TÜRK SİYASİ HAYATI

 

GİRİŞ

Ünlü İslam düşünürü olan İbn-İ Haldun Mukaddime adlı eserinde “ Devletler de insan gibidir. Doğar, büyür ve ölürler. Bu kaderdir. Ancak mühim olan, ibret ve hikmetleri kavramak ve gerekli dersleri almaktır.” demiştir. Tarih boyunca hemen hemen tüm devletler bu kaderi paylaşmışlardır. Türk milleti de tarihin değişik evrelerinde birçok farklı devlet kurmuş bu sayede sağlam bir devlet geleneğine sahip olmuş, tarih sahnesinden silinmeyerek en büyük medeniyetlerden biri olarak varlığını devam ettirmiştir. Yani devletler fiiliyatta tarih sahnesinden çekilirler fakat bıraktıkları devlet geleneği ve medeniyet yapısı itibariyle kendinden sonraki devletler ve toplumlar üzerinde etkilerini devam ettirirler. Yeni kurulan devletler kendinden önce kurulmuş olan devletin mirası üzerine kurulmuştur.

Osmanlı Devleti tarihsel süreçte incelendiğinde İbn-i Haldun’un yapmış olduğu tarife uymaktadır. Osmanlı devleti bir beylik olarak kurulmuş, sağlam devlet geleneği ve sistemi sayesinde hızla ilerlemiş ve bir imparatorluk haline gelmiştir. Bu büyüme beraberinde çözülmeyi de getirmiştir. Devlet sistemi zamanla toplumun ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmiş ve çöküş başlamıştır. Osmanlı Devleti tarih sahnesinden silinmeye çalışılmış ancak bu başarılamamıştır. Osmanlı devleti sahip olduğu medeniyet ile bugünde ayaktadır.

Tarih bir milletin hafızasıdır. Bu manada geçmişi iyi bilmek bugünü iyi yönetebilmektir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gelecekte var olabilmesi, etkili bir siyaset güdebilmesi için Osmanlı Devletinin yıkılma sürecini hazırlayan zaaflarını iyi tetkik ederek önlem alması ve aynı hatalara düşmemesi gerekmektedir. Bu bağlamda Osmanlıyı zayıflatan hadiselerin bilinmesi, üzerinde durulması çok yararlı olacaktır.

KARLOFÇA ANTLAŞMASI (1699)

Köprülü döneminde elde edilen askeri başarıları vermiş olduğu haz ile Kara Mustafa Paşa komutasındaki Türk ordusu Avrupa’da yeni fetih girişimlerine başladı. Herkes tarafından beklenen bu sefer, 1683 Nisan’ında başladı. Padişah Belgrat’ta odu gerisinde kaldı, zira bu son yüz yıllarda bir gelenek halini almış ve padişah ordusuyla sefere çıkmayıp cephe gerisinde kalır olmuştu. Bu durumda Avrupa’da fetih peşinde koşacak oldukça büyük Türk ordusu vezir Kara Mustafa Paşa’nın kontrolüne bırakılmış oldu. Kara Mustafa Paşa böyle büyük bir ordu toplanmışken ikinci kez Viyana üzerine yürünmesini daha uygun görmüştür.

Osmanlının II. Viyana seferinden hemen önce Osmanlıya karşı Avrupa da destek arayan Venedik, tüm Avrupa da “Osmanlıyı Avrupa’dan atmak” fikrini yayıyordu. Bununla beraber Papa’nın da sefer öncesi girişimleri başarıya ulaşmış ve Osmanlıya karşı Avrupa-Hıristiyan birliği böylece oluşturulmuştu. Son yıllarda Osmanlıya karşı ağır yenilgiler alan Venedik, Polonya ve Rusya’nın da savaşa girmesiyle Osmanlı dört cephede savaşmak zorunda kaldı.

1683 tarihinde Viyana’nın ikinci defa kuşatılıp mağlup olmamızla başlayan savaşlar, 16 sene boyunca devam etmiş ve yapılan maddi ve manevi fedakârlıklara rağmen, Kırım’dan Dalmaçya sahillerine kadar uzanan çok geniş cephede (mukaddes İttifak’a dâhil) müttefiklere, Venediklere, Avusturya’ya, Lehistan’a ve Rusya yeniliyorduk. Savaşa devem etmekle yeni ve daha büyük zararlara uğranılacağı anlaşılıyordu. Bunu sezen Sadrazam Amcazade Hüseyin Paşa, Padişah II. Mustafa’ barış yapılması konusunda tavsiyede bulunmuş ve kaybedilecek yerleri daha sonra bu devletlere tek tek savaş ilan etmek yoluyla alabileceklerini söylemiştir. Padişah da bu fikri kabul etmiş ve düşmanlar ile “Karlofça Muahedesi” imzalamıştır. Bu antlaşma ile:

1 – “Küçük Eflak” da denilen Banat Eyaleti müstesna, Erdel (Transilvanya) dâhil bütün Macaristan’ı Avusturya’ya verdik. Hudut Sava ve Tisa nehirden geçiyordu.

2 – Lehistan’a, Podolya ve Ukrayna’yı verdik.

3 – Rusya’ya Azak Kalesini verdik.

4 – Venedik’e Dalmaçya sahilleri ile birlikte tekmil Mora Yarımadası’nı verdik.

5 – Tebaamız olan ortodoksların mezhep hürriyetlerin temin edilecekti.

6 – Devletlerin Babıâli’ye verdikleri vergiler bundan böyle alınmayacaktı.

Karlofça Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nu ilk defa parçalayan bir muahede olması bakımından önemlidir. Bu muahede ile Osmanlı İmparatorluğunun zaafları açık bir şekilde anlaşılmaya başlanmış ve bundan sonra bu zaafların giderilmesi hususunda çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. 1699 yılından sonra girilen muharebelerde Türk Orduları, Avrupa karşısında başarı sağlayamamış, Karlofça Antlaşmasıyla verilen yerler geri alınamadığı gibi bugünkü milli sınırlarımıza kadar olan topraklar kaybedilmiştir.

Karlofça Atlaşmasıyla kaybedilen yerleri geri alma siyasetine devam edildi. 1711 yılının baharında 100 kişilk Osmanlı Ordusu ve 40 bin kişilik Kırım ordusuyla Rusya’nın üzerine gidildi. Bu savaşta ablukaya alınan Rus ordusu’nu tamamen imha etmek fırsatı ele geçmişken, Osmanlı Sadrazamı, barış temennisiyle huzuruna gelen Rus elçileri kovmuş fakat ikinci kez gelen Rus elçilerinin Sadrazama sundukları Petro’ya ait mektupta dile getirilen isteklerin, divana sunulması sonucu barış kabul edilmiştir. 21 Temmuz 1711’de imza edilen Prut Anlaşmasıyla:

1- Ruslar Azak kalesini silah, cephane ve tahkimatı ile iade ediyorlar.

2- Hududunuzdaki inşa ettikleri birkaç kaleyi yıkacaklarını vaat ediyorlar.

3- Kırım’ın ve Lehistan’ın dâhili işlerine karışmayacaklarını vaat ediyorlar.

4- Şarl’ın İsveç’e dönmesine mani olmayacaklarını vadediyorlar.

5- İstanbul’da Rus elçisi bulundurmayacaklarına söz veriyorlardı.

Baltacı Mehmet Paşa savaş alanında galip gelmiş fakat diplomaside yenilmişti. Mehmet Paşa, ileriyi görebilen, yarını iyi mütalaa edebilen bir şahsiyet değildi. O, o gün Osmanlı Devletinin halletmek istediği meseleler üzerinde durmuş ve bunu da maddi ve manevi masraflara girmeden muahede ile temin etmişti. Fazlasını, ne düşünebilmiş ne de lüzumlu görmüştür. Savaş meydanından galip çıktığımız bu tarihi olaya ilgili olarak çeşitli görüşler mevcuttur: Mehmet Paşa, Rus kuvvetlerini kuşatmıştır. Fakat müteaddit defalar taarruz emri verdi ise de, zaten şirazesi bozulmuş olan Yeniçeriler emre itaat dip taarruz etmediler. Biraz daha beklenirde, Ruslar ordumuzun bu halini öğrenir, bir huruç hareketine girişirler, 60.000 kişilik kuvvetleriyle 140.000 kişimizi mağlup ve perişan ederlerse, âleme rezil olurduk. Onun için böyle muahede imzalanmıştır diyenler vardır. Hâlbuki yeni tetkikler böyle itaatsizlikten bahsetmezler ve “Böyle bir muahedenin imzalanmasında ahlaksız devlet ricalinin mühim tesiri olmuştur. Ruslar rüşvetle onları kandırmışlar, muahedeyi imzalatmışlardır” derler. Üçüncü olarak Katerina, Paşayı kandırmıştır, diyenler de vardır.

Ruslarla yapılan anlaşmanın şartları incelendiğinde vaatlerle dolu olduğu görülür. Rusların vaatleri yerine getirip getirmeyeceği meçhuldür. Bu konu bir tek Devlet Giray’ın aklınla gelmiştir ve onun uyarıları da dikkate alınmamıştır. Oysa Padişah, Sadrazam Mehmet Paşaya sefere çıkarken “ Tatar emrine amel eyle” diye öğüt vermiştir. Fakat padişahın bu öğüdü dinlenmemiş, Devlet Giray’ın uyarıları dikkate alınmamıştır.

Bu savaş sonunda Rusya’ya ağır bir darbe indirip daha sonra Osmanlıya sorun çıkarması önlenebilecekken çok hafif şartlarla anlaşma imzalanmıştır. 1711 Prut Antlaşması zafer kazanışmış edalarıyla kutlanmıştır. Sadrazam, III Ahmet tarafından tebrik edilmiş, ancak ilerleyen zamanda antlaşmanın başarısızlık olduğu kanaatine varılmış ve Baltacı Mehmet Paşa görevinden azledilmiştir.

Prut Antlaşmasının zamanla hatalı yanlarının fark edilmesine rağmen, 1699 yılında kaybedilen yerleri geri alma siyaseti gereğince Anzak kalesinin geri alınmış olması Osmanlı İmparatorluğuna cesaret vermiştir. Baltacı Mehmet Paşanın azledilmesinden sonra bu geri alma siyasetini Baltacı’dan sonra üçüncü sadrazam olan Damat yahut Çorlulu Ali Paşa başarmak istiyordu. Venediklilerin, asi Karadağlılara yardım etmeleri, mülteci Karadağlıları, himaye edip, istenildiği halde vermemeleri, Akdeniz’deki korsan gemilerin ticaret gemilerimize rahat vermedikleri ve nihayet Venedik idaresinden memnun olmayan, Mora Rumlarının bizden yardım istemeleri, Venedik ile bir muharebe yapılması için kâfi sebep addedildi. 1714′te Venedik’e harp ilan edildi. Sadrazam kuvvetlice bir ordu ile karadan, Kaptan-ı Derya Canım Hoca Mehmet Paşa da denizden gelerek Mora havalisinde Venedikliler ile muharebeye başladılar. Venediklilerin tamamen Mora’dan kovulması için üç ay kâfi geldi. Avusturya bunun üzerine Osmanlı imparatorluğuna bir nota göndererek ciddi bir sebep yok iken Venediklere savaş açarak Karlofça Antlaşmasını bozdunuz diyerek Venediklilerin zararlarının tazmin edilmesini aksi takdirde Osmanlı imparatorluğu ile sulh içerisinde olmayacaklarını bildirdi.

Bunun üzerine kazandığı zaferden feyiz alan Sadrazam Ali Paşa Avusturya ya savaş ilan ederek Belgrat’a kadar geldi. Petervaradin de başlayan sert çarpışmalarda sadrazamın şehit düşmesiyle ordumuz başsız kaldı ve geri çekilmeye başladı. Ordumuzu takip eden Avusturya prensi Ojen, Banat ve Belgrat’ı ele geçirdi. İngiltere ve Felemenklerin aracılığıyla iki devlet arasında Pasarofça Antlaşması imzalandı: Buna göre:

1- Banat, Küçük Eflak, Belgrat dâhil Şimali Sırbistan’ı ele geçiren Avusturya’ya terk ediyorduk. Böylece Şimali Sırbistan’ı ele geçiren Avusturya, Bosna-Hersek üzerinden Adriyatik’e, Eflak üzerinden Karadeniz’e çıkmaya hazırlanmış, Osmanlıları Balkanlardan terk etmek için de Belgrat’ta pusuya yatmış oluyordu.

2- Venediklilerden Ati, Mora ve bazı yerleri alıyor, Arnavutluk ve Bosna-Hersek sahilinden bazı yerleri terk ediyorduk.

3- İşbu muahede 24 sene yürürlükte kalacaktı.

Bu Antlaşma ile gerçi Mora ele geçirilmişti. Fakat şimalde Avusturya’ya terk edilen araziler hem daha genişti, hem de Balkanların ehemmiyeti bakımından daha mühimdi. Bu itibarla artık istirdat siyasetinden vazgeçilmiş, mevcudun muhafazasına çalışılmıştır.

Artık balkanlarda etkili bir konuma gelen Avusturya’nın bundan sonraki hedefi Osmanlıyı Balkanlardan atmak olacaktı. Aynı şeyleri Rusya da düşünmekteydi. Aynı ülkeleri ele geçirmek isteyen Avusturya ve Rusya’nın zaman zaman karşı cephelerde olması Osmanlının balkanlardan tasfiyesini geciktirmiştir.

LALE DEVRİ ( 1718–1730)

1718–1730 seneleri arasındaki devir, tarihimizde “Lale Devri” olarak isim alır. Ömrü kısa, zevki derin olan bu devri, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa yaratmıştır. İbrahim paşa umumiyetle kuvvetli devletlere karşı dostane, zayıf devletlere karşı ise düşmanca bir harici siyaset takip etmiştir. Fazla bir tahsili olmamakla beraber adam yetiştirmeye, memleketi imara, memlekete yeni bir fikrin ve telakinin girmesine çalışmıştır.

Bu devirde yeni ve görkemli saraylar yaptırılmış, herkes zevk ve sefa ile günlerini geçirir olmuştu. “Lale Devri”nin bu eğlence, sefahat tarafı bir yana, o vakte kadar cemiyetimizde mevcut olmayan bir takım yeniliklerin yapıldığı görülür. Bunlardan biri ve belki de birincisi, matbaanın açılmasıdır. Avrupa’da matbaa açılalı 270–300 sene olduğu halde, bizde matbaanın kıymet ve ehemmiyeti anlaşılmamıştı. Onun için de Lale Devrine kadar bir matbaanın kurulmasına kimse çalışmamıştı. Gerçi çok önceden beri Rumların kendi lisanın da eserler bastıkları matbaalar mevcuttu.

1717′de Fransa’ya elçi olarak gönderilen Yirmi Sekiz Çelebi Mehmed Efendi, beraberinde oğlu Said Efendi’yi Paris’e götürmüştü. Orada matbaacılıktan anlayan İbrahim müteferrika ile görüştü. Said Efendi, Bir taraftan İbrahim Müteferrika’yı bir matbaa açmak için teşvik ederken, bir taraftan da Sadrazam İbrahim Paşa ile görüşerek, ona matbaanın önemini, bir matbaa açılırsa memleket irfanına yapılacak büyük hizmeti anlattı. Sadrazam paşa, matbaanın ehemmiyetini takdir ederek açılmasına müsaade etti. Hatta bir miktar da para vererek açmak isteyenlere yardım etti. Öbür taraftan Şeyhülislam Abdullah Efendi’ye müracaat edilerek, ondan “Matbaa-i ceditte dini kitaplar değil, ancak lugat, mantık, tarih, coğrafya, hey’et ve hikmet gibi ulum-ı akliyeye ait kitaplar tab olunabilecektir” mealinde bir fetva alındı. Bunun üzerine ilk matbaayı İbrahim Müteferrika, önce Sultan Selim’de sonra Üsküdar’da “Dar-üt Tabaa-t’ül-amire” ismi ile açtı. O zamandan beri memleketimizde matbaa vardır. Şüphesiz, o zamana kadar memlekete böyle bir şey olmadığı için bunu memlekette sokup yaşatanları hayırla yâd etmek lazımdır.

Patrona Halil isyanı

Patrona Halil isyanına bir halk hareketidir, bu isyana katılanlar esnaf ve avam sınıfıdır diyenler vardır fakat meydana gelen hadisenin boyutları farklıdır. Daha önce vuku bulan Yeniçeri ayaklanmalarından farksızdır. Bu isyanı diğerlerinden ayırmak icap ederse, asi liderlerinin birçoğu Arnavut olduğundan Patrona Halil yahut Arnavut İsyanı demek mümkündür.

İran 18. yüzyıl başlarından beri karışıklık içerisindeydi. Şah Abbas döneminde sağlamlaştırılan merkezi yönetim aradan geçen zaman içerisinde etkisini yitirdi ve Safevi ülkesinde İsfahan’ın buyruğunu dinlemeyenler duruma hâkim olmaya başlamışlardı. Şah Hüseyin ‘in oğlu Tahmasp ile Mahmut han ülke yönetimini ele geçirmek için kıyasıya bir mücadelenin içine girdikleri sırada Rusya ve Osmanlı Devleti, bu karışıklıktan faydalanmak için fırsat kollamaya başlamışlar ve birbirlerin kazançlarını sınırlandırmak içinde uyanık davranma çabaları gütmeye başlamışlardır. Şah Tahmasp iktidar olabilmek için Rusya’dan yardım istemiş ve bu yardım karşılığında hazar denizi kıyılarını Rusya ya vermeyi de kabul etmişti. Bu durum Rusya ile Osmanlı çıkarlarını çatıştırmıştır. Osmanlı devleti 1725 yılında Rusya’nın ilerlemesini kabul etmek zorunda kalmıştır. Bunun yanında Osmanlı Devleti, Kafkasya’da Azerbaycan’da ve batı İran da girdiği savaştan önemli kazançlarla ayrıldı. İran’daki iç dengelerin yeniden değişmesi sonucunda Safevi direnişi ile karşılaşan Osmanlı Eşref han’da kopardığı topraklardan geri çekilmek zorunda kaldı. Daha sonra Tahmasp İran’ın bütün kayıplarını geri almak için 1730 yılında büyük bir doğu seferine karar verdi.

1725 yılında Rusya’ya verilen ödünler ve İran askerleri karşısında yaşanan geri çekilmeler sonucunda Tebriz’in düşmesi Osmanlı payitahtında zaten önceden beridir var olan huzursuzluğu artırdı. Lale Devri’nin zevk ve israfıyla suçlanan yöneticilere karşı sert bir hava oluştu. Bir kısım yeniçerinin başlattığı ayaklanma kısa sürede büyüdü. Hareket ilk önce vezir-i azam İbrahim paşaya yöneldi. Veziri azam idam edildi fakat isyan yatışmadı. Bunun üzerine III. Ahmet tahtını yeğeni Şehzade Mahmut’a bırakarak köşesine çekildi. Eski yönetimin simgesi olan III. Ahmet saltanatında saraylar ve konaklarla donatılmış Sadabad, Lale devrinin izi kalmasın diye yerle bir edilmiştir. Asilerin başı Patrona Halil ve diğer elebaşları isyan başarılı olsa bile yeni padişahın kendilerini er ya da geç idam ettireceğinden korkuyorlardı. Bu maksatla güçlerini devam ettirebilmek için devletin önemli kademelerine kendi yandaşlarını getirebilmek için uğraşıyorlardı. Ancak yeni yöneticilerinde padişahın yanında yer alması sonucu I Mahmut’un tahta çıkmasından iki ay sonra, Patrona Halil ve isyanın elebaşları idam edildiler ve isyan bu şekilde son bulmuş oldu.

İstanbul’daki saltanat değişiminden sonra İran ile olan savaş tekrar ele alındı. Osmanlı Devletiyle İran arasında meydana gelen savaşlar aralıklarla tam 24 yıl sürdü. 1746 yılında taraflar 17. yüzyıl da oluşturulmuş sınırlara geri çekildiler. Sonuçta Kanunu Sultan Süleyman döneminde oluşan denge değişmedi.

I. MAHMUT DÖNEMİ (1730–1754)

I. Mahmut tahta çıktığında, yönetime Patrona Halil ve etrafındakiler hâkimdi. Bu zorbaların yaptıkları artık halkı iyiden iyiye huzursuz etmeye başlamıştı. Bunun üzerine I Mahmut bu zorbaları halletmenin yollarını aramaya başladı. Padişah bu zorbaların yaptıklarına bir müddet göz yummak zorunda kaldı. Bu arada şüphelenmesinler diye asilere “siz bana tahtı temin edensiz. Velinimetimsiniz. Elbette her arzunuz yerini bulmalı.” Şeklinde konuşuyordu. Padişah ve Sadrazam asileri ortadan kaldırmak için bir plan yaptılar. O sırada sürmekte olan Iran savaşıyla ilgili karar alınması için bir divan toplanmasına karar verdiler. Bu divana Patrona Halil ve yandaşları da katılacak ve burada idam edileceklerdi. Nihayet divan 25 Ekim 1730 yılında toplandı. Patrona Halil tarafından azledilen Çorbacı Halil, beraberindeki güçlü kuvvetli 17 adamıyla Revan odasına saklandılar. Toplantı bittikten sonra herkes sırayla Revan odasına girdi ve burada padişah beklenilmeye başlandı. Kırım han’ın bir emriyle asilerin defteri burada dürüldü. Naaşları At Meydanında sallandırıldı. Patrona Halil ‘in yandaşlarından Kutsizade planı öğrenmiş ve Patrona Halil’e divana gitmemesi yönünde bir tezkere göndermiştir. Divan kapısında eline geçen tezkereyi okumadan cebine koyan Patrona Halil ölümden kaçamamıştır.

Ruslarla 1711 yılında yapılan Prut Antlaşmasından sonra Osmanlılarla kolay başa çıkabileceğini düşünen Rusya, ilk önce Fransa ile ittifak kurarak Osmanlıyı yalnız bırakmanın yollarını aradı. Ancak bu ittifakı gerçekleştirmede muvaffak olamadı. Bunun üzerine Avusturya ile ittifak kurma yoluna gitti. 1726′da başlayan Rusya-Avusturya ittifakı, mukaddes ittifakı teyit eder mahiyette idi. Rus-Avusturya ittifakı Lehistan’ın taksim edilmesine, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir hayli arazi kaybederek küçülmesine sebep oldu. Lehistan’ı hâkimiyetine alan Rusya sıranın Osmanlıya geldiğini düşünerekten savaş çıkarmak için bahaneler aramaya başladı. O sıralarda Osmanlı ve İran arasındaki savaşlar devam etmekteydi. Osmanlı Kırım hanından bu savaşlar için yardım istemiş, Kırım hanı Kaplan Giray da yardım için yola çıkmıştı. İran’a ulaşmak için Kabartay bölgesinden geçmekte olan Giray’ını ordularına Ruslar müdahale ettiler. Buraların kendi toprakları olduğunu ileri sürerek sözde topraklarını müdafaaya kalkıştılar ve Giray’ın ordularını mağlup ederek geçirtmediler. Rusya, Kabartay ihtilafını bahane ederek, güya kırılmış olan şeref ve haysiyetini telafi etmek maksadıyla, harp ilanına bile lüzum görmeden, Feld Mareşal Münih kumandasında üç koldan topraklarımıza taarruz etti. Avusturya elçisinin oyalama taktiği olarak bu olayın sulh ile çözülebileceğini bildirmesi üzerine Osmanlı orduları hazırlığa başlamadı ve sulh olacak günü beklemeye başladı. Bu arada Fransa, Osmanlıya Avusturya’nın sulh çabalarına güvenmemesini ve derhal taarruza kalkışılması gerektiği yönünde isteklerini bildirdi. Bunun üzerine Mehmet Paşa Tuna boylarına hareket ederek hem Fransa’nın telkinine olumlu cevap veriyor hem de sulh görüşmelerini devam ettiriyordu. Osmanlı Orduları sözde sulh anlaşmasının imzalanacağı yere geldiğinde artık Avusturya savaş hazırlıklarını tamamlamıştı. Avusturya elçi maskesini atarak Bosna ve Sırbistan’ın Avusturya ya verilmesi karşılığında sulh olabileceğini söyledi. Rusya ve Avusturya muharebe etmeden, gönlümüzü ederek, bir blöf ile alacakları yerleri bizden istiyorlar, en ağır şartlarını teklif ediyorlardı. Kabul edilmeyecek kadar ağır olan bu teklifleri elçilerimiz reddettiler. Bunun üzerine Avusturya da üç koldan topraklarımıza taarruz etti. Bunun üzerine Sadrazam Mehmet Paşa azil, kethüdası Osman Halise Efendi idam edildi. Sadrazamlığa Muhsinzade Abdullah Paşa tayin edildi. Osmanlı orduları Rusları mağlup ederek Kırımı düşman işgalinden kurtardılar. Balkanlarda ise Avusturya Kralı Ordularımız karşısında mağlup olarak Belgrat’ı Osmanlıya terk ederek yeni toprak kaybetmemek içinde Osmanlı ile Belgrat anlaşmasını imzaladı. Buna göre:

1 – Şimali Bosna’yı, Sırbistan’ı, Belgrat’ı Küçük Eflâk’ı Avusturyalılar bize iade ediyorlardı. Böylece “1718 Pasarofça Muahedesi” ile Tuna’nın cenubuna inen ve Balkanlar için tehlikeli bir hal alan Avusturyalılar, ismi geçen yerleri bize iade ederek Tuna’nın şimaline çekiliyorlar ve tehlikeleri bertaraf ediliyordu.

2 – Azak Kalesi, yine Ruslarda kalacaktı. Lakin kale tahkim edilmeyecek, bir ticaret limanı haline getirilecekti. Bir taraf bir mıntıka olacaktı.

3 – Tarafların hududunda Osmanlılar kale inşa edebilecek, Ruslar inşa edemeyeceklerdi.

4 – Ruslar, Azak ve Karadeniz’de hiç bir suretle gemi bulundurmayacaklardı. Rus tüccarları ecnebi gemi ile nakliyat yapabileceklerdi.

5 – Harbin zahiri sebebi olan Kabartay ülkesi müstakil olacaktı.

6 – Muahede 27 sene yürürlükte kalacaktı.

Bilhassa Rusya’nın bizim için çok karlı olan böyle bir muahedeyi 1739′da imza etmeye mecbur olmasının sebebini 1738′de siyasi müzakerelerine başlanmış ve 1740′da imza edilmiş olan “Osmanlı-İsviçre ittifakı”ndan çekinmiş olmasında aramak lazımdır. Nitekim böyle bir ittifak karşısında büsbütün yalnız kalmamak için, harp esnasında kendisinden ayrılarak bizimle muahede imzalayan Avusturya’ya darılmamış, hatta 1726 ittifakını tecdit etmiştir. Bu, karla imzaladığımız son barıştır. 1739 Belgrat Antlaşmasında arabuluculuk yaptığı ve bize karlı bir anlaşma imza ettirdiği için Fransa, 1740′da eski “kapitülasyonların” yenilenmesini istedi.

1535 tarihinde Kanuni’nin bir lütuf olarak Fransa’ya ihsan eylediği kapitülasyonlar, azanla sınırlarını genişleterek Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesini hazırlayan amillerden biri oldu.

ISLAHATLAR

I Mahmut tahta çıktığı zaman Şark’ta İran muharebeleri devam ediyordu. Bu muharebeler bazen galip, bazen mağlup olarak, Aralıklarla 1764 tarihine kadar devam etmiştir. Şarkta bu muharebeler devam ederken yukarda ana hatlarına temas ettiğimiz (1736–1739) Osmanlı Avusturya, Osmanlı Rus muharebeleri de başlamıştır. Demek ki Osmanlı Devleti mevzu bahis tarihlerde şarkta İranlılar, Şimalde Ruslar, Balkanlar’da Avusturyalılar ile uzun muharebeler etmişlerdir. Bütün bu muharebelerde evvelki senelere ve gelecek senelere kıyasla, bir başarı göre çarpmaktadır. Bunun sebebini sadece bir tesadüfe mi, yoksa başka bulunan ricalin, idaredeki maharetine mi atfetmelidir? Başarıların sebebini sadece tesadüflere atfetmek, padişahın ve devlet ricalinin kiyaset ve maharetlerini inkâr etmek, insafsızlık olur. Bir defa I. Mahmut her şeyden önce iyi bir padişahtı. Emrine amade olan hazineye el sürmemiştir. Selefleri gibi hazineyi har vurup harman savurmamıştır. Koskoca bir imparatorluğun padişahı olduğu halde boş kaldığı zamanlarda kuyumculuk yapar, bunları sattırır kendisinin ufak tefek ihtiyaçlarını karşılardı. Yine bir gün böyle çalışırken, vezirlerden biri: “Şevketlüm, milletin hazinesi sizin demektir. Niçin böyle çalışır üç-beş kuruş için kendinize zahmet edersiniz” dedikte, I. Mahmut “Devletin hazinesi benim değil, milletindir. Hazine, millet ihtiyacı için saklanır ve yeri gelince sarf edilir. Hazineye uzanan eller yanar. Saniyen insan olana, alın teri dökerek çalışıp kazandığı paranın zevki başkadır. Herkes alın teri ile kazansa hem paranın kıymetini bilir. Hem de millet zengin olur” demiştir. Gerçi, bir padişahın böyle çalışmasında ne olur, diye akla bir soru gelebilir. Lakin onunki, çalışmayan millet için bir nasihat ve yol göstermektedir.

Bununla beraber padişah sözün nasihatin ve tehdit ile devlet işlerinin düzelmeyeceğini biliyordu. Bunun için cemiyet içerisinde birtakım değişiklikler ve yenilikler yapmak istiyordu. Lakin kendisine bu konuda fikren yardım edecek kimse yoktu. Yeni okullar açmayı düşünüyordu. Ancak bu okullarda riyaziye hendese, teknik gibi bilgileri kim verecek ve okutacaktı? Kitap ve öğretmen lazımdı. Memlekette, koskoca imparatorluk dâhilinde garbın tarekkiyat ve fikriyatına malik hemen hemen kimse yoktu. Fakat o sıralarda Avrupa görmüş bir iki Türk ile bize iltica etmiş ve Müslümanlığı kabul etmiş olan bir kaç mülteci vardı. Bunların başında aslen Avusturyalı olup “1716–1718 Osmanlı-Avusturya muharebelerinde esir olduktan sonra Müslümanlığı kabul eden İbrahim Müteferrika ile aslen bir Fransız olan (Kont dö Bonneval) Humbaracı Ahmet Paşa vardı. Padişah, Müteferrika’yı huzuruna alarak İslam’ın mağlubiyetinin sebepleri nelerdir? Diye sordu. Müteferrika cevaben “Askerleriniz kendi zevkine düşmüş, coğrafya bilgisinden mahrum ve Avrupa’ da ki askeri gelişmelerden bihaberdirler. Oysa Türkler yeniliklere açık ve kavrayışlıdır” demiştir. Bunun üzerine I. Mahmut İslamiyet’i kabul edip “Ahmet Ağa” ismini alan Kont Dö Bonneval’e vezir rütbesi verdi. Bonneval, “Ahmet Paşa” oldu ve teşkili, düşünülen humbaracıların (Topçu) başı tayin edildi. Humbaracı Ahmet Paşa, 300 kişi ile işe başladı. Bunları Fransız, Prusya usulünce yetiştirdi. Onları Avrupa tarzında giydirdi. Avrupa tarzı silahlarla talime başladı. Onları bölük, tabur ve alaylara ayırdı. Manevra ve harp oyunları yaptırdı. Padişah tarafından Ahmet Paşa’ya ihtimam gösterilmesi, yeniden bazı Avrupalı ricalin İstanbul’a gelerek Osmanlı idaresinde vazife almalarına sebep oldu.

Humbaracı başı Ahmet Paşa’nın arzusu ve I. Mahmut’un muvaffakatı ile birazda Yeniçeri Ocağından ve onların gözünden uzak olmak üzere, Üsküdar’da Toptaşında 1734′de bir de “Humbarahane” ile “Hendesehane” açılmıştır. Ancak 1740 tarihine kadar faaliyette bulunabilecek, sonra Yeniçeriler duyunca mırın kırın edecek ve nihayet isyanlarına mani olmak için kapatılacak olan bu Humbara ve Hendesehane bizde ilk askeri mekteptir. Daha doğrusu şimdiki Topçu Atış Okulunun ilk nüvesidir. Sonra III. Mustafa zamanında Baron Dö Tot’un arzusu ile okul yeniden açıldı ve 1760′tan 1793′e kadar devam etti. 1793′te III. Selim Halıcıoğlu’ndaki kışlayı yaparak Humbarahane ve Hendesehane’yi buraya naklettirip ismini de “Mühendishane-i Berri-i Humayun” koydu.

I. Mahmut’un 1754 tarihinde ölümü üzerine tahta çıkan III. Osman (1754–1757), üç senelik saltanatı zamanında mühim bir hadise yoktur. Dâhilde ise devlet adamlarını dama taşı gibi oynamış, sık sık azl ve tayinler yapmıştır. Bu azl ve tayinler esnasında çok defa liyakat ve kabiliyetten, hüsnüniyet ve istikametten ziyade sadakat ve emin olunmak ön planda tutulmuştur. Dolayısıyla ehil ve namuslu adamlar uzaklaştırılarak, işten anlamaz, cahil ve beceriksiz adamlar iş başına getirilerek devlet nizamı bozulmuştur.

III. MUSTAFA DÖNEMİ (1757–1774)

Falcılara, müneccimlere, sihirbazlara inanırdı. Sarayını bu tip adamlar ile doldurmuştu. Onların sözleriyle hareket ederdi. Avrupa’daki terakkiyatı, kuralların kuvvetli ve ehil müneccimlere sahip olmalarında zannediyordu. Hatta bu merakını tatmin etmek için adamlarından birini II. Frederik’e gönderip ondan müneccimler istemiştir. Samimi, ancak pek sathi bir Müslüman olup Rus elçilerinin geçeceği yere muskalar gömdürterek medet beklemiştir.

Bir milleti zillete sevk eden birçok sebepler vardır. Milleti, millet yapan meziyet ve hasletler ortadan kalktıkça fertler ve dolayısıyla millet zelil olur. Her şeyden önce III. Mustafa’nın hüsnüniyet sahibi, millet ve memleketin refahını isteyen bir adam olduğu anlaşılıyor. Bütün cehline ve sathiliğine rağmen, onun ıslahat için say-ü gayret sarf ettiğini, milletin perişan haline kan ağladığını da kabul etmek icap eder. O, mekanizmanın bozukluğunu, genel olarak iş başında bulunanların ehliyetsizliklerini, Yeniçerilerin ıslahı kabul etmez, söz anlamaz bir halde olduklarını gördükçe;

“Yıkılıp durur bu cihan, sanma ki bizde düzele,

Çark-ı Devlet dönüverdi, kamu mübzele,

Şimdi ebvab-ı gezer, hep hazele,

İşimiz kaldı, hemen merhamet-i lemyezele.” Diyordu.

III. Mustafa zamanında, Koca Ragıp Paşa ile Baron Dö Tot’un ıslahat hareketlerine devam etmelerini sağlamak için Ragıp Paşayı sadrazamlıkta tuttu. Onları himaye ve onlara yardım etti. Dö Tot, 600 topçu neferi Kâğıthane’de yeni talim ve terbiye ve yeni silahlar ile işe başladı. Talimatname’yi kendisi yazdı. Bir taraftan yeni usul ile talimler devam ederken, bir taraftan da 1760′da Kâğıthane’de, Karaağaç’ta bir de Hendese ve Humbarahane açtılar. Önce 1736–1740 arasında, şimdi 1760′da yeniden açılan bu mektep, 1793 tarihinde Halıcıoğlu’na nakledilecek ve Mühendishane-i Berri-i Humayun ismini alacaktır. “Mühendishane” ıslah edilerek yeni tip toplar dökülmeye başlandı. Bu küçük faaliyetler ıslahat için atılmış ilk adımlar olması hasebiyle fikir ve tekâmül tarihimizde mühim yer işgal ederler. Küçümsememek lazımdır. Bunlar küçük olmakla beraber, cehlil zulmeti ortasında yakılmış birer ışıktır. Zamanla artacak, “Tanzimat” ve Meşrutiyetlerin kaynağı olacaktır.

Yine III. Mustafa zamanında XV’nci asırdan sonra ilk defa olmak üzere Avrupa’daki misali gibi yedi-sekiz yaşlarında bir çocuğun iç uzuvlarını gösterir balmumundan bir iskelet yapılmış, üzerinde tıp tedrisatına başlanmıştır.

1769–1774 SAVAŞI

I. Mustafa’nın ilk sadrazamı olan Koca Ragıp paşa, hariçte bir mesele çıkarmadan sulh içinde yaşamak azminde ve kararında idi. Osmanlı İmparatorluğu’nun dâhili vaziyetini oldukça iyi bilen Ragıp paşa sadrazamlık makamında kaldığı müddetçe sulhun devamını sağlamıştır.

1762′de Prusya kralı II. Frederik, karısı Madam Pampadur’un teşviklerine kanan XV. Lui’nin, Avusturya Kraliçesi Mari Terez’in, Çariçe Elizabet’in kendisine karşı birleşmeleri karşısında hariçten yardım istedi. Osmanlı devletinden yardım istedi. Toplanan divanda padişah ve ricalin çoğu ittifak yapılmasına ve Frederik’e yardım edilmesine taraftar oldularsa da padişah mağrur bir eda ile yüksekten atarak: “Lala, ne tereddüt edersiz? Eğer para lazımsa Edirnekapı’dan Rusçuk’a dek altın döşeteyim” dedi. Bunun üzerine Koca Ragıp Paşa; Şevketlüm, Osmanlı Devleti bir harp aslanıdır. Yıllarca dünyayı titretti. Şimdi tırnakları kırıktır. Pençeleri kuvvetten düşmüştür. Onu yine saldırmaya kışkırtırsak zaafını açığa vurmuş oluruz. Ondan duyulan korku da ortadan kalkar. Bırakınız ihtiyar aslan dinlensin. Para işine gelince, bilmez misiniz, hazinede para yok…” dedi. Böylece 1762′de harbi önledi. Lakin altı sene sonra, yani 1768′de harbi önlemek mümkün olmadı.

1738 yılında Ruslar tarafından Krallığa getirilen II. Ogüst, 1764′de ölmüştü. Bunun üzerine Ruslar silah zoruyla kendi yandaşlarından olan birisini Lehistan krallığına getirmek için girişimlere başladılar. Rusların, Stanislas Paniatovski’yi Leh tahtına çıkarmaları, Lehistan’da karışıklığa sebep oldu. Lehistan’ da ki milliyetçilerin çıkardıkları bu isyanı ikinci defa Varşova’ya giren Rus ordusu düzeltti. Rus askerlerinden kaçarak Osmanlı hududlarına sığınan leh vatanseverlerin ardından gelen Rus orduları sınırda kıyım yaptılar. Köyleri talan edip masum insanları öldürdüler. Bunun üzerine o zamana kadar İstanbul’da esen sulh havası birdenbire değişti. Şiddetle harp taraftarı olan, fakat coğrafya ve askeri bilgiden mahrum olan Mehmet Emin paşa, sadrazamlığa getirildi. Ruslar üç koldan Balkanlar’a Kırım’a, Kafkaslara taarruz etmişlerdi. 45 günde Edirne’den Rusçuk’a gelen sadrazam paşa, burada akdettiği bir divanda “benim muharebe ile ülfetim yoktur. Din-ü devlet için hangi taraf iyi ise öyle idelüm…” dedi. Azıları muhasara halinde olan Hotin kalesini kurtaralım, bazıları hele Tuna şimaline geçip hadiselere intizar edelim, dedi. Sonunda Hotin üzerine hareket edildi. Bu olayın ardından Sadrazam Mehmet emin paşa görevinden azledildi ve yerine Ali Paşa getirildi. Ordunun yol almış olmasından dolayı Ali Paşa da Hotin üzerine doğru devam etti. Lakin yağmurlar, iaşesizlik ve firarlar sebebiyle müşkül durumlar hâsıl oldu. Hotin’e yaklaşılmışken Rusların Özi Eyaletimizi işgal ederek Tuna ağzına doğru sarktıkları haberi alındı. Gerileri tehlikeye düşen sadrazam, Hotin’e varmadan geri dönüp, feci bir şekilde Tuna’nın cenubuna çekilmek zorunda kaldı. Özi, Eflak, Buğdan, Besarabya Rusların eline geçti. İsmail Kalesi civarında 130,000 kişilik ordumuz Abdi Paşa kumandasında 30,000 kişilik Rus ordusunu muhasara etmişti. Prut tekrar edecek gibi idi. Lakin casusları vasıtasıyla ordumuzun içyüzünü öğrenen Ruslar mukavemet ettiler. Sonra da bir huruç yaparak ordumuzu darmadağın edip 50,000 ölü verdiler. 1770′de vuku bulan bu hadise tarihlerimize “Kartal Felaketi” diye geçmiştir. Bu felaket ile Balkanlar Ruslara açılmış oluyordu. Edirne’ye kadar ilerlemeleri mümkündü.

İngiltere’den hareket eden Rus donanması, Cebelitarık’tan Akdeniz’e geçti. Mora’ya gelip karaya asker çıkardı. Yapılan propagandalara o zamana kadar inanmayan Rum ve Rus müşterek kuvvetleri Modon, Koron, Navarin’i alarak Patras’a ve buradan Atina’ya doğru ilerlemeye başladılar. Fakat alınan acil tedbirler ve oraya gönderilen Muhsinzade Mehmet paşa’nın himmeti ile Rus ve Rum kuvvetleri Korent berzahı civarında mağlup edilerek geri atıldı. Karadan bir başarı temin edemeyen Aleksi Orlof, tekrara donanmasına çekildi. Karadaki mağlubiyetini denizden temin edeceği bir zaferle telafi etmek maksadıyla Akdeniz’deki donanmamızı aramaya başladı. Nihayet Hüsamettin Paşa ile Cezayirli Hasan Paşa’nın idare ettiği donanmamızı Çeşme Limanında pek gafil bir halde ve birbirine rampa etmiş vaziyette yakaladı. Kısa, fakta sert bir savaştan sonra 60 gemilik donanmamızdan 50 tanesi, içinde bulunan 10,000 kadar askerle beraber yandı veya battı.

1770 tarihinde meydana gelen bu olaya da “Çeşme Felaketi” denir. “Aleksi Orlof”un Çeşme zaferi Moskova’dan duyulunca, II. Katerina gönlerce zafer şenlikleri yaptırmıştır. Rus donanmasının Baltık Denizi’nden Akdeniz’e geleceği haberi bazı mahfillerce duyulmuş, rical de ikaz edilmişti. Fakat Baltık Deniz’inden Akdeniz’e yol olmadığını bilen (!) devlet ricalimiz bu habere inanmamıştı. Bütün bu üzücü hadiseler arasında yüzümüzü ağartan, göğsümüzü kabartan Cezayirli Hasan Paşa’nın kahramanca bir hareketi olmuştur.

“Çeşme Deniz muharebesi” başladıktan bir müddet sonra Hasan Paşa’nın gemisine iki düşman gemisi, iki yandan rampa ettiler. Bunlara uzun zaman vuruşan “Hasan Paşa” altı yerinden yaralandı. Gemisi ile beraber esir olacağını anlayınca, gemisine ateşe verdi. Tutuşan kendi gemisi ile birlikte iki düşman gemisi de yanarken, Hasan paşa aldığı yaradan akan kana ehemmiyet vermedi, mert ve cesur bir Türk evladına yakışacak şekilde kılıcını ağzına alıp. Denize atladı. Kendisine kurşun yağdıran düşman gemileri arasından bazen batarak, bazen su üstüne çıkarak yüzüp karaya çıkmaya ve kurtulmaya muvaffak oldu. İstanbul’a gelip tedavi olduktan sonra kaptan-ı deryalığa tayin edildi. Tekrar Akdeniz’e açılarak Aleksi Orlof’u aradı. Lakin Aleksi Orlof muharebeden sonra bir müddet daha Akdeniz’de kalmış, hatta önünde esaslı bir mânia da olmadığı halde, Elfiston’un ihtarına rağmen İstanbul’a gelememiştir.

Rusya’nın balkanlarda etkili bir konuma gelmesi ve şark meselesini kendi arzu ve istekleri doğrultusunda gerçekleştirmesi Avusturya’nın işine gelmiyordu. Bu nedenle Rusları balkanlardan uzaklaştırmak amacıyla Osmanlı imparatorluğu ile anlaşma yoluna gitti. Avusturya ve Osmanlı imparatorlukları arasında yapılan bu ittifak Prusya kralını telaşa düşürdü. Çünkü Prusya kralının olası bir savaşta Rusya’nın yanında yer alması gerekiyordu ancak Prusya savaşa hazır değildi. Prusya savaşa hazır olmadığı için Rusya ve Avusturya ya Lehistan’ın taksimini teklif etti. 1772′de Prusya, Avusturya ve Rusya arasında Lehistan ilk defa taksim edildi.

Bunun üzerine 1770′den beri ara verilmiş olan muharebeler 1772′de yeniden başladı. Bazen galip, bazen mağlup devam eden muharebeler esnasında III. Mustafa 1774′te öldü. Yerine kardeşi I. Abdülhamit tahta çıktı. Yeniden sadrazamlığa getirilen Muhsinzade Mehmet Paşa Rusların üzerine yürüdü. İlk başta Rus ilerlemesi durdurulduysa da, daha sonra toparlanan Rus orduları Osmanlı ordusunu mağlup etmeyi başardı. Bunun üzerine barış anlaşması imzalamaya mecbur kaldık. Barış anlaşması, Rusların gününü ve yerini kasten tayin ettikleri Kaynarca’da ve 21 Temmuz 1774′de, yedi saat kadar devam eden bir müzakereden sonra, adeta Rusların dikte ettirmesiyle imza edilmiştir. Ruslar, anlaşmanın Kaynarca’da imzalanmasını istemekle, burada kaybettikleri bir muharebenin, 21 Temmuzda imza etmekle, “Prut Anlaşması”nın intikamını almak istiyorlardı. “Kaynarca Antlaşması ” 25 madde olarak, çok kere de maddeler tekrar edilerek ve tefsire müsait olarak şekilde, elastiki bir halde tespit ediliş ve imza ettirilmiştir. Nitekim Ruslar bu antlaşmanın her maddesini kendi menfaatlerine uygun gelecek şekilde tefsir etmişler ve dâhili işlerimize müdahalelerde bulunmuşlardır. Elçilerimiz, istikbalde kötü neticeler tevlit edecek olan bu maddeler üzerinde hiçbir şekilde durup düşünmemişlerdir. “Kaynarca Antlaşması”na göre:

1 – Kırım’ın istiklalini tanıyorduk. Cengiz Han neslinden seçilecek olan kırım Hanları, hiçbir devlete tabi olmayacaklardı.

2 – İki taraf, Kırım’ın iç işlerine karışmayacaklar, fakat Kırım, şeri bakımdan Osmanlı padişahlarına bağlı olacaklardı. Zaten 1770′de Kırım’a giren Ruslar “siz, Cengiz Oğullarısınız. Müstakil bir devlet idiniz. Osmanlı idaresine girmiştiniz. Onlar isiz bir vilayetleri gibi idare ediyorlar. İstiklalinizi ister ve sahip olursanız, hürv e müstakil olarak yaşayacaksınız. Biz bu hususta size yardım etmeye geldik” diye propaganda yaparak halkı isyan için teşvik ve tahrik etmişler, hatta Rus taraftarlığı eden Sahip Giray’ı Kırım Han’ı tayin ederek Kırım’ı kolayca istila etmişlerdi. Müzakereler esnasında da Rus elçileri “Bizim Kırım’a istiklal verilmesini istememizin sebebi, Osmanlılara güvenen tatarların ikide bir Rus arazisine girmelerini ve bu yüzden iki memleket arasını açmaya çalışmalarını önlemektir” diye kandırmaya çalışmışlardır. Ruslar emellerinin birine daha muvaffak olmuşlardı.

3 – “Belgrat Antlaşması” ile istiklali tanınan Kabartay Devleti dâhil, Yeni kale, Kerç, Kilburun Kaleleri ile Dinyeper ve Buğ Nehirleri arasındaki arazi Rusya’ya terk edilecekti. Hudut Buğ nehri olacaktı.

4 – Karadeniz’de Ruslar donanma bulundurabilecekler ve bu donanma bütün denizlerde yüzebilecekti. Karadeniz’deki bir donanmanın bütün denizlere yüzebilmesi için Boğazlar’dan geçmesi lazımdır. Rus elçilerinin dolambaçlı bir ifade ile boğazları, Rus emeline hizmet edebilecek bir statüye sokmak istedikleri anlaşılıyor.

5 – Ruslar, Osmanlı İmparatorluğu dâhilince istediği her yerde konsoloshaneler açabilecekti.

6 – Ruslar, Beyoğlu’nda bir kilise açacaklar, bu kilise her nevi taarruzdan masun olacaktı. Ruslar yalnız Beyoğlu’ndaki kilisenin değil, bütün Ortodoks kiliselerinin de taarruzdan uzak olduklarını kabul ettiğimiz de iddia etmişlerdir.

7 – Rus tebaası serbestçe Osmanlı arazisinden geçip ticaret ve hac yapılabilecek, bunlardan vergi alınmayacaktı.

8 – Eflak-Buğdan’ı Ruslar tahliye edecekler; Eflak-Buğdan bize ait olacak, fakat İstanbul’da birer maslahatgüzar bulunduracaklar, Osmanlı Devleti bunlara sefir muamelesi edecekti. Bize tabi iken bu beylikler ne münasebetle maslahatgüzar bulunduracaklardı? Bunun manası neydi? İşte bu müphemdi. Bu madde ile Eflak ve Buğdan’ın istiklali için ilk adımın atılmış olduğu aşikârdır.

9 – Rus sefirlerinin Eflak-Buğdan’ın menfaat ve siyasetine ait maruzatları Babıalice hüsnü kabul görecekti.

10 – Ruslar, Ortodoks halkın hamisi olacaklardı. Osmanlılar da Hıristiyanlığı ve Ortodoksları bundan böyle himaye edecekti. Yani, Ortodokslar için hami ikileşiyordu. Osmanlı’lar Ruslar… Osmanlılar himaye etmezse; zulme maruz kalır, haksızlık edilirse, Ruslar onları koruyacaklardı.

11 – Ruslar, Akdeniz’de elde ettikleri adaları, Gürcistan’ı bize iade edeceklerdi.

12 – Osmanlı devleti 15,000 kese akçe (4.500.000 ruble) harp tazminatı verecekti.

Şuraya aldığımız birkaç madde bile “Kaynarca Anlaşması” hakkında bir fikir vermeye ve Rusların “Boğazlar” mıntıkasını ele geçirebilmeleri için bir çıkış noktası teşkil ettiğini anlatmaya kâfidir sanırım. Bu muahede, bir taraftan Kırım gibi bir Müslüman ülkenin ilk defa elden çıkmasını temin, bir taraftan Rusların dâhili işlerimize müdahalesine yol açtığı için imzaladığımız en fena anlaşmalardan birisi olmuştur. Anlaşmanın “Karadeniz’de Ruslar donanma bulundurabilecekler. Bu donanma bütün denizlerde yüzebilecektir” maddesi Avrupa diplomasisini ve Osmanlı Devleti arazisinde gözü ve menfaati bulunan devletleri pek heyecana getirmişti. . “Kaynarca Antlaşması”ndan sonra, Kırım’ı kaybeden Osmanlı devleti, bu acıyı unutamadığı için, el altından Kırım’ı tekrar almak için, Kırım’ın istiklalini, kendisine ilhak etmek için ilk adım telakki eden Ruslar, bahane ve çareler aramaya başladı. Petersburg’da oturup Rus tara1ftarlığı eden Şahin Giray’ı, II. Katerina bir Rus ordusu ile Kırım’a gönderdi. Onu halk sevmediği halde “Kırım Hanı” tayin etti. Bu hal, Kırım’da olduğu kadar Babıâli’nin de infialine sebep oldu. Babıâli’de Selim Giray’ı han tayin ederek Kırım’a gönderdi. Lakin Selim Giray mağlup olarak İstanbul’a döndü. Ruslar ile yeniden bir muharebeye kadar verildi. Fakat Fransa’nın tavassutu ile 1778′de “Aynalıkavak Tenkihnamesi” imzalandı. Buna göre:

1 – Ruslar, Kırım’dan askerlerini çekecekler.

2 – Osmanlılarda Rusya’nın han tayin ettiği Şahin Giray’ın hanlığını tanıyacaktı.

Yine aldanmıştık; Kırım’a, Rus bendesinin han tayini demek, Kırım’dan sarfınazar etmek demekti. (1779) Aradan beş sene geçmeden Rusya Kırım’ın ilhakını ilan etti.(1783) Osmanlı İmparatorluğu 1784′te bunu kabul etmek zorunda kaldı. Kırım’ın kaybı ile Osmanlı İmparatorluğu’nun, Müslüman olan arazisi de parçalanmaya başlanmış oluyordu. Kırım, Rus idaresine geçince halkın büyük bir kısmı İstanbul’a, Anadolu’ya ve Özi Eyaletimize göç etti.

“Kaynarca Muahedesi” ile ve Kırım’ın ilhak edilmesi ile Rusya’nın niyetleri Aşikâr bir şekilde anlaşılmıştı. Hariçte düşman ile savaşırken, bozuk idarenin neticesi olarak dâhilde de Cezzar Ahmet paşa ve habiler, Canpolat Oğulları isyan halinde idiler. İşte bu harici ve dâhili tehlikelerin şahlandığı bir zamanda köhne teşkilat, müessese, talim, terbiye ve esliha ile idame-i hayat mümkün olamazdı.

Bu sırada sadrazamlığa getirilen ve bu halleri yekinen bilen Halil Hamit paşa, memlekette bir ıslahatı zaruri görüyordu. Dertlere deva olur düşüncesiyle ve imkânların müsaadesi nispetinde ıslahat yolunu tuttu. Tımar ve zeamet erbabını, işlerin başında, tımar ve zeametlerinde oturmaya mecbur etti. Yeniçeri ocağına neidüğü belirsiz olanların alınmasını menetti. Bender, Yerköy, Belgrat, Filibe, Sofya gibi serhat kalelerini tamir ve tahkim etti. Buralara bir saldırı sırasında istifade edilmesi için zahire depo ettirdi. Koca Yusuf Paşa “1787 – 1792 seferlerini, Halil Hamit paşa’nın bu tedbirleriyle kazandık” diyor. İstanbul’da Hasköy Tophanesini de ıslah etti. Tophane ve Hasköy Tophanesi’nde Türk ve Fransız ustalarının nezareti altında toplar döktürmeye başladı.

GREK PROJESİ

II. Katerina’nın, 1779′da bir erkek torunu doğmuş, ismini kasten “Kostantin” koymuştu. Katerina, hayalinde canlandırdığı Gellen Devleti”nin başına torununu getirmek istiyordu. 1780′de bir mülakatları esnasında maksadını II. Jozef’e açtı. 1781′de ikisi arasında Petersburg’da gizli bir taksim projesi hazırlandı. Topraklarımızı taksim etmek maksadıyla hazırlanan gizli taksim projesi arasında bir orijinalite teşkil eden bu projeye göre; Eflak ile Buğdan “Daçya” ismi altında birleştirilecek, Avusturya himayesine verilecekti. Şimal Bosna, Sırbistan ile Banat ve Küçük Eflak Avusturya’ya ilhak edilecekti. Ege Denizindeki bazı adaları, Bulgaristan’ı, sahil boyunca Dinyester’e kadar olan araziyi Rusya ilhak ediyordu. Geride kalan Osmanlı arazisinden, bilhassa Avrupa ve Anadolu’daki arazi birleştirilerek merkezi İstanbul olmak üzere bir Gelen (Helen) Devleti” kurulacak, Krallığına Takerina’nın torunu Kostantin getirilecekti. Bu devleti Rusya himayesine alacaktı. Bu proje hiçbir zaman gerçekleşmedi ama 1918 yılına kadar devam eden gizli taksim projelerinin bir başlangıcı oldu. Bu projenin gerçekleşmesi için ilk olarak Kırım’ın alınması gerekiyordu. Bu yüzden Rusya ve Avusturya Kırımı almak için harekete geçti. Osmanlı devleti İngiliz teşviki ve sadrazam koca Yusuf paşanın ısrarı ile savaş kararı aldı. 1787 yılından 1892 yılına kadar devam edecek olan bu savaşta ordularımız Avusturya cephesinde galip, Rus cephesinde mağlup oldular. Ruslar Hotin, Yaş, Kili, Akkerman kalelerini zaptederek güneye doğru ilerlemeye başladılar. Mağlubiyetlerden müteessir olan I. Abdülhamit, 1789′da aniden vefat etti. Yerine III. Selim geçti (1789–1807). III. Selim Rusları da yendikten sonra barış yapılması taraftarıydı fakat bu olmadı. Bir taraftan İsveç, Prusya ve İngiltere’nin birleşmesi, Lehistan’da Rusya aleyhine bir mukavemetin meydana gelmesi ve Fransız ihtilalinin etkilerinden çekinilmesinden dolayı Avusturya ve Rusya barış anlaşması imzalamak zorunda kaldı. Avusturya ile yapılan “1791 Ziştovi Antlaşması ” ile taraflar;

1 – Osmanlılar, harp esnasında Avusturya tarafını tutan Bosna, Sırbistan, Karadağ’da af ilan edecekti.

2 – Avusturya, Belgrat dahil, aldığı yerleri iade edecekti.

3 – Ruslar harbe devam ederse, Avusturya ona yardım etmeyecekti.

Rusya ile 1792′de imzalanan “Yaş Muahedesi” ile

1 – Hudut Dinyester olacaktı. Kafkasya’da Kuban nehri sınır olacaktı. Özi ve Kırım’ın bir kısmı Rusya’ya bırakılacaktı.

2 – Ruslar Eflak-Buğdan’ı tahliye ve bize iade edeceklerdi.

III. Selim Dönemi (1789–1807)

III. Selim, III. Mustafa’nın Oğluydu. Amcası I Abdülhamit’in ölümü üzerine tahta geçti. 18. yy boyunca devam eden ıslahat çalışmaları onun döneminde de sürmüş ve daha ileri noktalara varmıştır. Yeni çeri ocağı dışında ilk kez çağdaş bir ordu kurabilmiş olması onun en büyük başarılarındandır. Selim ıslahatçı gelenek içerisinde yetişmiş ve daha veliaht iken ihtilal öncesi Fransa’nın son kralı olan XVI. Louis ile yapılabilecek ıslahatlar konusunda mektuplaşmış ve ondan tavsiyeler almıştır. III. Selim Osmanlı imparatorluğunun çöküş nedenlerini iyi görmüş ve batının teknolojisi kullanılmadan. Osmanlının toparlanamayacağını anlamıştır. Bu nedenle yenileşme hareketlerine askeriye den başlamıştır. Çünkü bu sırada Osmanlı Ruslarla savaş içerisindedir ve durum hiçte iç açıcı değildir. Rusya ile olan bu savaş belirli aralıklarla I. Dünya Savaşına kadar devam etmiştir.

III. Selim askeri alandaki yeniklerinin yanında hariciye alanında da yenikler yapmak istedi ve Avusturya ile Fransa’ya elçiler gönderdi. Ebubekir Ratip Efendi Viyana’ya elçi olarak gönderildi. Görevi Avusturya hakkında bilgi toplamaktı. Ratip efendi dönüşte Avusturya hakkında beş yüz sayfalık bir rapor getirdi. Bunun üzerine III. Selim muhalefetten gelen seslere aldırmadan Ratip Efendi’nin sefaretnamesinden ve XVI. Louis’in tavsiyelerinden hareketle Nizam-ı Cedid hareketine girişti. Nizam- ı Cedid ıslahatlarının etkisi en çok askeri alanda görüldü. Yeni düzenlemeye göre askerler bundan sonra düzenli talim yapacaklardı. Yeni çeri ocağının sayısı azaltıldı ve 30 bine indirildi. Yeniçeri ocağı ıslahatları kabul etsin diye subaylara özel armağanlar ve iltizam verildi. Yapılan ıslahatlar en iyi sonuçlarını Baron de Tot ve haleflerinin çalışmış olduğu ocaklarda verdi. Bunun üzerine 24 Şubat 1793 ‘te Nizam-ı Cedid adında yeni bir ordu kuruldu. Fransız ve İsveç subaylar yönetiminde 1602 er ve subay ile işe başlandı.

Yeniçerilerin aksine Nizam- ı Cedid Orduları başarılı oldular. Napolyon’a karşı Akka zaferini bu ordu kazanmıştır. Bu başarı yeni ordunu kalıcı olmasını sağladı. Yeniçeriler bu ocaktan rahatsız olmaya başladılar.

Maaşların zamanında ödenememesi ve üst üste gelen yenilgiler, yeniçerilerin huzursuzluklarını artırdı. Yeni çeriler aynı zamanda esnaflıkla da uğraştıklarından bu durum talim yapmalarını engelliyordu.

1795’de Mühendishane-i Berr-i Hümayun, yani Padişahın Kara Mühendishanesi kuruldu. Buradan yetişenler nizam- Cedid ve topçu ocaklarına subay oldular. Donanmada Gazi Hasan’ın başlatmış olduğu ıslahatlara devam edildi. 1792 yılında Kaptan-ı Derya Tayazade Damat Hüseyin Paşanın çalışmaları önemlidir. Paşa terfileri ve tayinleri düzene soktu, yolsuzlukları önlemek için bir teftiş kurulu oluşturdu. Disiplin uyguladı ve donanmaya adam yetiştirmek için Ege bölgesi halkına zorunlu hizmet koydu. Mühendishane-i Bahrinin programı genişletildi.

ÂDEM-İ MERKEZİLEŞME

Eyalet yönetimleri güçlendirmek anlamına gelmektedir. . Bugünkü anlamında federal yapıyı güçlendirmek demektir. . Böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmasının nedeni ise; ekonominin çökmesi, fetihlerin bitmesiyle hazinenin boşalması ve Osmanlı Devletinin vergilendirmeye gitmesidir. İltizam usulüne göre vergi toplayan adama mültezim denirdi. Bu aynı zamanda yerel beylere vergi toplama yetkisi verdi. Böylece merkez yönetimi zayıfladı. Askeri yenilgiler artınca Âdem-i Merkezileşme güçlendi. Çünkü içeride ve dışarıda isyan vardı. Trablusgarp bağımsızlaştı. Napolyon’un Mısır ve Suriye seferleri Osmanlıyı zayıflattı. Kendi beyleri Osmanlıya karşı ayaklanmaya başladı. Pazvondoğlu isyanı çıktı. Ayaklanmalar kısmen bastırıldı. Napolyon Avrupa’da Yunanistan’ı alıp Osmanlıya komşu oldu daha sonrada Mısır’ı işgal etti, Akka’da Osmanlıya komşu oldu. Nizam-ı Cedid Askerlerin başarıları sonucunda Mısır’dan çıkarıldılar ama burada bela olan Kavalalı Mehmet Ali’yi bıraktılar. . Bu esnada Kavalalı ayaklandı ve 1805’te Mısır’a vali oldu. Osmanlı gittikçe eriyordu. Özellikle Fransız devrimiyle başlayan ulusçuluk akımından Osmanlı devleti kötü etkilendi. Ayanlar’da Osmanlı devleti için halledilmesi gereken bir sorun olmaya başladı. Mısır ve Balkanlarda Ayanlar, Beyler sorun çıkardılar. Rusya’yla Fransızlara karşı ittifak yapıldı. 1806’da Napolyon tanındı. Akka zaferi hem yeniçeriyi hem de ayanları kızdırdı. Balkan ayanlarını kontrol etmek için Rusya’ya savaş açıldı. Milliyetçilik akımı dış güçler tarafından balkanlarda hızla yayılmaya dam etti.

III. Selim iyi niyetli bir padişah olarak tahta çıktı. Kendince yenilikler yaptı ve başarılı da oldu. Ancak menfaat kültürü III. Selim’inde karşısına çıktı. Eşkıyalar, yeniçeriler ve ayanlar III. Selim’e geri adım attırabilmek için taviz kar bir politika izledi. Balkanlarda ayanlar ayaklandı.

Padişaha yakın çevreler yeniçerilerin kışkırtmasıyla bazı paşalarla işbirliği yaptı. Yeniçeriler, ayanlar ve paşalar III. Selim’in muhalefetiydi. Amaçları; III. Selim’i saltanattan uzaklaştırmaktı. Sadrazam değişikliği isteniyor ve Selim ıslahatların engellenmemesi için bunu kabul ediyordu. Paşalar ve ayanlar ayaklanıyorlar III. Selim ise yapısı gereği savaşmak yerine uzlaşmayı tercih ediyordu. Fakat III. Selimin tüm bu iyi niyetli yaklaşımlarına rağmen ayanlar ikna olmadılar. İstanbul’da bunlar olurken Rusya’da savaş, Balkanlarda ise isyanlar devam ediyordu. 1806’ da Sırp ayaklanması oldu. Dışarıda toprakları korunmaya çalışılıyordu. 1807’de Kabakçı Mustafa isyanı başladı. III. Selim yerine 1 yıllığına Mustafa geçti ve Yeniçeriler IV. Mustafa’yı tahta getirdiler ve Nizam-ı Cedid askerlerine karşı bir katliama giriştiler. Bunun üzerine 1808’de Alemdar Mustafa Paşa karşı bir isyan başlattı. Alemdar Mustafa Paşa saraya yürüdü ve Şeyhülislamı kendisinin hal’edildiğini bildirmesi için IV Mustafa’nın yanına gönderdi. IV. Mustafa da bunun üzerine rakipsiz kalmak için III. Selimi ve II. Mahmut’un boğdurulmasını emretti. Alemdar Mustafa Paşa kapıları açtırarak içeri girebildiğinde cellâtlar III. Selimi boğmuşlardı. Mahmut ise dama çıkarak mucize eseri ölümden kurtuldu ve padişah oldu. II. Mahmut akıllı davranarak yeniçerilerle uzlaşma yapacağını söyledi ve Kabakçı isyanında yer alanlara ceza vermeyeceğini açıkladı. Alemdar Mustafa Paşa II. Mahmut’un Padişah olmasını sağlamıştır bu yüzden Alemdar’ı sadrazam yapmıştır. Sadrazamlığı tepki almıştır. Ancak Alemdar, Selim’in katilleri diye birkaç yüz kişiyi idam ettirmiştir. III. Selim Genç Osman’dan beridir ıslahat konusunda oldukça ileri gitmiş bir padişah olarak nedenli tehlikeli bir yolda olduğunun farkındaydı bu yüzden bir hayli ihtiyatlı davranmıştır. III. Selim tam bir Osmanlı padişahı özelliklerine sahipti 18 yıl padişahlık yaptığı göz önünde bulundurulursa memleketi kötü yönettiği söylenemez.

II. MAHMUT DÖNEMİ ( 1808–1839)

II. Mahmut 23 yaşında tahta çıkmıştır. Babası I. Abdülhamit’tir. Tarihçilerin büyük kısmının yaptığı benzetmeye göre II. Mahmut Osmanlının Büyük Petro’sudur. Islahatçılık konusunda III. Selimden etkilenmiştir.

II. Mahmut’la beraber yeni bir modernleşme başladı ancak yeniçeri ve ayan belası devam ediyordu. Padişah, Ayanları susturmak için 1808’de ayanlarla masaya oturmuştur. 9 ayanın oturduğu masada Sened-i İttifak imzalandı. Bazı tarihçilere göre Sened-i İttifak Türk tarihinin Manga Carta’sıdır. Padişah’ın sınırlandırılma sürecinin başlangıcıdır ancak tarihte kalmıştır daha öteye gidememiştir. Ayrıca tarihçiler Sened-i İttifakı, Âdem-i Merkeziyetçiliği yerleştirdiği için kötü olarak yorumlarlar.1808 – Sened-i İttifak’a göre;

1- Ayanlar padişah’a bağlı olacaklar, ihanet etmeyecekler, isyan etmeyecekler.

2- Asker toplamaya yardım edecekler.

3- Vergiler düzenli toplanacak, ağır olmayacak.

5- Sadrazam’a kanunlara uyduğu sürece itaat edilecek.

6- Suç kesinleşmeden ceza verilmeyecek

7- İsyan çıkarsa ayanlar padişah’la birlikte isyanı bastıracaklar.

Sekban-ı Cedid Ocağı

II. Mahmut siyaseti daha iyi bilen bir padişah’tı. Yapacağı ıslahatların uzun ömürlü olması için yeniçerilerden ordu kurmak için izin istedi. Önceki olaylardan ders almasını bilmiş bir padişahtı. Askere eğitim ve talim yaptırdı. Sekban-ı Cedid ocağının kurulmasından 3 ay sonra ağalar ayaklanma çıkardı. Gerekçe ise Alemdar’ın zorbalık yapmasıydı. Alemdar Paşa yeniçerilerin talimden kaçmalarını önlemek için esnafa bile talim zorunluluğu getirmişti. İsyanla birlikte Alemdar Paşa öldürüldü ve yeniçeriler, ağalarıyla birlikte İstanbul’u kasıp kavurdular. Saraya saldırdılar. Amaç; IV. Mustafa’yı yeniden padişah yapmaktı ancak o gece II. Mahmut, IV. Mustafa’yı boğdurdu. II Mahmut direndi ve yeniçeriler itaat belgesi imzaladılar. Karşılığında II. Mahmut’tan Sekban-ı Cedit’in kaldırılmasını istediler. Saraya sığınanlara ilişilemeyeceği sözü alındı ve anlaşma sağlandı. II. Mahmut’u kullanarak Rumeli’deki bazı paşalar öldürüldü. Burada da yeniçerililerle işbirliği sağlandı. Osmanlı devleti bu arada savaşıyordu, Rusya’yla yaklaşık 200 yıldır süregelen bir savaş vardı. . 1807’de Fredland’da Napolyon Rusları yeniyor ve 1808’de Rusya’yla geçici bir anlaşma imzalanıyor. Bu anlaşmaya göre; Ruslar; Eflak ve Boğdan’ı bırakarak karşılığında boğazlardan geçecekti. Ancak sadece Eflak boşaltılmıştır. Osmanlı Devleti 1809’da İngiltere ile ittifak imzaladı. Kapitülasyonları kabul etti. 1811’e kadar Rusya’yla savaş devam etti. 1811’de tekrar mütareke yapıldı. 1812 yılında Bükreş anlaşması yapıldı. Tuna nehri sınır oldu. Bu sırada içeride ayanlar sorun olmuştu. Özellikle 1810 – 1908 arasında ayanlar Osmanlıyı olukça zorlamıştır. Ayanlık kurumu herkesin tepkisini çekiyordu. II. Mahmut ayanları kaldırmak için bazılarını sürgüne gönderdi. Ayanlık biraz zayıflamış olsa da sürüp gitti. Arabistan, Mısır, Irak’ta benzeri uygulamalar yapıldı. Bazılarında başarılı olundu ancak 1812 – 1815 arası Avrupa’daki savaş yoğunlaştı. Burada 1800’lü yıllarda başlayan bir Sırp sorunu vardı. Sırplar, Bulgarlar, Yunanlar, Rus desteği ile bağımsızlık mücadelesine girişiyorlardı. Sırp isyancılar örgütlendiler. İlk büyük çatışma, 1801’de oldu. Sırplar Belgrat’ın Osmanlı Valisini öldürdüler. Osmanlı’da Sırp önde gelenlerinde birkaç kişiyi öldürdü.

1813’de Belgrat geri alındı, ancak bu süreç devam etti. 1829’da Sırbistan – Karadağ özerkliğini aldı. Ardından Yunanistan gelecektir. Her biri 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmış, geleneklerini göreneklerini, dinlerini hiçbir zorlama ve engelleme olmaksızın yaşamışlar, kendi dillerini de özgürce konuşabilmişlerdir.

TEPEDELEN’Lİ ALİ PAŞA

Balkanlarda, bazı yerlerde Tepedelenli ailesi hâkimiyet kurdu. Arnavutluğun bir kısmını elde ettiler. II. Mahmut çok hin olan Halet Efendi’den yardım aldı. Tepedelenli hareketi 17 ay sonra bitti ve idam edildi. Halet Efendi birkaç ayanı daha ortadan kaldırdı. II. Mahmut’un gözüne girdi. Ancak Halet bundan yararlanacaktır kendisine nam ve şöhret elde etmek için kullanacak ve bu da sonu olacaktır.

YUNAN BAĞIMSIZLIĞI

Rum Ortodoks kilisesi çok güçlüydü ve bağımsızlığa destek verdi. 1813’te 3 kişiyle başlayan isyan giderek büyüdü. 1821’de Mora’da bütün Türkleri kılıçtan geçirdiler. Oysa Osmanlı Mora’yı aldığında halka refah ve barış getirmiş, Müslümanlarla Hıristiyanlar bir arada barış içinde yaşar olmuşlardı. Yunanlıların Mora’ da yaptıkları katliam göz önünde bulundurulursa Türklerle (Müslümanlarla) bir arada yaşamak gibi bir düşüncelerinin kesinlikle olmadığı anlaşılıyor. Bu olaylar üzerine Osmanlı harekete geçti. Mora hariç tüm Yunanistan’ı kontrol altına aldı ve Patrik idam edildi. Patrik Grigorius Patrikhanenin orta kapısına asıldı ve yaftası göğsünde üç gün teşhir edildi.(22.4.1821) Bilindiği gibi bu kapı bugünde kapalıdır. Bazı iddialara göre bu kapının açılması için, bu olayın iki yüzüncü yıl dönümü beklenmektedir. Daha sonra fesat olduğu ve II. Mahmut aleyhine olduğu için Halet efendi de idam edildi. Avrupa Yunanistan’ın bağımsızlığını destekliyordu. Kavalalı Mehmet Ali Paşa Osmanlıya yardım edecekti.

Mısır’dan gelen kuvvetlerin isyanı bastırmadaki başarısı, yeniçerilerin defterinin dürülmesine neden oldu. Yeniçeriler Avusturya ve Rusya orduları karşısında rezil olmuşlardı. Bu olay karşısında kamuoyu tepkisi de artmıştı. Halk silahlandırıldı, yeniçerilere karşı büyük bir harekete girişildi. Kışlaları kuşatıldı, kapılar top ateşiyle yıkıldı. Yaklaşık 6 bin yeniçeri öldürüldü. Yeniçeri ocağı ilga edildi.( 17–6–1826) Bu olaya tarihimizde “Vakay-i Hayriye” adı verilmiştir. Bu olaydan sonra batılılaşma hız kazanmıştır.

Avrupa kamuoyunun Yunan Bağımsızlığı davası karşında ilgileri her geçen gün artıyordu. İngiliz Dışişleri Bakanı 1823 yılında yunanlı asileri muharip olarak tanıdıklarını açıkladı. Bu tanımaya doğru atılmış bir adım niteliğindeydi. Rus Çarı da yunanlılar için bir şey yapamamaktan dolayı şikâyetçiydi. Bu konuda Avrupa devletleriyle ter düşmek istemiyordu. Bunun üzerine Akkerman da bir antlaşma yapıldı. Akkerman antlaşmasında mevzu bahis olan Sırp istekleri arasından Müslümanların ülkeden çıkarılması bu arazilerin Sırplara terk edilmesi de vardı. Osmanlı hükümeti Bu üç büyük Avrupa devletinin arabuluculuğunu reddedince bunlar mütarekeyi ve yunan özerkliğini zorla geçekleştirmek için harekete geçtiler. Mora, Mısır ve Navarin de bulunan Osmanlı donanmaları abluka altına alındı. Üç büyüklerin donanması Navarin’e girdi ve hilal biçiminde demirlemiş Osmanlı donanmasına bir bahane ile saldırdılar. Bu baskında 57 Osmanlı gemisi yok edildi, 8000 denizcimiz şehit oldu. Reisülküttap Pertev Efendi bu üç devletten taziye, tazminat ve yunan işlerine karışmamalarını istedi. Bunun üzerine Rusya Osmanlıya savaş ilen etti.

Ruslarla savaş başladığında Osmanlı Donanması yakılmış, Yeniçeri ocağıda henüz kaldırılmıştı. Bu şartlarda yenilgi kaçınılmazdı. Rusya kuvvetleri önlerinde önemli bir engelle karşılaşmadan Edirne ye kadar geldi. Edirne direnmeden üç günde düştü. Avrupa devletleri Rusların bu başarısından ve İstanbul ‘a bu kadar yaklaşmasından dolayı tedirgin oldular ve II. Mahmut’a barış imzalaması konusunda baskı yaptılar. 1829’da Edirne barışı imzalandı. Buna göre;

1-Memleketeyn (Eflak – Boğdan) terk edilecekti.

2-Ahıska ve Ahılkerek Rusya’ya bırakılacaktı.

3-Yunan özerkliği kabul edilecekti.

4-Sırbistan özerkliği tescil edildi, Rus ticaretine kolaylık tanındı

5-Böylece Rusya Osmanlıdan coğrafi ve politik anlamda önemli şeyler kopardı.

1832’de Yunanistan bağımsız oldu. Başına Bovyera (Almanların en büyük eyaleti) kralının oğlu geçti.

II. Mahmut’a halk “gâvur padişah” diye lakap takmıştı. II. Mahmut’un gâvur lakabını almasının sebebi; tıraş olmayı, fes ve pantolon giymeyi memurlara zorunlu tutmasındandır. Bunların yanında bir çok reform yapmıştır. Tıphane açıldı ve burada sağlıkçılar yetiştirilmeye çalışıldı. Tıphane’de dil Fransızca’ydı.

II. Mahmut alınan yenilgilerin ardından yeni ordu kurma girişimine başladı. Muallem-i Asakir-i Mansure-i Muhammed adıyla yeni bir ordu kurdu. Anlamı; Muhammed’in Muzaffer talimli ordusu demektir. Yabancı eğitimciler getirildi ancak bu defa getirilen eğitimciler İtalyan’dı. Bahriye’de ıslahatlar yapıldı. Kara ve Denizde ıslahat yapıldı. Bu ocak Rusya ve Mısır savaşlarında başarısız oldu.

II. Mahmut önemli ilklere imza attı. 1831’de Takvim-i Vakayi adında bir gazete çıkardı. ( olayların anlatıldığı resmi gazete ) Batı’da ilim ve fen görüldüğü için Batı’dan bilim adamları getiriyor, planlar yapıyordu. Takvim-i Vakayi ile basın hayatı başlıyor. Hariciye’ye önem veriliyor. Hariciye o zaman tercüman demekti. Ve tercümanların çoğu fenerli Rumlardı.

MISIR MESELESİ VE MEHMET ALİ PAŞA’NIN İSYANI

Fransız’ların strateji ve askeri teknik desteği ile Mısır’da önemli çıkış yaptı. 1805’te vali oldu. Mehmet Ali rakiplerini ortadan kaldırmak için entrikalar tertipledi. Mısır kalesinde Kölemen beylerine davet verdi ve bu davette 470 Kölemen beyini kılıçtan geçirdi. Böylece Mehmet Ali’nin Mısırda hiç rakibi kalmadı. Mehmet Ali bir güç olarak ortaya çıkmış oldu. Fransızlar ordu için gerekli yardımı yapmışlar ve Mısır ekonomisinin gelişmesi için yardımda bulunmuşlardı. Bu durumda Mehmet Ali imparatorluğa rakip hale geldi. Mehmet Ali 1818’de Vahabi isyanını bastırdı. Yunan ayaklanmasında Osmanlıya destek verdi. Bu destek sırasında yeniçerilerin düştüğü rezilliği de yakından görmüş oldu. İlerleyen yıllarda Osmanlıya karşı bir savaş başlatacak ve Osmanlıyı perişan edecektir. Mısır’da ağır vergiler koyarak hazineyi güçlendirdi. Pamuk işleyen fabrikalar kurdu. 1840’da bu fabrikalarda 260.000 işçi çalışıyordu. Fransız subaylara ordunun eğitim işini verdi. Avrupa’ya öğrenciler gönderdi. Tıp okulu açtı. İstanbul’daki yeniliklerin hepsini yaptı. Kavalalı Mehmet Ali Mısırda ki baskıdan kaçarak Osmanlı topraklarına yani Suriye’ye sığınan Mısırlıların iadesini istedi. Bu istek Osmanlı tarafından kabul edilmeyince savaş açtı.

Kavalalı Mehmet Ali, ilk olarak Filistin, Lübnan ve Suriye’yi ele geçirdi. Kavalalı’nın komutanı İbrahim Paşa üzerine gönderilen Osmanlı ordularını yendi. Adım adım Anadolu’ya yaklaştı ve: Osmanlı’dan Adana’yı talep etti. Kavalalı’nın ordusu Konya’da sadrazamın ordusuyla karşılaştı ve burada Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı. . Kavalalı bu savaşta hep kazanan taraf oldu. Mehmet Ali’nin komutanı İbrahim 1833’te Kütahya’ya gitti ve kışı Bursa da geçirmek için sultan Mahmut’ tan izin istedi. Bu telaş içerisinde Rus askerinden yardım istendi. Osmanlı’nın Rusya ile yaptığı anlaşma ile Kavalalı Kütahya’da durdurulabildi. Osmanlı ve Rusya arasında yapılan Hünkâr İskelesi Antlaşmasına İngiltere ve Fransa tepki gösterdi. Çünkü onlara göre Osmanlı Rusya’nın uydusu oluyordu. Antlaşmaya göre Rusya saldırıya uğrarsa Osmanlı Boğazları kapatacaktı. Rusya da Osmanlı saldırıya uğrarsa askeri destek verecekti. Bu 8 yıllık bir ittifak antlaşmasıdır.

Bu sekiz yıllık bir barış döneminde Mahmut Islahatlarına devam etti. Ülkesinden koparılan yerleri Mehmet Ali’nin yanına bırakmak istemiyordu ve bunun içinde çok geniş bir hazırlanmaya muhtaç olduğunu da biliyordu. Kavalalı belasından kurtulabilmek için Avrupalı devletlerle iyi geçinmeye çalıştı sınırlıda olsa reformlar yaptı. 1836’da nezaretler (nazır, bakanlık), dâhiliye nezareti, adliye, evkaf nezareti kuruldu. Yönetimde uzlaşmanın önü açıldı. Bakanlar kurulu oluşturuldu. Nüfus ve emlak yazımı yapıldı. Amaç; vergilendirmenin sağlam yapılmasıydı. İstanbul’da ilköğretim zorunlu hale getirildi. 1833’te tercüme odası (dışişleri bakanlığı) kuruldu.1834’te Harbiye açıldı.

Sultan II. Mahmut, Kavalalı’ya fazla yer kaptırdığını düşünüyor buraları geri almanın planlarını yapıyordu. Kavalalı ise valiliklerinin irsi olmasını istiyordu. Kahire de yapılan görüşmelerde II. Mahmut sadece Hicaz ve Mısır’ın irsi valiliğini kabul ediyor, buna karşın Suriye ’yi geri istiyordu. Mehmet Ali ise buna yanaşmıyor ve isteklerine Trablusşam ve Akka’yı da ekliyordu. Suriye’nin vergi ve askerlik konularında Mısır’a tepki duymaya başlaması II. Mahmut’u cesaretlendirdi. 40 bin kişilik Osmanlı ordusu Hafız Ahmet Paşa komutasında ilerlemeye başladı. Kavalalı’nın komutanı İbrahim’ in ordusuyla Osmanlı ordusu Nizip’te karşılaştı. Mısır ordusu 10 daha fazlaydı ve top sayısın dada bir hayli üstündü. Sonuçta Osmanlı orduları Nizip’te ağır bir yenilgi aldı. Sefer sırasında II. Mahmut verem hastalığına yakalanarak Nizip yenilgisinin haberini almadan öldü. Bu olaydan sonra Kaptan-ı Derya Ahmet Fevzi Paşa donanmayı alarak Mısıra gitmiş ve teslim etmiştir. Bunu; donanmanın Mahmut karşıtlarının eline geçmesin diye yaptığı söylenir.

Osmanlı devleti yinede içine düştüğü bu durumdan kurtulabilmiştir. Bunun nedeni de 1838 yılında İngiltere ile yapılan Balta Limanı Ticaret Antlaşmasıdır. Bu antlaşma önce İngiltere ’ye sonra batılı devletlere kapitülasyonlardan daha geniş bir hak tanıyordu. Bu durumda Batılı devletler Osmanlı devletinin dağılmasını istemeyeceklerdir.

II. Mahmut o güne değin ıslahat konusunda en ileri giden padişah olmuştur. Yeniçerileri kaldırmış olması bu ıslahatları kolaylaştırmıştır. Bu dönemde yapılan Balta Limanı Antlaşması Osmanlının ticari iflasını, Nizip yenilgisi de askeri iflasını ortaya koymuştur.

ABDÜLMECİT DÖNEMİ (1839–1861)

Abdülmecit 17 yaşında tahta çıkmıştır. Bir batı dili (Fransızca) bilen ilk padişahtır. Avrupa’nın etkisinin yoğun olarak görüldüğü dönem Abdülmecit dönemidir. Yönetimde ve siyasette birçok değişiklik meydana gelmiştir. II. Mahmut son dönemlerde Osmanlının başına bela olan yeniçeriyi kaldırmakla hayırlı bir iş yaptı fakat onun zamanında Osmanlı geleneğinde köklü değişikliklerde yapıldı.

Sultan Abdülmecit, II. Mahmut’un büyük oğludur. Babasından devraldığı yenileşme geleneğini sürdürmüştür. Babasının tersine Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile savaşmak yerine anlaşmak istemiştir.

Kavelalının başarılarından ve Osmanlı’nın durumundan başkaları da rahatsız oluyordu. Özellikle Fransızlar bu sorunu çözmek için ilerde Osmanlı ile işbirliği yapacaklardır. Artık Osmanlı’da padişahların dışında başka isimlerde önemli adamlar olarak görülmeye başlamıştır. Bunlardan biri Büyük Mustafa Reşit’tir. II. Mahmut’un ölümünden sonra İstanbul’a gelebilmiştir. Ve Abdülmecit ile iyi geçinmiştir. Önceki dönemlerde Paris ve Londra’da büyükelçilikler yapmış ve Hariciye Nazırlığında bulunmuştur. Mustafa Reşit Paşa Tanzimat çalışmalarına da katılmıştır. Tanzimat yenilikler anlamındadır. Diğer adı Gülhane-i Hattı Hümayun’dur. Tanzimat ve sonrası gelişmeler Türk siyaset hayatının laboratuarıdır.

TANZİMAT FERMANI (1839)

Can, ırz ve mal güvenliği sağlanacaktır. (Üst düzey görevliler için padişahın şerrinden korunmaya yönelik)

Vergi mültezimlerden kurtarılıp devlet memurları aracılığıyla tanzim edilecektir. Herkesin ödeme gücüne göre vergi alınacaktır.

Ömür boyu askerlik kalkıyor yalnız 4 -5 yıllık askeri hükme bağlanıyor ve askerlikte Müslim-gayrimüslim eşitliği getiriliyor.

Bundan sonra devlet görevlerinde Müslim-gayrimüslim ayrımı ortadan kalkacaktır.

Şeriata aykırı davrananlara tarafsız yargılanması için hüküm vardır.

Rüşvetin önleneceği belirtiliyor.

Bütün bu reform çalışmalarında olan arayışlar Tanzimat ta da görülür. Bu Tanzimat’la getireceği yenilikler Cumhuriyet yönetimine kadar gidecektir. Padişahın yanında o dönemde ülkeyi yönetenler arasında sefaretler vardır. Sefaretler ülke yönetimine katılmaya başlamışlardır.

Mustafa Reşit Paşa çalışmalarında serbest bırakılmıştır. Büyük devletler bu dönemde özellikle Avusturya, Rusya, Mısır sorununu gündeme getirdiler. Ve onlar Mısır’ın yönetimin Kavalalı’ya bırakmak istiyorlardı. . Bunun üzerine Osmanlı ve Fransa, Mısır donanmasını yaktı. Birçok savaşta yenilen Kavelalı Mısır valiliğine razı olmak zorunda kaldı.

1841’de Boğazlar Mukavelesi yapıldı. Buna göre; barış zamanında Boğazlar bütün savaş gemilerine kapalı olacaktır.

Bundan sonra artık Padişah mutlak yetkili olmaktan çıkmış sancaklar, kazalar ve nahiyeler oluşturarak yönetim reformu gerçekleştirilmiştir.

YÖNETİM REFORMU

Merkezin yükünü hafifletmek

Vergi toplamayı kolaylaştırmak

Ve bu alanlarda mahalli meclisler, yerel yönetimler kuruldu. Padişah dışında seçkinlerde siyasete katıldılar. Bu seçkinler idari, mali ve adli yetkilere sahip kılındılar. Sonuç; başarısız olundu. Vergiler toplanamadı, iltizam sistemine geri dönüldü. Reformların patronu Mustafa Reşit azledildi. Osmanlı tebaasının kanun önünde eşit olması için düzenlemeler yapıldı. Karma ticaret mahkemeleri kuruldu ve bu mahkemelere yabancılarda katılabildi.

Askerlik süresi 5 yıla sabitlendi. II. Mahmut döneminde kurulan ordunun adı değişti ve Asakir-i Nizamiye Şahane oldu. 1845’te Harbiye mezun vermeye başladı. Artık Osmanlı ordusunda mektepli subay yetişmeye başladı. Askeri liseler açıldı. Açılan eğitim kurumları artık bütün ülkeye yayılır oldu. 1858’te ilk kız lisesi açıldı. Bu okul bir çok Avrupa ülkesinden önce Osmanlıda açılmıştır. Kızların eğitimine önem verilmiştir. Bundan sonra bayanlar da eğitime katıldı. 1859’da bürokrat ya da memur yetiştirmek amacıyla Mektep-i Mülkiye açıldı.

Macar ve Leh’ler Rus zulmünden kaçarak Osmanlıya sığındı. Bu durum Osmanlı ve Rusya arasında savaşa neden oldu. Mübarek yerler (kutsal yerler) için tartışma çıktı. Büyük devletlerin hepsi Osmanlı’dan yönetim için yetki istedi.

1853’de Rus Çarı Nikola “HASTA ADAM’’ tabirini Osmanlı için kullandı. İngilizlerle görüşerek Osmanlıyı paylaşmayı gündeme getirdi. Rusya Slav unsurlarını Osmanlı’dan kurtarmak istiyordu. İngilizlerde Mısır ve çevresine sahip olmak istiyordu. Rus prensi Mençikov’u İstanbul’a elçi olarak gönderdi. Mençikov, Sadrazam’ı hiçe sayan davranışlar sergiledi. Rus, İngiliz ve Fransız elçileri Osmanlıyı yönetmeye çalışıyordu.

(Papuçcu Muştası) Mençikov Slavların yaşadığı konakların Rus himayesine girmesi gerektiğini söyledi. Fakat teklifi kabul görmedi. Ruslar gelişmeler doğrultusunda saldırıya geçtiler Sinop’u tahrip ettiler. (1853) habersiz yapılan Sinop baskınında bir çok sivil de hayatını kaybetti. Ruslar baskın için askerlerin namazda olduğu bir vakti seçmişlerdir.

Bu olay karşısında İngiliz, Fransız ve Rusya’ya savaş ilan edildi. Kırım Harbi olarak bilinen bu savaşın sonunda 1856 Paris Anlaşması yapıldı. Osmanlı bu savaşta eskiye göre genelde başarılı olundu ancak doğuda Kars ve Ahıska Ruslar’ın eline geçti. Avusturya’nın ültimatomu ile Rusya barış imzalamak zorunda kaldı. Viyana da kabul edilen barışın ön şartları arasında Osmanlı Devletinin Hıristiyan uyruklara tanımış olduğu hakları yeniden teyit etmesi isteniyordu. Bunun üzerine 1856 yılında Islahat Fermanı ilan edildi. Buna göre; Müslüman olmayanlar askeri ve sivil bütün okullara girebileceklerdi. Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki ya da gayrimüslimler arasındaki ceza ve ticaret davaları laik mahkemelerde görülecek ve bunlar için yeni düzenlemeler yapılacaktı. Islahat fermanıyla iltizam usulü son buluyor ve maaşları düzenli ödenmesi, rüşvetlerin önlenmesi gibi Tanzimat maddeleri yineleniyordu. Islahat Fermanı gayrimüslimlerin cemaat kurumlarında da laikleşme ve demokratikleşme yönünde değişiklikler öngörmekteydi.

PARİS KONGRESİ (1856)

Osmanlı büyük devletler tarafından köşeye sıkıştırılıyordu. Rus Çarı da İngilizlerle anlaşmış ve Osmanlıya “hasta adam” şeklinde hitap etmeye başlamıştı.

1856 Paris Kongresine göre; Memleketeyn (Eflak – Boğdan) ve Sırbistan garantörlük altında özerk olacaktır. Rusya Osmanlının iç işlerine karışmayacaktı, böylece yarı sömürgecilik durumu ortaya çıktı. Rusya’nın nüfuzu kırıldı. Paşaların sefaret savaşı yerine, paşaların iktidar savaşı başladı. M. Reşit İngilizci, Ali Fuat Paşa Fransızcı paşalardı. Kırım savaşı dolayısıyla ilk kez Avrupa’dan borç alındı. (1854) bu borç giderek artacaktır. Hem borç hem israf vardır. Osmanlı’da 1853 Dolmabahçe Sarayının inşası sırasında tonlarca (7 ton) altın kullanıldı. Çünkü çöküş döneminde Avrupa’dan geri kalmamızın nedenini onlar gibi yaşa yamamız olduğu yanılgısı vardı. Osmanlı elçileri Avrupa seyahatlerinde gördükleri muhteşem yapıların Osmanlı’da da olması gerektiğine kanaat getirmişlerdi.

Yapılan ıslahatlar tepki gördü ve bu tepkiler gizli örgüt şeklinde ortaya çıktı. Cidde olayları ve Kuleli olayları olarak bilinen bu tepkiler küçük de olsa bir başlangıçtır. Bunlar iç karışıklıkken, dışarıda ise Lübnan’da Dürzi ve Maruniler ayaklanma çıkardılar. Dürzi ve Maruniler’e 2 ayrı kaymakam atandı. Hariciye Nazırı Lübnan’a gitti ve karışıklığı bastırdı. (185 kişiyi idam ederek). Lübnan imtiyazı müstakil bir sancak haline getirdi. Başına Hıristiyan bir mutasarrıf (vali) atandı. Abdülmecit dönemi yönetsel, siyasal reformlarla cumhuriyeti hazırlayan dönemi başlatmıştır. Tanzimatın önemli bir yeri vardır. Bireyin öneminin arttığı, siyasetin önündeki su perdesinin kalktığı dönemdir.

Tanzimat’la yerel meclislerin ortaya çıkmasıyla padişah ve Bab-ı Ali dışındakilerin de siyaset yapmaya başladığı dönemdir. Yasal bir zemin oluşturulmuş, bu sayede de bürokrat sınıfı ortaya çıkmıştır.

Sultan Abdülaziz dönemi (1861- 1876)

Sultan Abdülaziz pehlivandı. 31 yaşında iken hükümdar olmuştur. II.Mahmut’un ikinci oğludur. Osmanlı saltanat tarihinde Avrupa’yı gezen ilk hükümdardır. III. Napolyon’un çağrısı üzerine Fransa, İngiltere, Prusya ve Avusturya’yı gezmiştir. Bu dönemde yüksek oranda borçlanmalar görülmüştür. Yeni Osmanlılar hareketi bu dönemde başlamıştır. Bütçe taslağı tasarruf yapmak kaydı ile hazırlanmıştır. Çok yüklü askeri borçlanmalar vardı bu gibi nedenlerle Ali ve Fuat Paşalar istifa etmişlerdir.

1852’de Karadağ da isyan başlamıştı. Osmanlı ordusu Karadağ isyanını bastırdı ve 1862’de İşkodra barışı yapıldı. Buna göre; Karadağlılar Osmanlı aleyhtarı olmayacaktı. Yine bu dönem içerisinde Belgrat’ta büyük bir ayaklanma çıktı ve büyük devletlerin baskısıyla Belgrat boşaltıldı. 1866’da Girit’te Yunan ve Rus teşvikleriyle isyanlar çıktı. İsyancılar ıslahat talebinde bulundular. Ve İngiliz desteğiyle asiler dağıtıldı. Bu isyan Avrupa desteğiyle çökertilmiş oldu.

Mehmet Ali’nin oğlu İsmail Paşa Abdülaziz’e bağlılığını sürdürdü. Bazı savaşlarda Osmanlı’ya asker göndererek yardım etti. (Hicaz, Memleketeyn, Girit ). Yinede İsmail bağımsız olmak için uğraştı ama Osmanlı ikna olmadı. İsmail Paşa ,Osmanlıyı M.Ali kadar yormadı.

Abdülaziz döneminde Osmanlı’da muhalefet hareketi başladı. Başlangıcı Yeni Osmanlılardır. Gazeteciler ve bazı aydınlarla oluşan bu hareket; özgürlük hareketi olarak tanımlanmaktaydı. Resmi olmayan gizli bir harekettir. Önderleri; Ali Suavi , Şinasi, Namık Kemal’dir. Kamuoyunda geniş yankı bulan bir hareket olmuştur. Bu gelişmelerin üzerine 1864’te Matbuat Nizamnamesi çıkartan Abdülaziz, gazetecilerin faaliyetlerini sınırlandırmak istedi. Buna göre gazeteciler artık cezalandırılabilecek ve sansür yapılabilecekti. 1865’te gizli bir örgüt kuruldu. Bu örgüt daha sonra meşrutiyetçi bir kimlik kazandı. Ve hükümet Matbuat nizamnamesi gereği Ali Suavi, Namık Kemal, Ziya Paşa’yı sürgüne gönderdi. Yurtdışına giden aydınlar Paris’te örgütlendi. Yeni Osmanlı cemiyetini kurdular. N.Kemal gibi aydınlar Osmanlı milliyetçiliğini yaymaya çalışıyorlardı. Bu muhalefet bazılarınca yanlış anlaşılacak ve Abdülaziz’in hayatına mal olacaktır.

DÖNEMİN ISLAHATLARI

1864’te Vilayet Nizamnamesi çıkartıldı. Yerel meclisleri yaygınlaştırmak için vilayet ve valilere önem verildi. Mithat Paşa Tuna vilayetine önemli imar hareketleri yaptı.

Sübyan (ilkokul), Rüştiye (ilköğretim), İdadi ( ortaokul), Sultani (lise), Dar-i fünun (üniversite) yaygınlaştırıldı.

1867 Şura-i devlet kuruldu. (Danıştay)

1869 Nizamiye mahallesi kuruldu.

1865 İstanbul’da şehremaneti kuruldu. (belediye)

1875 – 1878 Osmanlı yoğun olarak halk ve saray olarak büyük avcılar yaşadı.

Bosna – Hersek’te Müslüman- Hıristiyan çatışması yaşandı.

Bab-ı Ali mali iflasını ilan etti.

1876’da Bulgaristan’da Müslüman – Hıristiyan çatışması yaşandı.

Mithat paşa Tuna vilayetinde önemli başarılar kazandı. Yeni Osmanlılar hareketine katıldı. Hüseyin Avni Paşayla birlikte Abdülaziz’i tahttan indirdi. (1876) Anayasacılık hareketine katıldı ve ziraat bankasını kurdu.

II. ABDÜLHAMİT DÖNEMİ

(1876–1909)

Osmanlı bunalımı her yeni padişah döneminde artıyordu. Hüseyin Avni Paşa ve Mithat paşa Abdülaziz’i tahttan indirdikten sonra IV. Murat’ı tahta çıkarttılar. Abdülaziz’in ölümü sarayı karıştırmıştı. Öyle ki sağlıklı bir adam iki bileğini keserek intihar etmişti bu durum akıllarda soru işaretlerine yol açtı. Bu yüzden Hüseyin Avni ve Mithat paşa tarafından öldürüldüğü iddia edildi. IV. Murat sorunlu haliyle 3 ay tahtta kalabildi. Bu arada da Hüseyin Avni Paşa öldürüldü. Ziya Paşa, Namık Kemal gibi kişilerden oluşan yeni ekip Abdülhamit’i Meşruti yönetim sözü alarak tahta çıkardılar. Abdülhamit bunun üzerine anayasa sözü verdi. Garantörde İngiliz elçisi Eliot oldu. Bu garanti altında II.Abdülhamitin saltanatı başlamış oldu. Abdülhamit anayasayı hazırlayacak komisyonu kurdu. Bunlar; Mithat, Ziya Paşa ve Namık Kemal’di. Kurtuluş reçetesi olarak Kanun-i Esasiyi 1876’da hazırladılar. Böylece ilk Türk Anayasası oluşturulmuş oldu. Yalnız bu anayasanın meşruiyet sorunu vardı. Genel idareye dayanan bir metin değildi. Padişah ve birkaç aydın arasındaki sözleşmedir fakat önemlidir.

Kanun-i Esasiye göre:

Parlamento oluşturulacaktı. Bu millet Osmanlı milleti olacaktı. 120 Mebus Meclis-i Mebusan için öngörüldü. 40 tanesini Abdülhamit belirleyecek, 80 tanesini mahalli seçimlerde belirlenecekti. Sonraları 40 kişilik bölüm Meclis-i ayan olarak adlandırıldı. Cumhuriyete giden yolda en son kapanan meclis oldu.

Anayasaya göre hükümet oluşturulacak, hükümet parlamentoya karşıda sorumlu olacaktı.

Anayasa klasik özgürlükleri de teminat altına almıştı. Anayasada bunun nasıl olacağına daire bir bildiri yoktur.

Kanun-i Esasi’de uluscu eğilim de vardı. Dili Türkçe , dini de İslam olarak belirlendi. Diğer dinlerde güvence altına alındı. Bu bir laiklikti.

Kabine üyelerinin atanma ve görevden alınma işlemleri Sultan’a aitti. Padişahı güçlü kılan maddelerden birisi budur. Anayasa rejimini meşrulaştıran bir anayasa olmuştur. Padişah’a keyfi yetkiler vermiştir. Padişah huzuru ve suküneti bozanları sürgüne gönderebilirdi. İlk gönderilenler anayasayı hazırlayanlar oldu.

Mithat Paşa ilk Sadrazam olmuştur. Abdülhamit’in ilk tersane toplantısında Rusya, İngiliz ve Osmanlı bir araya gelmiştir. Slavlarla ilgili olarak; Karabağ Sırplara verilmiş, Bulgaristan ikiye ayrılmış, vergilerin düzenli toplanması ve yalnızca Müslümanların askere alınması istenmişti. Toplantı sonunda oluşan başarısızlığın nedeni olarak Mithat Paşa görüldü. Mithat Paşaya İtalya’ya sürgün cezası verildi ancak uygulanmadı.

Rusya içten içe Osmanlıya saldırma planları yapıyordu. Avusturya ile görüşerek savaş için altyapı planı hazırladı. İngiltere ve Londra protokolü imzalandı. Protokol Karadağ lehine sınır değişimi öngörüyordu. Osmanlı bunu kabul etmedi ve cehennem savaşı başladı. Nisan 1877 Rusya doğu ve batıdan savaş ilan etti. Bu savaşın diğer adı 93 harbidir.

Seçimler yapıldı mart 1877’de Meclisi Umumi çalışmalara başladı. 2 türlü seçim sistemiyle mebuslar geldi. Meclisin yarısından fazlası gayrimüslimdi. Seçme yaşının 24’ten 21’e çekilmesi, tek dereceli seçim, mecliste konuşuldu. Moskof (Rus ordusu) İstanbul yakınlarına gelince meclis tatil edildi. 1903’e kadar açılmadı.

93 HARBİ

Bu savaşı diğer savaşlardan ayıran özellik, balkan Türklerinin en yoğun yaşadıkları yer olan Bulgaristan’ın Osmanlı egemenliğinden çıkmaları olmuştur. Bundan sonra Osmanlı egemenliğinin Rumeli de tamamen son bulması, yani Türklerin Avrupa dan tamamen atılması gündeme gelecektir. Bu savaşta Ermeniler ve Bulgarlar Türklere karşı büyük bir kıyım gerçekleştirmişlerdir. Ruslar Romanya desteğini alarak Tuna nehrini geçip ilerlemişlerdir. Osmanlı ordusu burada direnememiştir. Ruslar Edirne’yi ele geçirip, Yeşilköy’e kadar geldiler ve buraya zafer anıtı diktiler. Doğu cephesinde de Osmanlı kaybetti. Erzurum’a kadar çekildi. Yalnız Gazi Osman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Plevne ve Erzurum’da kısmi başarılar gösterdi . Bu direnişler Osmanlı Devletinin ölümcül bir hasta olmadığını göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Abdülhamit bu cehennemden kurtuluş için Rus çarına başvurdu. Bunu sonucunda Edirne Barışı yapıldı. Doğu ve Batı’da kıyımdan kurtulanlar Anadolu içine yerleşti.1878 Edirne anlaşmasına göre;

Osmanlı Karabağ, Sırbistan ve Romanya bağımsız oldu.

Özerk bir Bulgar prensliği kurulacak, Bosna-Hersek Avusturya’ya bırakılacaktı.

Doğu vilayetleri, 93 harbinde de Kars, Ardahan, Batum ve Doğu Beyazıt Rusya’ya bırakıldı. Anlaşmanın bu şekilde sonuçlanmasının ardından İngiltere ve diğer Avrupa devletleri tepki gösterdiler.

İngiltere donanmasını Marmara’ ya sokarak savaş hazırlıklarına başladı. Rusya’nın genel bir savaşı göze almaması sonucunda Ruslar ve İngilizler bazı esaslar çerçevesinde anlaştılar. İngiltere Osmanlı devletinin Asya topraklarını koruması karşılığında Kıbrıs’ın yönetimini istedi. Bu olursa yapılacak Berlin kongresinde Osmanlı çıkarlarını savunacağını söyledi. Bunun üzerine Osmanlı devleti İngiltere’nin bu isteğine razı oldu. 1878’de Berlin kongresi toplandı. Rus nüfusunu kırmak için Makedonya’ yı Osmanlıya geri verecekler, Bulgar Prensliği Osmanlıya vergi verecek, doğu vilayetleri Ruslarda kalacaktı. Berlin kongresi Afrika’yı ve tüm dünyayı sömürgeleştirme yarışının bir işareti olmuştur. Berlin anlaşmasın bir önemli hükmü de Doğu Anadolu’da Ermeniler için ıslahat yapılacak ve Ermeniler Çerkezlere ve Kürtlere karşı korunacaktı.

Abdülhamit bu gelişmelerden sonra meşrutiyet devrini sona erdirmiştir Yine bildiği gibi Osmanlı geleneklerine göre saltanat sürmeye başlamıştır. Bu dönemde Abdülhamit’e suikast düzenlenmiş ve Paşa bundan sona anda kurtulmuştur. Suikastın amacı V.Murat’ı yeniden tahta çıkartmaktı. Bunları yapan kişi yine Mithat paşa idi. Suikast döneminden sonra Abdülhamit’in kurduğu rejim Osmanlı lehine oldu. Mithat Paşa entrikaları yüzünden idama mahkum edildi. Fransa’ya kaçtı, idam cezası hapse çevrildi. Sürgüne gittiğinde boğduruldu. V. Murat sarayda hapsedildi. Ordu ve donanma kontrol altına aldı tüm dizginler Abdülhamit’in elindeydi. 1881’den 1908’e kadarki dönem Abdülhamit dönemidir. Abdülhamit , sıkı bir polis rejimi koymuştur.

DUYUN-U UMUMİYE

Berlin kongresinden sonra Osmanlı içten ve dıştan darbe almaya devam etti. Mısır ve Tunus mali iflasını ilan ettikten sonra İngiltere ve Fransa gözünü Osmanlı’ya diktiler. Osmanlı’nın borçları indirildi. Bazı vergiler alacaklılar tarafından tahsil edilecekti.

20 Aralık 1881’de Duyun-u Umumiye (genel borçlar idaresi) kuruldu. Bu Osmanlı’nın mali iflası demekti. Yapılan bütçeyi uygulayacak ve denetleyecek bir oluşum yoktu. Bu dönemde 11 borçlanma yapıldı. Bunlardan sadece ikisi iktisadi borçlanmaydı gerisi saray için harcanmıştı. 1901 – 1908 arası Hicaz demiryolu yapıldı. Buna önem verilmesinin nedeni; Abdülhamit halifeliğinin Hacılar tarafından duyurulmasını sağlamaktı. Şam – Medine arasındaki demiryolunu içermektedir.

TUNUS MESELESİ

Almanya ve İngiltere Tunus’u Fransa’ya vermeyi kabul ettiler. Fransa Tunus’u almak için Cezayir’le Tunus arasındaki sınır sorununu bahane ederek Tunus’a asker gönderdi. İtalya’nın da gözü Tunus’taydı. Tunus valisi Mehmet Sadık Paşa Fransız himayesini kabul eden BARDO (Kasr said) anlaşmasını Fransa ile imzaladı. Abdülhamit karşıydı ama Tunus’un Fransa’ya verilmesini kabul etti. Tunus meselesinden sonra Mısır sorunu çıktı.

MISIR SORUNU

Rusya ve İngiltere’nin Mısır’da gözü vardı. Mısır’ın mali iflası bahane edilerek Mısır maliyesine İngiltere el attı. Tasarruf için memur ve asker tasfiyesine gidildi. Yönetimdeki Çerkez Türk kesimi ile yerli Mısır kesimi arasında anlaşmazlık çıktı. Arabi Paşa Vatani adını benimseyen Mısır yerlilerinin önderi olarak ortaya çıktı. Mücadeleler sonucunda Vataniler yönetimi ele geçirdi. Abdülhamit; Sait Halim Paşa’yı Mısır hidivi (valisi) olarak atamak istedi ve Vatanilere destek verdi.

İngiltere Süveyş kanalı yoluyla Mısır’ı himayesi altına almak istiyor ve Hindistan yolunu elinde tutarak sömürgelerinin güvenliğini sağlamak istiyordu. 1885 yılında yapılan antlaşmayla İngiltere’nin Mısır’daki durumu resmiyet kazandı. İngiltere ve Osmanlı Mısır’da birer yüksek vali bulunduracaklardı.

YUNAN HARBİ VE GİRİT MESELESİ

Berlin kongresinde büyük devletler kendi çıkarlarını muhafaza ederlerken Yunanistan ihmal edilmemiş onlar için de Teselya ve Epir’e sınır düzenlemesine gidilmişti. 1881 yılında yapılan anlaşmayla da Yunanistan Teselya’yı Osmanlı da Epir’i aldı. Fakat Megali ideacı yunanlılar bununla yetinmediler. Girit’teki ayaklanmayı bahane edip buraya asker çıkardılar. Büyükler bu durumu tasvip etmediler ve onlarda Girit e asker gönderdiler. Abdülhamit Yunanistan’a savaş ilan etti ve başarılı oldu. Bunun üzerine İstanbul da konferans toplandı. Girit tarafsız bir valiye bırakıldı. Büyük devletlerin onayıyla 5 yıllık sürelerle Girit yönetilecekti. Böylece uğruna savaş kazanılan Girit elden çıkmış oluyordu.

JÖN TÜRK HAREKETİ

1889 yılına dek Abdülhamit mutlakıyetine karşı örgütlü bir çalışma olmamıştır. 1889’da Askeri Tıbbiye’nin beş öğrencisi İshak Sukuti, Mehmet Reşit, Abdullah Cevdet, İbrahim Temo, Hüseyinzade Ali ittihad-ı Osmani adında gizli bir örgüt kuruşlardır. 1889 yılında Bursa Maarif müdürü Ahmet Rıza Paris’e gitti ve burada açılan dünya sergisini gezdi. Bir müddet Paris’te kalmaya karar verdi. Buradan Abdülhamit’e çeşitli sorunlar hakkında yazılar yazdı. Burada Pozitivizme merak salmıştı. İttihad-ı Osmani ile temas kurduğunda pozitivizmin düsturu olan düzen ve ilerleme fikrinden yola çıkarak onlara İttihat ve Terakki adını benimseti.

Ermeni eylemlerini İstanbul ‘un içinde gören İttihatçılar devletin beklenen sonunun geldiğine yada büyük bir çözülme olacağı hükmüne vardılar. Bundan sonra ilk kez bir bildirge dağıtarak Ermenilerin küstah davranışlarını kınadılar. Paris’te bulunan Ahmet Rıza da gayrete gelerek burada Fransızca yayınlanan “Meşveret” dergisini çıkardı. Ayrıca ittihatçıları Paris şube başkanı oldu. 1896 yılına gelindiğinde Örgüt önemli bir pozisyona gelmişti. Kumandanlar, askerler, yüksek memurlar cemiyetin üyesiydi. Bu yıl içinde Abdülhamit’e bir darbe yapacaklardı fakat üyelerden birisinin boşboğazlığı yüzünden kendilerini ele verdiler.

1895 yılında dışarıya kaçarak Jön Türk olanlardan biriside Mizancı Murat’tı. Mizancı ünlü bir kişiydi. Cemiyet Ahmet Rızanın yönetiminden pek memnun değildi bu yüzden Ahmet Rızanın örgütteki durumu gölgelendi. Mizancı ittihatçıların Paris başkanı oldu ve Ahmet Rıza örgütten çıkarıldı.

Abdülhamit ülke dışındaki Jön Türklere karşı barış girişiminde bulunarak ser hafiyesini Paris’e gönderdi. Avrupa’da muzır yayınlar yapanları affedeceğini bildirdi. Mizancı Murat padişahla görüşmeye başladı ve İstanbul ’a geldi. Böylece Jön Türk hareketi çöktü. Ahmet Rıza ve Halil Ganem gibi kişiler özgürlük mücadelelerini sürdürdüler.

Genel olarak ittihatçıların özelliklerini sayacak olursak :

Ø Türk ve Türkçü olmak

Ø Genç olmaları

Ø Yönetenler sınıfı ( bürokrasi) mensupluğu

Ø Mekteplilik olarak sıralanabilir.

EĞİTİM ALANINDA ISLAHATLAR

Abdülhamit döneminde eğitim alanında geçmişe oranla büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Rüştiyeler 1858 yılında 43 tane iken 1867 de 108 1895 yılında ise 426 taneydi. Buda gösteriyor ki 23 yılda okul sayısı 4 katına çıkarılmıştır. Bu dönemde vilayet merkezlerine 7, sancak merkezlerine de 5 yıllılık idadiler kuruldu.

Abdülhamit devrinde bir hayli yüksel okul ve meslek okulu açıldı.bunlardan önemli olanları 1878 yılında Cevdet paşa’nın Adliye Nazırlığı ki bu okul daha sonra İstanbul üniversitesi olmuştur. 1907 yılında Konya , Selanik ve Bağdat’ta açılan hukuk mektepleri açıldı. Aynı şekilse 1904 ten itibaren Şam, Bağdat, Erzincan Edirne Manastır gibi ordu merkezlerinde Harbiye mektepleri kuruldu. 1902 yılında Şam, İzmir, Bursa da tıbbiyeler açıldı. 1883 yılında Sanayi-i Nefise ( Güzel Sanatlar Akademisi- Mimar Sinan Üniversitesi) açıldı. 1884 yılında Ticaret mektebi ( Marmara Üniversitesi ), 1884 te Hendese-i Mülkiye ( Mühendis mektebi- İstanbul Teknik Üniversitesi), 1888 de Mülkiye Baytar mektebi açıldı. 1900 yılında Darülfünun-u Şahane, yani İstanbul üniversitesi açıldı.

Abdülhamit döneminde eskiye oranla eğitim ve yenileşme hareketlerinde oldukça ileriye gidilmiştir. Bunun yanında Abdülhamit sıkı bir polisi rejimi kurmuş ve her yerde görev yapan çok yaygın bir istihbarat ağı kurmuştur. Abdülhamit iktidarını sağlamlaştırmak için polis rejimi kurmanın dışında Meşrutiyetin simgesi olan Mithat Paşa’yı ortadan kaldırdı. Diğer yandan akli dengesinin bozuk olması gerekçe gösterilerek tahttan indirilen V. Murat’ı saraya hapsederek , ruh sağlığına kavuşması ve tekrar tahta geçmesi ihtimalini zora sokmuştur. Abdülhamit iktidarını sağlamlaştırmak için donanmayı da kontrolünde tutmak istemiş ve bu suretle donanmayı Haliç’e kapatmıştır. Bunun yanında 93 Harbinde kahramanlığı ile isim yapan Gazi Osman Paşa ve Süleyman Paşaları ordudan uzaklaştırmış, sürgüne göndermiştir. Halifeliğini tüm Müslümanların üzerinde etkili kılmak için Hicaz Demi yolu inşaatını başlatmıştır. Tüm bunların yanında genel bir değerlendirme apılacak olursa Abdülhamit Osmanlı devletinin parçalanmasını geciktirmiş, ömrünü uzatmıştır denilebilir. Bunu yaparken iç politika uygulamaları kadar, dış politikada uyguladığı denge siyaseti de etkili olmuştur.

II. MEŞRUTİYET

İttihatçıların Rumeli de hızla büyümeleri, dış baskılar ve iç huzursuzluğu artmaya başlaması karşısında II. Abdülhamit 23 Temmuz 1908 yılında, Daha ince Rusya ile yapılan savaşı bahane ederek kaldırdığı meşrutiyet yönetimini yeniden ilan etti.

II. Abdülhamit’i tekrar Meşrutiyetin ilanına götüren kadronun özelliklerine bakacak olursak: bu hareketi destekleyenler . Türkçü idiler. Ulusalcı bir kişilikten yola çıkmışlardı. Genç bir kadroya sahiptiler, dinamik ve işleyen bir sistem kuracaklarına inanıyorlardı. Bürokratik gelenekten gelen ve üst düzey görevlerde yer almış kişilerden oluşuyordu. Bab-ı Ali’nin önde gelenlerin akrabalarından oluşan bir yapıları vardı. Ayrıca bu hareketi gerçekleştiren kadronun Alaylı olmayıp, Mektepli olmaları önemli ve ayırt edici bir özelliktir. Kısaca bu hareket burjuva kesiminin başlattığı elit yani seçkinci bir harekettir.

İlan edilen Anayasanın özelliklerini incelediğimizde bu anayasa Osmanlı Devletinin zorlamalar sonucu ilan ettiği bir anayasadır. Paşalar ve İngiliz elçilerinin baskıları bir hayli etkili olmuştur. Hazırlanan anayasa doktriner bir çalışmanın eseri olmayıp bilimsel bir içeriğe sahip değildir. Meşruti bir yönetimin kurulmasına inanan küçük ve seçkinci bir grubun ( Namık Kemal, Ziya Paşa…) çalışmasının bir ürünüdür. Türk tarihindeki anayasal çalışmalara göz attığımızda bu özellik çoğunda görülmektedir. Hazırlanan anayasanın amacı hiç olmazsa yabancıların iç işlerimize olan müdahalelerinin önünü kesmekti.

· Milli egemenlik ve halk egemenliği yoktur, gerçek egemen Padişahtır.

· Meclisi toplamak, dağıtmak hükümet üyelerini atamak Padişahın yetkisindedir.

· Yasama ve yürütme Padişahtadır.

· Eğitim özgürlüğü ve yasalar önünde eşitlik tanınmış olmakla beraber Anayasal bir güvencesi yoktur.

· Ülke güvenliğini bozan herkes yurt dışına sürülebilecektir. (113.md)

· Ulusal kimlik vurgusu yapılmamış ve ortak değerler, amaçlar vurgulanmamıştır.

· Sorumsuz bir padişah vardır.

Meşrutiyetin ilan edilmesiyle birlikte toplum yaşamında bir canlılık gözlenmiştir. Artık gazeteler yazılarını sansüre göndermemişlerdir. Yapılan seçimleri ittihat ve Terakki’nin listeleri açık ara kazanmışlardır. Ancak İttihat ve Terakki mensupları genç oldukları için hükümet kuramadılar fakat bir denetleme iktidarına sahip oldular.

İttihatçılar etkili görevlerde bulunan Alaylıları yani Harbokulu mezunu olmayanları görevlerinden alarak Mekteplileri iş başına getirdiler. İttihatçılar orduda mektepliliği egemen kılmakla devrim yapmış oluyorlardı.

31 MART AYAKLANMASI

Muhalif yazılarıyla tanınmış Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin 6 Nisan 1909 gecesi galata köprüsünde öldürülmesiyle birlikte ayaklanma başladı. Hasan Fehmi ‘yi öldüren saldırganın sırtında subay pelerini bulunduğu ileri sürülüyordu. Ayrıca köprünün her iki yanında da karakol olmasına karşın saldırganı kimse yakalamamıştı. Muhalefet olaya büyük tepki göstererek sorumlu olarak İttihatçıları gösterdi. Hasan Fehmi’nin cenazesi büyük bir kalabalık ile toprağa verildi. Cenazeden beş gün sonra ayaklanma çıktı. Ayaklanma “şeriat isteriz” sloganıyla başlamıştı. Ayaklanan askerler kendilerine ayaklanmadan ötürü bir sorumluluk yüklenmemesini , hükümetin , ittihatçıların ve meclis reisi İttihatçı Ahmet Rıza’nın istifa etmesini istiyorlardı. Ayrıca bazı komutanların değiştirilmesi de bazı istekleri arasındaydı. Ayaklanma karşısında Hüseyin Hilmi paşa hükümeti Klasik Osmanlı nasihatini denediyse de başarışı olamadı. Bu durumda ittihatçılar ve Meclis Reisi ile I.Ordu komutanı Mahmut Muhtar Paşa istifa ederek Rumeli’ye kaçtılar.

İttihatçılar kendilerini meşrutiyetle özdeşleştirdikleri için yapılan hareketi meşrutiyete karşı yapılmış sayıyorlardı. Bunun üzerine Selanik’te Harekat Ordusunun kurulmasına ve başına 3. Ordu komutanı Mahmut Şevket Paşa’nın getirilmesi kararlaştırıldı. İkinci gün bütün Osmanlı tebaasının katıldığı bir miting düzenlendi. Meclis , hükümet ve Saraya protestolar gönderildi. Harekat ordusuna katılım artıyor ve ordu kalabalıklaşıyordu. 24 Nisan günü Harekat ordusu İstanbul’u işgal etti. Abdülhamit muhalefete destek vermemiş ve askerlerden direnimlemesini istemişti. Yalnız isyancılar yer yer direndiler ve kanlı çatışmalar çıktı. Meclis-i umumi son toplantısını 27 Nisan da İstanbul da yaptı. Şeyhülislamın verdiği fetvaya dayanarak II. Abdülhamit tahttan indirildi ve yerine V. Mehmet Reşat Padişah oldu. Sultan Reşat siyasete karımamasından dolayı Meşrutiyete ygun bir padişahtı. II. Abdülhamit’in Selanik’te oturması uygun görüldü. Ayaklanmayı bastıran genç subayların bir çoğu Kurtuluş savaşında önemli rol alacaklardı. ( Hüseyin Hüsnü’nün Kurmay başkanı Mustafa Kemal, Şevket Turgut’unki Kazım Karabekir, Mahmut Şevket’inki Enver Paşa’ydı.)

Yeni dönemde Hüseyin Hilmi Paşa Sadrazam oldu. II.Abdülhamit’in malvarlığına el konuldu. Sarayın harcamaları kısıldı. Yüksek görevlilerin maaşları azaltıldı. Memurlar arasında büyük bir tasfiye süreci yürütüldü. Kanuni Esasi geniş çapta değiştirildi. Anayasa demokratikleştirildi. Bu dönemde Mahmut şevket Paşa güçlendi. Kendisi 1.,2.,3. Orduların müfettişliğine getirildi. İstanbul’da 3 yıllığına sıkı yönetim ilan edildi. Mahmut Şevket sıkı yönetim komutanı oldu. Böylece İstanbul da olan biten her şeye karışabilecekti.

TRABLUSGARP SAVAŞI

İtalya 1878 Berlin kongresinden eli boş dönmüştü. Fransa’nın Fas’ı ele geçirmiş olması, İttihatçılarında Trablusgarp’ta İtalya’nın elini zayıflatma çabaları İtalya yı harekete geçirdi. Büyük devletlerinde onayını alarak 1911 23 Eylül tarihinde Osmanlıya bir nota verdiler. Bu notasında İttihat ve Terakki’nin politikalarını çekiştiren İtalya Osmanlı’nın iç işlerine karışmış oluyordu. İtalya 29 eylülde savaş ilan etti. Osmanlının burayı savunması zordu. Çünkü Osmanlı ile Trablusgarp arasında İngiliz yönetimindeki Mısır vardı. Askerler kardan bağlantı sağlayamazlardı. Tek yol denizdi. Ancak donanmanın haliçte çürümüş olmasından dolayı deniz gücü de yok denilecek seviyedeydi. Donanması güçlü olan İtalya Çanakkale boğazını tıkadı, Rodos ve oniki adayı işgal etti. Bazı gönüllü subaylar ( Mustafa Kemal, Enver Paşa, Fethi Bey) Trablusgarp’a giderek yerli halkı örgütlediler. Trablusgarp’ta savaş çıkınca Hakkı Paşa istifa etti ve yerine II. Abdülhamit dönemi paşalarından Sait Paşa getirildi. Savaş başladıktan sonra da İttihat ve Terakki ye muhalefet olarak Hürriyet ve İtilaf Fırkası kuruldu.

SOPALI SEÇİMLER

11 Aralık 1911 yılında İstanbul’da bir mebusluk için seçimler yapıldı ve seçimleri bir oy farkla yeni kurulan Hürriyet ve itilaf fırkası kazandı. Bu durum hürriyet ve İtilaf fırkası için bir zafer niteliğindeyken İttihat ve Terakki için bir yenilgiydi. İttihat ve Terakki’nin hükümete bir bakan daha sokma isteği engellenince ittihatçılar erken seçime gitme kararı aldı. 1909 yılında Kanuni Esasi de yapılan değişiklikle Meclisi dağıtmak zorlaştırılmıştı. Bu yüzden önce Kanuni Esasi de bir değişiklik yapılarak Meclis dağıtıldı. Yapılan genel seçimlerde İttihatçılar seçimlerde baskı uyguladılar bu yüzden yapılan bu seçimler Türk siyasi hayatında “sopalı seçimler” olarak yerini aldı. Meclise giren 270 milletvekilinin yalnızca 6 sı muhalifti. Onlarda Arnavutluktan adaylıklarını koyarak kazanmışlardı. Bu muhalefet için bir düş kırıklığı idi. Bu yüzden darbe düşünmeye başladılar ve Mayıs ayının başlarında Arnavutlukta bir ayaklanma başladı. Yeni seçimler ve Trablusgarp yenilgisinin sorumluları isteniyordu. Ayrıca orduda muhalif kanadı temsilen gizli bir örgüt kuruldu.( Halaskar Zabitan- Kurtarıcı Subaylar) Bu gizli örgütün çalışmaları sonucunda, 1912 seçimlerini yapabilmek için İttihatçıların Kanuni Esasi de yaptıkları değişiklik ileride kendi aleyhlerine kullanıldı.

I. BALKAN SAVAŞI

1911 yılının son dönemlerine doğru balkan devletleri ulusçuluk akımının etkileri ve İngiltere ve Rusya’nın da kışkırtmalarıyla aralarında bir ittifak kurarak Osmanlı devletinden isteklerde bulundular. Bu istekleri Osmanlı devletinin kabul etmesi imkansızdı. Bunun üzerine Bulgarlar ve Sırplar 17 ekim 1912 yılında savaş ilan ettiler. Yapılan savaşlarda Osmanlı ordusu ağır yenilgilere uğradı. Bulgar ordusu İstanbul ‘un savunma hattı olan Çatalca ya kadar ilerledi. Edirne iki hafta içinde kuşatıldı. Bu ağır savaş koşulları altında bile, ordudaki İttihat ve Terakki cemiyetine olan muhalefet devam etti. Ulusal birlik ve ortak harekat anlayışı yaratılamadı. Karşı tarafla aynı teçhizata sahip olmasına rağmen ordularımız tutunamadı. Bulgarlar bir anlaşma imzalanmasına razı olunca Londra konferansın toplanmasına karar verildi. Balkanlılar Edirne, Girit ve adaların kendilerine verilmesini istediler. Eğer bu koşul kabul edilmez ise görüşmelerden geri çekilecekleri tehdidini kullandılar. Bunun üzerine büyük devletler Osmanlıya bir nota verdi ve ve Edirne ve Adalardan vazgeçilmesini istediler. Osmanlı devleti karar almak için Meclis’in dağıtılmış olmasından dolayı devletin ileri gelen büyüklerini toplayarak bir şura düzenledi. Sonuç olarak Edirne gözden çıkarıldı.

BAB-I ALİ BASKINI

İşte böyle bir durumda İttihatçılar 23 ocak 1923 yılında Bab-ı Ali denen baskını gerçekleştirdi. Büyük bir alabalık halinde Edirne lehine slogan atarak Bab-ı Aliye yürüdüler. Enver Paşa doğruca Kamil Paşanın yanına giderek istifasını yazdırdı. İttihatçıların belirlediği isimlerden yeni bir hükümet oluşturuldu. Yeni hükümette Mahmut Şevket Paşa sadarete, Sait halim Paşa Hariciyeye, hacı Adil Paşa dahiliyeye, Cemal bey İstanbul muhafızı oldular. Bu yeni hükümet milli birlik havası estirmeye başladı. Bu değişikliğin ardından Osmanlı devleti büyüklerin notasına bir cevap yolladı. Buna göre Edirne Osmanlı’nı ikinci başkenti ve çok önemli bir İslam kentiydi terk edilemezdi , ancak Meriç nehrinin sağ kıyıları verilebilirdi. Adarlın durumu ise Anadolu’nun güvenliği göz önünde bulundurularak Büyüklerin kararına bırakılabilirdi.

Bulgarlar savaşı yeniden başlattılar ittihatçılar karşı bir taarruz yapma fikrindeydiler fakat ordunun durumu buna elvermiyordu. Edirne’nin kaybı kesinleşince ,Edirne’yi kurtarmak için Bab-ı Ali baskınını yapan Enver Paşa’nın yıldızı söndü. İttihatçılar Edirne’yi kurtaramamışlardı. Muhalefet tekrar bir darbe düşünmeye başladı. Mahmut Şevket Paşa Bab-s Ali ye gider iken öldürüldü fakat darbe girişiminin devamı getirilemedi. Bu suikast üzerine ittihatçılar birlik havasını terk ederek muhalifleri sürgüne gönderdiler ve çoğunu tutukladılar.

II. BALKAN SAVAŞI

Mahmut Şevket Paşa’nın ölümünden bir süre sonra Osmanlı devleti için bir mucize gerçekleşti. Balkanlılar, Osmanlıdan aldıkları toprakları aralarında bölüşemeyerek anlaşmazlığa düştüler . Bulgaristan müttefiklerine saldırmış ve yenilmişti. Bu sadırı esnasında da Trakya yı boşaltmıştı. Osmanlı Devleti Londra Antlaşmasına göre hakkı olan midye –Enez hattına ilerlemeyi tartışmaya başladı. İttihatçılar bunu istiyorlardı ve sonunda ordu Edirne ve Kırklareli’ne girdi. Edirne’ye ilerleyen birlikler içinde Mustafa Kemal’in ve Enver beyin birlikleri yarışıyorlardı. Yarışı Enver beyi n birlikleri kazanarak ilk önce Edirne’ye girdi. Büyük Devletlerin ihtarları dinlenmedi.

Edirne’nin geri alınması ülkede büyük bir sevinç yarattı.

I. DÜNYA SAVAŞI

Bilindiği gibi 19. yy sonuna doğru Avrupa da bir cepheleşme yaşanmaya başladı. Bir tarafta Almanya- Avusturya ve İtalya, diğer yanda Fransa- Rusya –İngiltere birbirlerine karşı uzun süredir savaş hazırlığı yapmaktaydılar. Savaşı tetikleyen olay ise Avusturya veliaht’ının Sırp milliyetçileri tarafından öldürülmesi oldu. Avusturya bu gelişme karşısında Sırbistan’a savaş ilen etti. Arkasından zincirleme olarak taraflar birbirlerine savaş ilen ettiler. Avusturyalılar Sırplarla savaşın eşiğine geldiklerinde Osmanlı ile ittifak kurmak istediler. Daha sonra Almanlarda Osmanlı ile ittifak kurmak için görüşmelere başladılar. Osmanlının Almanya ile ittifak görüşmelerini Sait Halim Paşa yaptı. Görüşmeler soncunda Almanlar Osmanlı ordusunun sevk ve idaresinde fiili nüfuz sahibi olacaktı ve Osmanlı ülkesine karşı bir saldırı durumunda Osmanlıyı koruyacaktı. Osmanlıyı ittifak kurmaya yani savaşmaya iten en önemli etkenlerden birisi balkan savaşlarında kaybedilen yerlerin geri alınması isteğiydi. Edirne’nin geri alınmış olması bu isteği kuvvetlendiriyordu. Almanya savaş boyunca Osmanlıyı borç para olarak desteklemiştir.

Savaş başladığında Akdeniz’de bulunan son model iki Alman savaş gemisi Çanakkale önlerine geldi. Ever Paşa hükümete danışmadan gemilerin içeri alınmasını emretti. Hükümet tarafsız görümünü sürdürebilmek için gemilerin silahsızlandırılmasını istedi. Almanya bu isteği kabul etmeyince Osmanlı hükümeti gemileri satın aldığını açıkladı ve gemilerin isimleri yavuz ve Midilli olarak değiştirildi. Bu durumda Alman Amiral Souchon resmen Osmanlı donanmasının komutanı olmuş oluyordu. Gemilere, Osmanlı bayrağı dikildi ve gemiler açık deniz eğitimi yapmak için Karadeniz ‘e açıldı. Enver paşa bu izni Bahriye Nazırı Cemal Paşaya danışmadan vermişti. Cemal paşa gemilerin Karadeniz’ e çıkmalarına karşı çıkınca Alman Amiral gemilerin hala Almanya’ya ait olduğunu bildirdi. Almanlar batı ve doğu cephelerinde başarısız sonuçlar alınca Savaşı daha geniş bir alan yaymak için Osmanlı ’nın savaşa girmesini istediler. Osmanlı donanması Ruslara baskın yapacak, Kafkasya ve Süveyş kanalında cephe açacaktı. Enver Paşa bu istekleri kabul edince Yavuz ve Midilli gemileri Sivastopol ve Odesa limanlarını topa tuttu. Osmanlı devleti böylece Resmen savaşa girmiş oluyordu. Hükümetin öbür üyelerinin bu durumdan haberleri yoktu bu yüzden istifa ettiler.

Yorum Yapın