlar Türk köylülerinin yanına verilirdi. Burada Türk ve İslâm terbiyesini öğrendikten sonra Acemi Ocağı’na alınırdı. Burada yetişenlere yeniçeri denildi.
3- Devşirme: Pençik usulüyle ocağı beslemek her zaman mümkün olmadı. Bunun için belli kurallara göre Hıristiyan ailelerden erkek çocuk alınmağa başlandı. Buna devşirme denir. Devşirme sistemi, gelişigüzel çocuk toplama işi değildir. Devşirme yöntemi ve ilkeleri genel olarak şu şekilde idi:
Bir fermanla devşirilerek bölge ve memur (tumacıbaşı) belirlenir.
Bölgedeki kadı, sipahi ve rahiple birlikte devşirilecek çocuklar belirlenir.
Genel kural olarak Hıristiyan çocukları devşirilir. (Anadolu’dan devşirilen çocukların bir kısmının Hıristiyan Türk çocukları olduğu bilinmektedir.)
İhtiyaç oranında devşirme yapılır.
Orta boylular seçilir, vücut kusuru olanlar devşirilmez. 6. Bir erkek çocuğu olan aileden devşirme yapılmaz.
Her aileden sadece bir çocuk alınır.
Çok küçük yaşta olanlar ve ergenlik çağına yaklaşanlar devşirilmez.
Devşirilecek çocuğun soy ve sopunun belli olmasına dikkat edilir; bazı ailelerin çocuğu alınmaz, papaz çocukları tercih edilirdi.
Aileler çocuklarını verirken çok rahat oldukları düşünülemez. Bununla beraber, zamanla çocukların devşirilmesini isteyenlerin çoğaldığı da bilinmektedir. Devşirme sistemi ile Hıristiyanların eritilmesinin amaçlandığı iddiası ise dayanaksızdır. Bu kadar az sayıdaki erkek çocuğun Müslüman yapılması ile etnik yapıyı değiştirmek mümkün değildir.
Rumeli’de devşirilen çocuklar Anadolu’daki, Anadolu’da devşirilenler de Rumeli’deki Türk ailelerinin yanına veriliyordu. Buralarda Türk yaşayışı, gelenek ve görenekleri ile İslâmi kuralları öğrendikten sonra Acemi Ocağı’na, oradan da Yeniçeri, Topçu ve Cebeci ocakları ile tersaneye gönderilirlerdi. Devşirmeler arasında, yetenekli ve vücutça gösterişli olanlar, saray hizmetleri için yetiştirebilmek üzere çeşitli saray okullarına seçilirlerdi. Burada yetişenler devletin çeşitli yönetim basamaklarında göreve getirilirlerdi.
4- Osmanlı Merkez Ordusu
Osmanlı ordusu, Osman Bey zamanında atlı aşiret birliklerinden oluşuyordu. İlk daimi ordu Orhan Bey zamanında kuruldu. Biner kişilik yaya ve müsellem (atlı) birlikler oluşturuldu. Tamamen Türklerden oluşan bu birliklerin askerleri Kazasker Çandarlı Kara Halil tarafından seçilmişti. Bu askerler savaş sırasında ücret alır ve vergiden muaf tutulurdu. Devlet büyüyünce ordu teşkilât da değişti. Zamanla gelişen Osmanlı ordusunun merkez kuvvetini Kapıkulu askerleri meydana getirirdi. Kapıkulu askerleri yaya (piyade) ve atlı (süvari) olmak üzere iki bölüme ayrılıyordu.
a- Kapıkulu Piyadeler
Devşirilip Türk aileleri yanında eğitilenler Acemi Ocağı’na veriliyordu. Burada sıkı bir eğitimden geçirilen devşirmeler başta Yeniçeri Ocağı olmak üzere Topçu, Cebeci, Humbaracı ve Lağımcı ocaklarına gönderiliyordu. Yeniçeriler, Kapıkulu askerînin en önemli bölümüdür. Ocağın piri ve manevi önderi olarak Hacı Bektaşi Veli kabul edilir. Yeniçeriler, Bektaşi tarikatına bağlı kalmışlardır. En önemli görevleri padişahı korumaktır. Barışta sarayda, savaşta otağın çevresinde yer tutarlardı. Yeniçeriler üç ayda bir ulufe adıyla aylıklar alırlardı. Orta adı verilen bölüklere ayrılmışlardı. Yeniçeri koğuşlarına oda, orta komutanlarına da çorbacı denirdi. Ocağın komutanına Yeniçeri Ağası denilmekte olup doğrudan padişaha bağlıydı.
Kapıkulu piyadesinin diğer bölümleri de şunlardır:
Cebeci Ocağı: Yaya sınıfı askerlerin ocaklarındandır. Yeniçerilerin silah, araç ve gereçlerini (ok, yay; barut, kurşun, kılıç, tüfek vd.) üreten sınıftır.
Topçu Ocağı: Top ve top mermisi dökmek ve top silahını kullanmak için kurulan birliktir. Osmanlılar topu ilk defa Kosova Savaşı (1389) nda kullanmışlardır.
Humbaracı Ocağı: Elle ve topla (havan) atılan patlayıcı mermiler yapıp atan ocaktır.
Lağımcı Ocağı: İstihkâm sınıfını oluşturur. Tünel açma, köprü yapım ve onarım hizmetlerini görür. Kale duvarlarının dibine açılan tünellere yerleştirilen lağımlar, surların çökmesini sağlardı.
XVIII. yüzyıla kadar Osmanlı top ve topçuluğu eşsizdi. Dünyanın en ileri teknolojisi ile en gelişmiş toplar dökülüyor, bu topları en usta askerler kullanıyordu. Havan topunun ilk örneğini, Fatih’in icat edip kutlandığı bilinmektedir.
b-Kapıkulu Süvarileri
Saraydaki Altı Bölük Halkı, Kapıkulu süvarilerini oluştururdu. Önceleri iki bölük (sipahi, Silahdar) iken, dört bölük daha (sağ-sol ulüfeciler, sağ-sol garipler) eklenerek altı bölüğe yükseldiler. Ağaları doğrudan padişaha bağlı olup padişahı ve ağırlıklarını korumakla görevliydiler.
Kapıkulu askerlerinin sayısı, devletin en güçlü zamanlarında 20.000 civarında kalmıştır. III. Murad zamanında, usule aykırı olarak ocağa adam alınmış, dolayısıyla ocak bozulmuştur. Sayıları bazen 100.000′i aşmıştır. Hiçbir hizmette bulunmayan, fakat devletten aylık alan asalak, başıboş bir topluluk haline dönüşmüştür. Sık sık isyan ederek devleti güç durumda bırakan, hazineyi bitiren ve disiplini ile savaş kabiliyeti kalmamış bir sözde ordu haline gelen Yeniçeri Ocağı, 1826′da kanlı bir şekilde ortadan kaldırılmıştır.
5- Eyalet Askerleri
Osmanlı kara ordusunun en önemli ve en büyük bölümünü oluşturur. Eyalet askerlerinin temeli tımar sistemine dayanır. Bunun için, tımarlı sipahiler denir. Sipahi, kendisine dirlik olarak verilen toprağı işler, böylece geçimini sağlardı. Buna karşılık askerlik etmekle yükümlüdür.
Kapıkulu askerleri dışında kalan askerlere, genel olarak eşkinci adı verilir. Bu kelime “sefere, savaşa giden” demek olup sefere eşmek (savaşa gitmek, katılmak) kelime grubundan yapılmıştır. Eşkinciler, sefer haberi (çağrı) geldiğinde savaşa katılmak mecburiyetindeydiler. Diğer zamanlarda işleri güçleri ile uğraşırlardı. Osmanlı eyalet askerleri yerli kulu, serhad kulu ve tımarlı süvariler diye üç gruba ayrılır:
a- Yerli Kulu: Eyâlet ve sancak beylerinin emrindeki askerlerdir. Doğrudan doğruya paşa veya beye bağlı olan bu birliklerin komutanları da söz konusu yöneticiler tarafından tayin edilirdi. Hizmet gördükleri sürece ücret alırlardı. Ücretleri eyalet veya devlet hazinesinden karşılanırdı. Yerli kulu askerleri, görevlerine göre sınıflara ayrılmıştı:
Azaplar: Yerli kulu birliklerinin en büyük ve en önemli bölümüdür. Azap “bekâr” demektir. Beylikler döneminde sadece donanma askerîne bu isim verilirdi. Osmanlı yaya birliklerinin en dayanıklı sınıfıdır. Anadolu’daki bekâr Türk gençlerinden meydana getirilmiştir. Azaplar, savaşta topçu, birliklerinin önünde yer alır, düşman hücumunu ilk defa onlar karşılardı. Sonradan yanlara açılarak topçu ateşine fırsat verirlerdi.
İcareliler: Sınır boyundaki kalelerde görevli ücretli topçu askerleri.
Lağımcılar: Sınır boylarındaki kalelerde görevli, tünel ve hendek kazıcılar.
Müsellemler: Bunlar, kuruluş devrinde merkez ordusunun atlı birliklerini meydana getiriyorlardı. Yeniçeri Ocağı’nın kurulmasından sonra geri hizmetlerde ve eyalet askerî olarak görevlendirildiler. Vergiden muaf tutulurlardı. Müsellemler, Rumeli’de Hıristiyan halktan, Anadolu’da da Yörüklerden oluşturulmuştur. Bu çeşit hizmetleri görenlere Derbent Muhafızları da denilmiştir. Bunlar, barış zamanında da ticari yolların, köprülerin, geçitlerin güvenliğini sağlarlardı.
b- Sekban: Gönüllülerden meydana gelirdi. Hizmet sürelerince ücret alırlardı. Düşman hatlarını yarmada hizmet veren sekbanların yerini, zamanla tüfekçiler almıştır.
c- Serhad Kulu: Osmanlılarda Rumeli sınır bölgelerinde mevzilen-dirilmiş hafif süvari birliklerine akıncı denirdi. Akıncılar ordunun serhad kulu bölümünü meydana getirirdi. Karahanlılar’da da akıncı terimi kullanılmıştır. Akıncı birlikleri tamamen Türklerden meydana gelmiştir. Akıncı askerliği, bir sanat gibi, babadan oğula geçerdi. Akıncılar, ocaklar şeklinde teşkilâtlanmışlardı. Her akıncı ocağı, beyinin unvanı (lakabı) ile anılırdı. Onarlı sisteme göre teşkilâtlanmışlardı. Her onlu grubun başında bir komutan bulunurdu. Onbaşı, yüzbaşı, binbaşı. En büyük komutana Akıncı Beyi veya Akıncı Sancak Beyi denirdi. Evlad-ı Fatihan olarak da anılan Akıncılar, tımar sahibi veya vergiden muaf askerlerdendi. Akıncılar, günümüzdeki askerî ve sivil istihbarat ile komando elemanlarının görevlerini görürlerdi. Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde ajanları bulunuyordu. Savaş zamanında da düşman kuvvetlerinin lojistik desteklerini ve geçiş yollarını tahrip etmek, buna karşılık Türk kuvvetlerinin yol emniyetini sağlamakla görevliydiler. Ayrıca, yol göstermek suretiyle, ordunun tarım alanlarına zarar vermesine engel olur, düşman birliklerinden tutsak alarak askerî bilgiler toplardı. Akıncı teşkilâtnın XVII. yüzyıldan itibaren zayıflaması, Osmanlı askerî başarısızlığının önemli sebeplerinden olmuştur.
d- Tımarlı Sipahiler: Osmanlı kara ordusunun tartışmasız en önemli ve en büyük sınıfıdır. Sipahiler, kendilerine tahsis edilen devlet arazilerinde hem geçimim sağlıyor, hem de askerlik görevine hazır bekliyordu. Dirlik sahibinin bulundurduğu askerî güce cebeli (cebelü) denirdi. Osmanlı ordusunun bel kemiğini meydana getiren cebeliler, atlı birliklerdi. Binicilikte ve kılıç kullanmakta dünyanın en iyi yetişmiş askerleri idi. Savaşta yayaları korur ve kesin sonucu belirlemek üzere taarruza geçerlerdi. Bir devşirme ordusu olan Kapıkulu askerleri karşısında Tımarlı sipahiler, Osmanlı ordusunda bir denge unsuru idi. Tımar sisteminin bozulması sonucunda, birlik önemini kaybetmeğe başladı. XVII. yüzyılın sonlarından itibaren geri hizmete kaydırıldı.
Tımarlı sipahi bölük komutanına subaşı denirdi. Tımarlı sipahilerin on bölüğü bir alayı meydana getiriyordu. Başında alay beyi bulunurdu. Bundan sonra sancak beyi yer alırdı. Beylerbeyi en yüksek rütbeli komutanları idi. Beylerbeyleri de başkomutana (Serdar-ı Ekrem) bağlıydı. Mısır ve Kırım askerleri ayrı bir ünite oluştururlardı. Mısır askerleri Türk-Memluklarından meydana gelen atlı birliklerdi. Kırım ordusu da atlı birliklerden meydana gelmekte olup Kırım Hanı’na bağlıydı. Kırım askerleri, çağrıldıkları zaman Ordu-yu Hümayun’a katılır, barışta Ukrayna, Polonya ve Rusya topraklarını denetlerdi. Zamanla Akıncı birliklerinin de yerini alan Kırım kuvvetleri, vurucu güç olarak görev alırlardı.
6- Osmanlı Ordusunda İkmal
Osmanlı ordusunun teşkilâtlanması, bakımı, yetiştirilmesi ve savaşa katılması en ince noktaya kadar hesaplanır ve ona göre hareket edilirdi. Ordu beslemek ve savaşa girmek çok para isteyen bir iştir. Osmanlı ordusunun bakımı devrin en üst seviyesinde idi. Tımarlı sipahiler, silah araç ve gereçlerini kendileri sağlarlardı. İstihbarata çok önem verilir, sefer yolları sürekli bakımlı ve güvenilir tutulurdu. Hangi dine mensup olarsa olsun reayanın malına zarar vermek veya ekili tarlasına ziyan getirmek en büyük suçlardandı. Bu çeşit suçlar, çoklukla ölümle cezalandırılırdı. Ordu her gittiği yerde bütün ikmal ihtiyaçlarını hazır bulurdu. Bunlar da devlet hazinesinden karşılanırdı. Çağın diğer devletleri gibi halkın elinden gasp edilen yiyeceklerle ordu beslenmezdi. Bu durum, Osmanlı hazinesine büyük yükler getirmekteydi. Devletin iktisadi gücü ve gelirleri yüksekken pek fark edilmeyen bu durum, zamanla devlet hazinesinin boşalmasına yol açmıştır.
D- DONANMA-YI HÜMAYUN
(DENİZ KUVVETLERİ)
Türklerde, gerçek anlamda, deniz kuvvetleri Türkiye Selçukluları zamanında kurulmuştur. Osmanlı deniz faaliyetleri 1350 yıllarında gelişmeğe başlamışsa da ilk ciddi hamle, I. Bayezid (Yıldırım) devrinde Gelibolu’da bir tersanenin kurulmasıyla yapılmıştır. İstanbul’un fethinden sonra tersaneler çoğaldı. II. Bayezid devrinde büyük Türk denizcileri yetişmeğe başladı. Yavuz denizciliği teşvik etmekle beraber, önemli gelişme Kanuni zamanında olmuştur. Kanuni, deniz kuvvetlerine en az kara ordusu kadar önem vermiştir. Osmanlı donanması, XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar dünyanın sayılı deniz kuvvetlerinden biri idi.
Donanma-yı Hümayun’un komutanı Kaptan-ı Derya (Kaptan Paşa) idi. Kaptan Paşa divan üyesi ve Cezair-i Bahr-i Sefid eyaleti beylerbeyi olarak görev yapardı. Bu beylerbeyliğe bağlı sancak beylerine de deryabeyi denirdi. Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’ndaki donanma ile Tuna filosu kaptan paşaya değil divana bağlıydı. Kaptan Paşa, bütün tersanelerin de amiri idi. Tersaneyi, Kaptan Paşa’ya bağlı olarak Tersane Emini ve yardımcısı Tersane Kethüdası yönetirdi. Gemi yapımından mühendis olan ser imar-ı tersane-i amire sorumluydu. İstanbul (Kasımpaşa, Haliç), Gelibolu, Süveyş ve Cezayir’de büyük tersaneler yapılmıştı. Ayrıca, çeşitli merkezlerde yelken, zift ve katran fabrikaları bulunmaktaydı. İstanbul tersanesinde aynı anda irili ufaklı 180 gemi kızağa konup inşa edilebilmekteydi.
Deniz askerîne levent adı verilirdi. Deniz topçusu leventlerden seçilirdi. Deniz azabı sınıfı ise denizci olmayıp bu günkü deniz piyadeleri gibi görev yaparlardı. Bir levent, yeteneği ve gayreti ile paşalığa (amiralliğe) kadar yükselebilirdi. Kaptan Paşanın savaşta çeşitli yardımcıları vardı. Bunların bindikleri gemiler de ayrı ayrı isimlendirilirdi.
Osmanlı eyalet donanmaları bile devletlerin deniz kuvvetlerim vergiye bağlayabiliyordu. Bu konuda en tipik hadise şudur: Yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri’nin deniz ticaret filosu Cezayirli gemiciler tarafından rahatsız ediliyor, hatta gemiler zapt ediliyordu. Bunun üzerine Amerika Birleşik Devletleri ile Osmanlı Devleti’nin Cezayir Eyaleti valisi (beylerbeyisi) arasında bir antlaşma imzalanıyor (1875). Buna göre, Amerika Cezayir’e yıllık vergi ödeyecekti. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin bir yabancı devlete vergi ödediğini belgeleyen ve aynı devletin resmi dilinin dışında (Türkçe olarak) imzaladığı ilk ve tek antlaşmadır.
Osmanlı deniz kuvvetleri Çeşme (1827) de büyük darbe yemiş, Sultan Abdülaziz döneminde tekrar eski gücüne yaklaşmış, ancak 93 Harbinden (1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sonra önemli bir güç olmaktan çıkmıştır.
E- TAŞRA TEŞKİLÂTI
1- Tımar Ve İltizam Sistemi
Tımar sisteminin benzer uygulamaları bazı eski Orta Doğu ülkelerinde de görülmüştür. Türklerdeki yurtluk sistemi de tımara benzer. Selçuklularda, Memlüklerde ve diğer Türk-İslâm devletlerinde ikta adıyla uygulanmıştır. Osmanlılar, yurtluk ve ikta sistemlerini daha da geliştirerek en verimli seviyeye çıkarmışlardır.
Genel olarak tımar: bir kimseye, belli bir hizmet için, belli bir ücret karşılığında, devlet denetimindeki gelir getiren kaynakların tahsis edilmesi sistemine denir. Ancak, bu tanım bize tımar terimim tam olarak anlatmaz. Bunun için, tımar sistemim meydana getiren hususları saymamız gerekir: 1) Tahsis edilen (ayrılan) gelir getirici mülk devletindir. 2) Bu mülk, ordu ve yönetim mensuplarına tahsis edilebilir. 3) Toprak, sanayi kuruluşu veya gelir getiren hizmet birimleri tahsis edilebilir. 4) Bu mülk ve hizmet birimlerinden toplanan vergilerin bir kısmı, tımar sahibine ücret olarak ödenir. 5) Alınan bu ücret karşılığında çeşitli devlet hizmetleri gördürülür. Tahsis edilen bu gelirlere dirlik denir. Demek ki, Osmanlı tımar sisteminde tahsis edilen sadece vergi geliridir. Osmanlılarda tımar sistemi daha çok devlet arazilerinde uygulanmıştır.
Dirlik görevlileri, vergileri kendi adına kaynağında topluyor, bununla asker besliyor, üreticiye destek sağlayarak üretimin sürekli artmasını sağlıyorlardı. Devlet, tımar sistemi sayesinde, vergi gelirlerini toplamak için bir mali teşkilât kurmadığı gibi, ücret ödemeksizin güçlü bir orduya sahip oluyordu. Ayrıca, taşradaki denetimi sağlıyordu.
Dirlik arazileri, gelir durumlarına göre bölümlere ayrılırdı.
Has: Padişahlara ve yüksek dereceli devlet memurlarına tahsis edilen dirliklerdi. Geliri 100.000 akçayı aşan dirlik dilimidir.
Zeamet: Geliri 20.000 – 100.000 akça olan dirlikler. Beylerbeyi, sancak beyi, alay beyi ve diğer üst görevli örf mensuplarına tahsis edilirdi. Bu görevliler, görevleri süresince dirlikleri yönetebilirlerdi.
Tımar: Geliri 20.000 akçaya kadar olan dirliklerdi. Sipahilere tahsis edilirdi. Sipahiler, kanuna aykırı davranmadıkları sürece ömür boyu dirliğini kullanabilir, hatta bazı şartlar çerçevesinde mirasçısına kalabilirdi.
Dirlik sahipleri toprağın sahibi değildir. Toprağı kullanmakla görevlendirilmiş hizmet sahibi şahıslardır. Mülkiyet hakları yoktur. Sadece kendilerine ayrılan yerleri yönetmek ve korumakla görevlidirler. Toprak devletindir. Dirlik sahibi, padişahın örf gücünün temsilcisi olup Kadı’nın, hükmüne göre yöneticilik görevini yürütür. Çağrıldığında askerleriyle birlikte sefere katılmakla yükümlüdür. Bu çağrıya uymayanlardan dirlikleri derhal geri alınırdı.
Osmanlı Devleti’nin bütün vergi kaynakları tımar yöntemiyle idare edilmezdi. Bazı vergi gelirleri mukataa (kesim) usulüyle toplanıyordu. Mukataa diye, belirli vergi gelirlerini sağlayan kaynaklara denirdi. Bir sanayi işletmesi veya belirli bir arazinin vergisi gibi. Bu tür vergi kaynakları ya devlet görevlisi (emin) tarafından yönetilir veya açık artırma yoluyla vergilerin toplaması için, birisine verilirdi. Bu düzenleme şekline iltizam, bu işi yapana da mültezim denirdi. Mültezimler, vergileri hazineye aktarırken, belli bir miktarını da, hizmetleri karşılığı olarak, kendilerine ayırıyorlardı.
Tımar sisteminin zayıflaması ile mukataa düzeni yaygınlaşmıştır. Devlet, merkezi gelirlerini artırmak için bu yola başvurmuştur. Bu uygulama, tımar sisteminin çöküşünü hızlandırmıştır. İltizam sistemi, zamanla amacından sapmıştır. Mukataa sahibi olmak isteyenler, açık artırmada yüksek fiyat teklif etmeğe, hatta rüşvet vermeğe başladılar. Mültezimler, bu durum karşısında, vergileri toplamak için, halka zulmettiler. Kötü uygulama karşısında halk, yöneticilerden soğudu. Çiftçi, koyunu terk etmeye başladı. Üretim daha da düştü. Bir eziyet haline gelen iltizama Arazi Kanunnamesinden sonra son verildi. Ancak, toprak üzerinde hiç bir hak sahibi olmamak kaydıyla, aşar iltizamına devam edildi. Buna da Cumhuriyet döneminde son verildi.
2- Askerî-İdarî Teşkilât
Klasik dönemde Osmanlılar taşra idaresini, merkezden atanan ve birbirinden bağımsız iki ayrı yönetici aracılığıyla gerçekleştirmişlerdir: bey ve kadı. Dolayısıyla, klasik dönem taşra teşkilât askerî-idarî ve kazaî-idarî olmak üzere ikiye ayrılır.
Askerî-idarî teşkilâta göre, ülke Beylerbeylik (Eyalet) lere bölünmüştü. Bu teşkilâtn temel birimi sancaktı. Sancaklar, sancak beyleri tarafından yönetilirdi. Birkaç sancağın bir araya gelmesiyle bir Beylerbeyilik oluşurdu. Sancakların alt birimi ise tımar nahiyeleri idi. Askerî-idarî birimlerin başına Enderun’da yetişmiş kapıkullarından görevliler getirilirdi. Bunlar yöneticilik ve komutanlık görevlerini birlikte yürütürlerdi. Padişahın yürütme gücünün uygulayıcısı idiler. Bu görevliler şunlardır:
Beylerbeyi: Eyaletin en büyük yöneticisidir. Oturduğu sancak, eyalet merkezi olup paşa sancağı diye isimlendirilirdi. Beylerbeyleri taşrada başarılı olan yöneticilerden veya Enderun’dan çıkma suretiyle görevlendirilen kapıkullarından seçilirdi. Eyaletlerde divan kurulurdu. Bu divana kethüda, merkez kadısı, eyalet defterdarı, subaşı ve diğer görevliler katılırdı. Paşa Divanı da denen bu divan, aynı zamanda ilk şikâyet ve müracaat makamı idi. Burada halledilemeyen işler Divan-ı Hümayun’a giderdi.
Sancakbeyi: Sancak bölgesinde, beylerbeyi yetkilerini kullanırlardı. Beylerbeyi ve sancak beylerinin en büyük yardımcıları subaşı idi. Bunlar kamu düzenini sağlarlardı. Paşalar ve beyler, kadı’nın işlerine karışamaz, onların verdikleri yargıları uygularlardı.
Osmanlı Devleti’nde eyaletler, tımar sisteminin uygulanıp uygulanmamasına göre iki kısma ayrılıyordu:
1. Saliyanesiz eyaletler. Tımar sisteminin geçerli olduğu eyaletlere bu ad verilirdi. Rumeli, Budin, Anadolu, Karaman, Dulkadir, Sivas, Diyarbakır, Erzurum, Halep, Şam ve Trablusşam saliyanesiz eyaletlerdi.
2. Saliyaneli eyaletler: Tımar sisteminin uygulanmadığı eyaletlerden yıllık, belirli bir vergi alınırdı. Buna saliyane denir. Bağdat, Mısır, Habeş, Basra, Yemen, Cezair-i Bahr-i Sefid eyaletleri saliyaneli idi. Bunların vergileri iltizam yöntemiyle toplanırdı. Bu vergilerin bir kısmı ile yönetici, memur ve askerlerin ücretleri ödenir, geriye kalan da devlet hazinesine gönderilirdi.
Beylerbeyi ve sancak beyleri yokluklarında vekil bırakabilirlerdi. Önceleri kethüdaları vekil olurken, zamanla müsellim denilen kişilere bırakıldı. Vekillik işinin sürekli hale getirilmesi, tımar sisteminin bozulmasının sebeplerindendir.
Tımar sisteminin bozulmasının önemli bir sebebi de tımarların asker olmayan sınıflara verilmesi ve bazı tımar gelirlerinin doğrudan hazineye aktarılması oldu. Bu sisteme mukataa adı verilirdi. Hazineye aktarılan gelirlere de mukataa-ı miriye denildi.
Miri mukataalar, belirli süreler (1–3 yıl) için şahıslara tahsis edilirdi. Bunun yanında bazı devlet arazileri malikâne olarak verilirdi. Bunlar kaydı hayat şartıyla şahsa verilen arazilerdi. Satılamaz, miras bırakılamazdı. Tımar sisteminden farkı bu çeşit görevlendirmenin (tevcihin) her hangi bir hizmet karşılığı olarak verilmemesidir.
Osmanlı toprak sisteminde bir de ocaklık sistemi vardır. Yurtluk ve ocaklık şeklinde de isimlendirilen sisteme göre, toprak miras yoluyla nesilleri son bulana kadar varislerine intikal ederdi. Bu sistem, devletin doğu hudutlarında uygulanmıştır. Yurtluk ve Ocaklık sahipleri, sefer zamanında alaybeyi olarak, beylerbeyinin emrine girerlerdi. Bir de tersane ocakları vardı. Bunlar tersanenin ihtiyacı olan kereste, zift, urgan, yelken bezi, demir halat, kürek gibi araç ve gereçleri üretmek için kurulmuştu. Burada çalışanlar hizmetleri karşılığında vergiden muaf tutulmuşlardır.
3- Kazaî-İdarî Teşkilât
İdarî-askerî teşkilâtlanmanın yanında bir de kazaî-idarî teşkilâtlanma sistemi ile karşılaşmaktayız. Bu sistemde; sancaklar kazalara ayrılmıştı. Tımar nahiyeleri de kazaların alt yönetim birimiydi. Kazalar, kadıların hüküm alanı idi. Kazaların yönetiminden (askerlik dışında) kadılar sorumluydu. Kadıların ilmiye sınıfı anlatılırken belirtilen görevleri yanında 1. Reaya istek ve şikâyetlerini divana ulaştırmak, 2. Vergi toplanmasına bakmak gibi görevleri vardı. Avarız vergisi denilen örfî verginin toplanması kadının gözetiminde oturdu.
4- Taşra Yönetiminde Diğer Görevliler
Askerî-idarî ve kazaî görevlerinin dışında çeşitli görevleri yürüten görevliler vardı. Bunlar, devlet aylık almazlar, taşra yöneticilerine bağlı olarak çalışırlardı. Yaptıkları hizmet karşılığı kanunda belirtilen ücretleri alırlardı. Bunlar reayanın sosyal, ekonomik ve sağlık hizmetlerini gerçekleştirirlerdi.
Muhtesib: Ticaret sisteminin sağlıklı yürümesini sağlamakla görevli idiler. Çarşı-pazarı denetler, niteliklerine uygun üretimin yapılmasını sağlamağa çalışır, fiyatları belirler (narh), aksine hareket edenleri kadıya teslim ederlerdi. Bir çeşit belediye hizmetlerini görürlerdi. Muhtesiblerin dışında, kamu çıkarını korumakla görevli Beptülmal Emini, çeşitli tarım ve deniz ürünlerinin adaletli olarak perakendecilere dağıtımını sağlayan Kapan Amili, çeşitli esnaftan vergi toplamakla yükümlü olan Bac ve Gümrük eminleri ve diğer kamu hizmetleri için görevliler bulunmaktaydı.
5- Mahalli Teşkilât
Padişahın otoritesi altında yer almakla beraber, halkın iradesini yansıtan teşkilâtlanmalar mahalli teşkilât meydana getirmiştir. Bunlar köy, mahalle ve esnaf teşkilâtlarıdır.
F- DEVLET YÖNETİMİNDE DEĞİŞMELER
XVI. yüzyılın sonuna doğru Osmanlı devlet yapısında bozulmalar başladı. Avrupa devletlerinin Osmanlılardan daha kalabalık sürekli ordu beslemeleri tımar sisteminin zayıflamasına dolaylı bir sebep olmuştur. Çünkü tımar sahipleri yılın belli zamanlarında sefere çıkarak geri döner ve vergilerim toplarlardı. Ayrıca, tımara dayalı ordu; eski silahtan kullanıyor, ateşli silahlardan mahrum bulunuyordu. Avrupalıların bu tutumları karşısında kapıkulu askerlerinin sayışı çoğaltıldı. Denge tımarlıların aleyhine bozuldu. Paralı askerler, devlet hazinesine yük olmağa başladı. Reaya asker olmak için toprağını bıraktı. Bu gelişme üretimi düşürdü. Hızlı nüfus artışı, ticaretin Atlas Okyanusu kıyılarına kayması ve Avrupa’daki diğer gelişmeler Osmanlı klasik devlet sistemini derinden sarstı. XVII. yüzyılda kendini korumaya çalışan sistem, XVIII. yüzyılda hızla değişmeye zorlandı.
G- XVIII. YÜZYILDAKİ DEĞİŞMELER
1- Merkez TEŞKİLÂTI
Bu devirde, genel olarak, klasik Osmanlı kurumlarından hiçbiri kaldırılmamış veya yeni bir kurum getirilmemiştir. Ancak, mevcut kurumların işlevlerinde değişmeler olmuştur.
Padişahlık: XVII. yüzyıldan itibaren tahta geçme yöntemi, yeni ilkelere bağlanmış, dolayısıyla padişahlık yarış ve çekişmesi ortadan kalkmıştır. Şehzadelerin taşrada yetişmeleri terk edilmiş, bunun yerine saray eğitimi getirilmiştir.
Divan-ı Hümayun: Divan toplantıları, Paşa Konağı denilen Bâb-ı Âli’de yapılmaya başlandı. Bu terim, sonraları Osmanlı hükümetlerini ifade eder olmuştur. III. Selim zamanında Meşveret Meclisi adı altında özel danışma meclislerinin kurulması, Divan-ı Hümayun’un önemini daha da azalttı. Sadrazamların yetkileri ön plana çıktı. Divanda temsil edilen sınıflar arasında da denge bozuldu. Diplomasinin önem kazanması üzerine Reisülküttaplık ve ona bağlı ünitelerin itibarı yükseldi. Bu durum Kalemiye sınıfının lehine bir gelişmeydi.
III. Selim, Avrupa Medeniyeti’ne Osmanlı kapılarını açan padişah olarak bilinir. Avrupa kültür, bilim ve siyasetini takip etmek üzere Paris, Viyana, Londra ve Berlin gibi önemli ve etkili başkentlerde onun zamanında ilk defa daimi büyükelçilikler açıldı. Sivil ve askerî Batı eğitim kurumlarını kurdu.
2- Taşra TEŞKİLÂTI
Taşra yönetiminde en önemli değişiklik tımar sisteminde oldu. Eyaletler ve sancaklar, yüksek dereceli devlet yöneticilerine gelir kaynağı olarak verildi. Bu yöneticiler görevlerine gitmediler. Eyalet ve sancakları vekil tutarak yönettiler. Bu vekiller (müsellim, mütesellim) idarî birimlerin fiili yöneticileri oldu. Bu şekilde vilayet ve sancakların gelir kaynağı olarak bazı devlet görevlilerine verilmesine arpalık usulü denir. Beylerbeyi ve sancak beylerinin vekillerini taşradaki ileri gelenlerden seçmeleri sonucunda ayanlık adıyla anılan bir sınıfı ortaya çıkardı. Bu uygulama ile biri asıl, biri de vekil olmak üzere, eyalet ve sancakların iki yetkilisi yönetim sisteminde yerini alıyordu. Bu gelişmeyle reaya, askerî sınıfa geçmiş oluyordu. İltizam usulüyle vergi toplama da voyvodalık kurumunu doğurdu.
İltizama verilen bir yerin vergisini toplamak üzere görevlendirilen kişilere voyvoda denilmiştir. Mültezimler, vergi toplanması için verilen yerleri kendileri veya voyvodası aracılığıyla yönetmeğe başladılar. Mültezimlerin ayandan seçilmesi taşra eşrafının askerî sınıfa geçmesini kolaylaştırdı. Bu da merkezle bağın zayıflamasına sebep oldu.
Tımarlı sipahilerin yerine istihdam edilen sanca sekban adlı askerler, barış zamanında kendi başlarına kaldıkları için huzursuzluk kaynağı oldular. Tımar sistemi, nüfusu yöresine bağlıyordu. Sistem bozulunca şehirlere göç başladı. Köyler boşalınca üretim düştü ve vergi de azaldı.
Bunlar; sistemin bozulduğunu gösteriyor, devletin yeniden yapılanmasını gerektiriyordu. Buna rağmen, Osmanlı Devleti’nde ıslahat çalışmalarına ordudan başlanması şu etkenlere dayanır: l) Psikolojik etkenler (Eski zaferler özleniyor, bunun düzenli bir ordu ile gerçekleştirildiği biliniyordu). 2) Devletin esas görevi ülkeyi dış tehlikelerden korumaktı. 3) Öncelikle devleti sarsan ve büyük masrafa sokan düşman kuvvetlerini yok etmek gerekiyordu. Bu sebeplerden dolayı ordunun güçlendirilmesine çalışıldı.
H- XIX. Yüzyılda Değişmeler
Osmanlı yönetimi XIX. yüzyılda iç ve dış etkilerin sonucunda çok hızlı ve köklü değişikliklere uğradı. İçte klasik sistemin bozulması, gayrı Müslim unsurların istekleri, dışta yenilgiler ve Avrupa devletlerinin zorlamaları yönetimde değişmeleri hızlandırmıştır. Bu sefer ordu üzerindeki değişiklik ve düzenlemelerle yetinilmemiş, yönetimde köklü değişiklikler gerçekleştirilmiştir.
1- Merkez Teşkilâtı
XIX. yüzyılda gerçekleştirilen değişiklikler, örfi yönetim anlayışından Kanun-i Esasi (Anayasa) düzenine geçişi hazırlayan düzenlemelerdir.
Bâb-ı Âli’den Hey’et-i Vükelâ’ya Geçiş:
II. Mahmud, devletin başına sürekli mesele çıkaran Yeniçeri Ocağı’nın düzeltilmesi yerine ortadan kaldırılmasını tercih etti. Böylece dünya tarihinde ilk defa kurulu bir ordu bütün unsurları ile ortadan kaldırıldı. Buna Vak’a-yi Hayriye (Hayırlı Olay) denildi (1826). Yerine sâkir-i Mansure-i Muhammediye adlı bir ordu kuruldu. Merkezi yönetimi Avrupa ülkelerine benzer bir şekilde yeniden düzenledi. Yönetme yetkileri divan üyeleri arasında paylaştırıldı. Her üyenin baktığı iş alanına nezaret denildi. Sadaret Kethüdalığı Dâhiliye Nezareti, Reisülküttaplık Hariciye Nezareti, Hazine-i. Amire Maliye Nezareti adını aldı. Bunların yanında Evkaf ve Ticaret nezaretleri kuruldu. Sadrazamlık makamına Başvekâlet denildi. Divanın yerini Meclis-i Hass-ı Vükela aldı.
II. Mahmud, yönetimdeki bu düzenlemelerin amacına uygun çalışabilmesine yardımcı olmak üzere çeşitli meclisler kurdurdu: Dar-ı şüra-yi Askerî (Askerlik İşleri), Dar-ı şüra-i Bab-ı Ali (Mülkiye ile ilgili işleri), Meclis-i Vala-i Ahkâm-ı Adliye (Memurların yargılanması ve halk ile hükümet arasındaki davalar için kurulmuştur (1838). (Danıştay’ın çekirdeğidir). Meclis-i Vala’nın yapılacak yenilikleri görüşmek gibi çok önemli bir görevi de bulunmaktaydı. Bu meclisler yürütme gücüne sahip değildi. Danışma ve planlama görevlerini üstlenmişlerdi.
Kamu hizmetlilerinin mallarına el koyma usulü olan müsadere kaldırıldı. Kanunsuz suç ve ceza olamayacağı ilkesi benimsendi. Siyaseten katl yasaklandı. Ulema ve memurlar için ayrı ayrı kanunnameler yayınlandı. Bütün bu gelişmeler modern hukuk anlayışının benimsendiğini göstermektedir.
Tanzimat Meclisleri: Padişah Abdülmecit’in 3 Kasım 1839′da Gülhane’de okuttuğu ferman, Osmanlı yönetim anlayışının tamamen değiştiğini göstermektedir. Ayrıca, XIX. yüzyıla kadar yapılan reform çalışmalarının yanlış olduğunu, esas düzenlemenin yönetimde yapılması lazım geldiğim de vurgulamaktadır. Yani, Osmanlı ıslahat hareketlerinin yönü ve hedefi değişmiştir. Bu fermanla, ülkede kanun üstünlüğünün ilke alınacağı bildirilmiştir. Tanzimat Fermanı’yla padişahın yasama ve yargı yetkileri sınırlandırılmış, örfi ceza verme yetkisi kaldırılmıştır. Yargılamanın her çeşidi mahkemelere geçmiştir. Islahat Fermanı’yla da zimmet (zimmîlik) kurumu kaldırılarak; Müslim ve gayri Müslim tebaa eşitlenmiştir.
Tazminat döneminde, başvekâlet tekrar sadrazamlık haline getirildi. Şeyhülislamlık kurumunun siyasi danışmanlık işlevi kısıtlandı. Askerlik konusu düzenlenerek Seraskerlik makamı kuruldu: Meclis-i Vala-i Ahkâm-ı Adliye, bu devir çalışmalarına yön vermiştir. Hem yüksek mahkeme, hem de kanun, tüzük ve yönetmelikler hazırlamak görevlerini gerçekleştirmiştir. Görevinin çoğalması üzerine Meclis-i Ali-i Tanzimat kurulmuş ve mevzuat hazırlama görevi bu meclise devredilmiştir. Sonraları bu iki meclis birleştirilmiş, 1868′de de Şüra-yı Devlet ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye kurulmuştur. Bu meclisler 1876′ya kadar görevlerini sürdürmüşlerdir.
Osmanlı Ordusunda iyileştirme Çalışmaları: Osmanlı Devlet yönetme anlayışında ordunun çok önemli yeri ve işlevi bulunduğunu biliyoruz. Ordunun düzelmesi ile bütün devlet teşkilâtnın düzenli işleyeceği kanaati yerleşmiştir. Bunun için, ordudaki iyileştirme çalışmaları ayrı bir önem taşımaktadır. Yüzyıllardan beri dünyanın en güçlü, en disiplinli ve en modem araç-gereçlerle donatılmış ordusu olan Osmanlı askerî gücü, üstünlüğünü XVII. yüzyıldan itibaren kaybetmeye başladı. İçte düzenin bozulması, dışta meydana gelen hızlı gelişmeler, Osmanlı ordusunu zayıf duruma düşürmüştü. Avrupa’daki gelişmelere ayak uydurulması gerektiği kesin olarak kabul edildi. Ordudaki ilk Avrupai düzenleme 1.Mahmud ( 1730–1754) zamanında topçu sınıfında yapıldı. Humbaracı Ocağı, Topçu Okulu haline dönüştürülmeğe çalışıldı. Hendeseliane adlı bir askerî mühendis okulu kuruldu. Fakat yeniçerilerin isyanı üzerine bu çalışmalar durduruldu.
Rusya’nın Çeşme’de (1770) Osmanlı donanmasını yakması olayından kurtulan Cezayirli Gazi Hasan Paşa donanmayı yeniden oluşturmak için çalıştı. Bunun için deniz subayı yetiştiren Mühendishane-i Bahri-i Hümayun adlı okul, padişah fermanı ile kuruldu (1773). Osmanlı ordusundaki iyileştirme çalışmalarına Avusturya ve Rusya engel olmaya çalıştı. Bu devletler, Fransa’ya baskı yaparak, ordunun eğitimine yardımcı olan Fransız subaylarını geri çektirdi.
III. Selim (1789–1807) konuya daha ciddi ve ilkeli yaklaştı. Mühendishane genişletilerek Mühendishane-i Berri-i Hümayun (1795) açıldı. Bu okul kara ordusuna subay yetiştirecekti. Okulun “kurmay” subay yetiştiren Erkan-ı Harb bölümü de vardı. II. Osman (1618–1622) yeniçerilerin artık işe yaramadığını anlamış, fakat bu düşüncesi fark edilince tahtını ve hayatını kaybetmişti. III. Selim, ocağın kaldırılmasını göze alamadı. Ancak, Nizam-ı Cedid (1794) adını verdiği yeni bir ordu kurdu. Bu ordunun askerleri Anadolu’dan getirtilen Türk delikanlıları idi.
Nizam-ı Cedid, deyimi Osmanlılarda ilk defa, devlet yönetiminde yapılması gereken iyileştirme ve düzenleme anlamında Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa (1637–1691) tarafından kullanılmıştır. Fransa’da kurulan cumhuriyet rejimi de Fransa Nizam-ı Cedidi diye isimlendirilmiştir. Bu terimle Avrupa Medeniyeti ölçülerine göre yapılan düzenlemelerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Nizam-ı Cedid ordusu Fransız, İngiliz, Alman subaylarının yardımıyla oluşturulmağa başlandı. Bu yeni ordunun giderlerini karşılamak üzere de ayrı bir bütçe meydana getirildi. Buna da İrad-ı Cedid denildi. Ancak, yeniçerilerin isyanı ile kaldırıldı. III. Selim zamanında, Tersane Eminliği kaldırılarak Umur-ı Bahriye Nezareti kurulmuş, gemi yapım işleri kendisine ayrılan gelirlerle bu kuruluşa devredilmiştir.
II. Mahmud (l808–1839) Nizam-ı Cedid yerine Sekban-ı Cedid’i kurdurdu. Yeniçeriler bunu da kaldırttılar. Bundan sonra, II. Mahmud, yeniçerilerden seçtiği neferlerden Eşkinci adıyla bir yeni sınıf oluşturdu. Yeniçeriler buna da isyan edince, ocağı topa tutturarak imha ettirdi. Yeniçerilerin büyük bir kısmı öldürüldü. Yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı yeni bir merkez ordusu meydana getirildi (1826). Bu ordunun taşra teşkilât için redif birlikleri kuruldu (1834). Orduda gerçek askerlik hizmeti görenler, belli bir süre de ordunun yedeği olarak görevli kılındılar. Bunlar, gerektiği zaman eğitime çağrılıyorlardı. İşte bu görevlilere, yedekteki anlamında redif denildi.
II. Mahmud zamanında Askerî Tıbbiye (Mekteb-i Tıbbiye, Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Mamure) açıldı (1826). 1834 yılında orduya subay yetiştirmek üzere Mekteb-i Ulum-ı Harbiye (Harp Okulu) kuruldu.
Sultan Abdülaziz (1861–1876) devrinde ordu tekrar düzenlendi. Mansure yerine Nizamiye denildi. Bab-ı Seraskerî’ye Harbiye Nezareti, seraskere de Harbiye Nazırı denildi. Harp Okulu, Mekteb-i Fünün-ı Harbiye adını aldı. Donanmaya ayrı bir önem verilerek Bahriye Nezareti kuruldu (l 866). Ordu için yeni kışlalar inşa edildi. Bu sistem, bazı değişikliklerle devletin yıkılışına kadar devam etti.
Osmanlı ordusundaki iyileştirme ve yenileştirmeler önceleri Fransız etkisinde gelişti. 1884 yılından sonra Alman eğitim sistemi ağırlık kazanarak devam etti. III. Kanun-i Esasi ve Sonrası Fransız İhtilali’nin dünyaya yaydığı yeni yönetim ilkelerinden Osmanlı aydınları da etkilenmiştir. Özellikle, Fransa’ya öğrenim için gönderilen gençler demokrasi düşüncesinden geniş olarak etkilendiler. Tanzimat dönemindeki gelişmeler, devletin rejimini Anayasa hukukunun üzerine oturtmaya doğru gitmekteydi. Huzuru ve kalkınmayı sağlamak, Avrupa devletlerinin, sık sık gündeme gelen iç işlerine müdahalelerini önlemek için meclise (parlamento) dayalı yönetim sistemi, yani rejim değişikliği şart görülüyordu. Batı etkisinde yetişen genç aydın ve yöneticiler, hükümdara baskı uygulamağa başladılar. Mutlak yetkilerini bırakmak niyetinde olmayan Sultan Abdülaziz’i bir darbe ile tahttan indirdiler. Bu davranışla, yeni kurulan Osmanlı ordusu da politikaya karışmağa başladı. Tahta çıkarılan V Murad rahatsızlığı sebebiyle hal’ edildi. Anayasayı ilan etme sözünü veren II. Abdülhamid tahta çıktı.
Kanun-i Esasi (Anayasa) 1876′da ilan edildi. Bu anayasa, Prusya ve Belçika anayasalarından yararlanılarak hazırlanmıştı. 119 maddeden meydana gelmişti. Osmanlı toplumunun çeşitli unsurları nüfusları oranında mecliste temsil edilecek, böylece halk, meclisine ve devletine sahip çıkacaktı. Yeni yönetim şekline göre devletin başında padişah bulunacak ve son karar makamı olarak görev yapacaktı. Anayasaya göre iki meclis oluşturulmuştu
Ayan Meclisi: Üyeleri padişah tarafından tayin edilecekti.
Meclis-i Mebüsan: Dört yılda bir 50.000 Osmanlı (erkek) oyuyla seçilen mebus (milletvekili) lardan oluşuyordu. Kanun yapma yetkisi Meclis-i Mebusan ile Ayan Meclisi’nin idi. Kanun Padişahın onayından sonra yürürlüğe girerdi. Bakanlar Kurulu (Hey’et-i Vükela), padişaha karşı sorumluydu. Kanun-i Esasinin kabulü ile Osmanlı tarihinde Meşrutiyet Dönemi başlamıştır.
II. Abdülhamid, 1877–1878 Osmanlı-Rus savaşlarında mebusların davranışlarını ve meclisteki temsil oranındaki dengesizlikleri sebep gösterip, Anayasa’nın kendisine verdiği yetkiye dayanarak, Meclis-i Mebüsan’ın çalışmalarını süresiz tatil etti. Gayri Müslimler, daha az seçmenle mebus çıkarmışlardı. Avrupa’nın baskısıyla oluşan bu durum meclisteki dengeyi bozmuştu. Ayrıca, bazı mebuslar, devletin çıkarlarından çok etnik çıkarları gözetmeğe başladıklarından, meclis çalışmalarını çıkmaza sokmuşlardı.
II. Abdülhamid, ordu ve aydınların baskısıyla 1908′te Meclis-i Mebusan’ın çalışmasına izin verdi. Bu şekilde II. Meşrutiyet dönemi başladı. 1909′da II. Abdülhamid, 31 Mart hadisesi bahane edilerek tahttan indirildi. Anayasada çeşitli değişiklikler yapıldı. 1912 yılında da siyasî partilere dayalı hükümetler dönemi başladı.
2- TAŞRA TEŞKİLÂTI
Tanzimat Öncesinde Yapılan Düzenlemeler:
III. Selim’in iyileştirme çalışmaları daha çok ordu ile ilgiliydi. II. Mahmud, yönetimle ilgili düzenlemeler de yapmıştı. Ancak, taşra teşkilâtnda da yönetim sağlıklı çalışmıyordu. Kadıların idarî ve yargı işlevleri gereği gibi işlemiyordu.
Eyaletlerde merkezi otorite zayıflamıştı. Bunun için nüfuzlu görevlilerin merkezden atanması yolu seçilmiş, fakat bazı nüfuzlu ayanlarla Sened-i İttifak (1808) imzalanmak mecburiyetinde kalınmıştır. Sened-i İttifak, merkezi otoritenin gücünü artırmakla beraber, merkezi gücün denetlenmesi, sınırlanması anlamlarını da taşıyordu.
II. Mahmud devrinde taşrada da düzenlemeler yapıldı. Taşrada merkezi otoriteyi sağlamak üzere redif birlikleri kuruldu. Anadolu ve Rumeli’de müşirlikler oluşturuldu (1836). Eyalet valilerine müşir unvanı verildi. Askerî birlikler de bunlara bağlandı. Böylece, valiler hem sivil hem de askerî yetkilerle donatıldı. Sancaklarda, müşirliklere bağlı feriklikler kuruldu. Merkezden tayin edilmesine özen gösterilen mütesellimler de mali ve idarî görevlerine devam ettiler. II. Mahmud, köy ve mahallelerde muhtarlık teşkilâtnı kurdu.
Tanzimat Döneminde Yapılan Düzenlemeler:
Tanzimat Fermanı ile reayanın mal güvenliği sağlanacağı bildirilmişti. Bu ilkeye dayalı olarak, halkı sıkıntıya sokan iltizam yöntemi kaldırıldı. Vergilerin toplanması için muhassıllıklar kuruldu. Bu görevi yürütenlere muhassıl denirdi. Sancak merkezlerinde Muhassıllık Meclisleri meydana getirildi. Bu meclis, hazine gelirlerinin usulüne uygun toplanması için muhassıllara yardımcı oluyorlardı.
Muhassıllık teşkilâtndan istenilen sonuç elde edilemeyince 1842′de yeni düzenlemeler yapıldı. Mülki idarede gerçekleştirilen bu düzenlemeğe göre, eyalette vali, sancakların başında kaymakam bulunacak, sancağın alt birimi olarak da kaza ünitesi kurulacaktı. Kazanın başına, kaza halkının isteği doğrultusunda kaza müdürü getirilecekti. Eyaletlerde güvenlik işleri için zaptiye teşkilât kuruldu. Başına da zaptiye müşiri getirildi. Eyaletin mali işlerine ise defterdar bakacaktı.
Bu devirde taşra yönetim birimlerinde meclislerin kurulduğunu görmekteyiz. Eyaletteki yöneticilerden Eyalet Meclisi (Büyük Meclis), sancaklarda da Sancak Meclisi (Küçük Meclis) oluşturuldu.
Vilâyet Nizamnamesi İle Yapılan Düzenlemeler:
Meşrutiyetin ilanında ve Kanun-i Esasi’nin hazırlanmasında önemli rolleri bulunan Mithat Paşanın valiliğinde, Tuna bölgesinde gerçekleştirdiği uygulamalar çok başarılı bulunmuş ve bu uygulamalar bir nizamname haline getirilmiştir. Bunun için “Tuna Vilâyet Nizamnamesi” diye de isimlendirilen bir Vilâyet Nizamnamesi bütün memleket çapında, yavaş yavaş ve bölge bölge uygulanmaya konmuştur.
Bu nizamnameye göre mülkî teşkilât ve görevlileri şunlardı: Vilâyet, vali; liva (sancak), mutasarrıf; kaza, kaymakam; nahiye, nahiye müdürü. Nahiye Müdürleri seçimle belirlenecekti.
Mülki idarede yapılan düzenlemelerde halkın yönetime katılmasında ilerlemeler olduğu görülmektedir. Yeni düzenlemeden sonra Eyalet Meclisi Vilâyet İdare Meclisi, Sancak Meclisi de Liva İdare Meclisi şekline değiştirildi. Bunun yanında yılda bir kere toplanan Vilâyet Umum Meclisi kuruldu. Bu düzenlemeler, zaman zaman çeşitli değişikliklere uğradıysa da esas itibariyle günümüzde de devam etmektedir.
KAYNAK: TÜRKLÜK BİLGİSİ
Yrd. Doç. Dr. Ali GÜLER
Yrd. Doç. Dr. Suat AKGÜL
Atilla ŞİMŞEK
Kategori: TARİH
