TÜRK TARİHİ
A-) Türklerin Anayurdu ve Göçler
Türklerin anayurdu, Asya kıtasının orta kesimleri, yani iç Asya da denilen Orta Asya’dır. İlk Türk yurdu, doğudan batıya Baykal Gölü ile Ural Dağları; güneyde Altay Sayan Dağları, Balkaş Gölü-Aral Gölü arasında kalan coğrafi alan idi. Türkler zamanla Asya kıtasının diğer yerlerine daha sonra da özellikle Batı yönünde diğer kıtalara doğru yayılmışlardır. Türklerin anayurdu, iklim bakımından son derece sert şartlara sahipti. Anayurt kuzeyde ormanlarla, güney-doğuda dağlarla çevrili idi. İklimin bu sert karakteri; Türk milletini acımasız tabiat şartlarıyla mücadeleye zorlamış ve bu dönemde oluşan Türk medeniyetinin ana karakterinin de belirlenmesinde etkili olmuştur.
1- Anayurtta Kurulan İlk Türk Medeniyetleri
Türkler eldeki mevcut bilgilere göre M.Ö.5 binden başlayarak Orta Asya’daki bu ilk yurtta çeşitli kültürler ve medeniyetler kurmuşladır. Bunlar arasında sırasıyla Anav Kültürü, Afenesyevo Kültürü, Andronovo Kültürü ve Karasuk Kültürü gibi dört önemli kültür tabakası dikkatleri çekmektedir.
Türkler Anav Kültürü döneminde hayvancılık ve tarımla uğraşıyorlar ve kerpiç evlerde oturuyorlardı. Türkistan’ın Aşkabad şehri yakınlarında yapılan kazılarda elde edilen malzemeler, bu dönemde Türklerin, dokuma, seramik ve bakır eşya yaptıklarını ve kullandıklarını göstermektedir.
Altay-Sayan Dağları’nın kuzey batısında yaşanan Afanesyevo Kültürü döneminde avcı ve savaşçı bir topluluk olan Türkler, deve ve at gibi hayvanları ehlileştirmişlerdi. Kemik ve bakırdan sava ve süs araçları ile günlük kullanım araçları yapmışlardı.
Altaylardan Ural Dağlarına ve Hazar Denizi’nin kuzey-doğusuna kadar yaygınlık gösteren Andronovo Kültürü döneminde Türkler artık tunç ve altın madenlerini işleyebiliyorlardı.
Türkler, dünyada ilk olarak demir madenini işleyen ve bundan çeşitli eşyalar yapan millettir. Özellikle İrtiş ve Yenisey ırmakları civarında gelişen Karasuk Kültürü döneminde, Hindistan, Çin ve Avrupa’dan yüzyıllar önce Türkler demiri işlemişlerdir. Bu devirde Türkler, kumaşları dokuyarak elbiseler dikiyorlar, dört tekerlekli araçları hem savaşta hem de günlük hayatta kullanıyorlar, ayrıca çadırlarını keçeden yapıyorlardı.
2- Göçler ve Göçlerden sonra Anayurdun ilk durumu
a) Göçler
Hiçbir millet önemli bir sebep veya sebepler olmadan, yaşadığı toprakları terk ederek yeni yurtlar arama ihtiyacını hissetmez. Türk milleti de tarihin çeşitli dönemlerinde bazı önemli sebeplerden dolayı yurtlarından göç etmişler, değişik coğrafyalarda yurtlar kurmuşlardır.
Türkleri yer değiştirmeye iten sebepler arasında ekonomik sebepler başta gelmektedir. Zaman içinde otlak darlığı ve kuraklık gibi önemli sebepler Türkleri yeni yurtlar aramak zorunda bırakmıştır. Türk göçlerinde dış baskılar da önemli bir siyasi ve askeri sebep olarak görülmektedir. Yabancı boyunduruğuna girip istiklallerini kaybetmek istemeyen Türk boyları yeni yurtlar aramak için göç ediyorlardı.
Türk göçleri büyük bir disiplin içinde ve teşkilatçılık karakterini yansıtır bir tarzda yapılıyordu. Düzenli yapılan bu göçler sırasında mücadeleci bir yapıda olan Türkler çok kısa sürede geldikleri, yerleştikleri yeni toprak parçalarını vatan haline getiriyorlardı.
İslamiyet’ten Önce Kurulan Türk Devletleri
1- Hunlar
A- Asya Hunları
Elimizdeki bilgi ve belgelere göre bilinen Türk tarihi Asya Hunları yani Büyük Hun İmparatorluğu ile başlamaktadır.
Hunlar, Orhun-Selenga ırmakları ile Türklerin kutlu ülke saydıkları Ötüken civarı merkez olmak üzere devletlerini kurmuşlardı. Hun sözü Türkçe’de insan, halk anlamına gelmektedir. Hunlarla alakalı ilk resmi belge, Çin’deki Çu(chou) hanedanı ile M.Ö.318’de yapılan bir siyasi anlaşmadır. Bu anlaşmadan sonra zayıflayan Çin üzerinde Hun baskısının arttığını görmekteyiz. Çinliler bu baskıları bir ölçüde hafifletmek amacıyla meşhur Çin Seddi’ni yapmışlardır.
Büyük Hun İmparatorluğunun bilinen ilk hükümdarı Mete’nin babası Tuman(Teoman)’dır. Tuman’ın oğlu Mete ile arası hükümdarlık yüzünden açılmıştı. Mete’nin üvey annesi, kendi oğlunu tahta çıkarmak için Tuman’ı Mete’ye karşı kışkırtıyordu. Bu amaçla Mete’yi Yüe-çilere rehin olarak göndertti. Mete, bir yolunu bularak Yüe-çiler’in elinden kurtulmuş ve kendisine bağlı on bin atlı asker ile iktidar mücadelesine atılmış, babasını yenerek M.Ö. 209 tarihinde Hun tahtına geçmiştir.
Mete Çin üzerine yürüdü. 3 yıl süren bu hareket neticesinde Çin’in kuzey bölgeleri tamamen ele geçirildi. Çin ordusunu Türk savaş sistemi Turan taktiği ile kuşatan Mete, Çin ordusunu anlaşmak zorunda bıraktırmıştır.
Doğu Asya tarihinde iki büyük devlet arasında yapılan ilk milletlerarası anlaşma olan bu anlaşma sonunda Mete, Çin hanedanından bir kadınla evlenerek, dostluğu pekiştirmiş ve bu sayede diğer taraflarda rahat hareket edebilme imkânını kazanmıştır.
Doğu ve güneydeki faaliyetlerle devletin bu sınırlarının güvenliğini sağlayan Mete bundan sonra Baykal Gölü kıyılarından İrtiş nehrinin yatağına kadar olan arazilere yöneldi. Mete, Asya’da yaşayan Türk soyundan bütün toplulukları kendi idaresinde tek bayrak altında topladı. Devletin tebaası içinde Türk topluluklarından başka Moğollar, Tibetler, Tunguzlar ve Çinliler de vardı. Mete’nin Çin Devletine gönderdiği bir mektuptan anlaşıldığına göre, sadece Orta Asya’da Hun İmparatorluğuna bağlı kavim ve şehir sayısı 26 idi. Mete’nin ifadesi ile hepsi eli ok ve yay tutabilen bu insanlar tek bir aile halinde birleşerek Hun olmuşlardı.
Mete’nin liderlik özellikleri ve Türk tarihindeki yeri: Mete’nin en büyük başarısı bütün Orta Asya’daki Türk boylarını bir araya getirmiş olmasıdır. Bununla da kalmamış, onlara millet olma şuurunu aşılamıştır. Mete’nin devlet adamlığını göstermesi bakımından önemli bir olay, Moğol asıllı Tunghulara toprak isteğine karşı verdiği tarihi cevaptır. Kurultayda bu mesele görüşülürken çorak bir toprak parçasının Tunghuların verilmesini isteyenlere Mete “Toprak devletin temeli ve köküdür. Biz burasını onlara nasıl verebiliriz” diyerek karşı çıkmıştır. Bu sözler Türklerin vatan toprağını kutsal saydıklarını ve ne pahasına olursa olsun bir başkasına verilmeyeceğini açıkça göstermektedir.
Mete’nin ölümünden sonra yerine oğlu Gökhan(kiyok) geçti. Çin ile ilişkileri dostane bir biçimde geliştirmek amacıyla Çinli bir prenses ile evlendi. Siyasî bir evlilik olmasına rağmen bu tip evlenmeler Hunlar bakımından ileride iyi sonuçlar vermeyecektir. Çünkü böylece Çin, Hun devleti içinde çeşitli entrikalar çevirme imkânını elde edebilecekti.
Bu dönemde Hun-Çin ilişkilerinin ana konusunu İpek Yolu üzerindeki hâkimiyet mücadeleleri oluşturuyordu. Çin imparatorluğu, ürettiği en önemli mal olan ipeği batı ülkelerine satmak için İpek Yolunu kontrolü altına almak istiyordu. Bu dönemde Hun ülkesinde yoğun bir şekilde devam eden Çin entrika ve baskıları sonucunda, Hun ileri gelenleri ve devlet adamları arasında Çin ipeğine ve zevke düşkünlük arttı. Lüks hayat şekli Türklerin savaşçılık ruhlarını olumsuz yönde etkiledi.
Gökhan’dan sonra Hun tahtına oğlu Künçin geçti. Künçin dedesi Mete ve babası Gökhan kadar dirayetli ve liderlik özellikleri fazla bir hükümdar değildi. Bu devirde devlet üzerinde Çin baskısı ve huzursuzluklar iyice arttı. Çinlilerin ardı ardına kazandıkları başarılar sonucunda Çin den alınan vergiler kesildi. Hun prensleri arasındaki mücadeleler ve iç çekişmeler arttı.
Bütün bu olumsuz şartlardan kurtulmak düşüncesiyle başta Şanyü Hohenyah olmak üzere bazı devlet adamları Çin’in hâkimiyetine girmeyi bir çare olarak gördüler. Şanyü Hohenyah’ın kardeşi Cici Han buna üzerine Şanyü Hohenyah’in hükümdarlığını tanımadı. Şanyü Hohenyah’in fikrinde direnmesi Hunları ikiye böldü. Cici Han ve taraftarları başkenti ele geçirdiler. Şanyü Hohenyah kendisine bağlı birliklerle, desteğini sağladığı Çin’in kuzey-batı bölgelerine çekildi. Böylece Hun devleti bünyesinde oluşan Türk milli birlik ve bütünlüğü siyasi bakımdan parçalanmış oldu.
B- Hunların İkiye Ayrılması
Şanyü Hohenyah ve beraberinde Çin’in kuzeyine yerleşen Hunlar Güney Hunlarını, Cici Han ve taraftarları da Kuzey Hunlarını meydana getirdiler.
a) Kuzey Hunları
Devletin kuzey kesimine hâkim olan Cici Han, hâkimiyetini batıya yaymayı uygun gördü. İki yıl içinde Aral gölüne kadar bütün batı topraklarını idaresi altına aldı. Cici, Talas nehirleri arasına etrafı surlarla çevrili yeni bir şehir yaptırarak, güçlü devletinin başkentini buraya taşıdı. Cici’nin surlarla çevrili şehir inşa etmesi Türk tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu ilk Türk yerleşik hayatının, şehir hayatının da başlangıcı sayılmaktadır. Cici Han, Çin kaynaklarında kayıtlı bir nutukta atalarından miras olarak sadece ülkeyi ve imparatorluğu değil hürriyet ve bağımsızlık ülküsünü de aldıklarını ifade etmiştir. Sözü geçen Çin dünya tarihinde milliyetçilik şuurunu ve bağımsızlık ülküsünü politikaya temel yapan ilk devlet adamının Cici Yabgu olduğunu söylemiştir.
Cici’nin ölümünden sonra kısa sürede toparlanan Kuzey Hunları, Orta Asya’daki ekonomik bakımdan önemli şehirlerin hepsini ellerinde bulunduruyorlardı. Bundan dolayı da Çin’in askeri ve siyasi rakibi halinde idi. Çinliler hem kendileri hem de kışkırttıkları diğer kavimler vasıtasıyla Kuzey Hunları ortadan kaldırmaya ve Türk birliğini bozmaya çalışıyorlardı. Bu amaçla Hun ülkesinde iç isyanlar ve ayaklanmalar çıkarıyorlardı.
Bütün bu gelişmelerin sonucunda zayıflayan Hunlar, ünlü Çin generali Pan-Çao kumandasında otuz yıl süren askeri hareket sonunda sayıları elliyi bulan zengin ve kervan yolu üzerindeki önemli şehirleri kaybettiler. Doğudan da Sienpilerin şiddetli saldırıları devletin yıkılmasına yol açtı. Burada zamanla çoğalan Hunlar batıya göçerek Avrupa Hun İmparatorluğunun kurulmasında rol oynadılar.
b) Güney Hunları
177’den itibaren yoğun bir şekilde Güney Hunlarına yönelen Sienpi akınları, devleti zayıflatmaya başladı. Bunun üzerine Çin tarafından tayin edilmiş olan Güney Hun hükümdarı, Çin’e tamamen teslim olunmasını istedi. Bunun üzerine Şanyü, milleti tarafından öldürüldü. Devlet başsız kaldı. Boylar, kendi hallerinde yaşamaya başladılar.
Son tayin edilen Güney Hun Şanyüsü’nün Çin’de hapsedilmesi ve ülkenin 5 eyalete bölünmesi, bu eyaletlerin Çinli idarecilere verilmesi Güney Hun Devleti’ni sona erdirdi.
2- Kavimler Göçü, Sebebleri, Sonuçları ve Avrupa Hunları
Orta Asya’da siyasi varlıklarını kaybeden Hun kütleleri, batı yönünde yayılmışlardır.4. yüzyıl ortalarında Aral ve Hazar gölleri arasına, Alan topraklarına yerleşen Hunlar 374 yılında İtil (Volga)kıyılarında görüldüler. Bu sıralarda Karadeniz’in kuzeyinde aslen bir Cermen kavmi olan Gotlar iki bölüm halinde yaşıyorlardı. Hunlar bu sırada başlarında bulunan Balamır isimli bir hakanın komutasında, önce Doğu Gotlarını sonra da Batı Gotlarını yıktılar. Batı Gotlarına bağlı kalabalık Cermen kütleleri batıya doğru göç ettiler. Hunların Batıya doğru yerlerinden oynattığı çeşitli kavimler, önlerindeki batıya doğru yerlerinden atarak İspanya’ya kadar uzanan tarihi Kavimler Göçü’nün oluşmasını sağladılar.
Avrupa Hunları’nın faaliyetleri sonucu oluşan Kavimler Göçü, bugünkü Avrupa’nın etnik yapısını şekillendiren en önemli olaydır. Alanlar, Vandallar ve Vizigotlar İspanya’ya giderek yerli halka karıştılar. Bugünkü İspanyolların etnik durumu böylece belirlenmiş oldu. Angıllar ve Saksonlar Britanya (İngiliz) Adalarına giderek yerlilerle karışıp, bugünkü İngilizleri meydana getirdiler.
Kavimler Göçü sonrası Roma topraklarına giren pek çok kavim Roma’nın dengesini bozarak önce ikiye ayrılmasına, sonra da yıkılmasına sebep oldular.
Kavimler göçü Eski Çağ’ın bitip Orta Çağ’ın başlamasını sağladı. Hunlar sayesinde Türk kültürü pek çok bakımlardan Avrupalı kavimleri etkiledi. Türklerin İlkçağ’ın kapanıp Orta Çağ’ın başlamasına zemin hazırlamasıyla(Kavimler Göçü) politik, savaşlar ve dostça ilişkiler vasıtasıyla gelişen destan(Nibelungen) ve efsaneler sebebiyle estetik, şövalyelik ruhunun aşılanmasıyla sosyal, Türk ordu techizat ve muharebe usullerinin taklidi dolayısıyla askeri sahalarda tesiri Avrupa’da Orta Çağ boyunca devam etmiştir.
3- Avrupa Hunları
Balamir’den sonra Hunların başında Karaton ve Uldız’ı görmekteyiz. Uldız batıda Hun dış siyasetinin esaslarını belirleyen hakandır. Bu siyasetin ana hedefi Doğu Roma yani Bizans’ın daima baskı altında tutulması, Batı Roma ile iyi ilişkilerin geliştirilmesi idi. Uldız’dan sonra tahta geçen Rua, Balkan seferi sonunda Bizans’ı yıllık vergiye bağladı.
a) Attila ve Devletin Büyümesi
Rua ölünce Attila ve büyük Bleda devlet yönetimini birlikte devralmışlardı. Bleda eğlenceye düşkün, liderlik ve devlet adamlığı özelliği olmayan biriydi. O öldükten sonra devletin idaresi tamamen, çok güçlü bir asker, devlet adamı ve lider olan Attila’nın eline geçmiştir.
Bizanslıların Hun imparatorluğundan kaçan Hunluları yüksek makamlara getirmelerini Attila savaş sebebi saymış ve ordusuyla Bizanslıların üstüne yürümüştür. Zor durumda kalan Bizanslılar anlaşma istemek zorunda kalmıştır.453 yılı baharında 100 bin kişilik ordu ile Roma’nın üstüne yürüyen Attila Romalıları çok zor durumda bırakmıştı. Barış için çara arayan Romalılar Papayı Attila’ya barış elçisi olarak göndermiş, Papanın bağışlama ricası üzerine başkentine geri dönmüştür.
Attila bütün gücüne ve kudretine rağmen, gayet sade yaşayan bir Türk hükümdarı idi. Çok sert bir hükümdardı, hiç gülmezdi sadece oğlu Ernek’i görünce gülümsediği söylenmektedir. Avrupalılar uzun yıllar Attila’dan bahsetmişler ve hala bahsetmektedirler. Hakkında sayısız kitaplar yazılmıştır.
Attila’nın ölümünden sonra devlet şaşalı günlerini kaybetmiş yerine geçen sırasıyla üç oğlu devlet yönetiminde etkisiz kalmışlardır.
4- Göktürkler
Göktürk devleti, Türk sözcüğünü ilk defa resmi devlet adı olarak alan Türk Devletidir. Göktürkler, çok az bir Türk kütlesi dışında Orta Asya’da yaşayan bütün Türkleri birleştirerek devlet çatısı altına almıştır.
Yaratılış ve Türeyiş efsane ve destanlarına göre Göktürkler Mete Hunlarından gelmektedir. Göktürkler tarih sahnesine çıktıkları anlarda Altay Dağları’nın doğu eteklerinde geleneksel sanatları demircilikle uğraşıyorlardı.
A- Birinci Göktürk Devleti
Devletin kurucusu İl-Hakan unvanlı Bumin’di. Büyük Hun İmparatorluğu’nun da başkenti olan Ötüken şehrini devletin başşehri yapan Bumin devletin kuruluş yılı olan 552’de öldü. Bumin’in ölümünden sonra yerine oğlu Kolo ve bunun erken ölümünden sonra kağan olan diğer oğlu Mukan zamanında devlet en kudretli çağına ulaştı. Mukan Kağan 572 yılında öldü. Mukan Kağan’ın yerine oğlu Tapo geçti. Tapo babası kadar dirayetli ve ileri görüşlü değildi. Mukan Kağan zamanında yıkıcı ve zararlı etkileri nedeniyle yasaklanan Budist misyonerlerin faaliyetlerine izin verilmiş ve bir Budist tapınağı yapılmasına onay verilmiştir. Bumin Kağan zamanında devletin batı kanadını başarılı bir şekilde temsil eden ve yöneten İstemi Yagbu da bu zamanda ölmüştür. Tapo Kağan’ın ölümünden sonra yerine geçen İşbara büyük bir hata yaparak Çin’in üzerine asker gönderdi. Çin bunun üzerine batı kanadının liderine kağanlık alametleri göndererek, onu Göktürk kağanı olarak kabul ettiğini ilan etti. Batı kağanı bunun üzerine Doğu kanadını tanımadığını bildirdi. Böylece Göktürkler ikiye ayrılmış oluyordu.
a) Doğu Göktürk Devleti
Çin’in bölme ve parçalama siyaseti sonunda Doğu Göktürk Devleti’nin başında bulunan İşbara’nın ve devletin içinde bulunduğu şartlar ağırlaşmıştı. Bazı yüksek rütbeli subaylar Çin’e sığınmıştı. Kudretinden çok şey kaybeden İşbara da bunun üzerine Çin’e başvurarak barış yapılmasını istedi. Çin’in yolladığı barış elçisi çok ağır şartlar sunmuştu. Çin’e bağlanmak ve Türk halkını Çinlileştirmek de bu şartlar arasındaydı. İşbara Çin’in yönetimine girmeyi kabul etmiş fakat halkının Çinlileştirilmesine müsaade etmemiştir. İşbara’nın ölümünden sonra yerine geçen oğulları da durumu düzeltememiş esaret devam etmiştir. Bu esaret yıllarında Türkler çeşitli ayaklanmalarla hürriyet mücadeleleri verdiler. Bunların içerisinde en önemli olanı kuşkusuz Kürşad’ın önderlik ettiği ayaklanmadır.639 yılında Kürşad 40 arkadaşı ile Çin sarayını bastı. Çin kralını esir etmek istiyorlardı. Başaramadılar ve kanlı bir şekilde yok edildiler. Fakat bu mücadele daha sonra diğer Türk boylarına örnek olmuş ve önderlik etmiştir.
b) Batı Göktürk Devleti
Devletin başında İstemi’nin oğlu Tardu bulunuyordu. Tardu, Sasanilerle işbirliği içindeydi. Çin’in üzerine yürüyerek başarılar kazandı. Ülkedeki karışıklıkları önleyemeyen Tardu ölünce yerine geçenler de başarılı olamadı. Devlet Doğu Göktürklerle beraber 630 yılında Çin’in hâkimiyeti altına girdi.
B- İkinci Göktürk Devleti
Göktürkler esaret zamanlarında Çinlilerin bütün çalışmalarına rağmen direnerek millî benliklerini ve kimliklerini korudular. Aşina ailesinden gelen Kutlug bu dönemde etrafında beş bin adam topladı ve ünlü Göktürk veziri Tonyukuk’la beraber, Gobi Çölü ve Orhun Irmağı arasına yerleştiler. Kutlug komutasındaki Göktürkler Ötüken’e hâkim oldular. Kutlug, İlteriş unvanı ile kağan oldu. İl sözü Türkçe’de eskiden devlet anlamına geliyordu. İlteriş unvanı ise devleti derleyen toplayan demekti.
İlteriş Kutlug kağan devleti kurduktan sonra kardeşi Kapgan’ı Şad, diğer kardeşi Tosifu’yu yabgu ilan etti. Devletin kurulmasında büyük emeği geçen Tonyukuk’u da vezir yaptı. Tonyukuk siyasi ve askeri konularda İlteriş’in danışmanı durumundaydı.
Yeni Göktürk devletinin asıl hedefi Çin oldu. Yapılan saldırılarla Çin devamlı baskı altında tutuldu.2.Göktürk Devletini kurarak teşkilatlandıran İlteriş, başkent Ötüken’de dalgalanan Göktürk bayrağı altında öldü. İlteriş öldükten sonra yerine Kapgan geçti. Kapgan Türk tarihinin yetiştirdiği en büyük devlet adamı ve komutanlarından birisidir. İleri görüşlü politika takip ederek Orta Asya’da Türk birliğini yeniden kurmuştur.
Kapgan’dan sonra hakan olan oğlu İnel Hakan kendi döneminde çıkan isyanları bastırıp yurda huzur getiremediği için Bilge ve Kül-Tegin taraftarlarınca tertiplenen bir ihtilal ile tahttan indirildi. Bilge Kağan hakan, Kül-Tegin ise ordu komutanlığını üstlendi. Tonyukuk, meclis başkanlığı ve başbakanlık yapıyordu. Yazılı ilk Türk kaynakları olan Orhun Kitabeleri bu devirde Yolluk Tegin tarafından yazılmıştır. Kitabeler,725’te vefat eden Tonyukuk için, bu tarihi takip eden yıllarda,731 yılında vefat eden Kül-Tegin için 732 yılında, Bilge Han içinde 735 yılında yazılmıştır.
5- Uygurlar
Uygurların menşei ile ilgili efsaneler ve destanlar, Uygurların da Göktürkler gibi Asya Hunlarının soyundan geldiklerini göstermektedir. Uygurlar, Kapgan Kağan’ın Orta Asya’da Türk millî birliğini sağlamasından sonra, Göktürk İmparatorluğuna bağlanmışlardır.
Uygurlar 9 Oğuz ve 1 Uygur boyunun birleşmesiyle On Uygur adındaki on boydan meydana geliyorlardı. Bu sebeple Uygur sözü “müttefik veya birleşmiş” anlamına geliyordu.742 yılında Göktürk Devletine son veren Uygurlar Ötüken’i ele geçirerek Büyük Uygur Kağanlığını kurmuş oldular. Devleti kuran Uygur Kağanı 747 yılında ölen Kutlug Bilge Kül Kağan idi. Kutlug Bilge Kül Kağan’dan sonra yerine oğlu Moyençur Kağan geçti. Moyençur Kağan kısa sürede devleti büyük bir güce ulaştırmıştır. Moyençur ölünce, yerine oğlu Böğü, kağan oldu. Talaslıların saldırıları karşısında kendisinden yardım isteyen Çin’e ordularıyla beraber giren Böğü Kağan Çin başkentini asilerden kurtarmıştır. Çin’de uzun süre kalan Böğü kağan, fikir bakımından çok etkilenmiş ve dönüşünde dört Mani rahibini beraberinde ülkesine getirmişti. Bunların etkisinde kalan Böğü kağan, ülkesinde “Manihezm” dininin yayılması için çalışmaya başladı. Manihezm, Hıristiyanlık, Budizm ve Mandehizm gibi dinlerin karışmasından oluşmuş bir dindi. Bu din savaşçılık duygularını zayıflatıyor, hayvani gıdaları yemeyi yasaklıyordu.
Çin’e sefer düzenlenmesi konusunda Böğü kağanla tartışan ve onu bu isteğinden vazgeçiremeyen vezir Tung Bağa Tarkan, kağanı öldürerek Uygur tahtına geçti. Tung Bağa Tarkan, liderlik özellikleri fazla olan iyi bir devlet adamı idi. Çin’e yardıma giden Kutlug Bilge kağan, başarılı olamayınca itibarı sarsıldı. Uygur ülkesinde karışıklıklar çıktı.
Böğü kağanla başlayan Manihezm etkileri Uygurların son dönemlerinde daha kuvvetli hissedilmeye başladı. Bu din Uygurların gittikçe gevşemesine yol açıyor, onların geleneksel değerlerini yıkıyordu. Bunun yanında güçlenen Kırgızlar Orhun bölgesini baskı altına almışlardı.840 yılında Uygurların kutlu toprakları olan Ötüken bölgesini kalabalık bir ordu ile ele geçiren Kırgızlar son Uygur kağanını da öldürdüler.
6- İskitler ( Sakalar )
Birçok bilim adamı, İskitlerin Türk soyundan geldiğini kabul etmektedir. Ancak, İskit topluluklarının tamamının değil sadece idareci kesimi ile bazı boyların Türklerden meydana geldiği görüşü de yaygındır. Siyasi organizasyon oldukça gevşekti fakat buna rağmen bazen güçlü liderler etrafında toplanarak komşu kavimlerle çetin mücadelelere girişiyorlardı. Bu mücadelelerin en ilginci ünlü İran destanı Şehname’ye de konu olan Alp Er Tunga ile İran şahı Kirus (Keyhusrev) arasında geçmiştir.
İskitler, M.Ö. 2. yüzyıldan sonra tarih sahnesinden çekilmişler ve bir daha da görülmemişlerdir.
Tarihte sözü edilen ilk atlı-göçebe kavim İskitlerdir. İskitler öteki göçebe Türk kavimleri gibi, keçeden kubbeli derme çadırlarda otururlar, kımız içerler ve yiyeceklerini de sütten yaparak yerlerdi. Ölülerini çok sevdikleri atları ile birlikte gömerlerdi. Her İskit usta birer biniciydi. Binicinin dengesini korumasına yardımcı olan üzengi de ilk defa onlar tarafından kullanılmıştır.
7- Kırgızlar
Kırgızlar en eski Türk kavimlerinden biridir. Bütün tarihleri bitip tükenmez istiklal mücadeleleriyle geçmiştir. Onlar Türk milletine Manas gibi şaheser bir destan kazandırmışlardır.
Mukan kağan zamanında Göktürk devletine bağlanan Kırgızlar, Göktürklerin Çin hâkimiyetine düşmeleri sonucu elli yıl müstakil olarak yaşamışlardır.2.Göktürk hakanlığı döneminde tekrar Göktürk idaresine alınan Kırgızlar, bu devleti sık sık uğraştırmışlardır. Kırgızlar daha sonra Göktürk hakanlığı’nın yerine kurulan Uygur hakanlığına bağlandılar.
840 yılında şiddetli bir hücumla Uygur hakanlığını yıkan Kırgızlar Orhun bölgesinde kendi devletlerini kurdular.1207 yılında Moğolların hâkimiyeti altına giren Kırgızlar, daha sonra da Cengiz’in oğlu Toluy’un idaresinde iki kısım halinde yaşamışlardır.
8- Sibirler
Erken tarihleri ile ilgili pek bilgi bulunmayan Sibirler, Büyük Hun İmparatorluğuna bağlı topluluklardan birisi olup, Tanrı dağlarının batısında yaşıyorlardı. Doğudan gelen Avarların baskısı sonucunda yerlerini terk ederek batıya yönelmişler, Altaylar ve Ural dağları arasında yaşayan Oğur Türklerini yurtlarından atarak Tobol ve İşim ırmakları civarına yerleşmişlerdir. Burada yerli halka göre daha zengin bir kültüre sahip olmalarıyla dikkat çekmişlerdir. Kafkaslar’dan Anadolu’ya girerek Kayseri, Ankara, Konya dolaylarına kadar ilerlediler. Bu yıllarda, Sibirlerin yüksek askeri gücü ve savaş teknikleri Bizans’ta hayret uyandırmıştır. Sibirlerin bir özelliği de kadın devlet başkanına sahip olmalarıdır.
9- Akhunlar ( Eftalİtler )
Akhunlar, 350 yıllarında Çin baskısına boyun eğmeyen ve Altaylardan batıya göç eden Hunların soyundan geliyorlardı.
484 yılında Akhunlar tarafından mağlup edilip Herat bölgesini kaybeden ve yıllık vergiye bağlanan Sasaniler, bu yıllarda büyük bir sarsıntı geçirdiler. Bu sırada meydana gelen bir diğer önemli olay da, dini ve sosyal bir ihtilal olan Mazdek isyanıydı. Mazdek, iktisadi bakımdan darlığa düşen Sasani toplumunu ıslah edeceğini iddia ediyordu. Bu sebeple insanlığın huzurunu bozan iki unsur olarak gördüğü servet ve kadınların herkesin ortak malı olması gerektiğini ileri sürüyordu. Yoğun propaganda sonucu halk, zenginler ve aile müessesine karşı kışkırtılarak ayaklandırıldı. Din adamları ve asiler öldürüldü. Evler ve binalar yağmalandı ve yıkıldı. Mazdek’e inanan, onun devleti kurtaracağını zanneden İran şahı Kavad da hapsedildi. Fakat o kurtularak Akhunlara sığındı. Akhun hükümdarı Mazdek ihtilalini bastırmak için Şah Kavad’ı otuz bin kişilik bir kuvvetle İran’a gönderdi. Şah isyanı bastırdı ve halkın da yardımıyla Mazdek ve taraftarları yakalanarak idam edildi.
Göktürk hakanlığının batı kanadı ve Şah Kavad’ın yerine geçen oğlunun faaliyetleri sonucunda Akhun devleti yıkıldı.
10-Avarlar
Avarlar, 560’lı yıllarda Orta Karpatlar bölgesini ele geçirerek Macaristan’a yerleştiler. Orta Avrupa’da büyük bir Avar devleti kurdular. Bu sırada devletin başında Bayan Han bulunuyordu. Büyük bir devlet adamı ve asker olan Bayan han zamanında Avarlar Slav bölgelerinden İtalya’ya kadar olan topraklarda son derece etkili rol oynadılar.592 yılında İstanbul’a yürümek maksadıyla Çorlu’ya kadar gelen Bayan Han Bizans’ın başkentinde büyük korku uyandırdı. Avar hakanlığının 200 yıllık süren hâkimiyeti devrinde en önemli askerî faaliyetleri, 2 kere İstanbul’u kuşatmalarıdır.
Özellikle ikinci İstanbul kuşatmasının donanmasızlık yüzünden başarısızlıkla sonuçlanması, Avarların otoritesini çok sarstı ve devleti itibardan düşürdü. Düşman devletler tarafından çevrilen ve ekonomik bakımdan da darlığa düşen Avarlar 8.yüzyılda son derece zayıfladılar.15 yıl aralıksız devam eden Frank İmparatorluğu hücumları sonunda da siyasi bir varlık olmaktan çıktılar.
Bununla birlikte Avarların Avrupa kavimleri üzerinde etkisi derin ve kalıcı oldu. Avar kültürü, özellikle Cermen ve Slav sanatları üzerindeki etkisini uzun süre devam ettirdi.
11- Hazarlar
Sibirlerin devamı olarak tarih sahnesine çıkan Hazarların ilk devirlerine ait bilgiler son derece sınırlıdır. Hazarlar, dini hoşgörüleri, ticarete verdikleri önem ve devlet teşkilatlarıyla Doğu Avrupa’nın en büyük devletlerinden bir olmuşlardır.
Hazarlar 576 yılında Göktürk devletinin batı sınırlarının en uç kanadını meydana getiriyorlardı. Bu dönemde Bizanslılarla siyasî ve askerî ilişkilerini geliştirerek Sasanileri güçlü bir devlet olmaktan çıkardılar. Hazarların Bizans ile olan dostlukları çeşitli kız alıp vermelerle de pekiştirildi. Kafkasların güneyine sahip olan Hazarlar, Arapların bu bölgedeki harekatını engelliyorlardı. İlk olarak H.z. Osman zamanında başlayan saldırılar Hazarlar tarafından püskürtüldü. İki devlet arasındaki savaşlar yarım asır boyunca devam etti. Emeviler zamanında iyice şiddetlenen çatışmalar Abbasiler zamanında eski hızını kaybetti. Bu dönem güçlü İslam orduları karşısında çetin bir direniş gösteren Hazarlar, uzun bir süre büyük devlet olma özelliklerini korudular.
Hazarlar 10.yüzyılın ikinci yarısından sonra zayıflamaya başladılar. Peçeneklerin saldırıları sonunda asayiş ve özellikle ticaret hayatları bozuldu. Bu durumdan yararlanan Slavlar, Hazar başkentini ele geçirerek Hazar hakanlığına son verdiler. Hazarlar bu bölgede uzun yıllar kültürel etkilerini devam ettirdiler. Meselâ, Hazar Denizi bu Türk devletinin adını taşır. Hazar Türkleri, Museviliğe mensup olan ilk ve tek Türk kavmidir.
12- Bulgarlar ( Oğurlar )
Bulgar sözü Türkçe de karışmak fiilinden türemiş bir isimdir. Attila’nın ölümü üzerine Orta Avrupa’yı terk eden Avrupa Hun kitleleri doğuya, Karadeniz kıyılarına gelerek burada yaşayan diğer bazı Türk topluluklarıyla karıştılar. Bu karışmadan doğan yeni topluluk Bulgar adıyla anılmaya başladı.
A- Büyük Bulgar Devleti
7.yüzyılın ilk yıllarında Kobrat (kavmi biraya toplayan),Avarları batıya sürerek Büyük Bulgar devletini kurdu. Devletin sınırları Kuban nehri ile Tuna’ya kadar uzanıyordu. Kobrat’ın ölümünden sonra yerine geçen çocukları aynı başarıyı gösteremediler ve devlet Hazarların taarruzları sonucunda yıkıldı. Bulgarların bir kısmı Hazar hâkimiyetini kabullendiler, kabullenmeyenler ise Kobrat’ın oğlu Asparuh önderliğinde Tuna Bulgar Devletini kurdular.
B- Tuna Bulgar Devleti
Asparuh tarafından kurulan bu devlet 681 tarihli bir anlaşmayla Bizans tarafından tanındı. Asparuh’un yerine geçen oğlu Tervel zamanında Bizans’ın iç işlerine karışmaya başlayan devlet buradan çeşitli iktisadî imkânlar elde ediyordu. Fakat 8.asır ortalarında hakanlıkta bazı iç karışıklıklar çıktı. Bunu fırsat bilen Bizans, çeşitli saldırılar düzenlediyse de başarılı olamadı. Tahta geçen Kurum Han kısa bir sürede Bizans’ı ortadan kaldıracak güce erişti. Edirne üzerinden İstanbul’a gelen Kurum burayı kuşattıysa da başarılı olamadı ve bu kuşatma sırasında zehirlenerek öldü. Yerine geçen oğlu Omurtag zamanında Tuna Bulgarları en parlak devirlerinin yaşadılar. Fakat bu bölgede Bulgar Türkleri nüfusça az olmaları sebebiyle Slavlaşmaya başladılar. Gök Tanrı inancındaki Bulgarlar, Ortodoksluğu kabul ederek Hıristiyanlaşıp Bizans kültürünü benimsediler.
C- İtil ( Volga ) Bulgar Devleti
Büyük Bulgar Devletinin yıkılmasından sonra İtil-Çolman bölgesine çekilen bir kısım Bulgarlar, burada İtil Bulgar devletini kurdular. Bu devletin ilk yılları hakkında yeterli bilgiye sahip olmamamıza rağmen; bir süre Hazarlar’a bağlı bulunmuşlar, kuvvetli bir askeri ve siyasi teşkilat kurmuşlar ve Moğol istilasına kadar beş buçuk asır ayakta kalabilmişlerdir.
Ticari ilişkiler nedeniyle İtil Bulgarları arasında İslamiyet yayılmaya başladı. Bulgar hanı Almış, Bağdat halifesine başvurarak âlimler istedi. Gelen alimler İtil Bulgarlarının İslamiyeti kabul etmelerinde önemli rol oynadı.
13.asrın ilk çeyreğinde Büyük Bulgarya diye anılan İtil Bulgar devleti, Moğollar tarafından ortadan kaldırılsalar da onlardan günümüze çok şey kalmıştır. Meselâ, bugünkü Kazan Türkleri İtil Bulgarlarından gelmektedir.
13- Türgişler
Göktürk devletini meydana getiren 10 koldan biri olan Türgişler 630’da Göktürk devleti yıkılınca Batı bölgelerindeki dokuz Türk boyunu hâkimiyetleri altında topladılar. Devletin başında güçlü bir lider olan Bağa Tarkan bulunuyordu. Göktürk veziri Tonyukuk tarafından 698 yılında yenilgiye uğratılan Türgişler Göktürk hâkimiyetine girdiler.
Göktürklerin iç karışıklıklarla uğraştıkları bir dönemde devletin başına Su-luçor geçmişti. Su-luçor Maveraünnhir’de Arap ilerlemesini durdurmak için büyük bir gayret gösterdi.
Türgişler, Çinlilerin etkileriyle Sarı ve Kara Türgişler olarak ikiye ayrıldılar. Karluklar 766’da güçlenerek Türgiş hâkimiyetine son verdiler.
Türgiş devletinin Türk tarihindeki önemi çok büyüktü. Göktürklerin yıkılmasından sonra başıboş kalan Batı Türklerini bir araya getirerek 750 senesine kadar idare ettiler. Türklere şehir hayatını benimsettiler. Sonradan Selçuklu Devleti gibi devletler kuracak olan kudretli Oğuz kitlelerinin bir devlet kurmak için yeterli bir sosyal seviyeye gelmelerine imkân sağladılar.
14- Karluklar
Türkçe’de Karlık(kar yığını) anlamına gelen Karluklar, 5.yüzyılda Kara-İrtiş ve Tarbagatay bölgesinde yaşıyorlardı. Birinci Göktürk devletinin yıkılmasından sonra zaman zaman Çinlilerle mücadele eden Karluklar, İkinci Göktürk Devleti’ni kurulunca merkeze bağlandılar. Bazen Göktürklere isyan eden Karluklar, Uygurlarla beraber Göktürk devletinin yıkılmasında büyük bir rol oynadılar.
İslam ordusu ile Çinliler arasında geçen Talas savaşında Karlukların Arapları desteklemesi, Çin’in yenilmesi ile sonuçlandı. Bu savaş Orta Asya’da Çin hâkimiyetinin genişlemesini engellediği gibi, Türk hâkimiyetini de kuvvetlendirdi.
Uygur devleti Kırgızlar tarafından yıkılınca Karluk Yabgusu kendisini Bozkırlar Hükümdarı ilan etti. Karluklar, İslamiyet’i kabul eden ilk Türk kütlesi oldular. Ayrıca Karahanlı devletinin kurulmasında da başlıca rol oynadılar. Karahanlı devletinden sonra Moğol hâkimiyetine giren Karluklar, medeni ve kültürel faaliyetlerini sürdürdüler. Özellikle Türk topluluklarının yerleşik hayata geçmelerinde büyük etkileri oldu.
15- Macarlar
Macarlar, Macaristan’ın önemli coğrafi konumundan yararlanarak burada uzun yıllar hâkim olmuşlardır. Onlar Slavların birleşmelerini engelledikleri gibi Cermenlerin doğuya doğru yayılmalarını durdurarak Balkanların Cermenleşmesine de meydan vermediler.
Eski Macarların pek çok bakımdan Türk kültür özellikleri taşıdıkları bilinmektedir. Hıristiyan oluncaya kadar Macarların askeri teşkilatları, savaş sistemleri, silahları, kısacası askerlik kültürleri gelenek ve görenekleri, müzikleri derin Türk izleri taşıyordu. Bugünkü Macarca’da çok sayıda Türkçe kelime vardır. Macarlar, Hıristiyanlaştıktan ve Roma kültür dairesine girdikten sonra yaşayan Türklük özelliklerini kaybettiler.
16- Peçenekler
Orta Asya’dan batıya Türk göçlerinin son büyük dalgasında yer alan Türk boylarının birincisi Peçeneklerdir. Ruslara ağır darbeler indiren Peçenekler üstün savaşçılık yetenekleri yanında, boy teşkilatı çerçevesinde kalmışlar, bir devlet bütünlüğüne ulaşamamışlardır.
Balkanlarda önemli roller üstlenen Peçenekler, aynı yüzyıllarda Anadolu’daki Türkiye Selçukluları ile İzmir civarında bir beylik kuran Çaka beyin donanması ve Kıpçak’larla beraber Bizans’ı üç taraftan çevirmişlerdi. Fakat parçala-yönet politikasını çok iyi uygulayan Bizans, Kıpçak Türklerini Peçeneklere saldırttı. Peçenekler imha edildi. Bu olaydan sonra bir daha toparlanamayan Peçenekler, Balkanlarda eridiler.
Peçenekler, Malazgirt Meydan Muharebesi(1071)’nde Bizans’ı destekleyen yardımcı kuvvetler göndermişti. Bu kuvvetler giyimlerinden ve konuşmalarından soydaşları Selçukları tanımışlar ve onların safına geçerek Alp Arslan’ın Malazgirt savaşını kazanmasında önemli bir rol oynamışlardır.
17- Uzlar ( Oğuzlar )
Oğuz adı ok sözüne eskiden Türkçe’de çoğul eki olarak kullanılan ‘z’ ilavesiyle meydana gelmiştir.‘Oklar’ demektir. Ok sözü ise, kabile, boy manasına gelir.10.yüzyıldan itibaren Müslüman olduktan sonra Türkmen adını alan Oğuzlar, Türk milletinin medeniyet ve devlet kurma konusunda en çok tarihi rol oynayan unsurudur. Oğuzlar, Büyük Selçuklu imparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu gibi devletleri de kurmuşlardır. Oğuzlar 24 boydan meydana geliyorlardı. Anadolu’nun ve Balkanların Türkleşmesini de sağlayan onlardır.
18- Kıpçaklar ( Kumanlar )
Kıpçaklar Batı Göktürk Devletinin bir koludur. Kuman adı onların fiziki görünüşüyle ilgiliydi. Kuman, Türkçe de ”sarı, sarımtırak” anlamına geliyordu. Kuman Türkleri uzun boylu ve sarışındır. Özellikle kadınlarının çok güzel olduğu kaynaklarda belirtilir.
Kıpçakların 10.yüzyılın ikinci yarısında Oğuzlarla yaptıkları mücadeleler “Dede Korkut Hikâyeleri”nin doğmasına sebep oldu. Kıpçaklar da Peçenekler ve Uzlar gibi Rusların Karadeniz’e fırsat vermemişlerdir. Balkanlardaki faaliyetleri sonucunda burasının Slavlaşmasını da geciktiren Kıpçaklar, 1330’lu yıllarda ortaya çıkan ilk Romen devletinin kurulmasında da rol oynamışlardır.
Türklerin İslamiyeti Kabulü ve İlk Türk – İslâm Devletleri
İslam orduları, Yermuk savaşı ile Suriye’yi Bizans’tan aldıktan sonra, Nihavend savaşı ile İran’daki Sasani hâkimiyetine son verdiler. Orta Asya yönünde ilerleyen İslam orduları Ceyhun nehri kıyılarına ulaştılar. Bu bölgede yaşayan Türkler, ilk defa bu yıllarda Müslümanlarla karşılaşmış oldular.
Emeviler’in katı yönetimleri ve Arap taraftarlığında çok ileri gitmeleri, Türklerin kitleler halinde İslamiyet’e girmelerini engelledi. Daha sonra bu devletin yönetiminde görev alan Türkler halifeliğin Abbasilere geçmesinde aktif rol oynadılar. Abbasiler döneminde Araplar ve Çinliler, Doğu Türkistan’a sahip olmak, ticaret şehirlerini ele geçirmek ve İpek yolunun kontrolünü ele geçirmek için büyük bir mücadeleye başladılar. Çin ve Arap orduları 751 yılında Talas nehri kıyılarında karşılaştılar. Bu savaşta, önemli bir Türk boyu olan Karluklar Çin’e karşı Arap ordusunu desteklediler ve Çinliler’in büyük bir yenilgiye uğramalarını sağladılar.
Talas savaşından sonra Türk-Arap ilişkileri büyük bir gelişme gösterdi. Türkler yavaş yavaş İslamiyet’e girmeye başladılar. Müslüman olan Türklerin bazıları Abbasilerde önemli görevlere getirildiler. Bunlarında etkisiyle Türk boyları kitleler halinde İslamiyet’i kabul ettiler.10.yüzyılın başlarına kadar bütün Türk boyları İslamiyet’i kabul etmişlerdir.
Özellikle Hristiyanlaşan Türk boyları zamanla millî kimliklerinin kaybetmişler, fakat İslamiyet ise büyük çapta eski Türk dinine uyum gösterdiği ve Türklerin sosyal yaşantılarına uygun düştüğü için Türklüğü yaşatan bir inanç sistemi olmuştur.
Türkler, tek tanrı inancına sahip idiler. Gök-tanrı, İslam’ın getirdiği Allah inancı ile bütünleşiyordu. İslamiyet’teki cennet ve cehennem inancı ile kıyamet günü anlayışı, eski Türk dininde vardı. Türkler, iyi insan ruhlarının cennete, kötü insan ruhlarının cehenneme gideceklerine, bu sebeple de öldükten sonra dirileceklerine inanıyorlardı.
Bütün bu inanç ve benzerlikler yanında, İslamiyet’in getirdiği temel esaslar, Türk karakteri ve sosyal hayatına çok uygundu. İslamiyet’in cihad anlayışı, Türklerin savaşçılık karakterleriyle uyumluydu. Türk kağanları, yönetme yetkisini Tanrı’dan aldıklarına, kendilerini, Tanrı’nın cihanı yönetmek üzere görevlendirdiğine inanıyorlardı. Sosyal hayatı düzenleyen törelerin bazı suçlar için öngördüğü cezalar, İslam hukuku ile benzer özellikler taşıyordu. Türklerin kitleler halinde İslam dinini benimsemelerinde bu önemli benzerlikler ve uyum etkili olmuştur.
1- Tolunoğulları ( 868 – 905 )
Tolunoğulları devleti Mısır’da kurulan ilk Müslüman Türk devletlerinden birisidir. Devleti kuran Ahmed, bir Oğuz Türk’ü idi. Devlete adını veren Ahmed’in babası Tolun’dur. Abbasi sarayında görevli olan Tolun, zekâsı ve çalışkanlığıyla sarayda önemli bir şahsiyet haline gelmişti. Oğlu Ahmed de babası gibi gösterdiği başarılar ve nitelikleri sayesinde yükselerek, önemli bir eyalet olan Mısır’a vali tayin edilmişti. Mısır’da güçlü bir ordu kuran Ahmed, bağmısızlığını ilan etti. Tolunoğulları devleti, Ahmed’in 16 yıl süren hükümdarlığı sırasında büyük gelişme gösterdi ve halk kısa sürede zenginleşti. Kahire ve Fustat gibi şehirlerde Türk medeniyetinin derin izlerini taşıyan eserler yaptırdı.
Sonradan göreve gelenler babaları ve dedeleri kadar dirayetli çıkmadılar. Abbasi halifesi bir ordu göndererek Mısır’ı ele geçirdi ve Tolunoğullarının hâkimiyetine son verdi. Tolunoğulları, Müslüman ve gayri-Müslim halka hiçbir fark gözetmeksizin hizmet ettiler. Mısır’da 20.yüzyıla kadar sürecek Türk hâkimiyetinin temellerini attılar.
2- Ihşidiler ( 935 – 969 )
Ihşidiler(Akşitler), Mısır’da kurulan ikinci Müslüman Türk devletidir. Tolunoğullarının yıkılmasından sonra buraya vali olarak gönderilen Muhammed, 935 yılında hâkimiyetini ilan etti. Filistin, Suriye, Lübnan ve Hicaz’ı da hâkimiyetine aldı. Fakat Kuzey Afrika’da büyük bir güç haline gelen Şii Fatımi devleti, Mısır’daki Ihşidiler hâkimiyetine son verdi(969).Her alanda Tolunoğulları’nı taklit eden Ihşidiler onlar kadar başarılı bir yönetim gösteremediler. Tolunoğulları ve Ihşidiler Arap nüfusu üzerinde kurulmuş, ilk Türk devletleridir.
3- Karahanlılar ( 840 – 1212 )
Abbasi devleti 9.yüzyıldan sonra zayıflamaya başlamış, eyaletlerde merkezi yönetime bağlı olarak faaliyet gösteren eyalet valileri artık bağımsız hareket eder olmuşlardı. Orta Asya’daki ilk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar, Uygur devleti yıkılınca buradan batıya doğra kayan Karluk ve Çiğil Türkleri tarafından kurulmuştur. Devletin bilinen ilk Türk şahsiyeti Bilge Kül Kadir Han’dır. Karahanlılar Satuk Buğra Han zamanında İslamiyet’i kabul etmişlerdir. Karahanlılar devleti, 11.yüzyılın başlarında şehzadelerin taht kavgaları ve Gaznelilerle mücadele içinde geçti. Devlet 1042 yılında doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrıldı.13.yüzyılın başlarında Doğu Karahanlılara Karahıtaylar, Batı Karahanlılara da Harzemşahlar son verdi.
İslam devletlerinden bazı kültür unsurlarını almakla beraber Türk özelliklerini geniş ölçüde korudular. Karahanlıların koyduğu sistemler diğer Türk-İslam devletleri tarafından küçük değişikliklerle kabul edilerek devam ettirilmiştir.
4- Gazneliler ( 969 – 1187 )
Gazneliler Devleti adını, Doğu Afganistan’da bulunan başkentleri Gazne’den almaktadır. Ayrıca hükümdarlık hanedanının kurucusundan dolayı Sebük-teginliler veya lâkaplarından dolayı Yeminiler diye de anılırlar.
Sâmanoğulları Devleti’nin (819–1005), dağılmaya başladığı sırada, bu devlette komutanlık ve valilik yapan Türkler, bazı bölgelerde hâkimiyet kurmuşlardı. Bunlardan biri de Horasan Emiri Alp-Tegin’dir. Alp-Tegin Doğu Afganistan’daki Gazne şehrini ele geçirerek, Gazneli Devleti’nin ilk temellerini atmıştır (963). Alp-Tegin’in ölümünden sonra yerine geçen oğulları aynı başarıyı gösteremeyince, Türkler Alp-tegin’in komutanlarından Sebük-tegin’i başa geçirdiler (977). Sebük-tegin’in başa geçmesiyle, Gazneliler Devleti hükümdarlığın babadan oğula geçtiği bir hanedanın idaresine girmiştir. Nitekim Sebük-tegin’in ölümüyle birlikte tahta oğlu Mahmut geçti. Gazneli Mahmut zamanında, devlet en parlak devrini yaşadı.
Türk tarihinde sultan unvanını ilk defa Gazneli Mahmut kullanmıştır. Gazneli Mahmut 1001–1027 tarihleri arasında Hindistan’a 17 sefer düzenleyerek, Kuzey Hindistan’ı topraklarına kattı. Bölge İslâmlaştı ve böylece Pakistan devletinin temeli atılmış oldu.
Gazneli Mahmut’un ölümü üzerine (1030) yerine geçen Sultan Mesut, babası gibi dirayetli değildi. Selçuklu tehlikesinin artmasına rağmen, O Kuzey Hindistan’a sefer düzenlemişti. Nihayet 1040 tarihindeki Dandanakan Savaşı’nda Selçuklular karşısında büyük bir yenilgiye uğradı. Topraklarını kaybederek Hindistan’a çekilmeye mecbur kaldı. Sultan İbrahim zamanında devlet Selçuklu hâkimiyetine girdi (1059). Afgan asıllı Gurlular, 1187 tarihinde Gazneli Devleti’ni ortadan kaldırdılar.
5- Büyük Selçuklu Devleti
Batı Türklüğü’nün en kalabalık ve güçlü kesimi olan Oğuzlar, II. Göktürk Devleti ve Uygur Kağanlığı zamanında daha batıya göç etmek zorunda kalmıştı. IX. ve X. yüzyıllarda gerçekleşen ikinci göçte, Guz adıyla anılan bir kısım Oğuz kitleleri Doğu Avrupa’ya kadar ilerlemiş, asıl kitle ise Seyhun nehri civarında kalmıştır.
Seyhun bölgesine gelen Oğuzlar, X. yüzyılda kışlık merkezleri Yenikent olan bir siyasî teşkilât oluşturmuşlardır. Başkanlarına Yabgu denildiği için bu devlete de Oğuz Yabgu Devleti adı verilmiştir. Devletin sınırları Seyhun’dan Hazar Denizi’ne kadar uzanmaktaydı.
Ancak Oğuz Yabgulularında asıl siyasî ve askerî güç yabgudan çok sübaşı, yani ordu komutanının elindeydi. Selçuklu Devleti’ne adını veren Selçuk Bey ve babası Dukak da sübaşı görevinde olup, Oğuz yabgusu ile aralarında gizli bir mücadele söz konusuydu. Nitekim kaynaklarda adı belirtilmeyen Oğuz yabgusu, bir Türk zümresi üzerine sefer yapmak isteyince sübaşı Dukak bu sefere itiraz etmiş ve bu yüzden aralarında kavga olmuş ve gizli mücadele böylece gün yüzüne çıkmıştır. Bu olay Dukak’ı sübaşılıktan etmişse de, onun ve ailesinin Oğuzlar arasındaki itibarını artırmıştı. Nitekim ölümünden sonra oğlu Selçuk da sübaşılık görevine getirilmiş, devletin askerî gücünü eline geçirmişti. Sübaşı Selçuk ile yabgunun arası da açılmış, hem bu yüzden hem de yer ve otlak darlığı yüzünden, Selçuk ve emrindekiler Maverâünnehir’e göç etmek zorunda kalmışlardır.
Selçuk Bey’in, Seyhun nehri kenarındaki Cent şehrine göçü (960) Selçuklu Devleti’nin ortaya çıkmasını sağlayacak önemli bir gelişmedir. Cent’te halkın büyük bir kısmı Müslüman idi. Selçuk ve kendine bağlı olanlar, eski inanışlarıyla benzerlik gösteren bu dine sıcak bakıyorlardı. Kısa bir süre sonra İslâmiyet’i kabul ettiler. Böylece siyasî ve sosyal yönden de yeni bir kimliğe ve güce sahip olmuşlardı. Nitekim Selçuk Bey, Oğuz yabgusunun yıllık vergiyi almak için gönderdiği memuru, kâfire haraç verilmeyeceğini söyleyerek Cent’ten kovdu. Müslüman olmayan Oğuzlarla mücadele etmekten kaçınmadı. Böylece İslâm ve Türk dünyasında şöhreti gittikçe yayıldı.
Müslümanlığı kabul eden Oğuz kitlelerinin kendisine katılmasıyla Selçuk Bey, gücünü her geçen gün daha da artırmaktaydı.
Sayılarının gittikçe artması üzerine Selçuk Bey, Samanoğulları hükümdarından kendilerine yeni bir yurt gösterilmesini istedi. Buhara yakınlarındaki Nur kasabası yurtluk olarak gösterildi. Seyhun’u geçen Oğuzlar, Nur kasabasına yerleşti. Buna karşılık Karahanlılarla çarpışan Samanoğullarına yardım edildi. Ancak Samanoğulları Devleti kısa bir süre sonra yıkıldı (999). Ülke Karahanlı ve Gazneliler tarafından paylaşıldı. Yüz yaşını geçmiş olan Selçuk Bey 1009 tarihinde Cent’te vefat etti.
Selçuk Bey’in 4 oğlu vardı: Mikail, Arslan (İsrail), Yusuf ve Musa. En büyük oğlu Mikail babası hayatta iken bir savaşta ölmüştü (998). Bu sebeple Tuğrul ve Çağrı adındaki iki oğlunu Selçuk Bey yetiştirmiştir. Yabgu unvanını taşıyan Arslan, babasının ölümü üzerine başa geçti. Diğer kardeşi Musa ise onun yardımcısı durumundaydı.
Arslan Yabgu, Maverâünnehir’i ele geçiren Karahanlılarla mücadele etti. Karahanlılara karşı isyan eden Ali Tegin ile ittifak kurdu. Buhara’yı ele geçirdiler. Bu güç birliğine karşı Gazneli Sultan Mahmut ve Karahanlı Yusuf Kadır Han anlaşmaya vardılar. Gazneli Mahmut, görüşmek isteği ile yanına çağırdığı Arslan Yabgu’yu tutukladı ve Hindistan’ın kuzeyindeki Kalincar Kalesi’ne hapsetti (1025). Arslan Yabgu 7 sene kaldığı bu kalede öldü (1032).Tuğrul ve Çağrı Beyler, amcaları Arslan Yabgu’nun tutuklanması üzerine fiilen Oğuzların liderleri durumuna geldiler (1025).
Ancak geleneğe uygun olarak diğer amcaları Musa’yı yabgu ilân ettiler. Arslan Yabgu’nun ölümünden sonra Selçuklularda kısa süren bir dağınıklık yaşandı. Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmenlerin bir kısmı, Gazneli Mahmut’un izniyle Horasan’a geçti. Bunlar ileride Selçukluların Irak ve Horasan kolunu oluşturacaklardır. Arslan Yabgu ile ittifak kurmuş olan Buhara hâkimi Ali Tegin, Tuğrul ve Çağrı Beylerin kendine bağlı kalmasını istiyordu. Buna karşı çıkan Tuğrul ve Çağrı Beyler ile Ali Tegin arasında şiddetli muharebeler cereyan etti. Selçuklular Harezm bölgesine çekilmek zorunda kaldı. Gazneli Valisi Harezmşah Altuntaş’ın gösterdiği bölgeye oturdular (1030). Ancak daha sonra, artan Gazneli tehlikesine karşı Selçuklular, Ali Tegin ve Harezm valisi ile ittifak kurdular. Harezm’de Cent Hâkimi Şah Melik tarafından 7–8 bin Türkmen’in öldürüldüğü korkunç baskın (1034) ve müttefikleri Harzemşah Harun ve Ali Tegin’in ölümleri(1035) üzerine, Selçuklular Horasan’a geçmek zorunda kaldılar.
Tuğrul ve Çağrı Beylerin beraberlerinde Musa Yabgu ve İbrahim Yınal kuvvetleri olduğu hâlde, Gazneli hâkimiyetindeki Horasan’a girişleri, Gazneli sultanı Mesut’u oldukça telâşlandırdı. Çünkü daha önce bu bölgeye gelen Türkmenler, Gaznelileri çok uğraştırmıştı. Bu sebeple Gazneli Mesut büyük bir ordu hazırladı. Ancak Nesa yakınlarında yapılan savaşta Selçuklular bu orduyu ağır bir yenilgiye uğrattı(Haziran 1035). Gazneli Mesut, Selçuklulara bazı bölgeleri bırakmayı kabul etti. Fakat Selçukluların kazandığı zaferi duyan Oğuz kitleleri bölgeye akmaya başlamıştı. Bu durum karşısında Gaznelilerden yeni bölgeler istendi. Bu isteği geri çeviren Gazneli Mesut, Selçukluların üstüne yeniden bir ordu gönderdi. Serahs yakınlarında yapılan savaşta Selçuklular yine büyük bir zafer kazandı (Mayıs 1038). Horasan’ın tamamı Selçuklu hâkimiyetine geçti. Selçuklular bağımsızlıklarını ilân ederek ilk idarî düzenlemeleri yaptılar. Tuğrul Bey ele geçirilen Nişapur’u devlet merkezi ilân etti.
A- Dandanakan Savaşı ve Selçuklu Devleti’nin Kuruluşu
Horasan’ı kaybeden Gazneli Sultanı Mesut, Selçuklulara kesin bir darbe indirmek için ordusunun başına geçti. Sefer esnasında katılanlarla birlikte Gazneli ordusunun mevcudu 100 bine ulaşmıştı. Selçuklu kuvvetleri ise ancak 20 bini bulan hafif süvarilerden oluşmaktaydı. Bu dengesizlik sebebiyle Selçuklu ordusu yıpratma savaşı vermeyi uygun bulmuştu. Bu sebeple ordu çöllere doğru çekildi. Nişapur’a giren Gazneli Mesut, Selçuklu ordusunu takibe koyuldu. Selçuklu birliklerinin vur-kaç taktiği ile iyice yıpranan Gazne ordusuna karşı meydan savaşı yapma zamanının geldiğine karar veren Çağrı Bey nihayet Merv yakınındaki Dandanakan Hisarı önünde Gaznelileri karşıladı. Üç gün süren savaş sonucunda Gazneli ordusu ağır bir yenilgiye uğratıldı (22–24 Mayıs 1040). Gazneli Mesut beraberindeki 100 kadar atlı ile ancak kaçabildi ise de Hindistan’a giderken kendi adamları tarafından öldürüldü.
Dandanakan Savaşı, Selçuklular için bir dönüm noktası olmuştur. Aslında Serahs Savaşıyla fiilen kurulmuş olan devlet, bu savaş neticesinde hukuken bağımsızlığını kazanmış, bölge ülkeleri ve halife Selçuklu devletini tanımıştır. Böylece bölgedeki en büyük güç hâline gelen Selçuklular, Türkleri bir bayrak altında toplamaya başlayacak ve İslâmiyet’in öncülüğünü üstleneceklerdir.
Dandanakan Savaşı’nın hemen ertesinde Tuğrul Bey Selçuklu Sultanı ilân edildi. Merv’de yapılan kurultayda devlet teşkilâtı düzenlendi. Selçuklu ülkesi ve ele geçirilmesi plânlanan memleketler Selçuklu hanedanına mensup üç lider arasında taksim edildi. Buna göre merkezi Merv olmak üzere Ceyhun ve Gazne arasındaki bölge Çağrı Bey’e; Herat merkez olmak üzere Bust -Sistan arazisi Musa Yabgu’ya verildi. Tuğrul Bey Sultan unvanı ile başkent Nişapur’da kaldı, Irak kendisine bağlandı. Çeşitli bölgelere gönderilen diğer hanedan üyeleri de Sultan Tuğrul’un emrine verildi. Bunlar daha sonra Büyük Selçuklulara bağlı kalmakla beraber kendi devletlerini kurdular.
Hanedan üyeleri kendilerine ayrılan toprakları birer birer zapt ediyordu. Doğuda yapılan seferlerde Çağrı Bey Gaznelileri tamamen Horasan’dan çıkardı, Belh şehrini ele geçirdi. Karahanlıları barış yapmak zorunda bıraktı. Çağrı Bey’in oğlu Yakutî Hint denizi kıyılarındaki Mekran’ı aldı. Diğer oğlu Kara Arslan Kavurd ise Buveyhîler’in hâkimiyetindeki Kirman’ı, Hürmüz Emirliği’ni ve Umman’ı Selçuklu idaresine bağladı. Tuğrul ve Çağrı Beylerin birlikte çıktığı seferde Harezm bölgesi tamamen Selçuklulara geçti (1043).
Tuğrul Bey İran’daki birçok bölgeyi bizzat çıktığı seferle ele geçirdi. Tuğrul Bey’in üvey kardeşi İbrahim Yınal, İran’ın en önemli merkezlerinden Rey şehrini zapt etti ve Tuğrul Bey’i buraya davet etti. Tuğrul Bey, fetih bölgelerine daha yakın olması sebebiyle Nişapur’u bırakarak, Rey’i devletin yeni başkenti yaptı(1042).
Tuğrul Bey zamanında Bizans ve Gürcülere karşı da büyük başarılar sağlanmıştı. Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış ve İbrahim Yınal, Bizans-Gürcü kuvvetlerini Pasinler Savaşı ile büyük bir hezimete uğrattılar (1048). Bu savaşta Gürcü Kralı Liparit esir edilmiş; İstanbul’daki yıkık bir caminin onarımı ve Tuğrul Bey adına burada hutbe okunması şartıyla serbest bırakılmıştır. 1054 yılında Tuğrul Bey, Azerbaycan’daki mahallî hükümdarları itaat altına aldıktan sonra Anadolu’ya yönelmiş ve Malazgirt’i kuşatmıştır. Ancak kışın yaklaşması üzerine geri dönmüş, Yakutî’yi Anadolu akınlarına devam etmekle görevlendirmiştir. Tuğrul Bey, Abbasi Halifesi Kaim bi-Emrullah’ın isteği üzerine, Şiî Büveyhoğullarının tehdidi altındaki Bağdat’a 1055 ve 1058′de iki kez girmiş ve böylece “doğunun ve batının hükümdarı” unvanını bizzat halifeden alarak, Selçukluların İslâm dünyasının koruyucu liderliğini üstlendiğini kabul ettirmiştir. Devletin kuruluşunda önemli rol oynayan Çağrı Bey, 1060′ta ve Sultan Tuğrul Bey ise 1063′de öldü. Çağrı Bey cesareti ve kumandanlığı, Tuğrul Bey ise adaleti ve siyasî zekâsıyla, II. Göktürk Devleti’ndeki Bilge ve Kül-Tigin kardeşleri hatırlatan büyük şahsiyetlerdir.
Tuğrul Bey’in çocuğu yoktu. Bu sebeple Selçuklu tahtına Çağrı Bey’in büyük oğlu Süleyman’ı vasiyet etmişti. Ancak Çağrı Bey’in diğer oğlu Alp Arslan bunu kabul etmedi. Henüz çocuk yaştayken babasını temsil eden Alp Arslan, Karahanlı ve Gaznelilere karşı başarılar elde etmiş, onları itaate zorlamıştı. Bu sebeple Selçuklu tahtının hakkı olduğunu düşünüyordu. Aynı zamanda Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış da kendini sultan ilân etmişti. Askerlerin desteğini alan Alp Arslan, Kutalmış’ın isyanını bastırdı ve Rey’de tahta çıktı. Nizamülmülk’ü vezirliğe getirdi (1064).
Alp Arslan, devlet nizamını sağlar sağlamaz Azerbaycan ve Anadolu üzerine sefere çıktı. Tuğrul ve Çağrı Beyler, henüz devlet kurulmadan bu bölgelere akınlar düzenlemişler, kalabalık Türkmen kitleleri batıya yönelmişlerdi. Bu sebeple Alp Arslan, yeni fetih alanı olarak Anadolu’yu seçmiştir. Alp Arslan, Azerbaycan ve Kafkasya’da birçok kaleyi ele geçirdikten sonra Doğu Anadolu’ya girdi. Hıristiyanlığın doğudaki en güçlü kalesi olan Ani’yi şiddetli bir kuşatmadan sonra ele geçirdi. Ardından Kars’a girdi (1064).1065 yılında, atalarının ilk yerleştiği şehir olan Cend’e gitti ve Kıpçakları hâkimiyeti altına aldı. Kirman Meliki Kavurd’un isyanını da bastıran Alp Arslan, böylece devletin doğu sınırlarının emniyetini sağlayarak, bütün gayretini Anadolu’ya sarf etmeye başladı.
Sultan Alp Arslan Azerbaycan üzerinden Malazgirt’e gelerek burayı kısa sürede ele geçirdi. Ardından Ahlât, Meyafarikin (Silvan), Amid (Diyarbakır) ve havalisini fethetti.
Sultan, Abbasi halifeliğini tehdit eden Mısır Fatimî Devleti’ne karşı sefere hazırlandığı sırada Bizans İmparatoru Romen Diyojen’in Doğu Anadolu’ya ilerlediğini öğrendi. Şam’a yürümekten vazgeçen Sultan, hızla geri döndü ve Malazgirt’te Bizans ordusunu 26 Ağustos 1071’de ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaş, sonuçları itibarıyla Dandanakan’dan sonra cereyan eden en önemli meydan savaşıdır. Bu savaştan sonra Türkler için Anadolu’da yeni bir dönem başlar. Sultan Alp Arslan, Malazgirt’ten sonra çıkan karışıklıkları bastırmak amacıyla Maverâünnehir üzerine sefere çıkar. Ancak burada esir alınan bir kale komutanı tarafından hançerlenir ve 25 Kasım 1072′de vefat eder.
Alp Arslan, kendinden sonra tahta geçmesi için oğlu Melikşah’ı veliaht olarak hazırlamıştı. Nitekim Alp Arslan’ın ölümü üzerine Melikşah henüz 18 yaşında iken sultanlığa getirildi(1072). Melikşah öncelikle sınırlara tecavüz eden Karahanlı ve Gazneliler’i yenerek, barışa zorladı. Ardından amcası Kavurd’un isyanını bastırdı (1073).
Devlet merkezi Rey’den daha güneydeki İsfahan’a taşındı. Bizans’ın Malazgirt’ten sonra anlaşmaya uymamaları üzerine Anadolu akınları hızlandırıldı. Kutalmış’ın oğulları ve bazı Türkmen reisleri Batı Anadolu’ya kadar akınlar düzenlediler. Bu arada Türkmen liderlerinden Atsız Suriye’yi ele geçirdi. Kudüs şehri Fatımîlerden alındı. Melikşah, kardeşi Tutuş’a Suriye’nin idaresini verdi (1078).
Anadolu fatihlerinden Artuk Bey, Melikşah’ın emriyle Arabistan Yarımadası’ndaki Hicaz, Yemen ve Aden’i Selçuklu topraklarına kattı.
Melikşah 1087′de çıktığı sefer sonucunda Karahanlıların doğu kolunu da hâkimiyeti altına aldı. Sultan Melikşah henüz 38 yaşında iken zehirlenerek öldü ( 1092).
Melikşah zamanında Büyük Selçuklu Devleti en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Bu sınırlar, batıda Anadolu ve Mısır’dan, doğuda Balkaş ve Isık gölüne; kuzeyde Kafkaslardan güneyde Arabistan Yarımadası’na kadar uzanmaktaydı.
B- Büyük Selçuklu Devleti’nin Dağılışı
Melikşah döneminde Selçuklu Devleti en parlak yıllarını yaşamıştır. Ancak Melikşah’ın ölümünden sonra gelişen bazı olaylar devletin gücünü kırar. Büyük Selçukluların dağılışını hızlandıran gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz:
Haçlı Seferleri: Türklerin Anadolu’yu fethi ve Bizans’ı tehdit etmesi, Kudüs’ün Müslümanların eline geçmesi gibi sebepler, Hristiyan dünyasını ortak hareket etmeye yöneltmişti. Melikşah’ın ölümüyle başlayan taht mücadelelerini fırsat bilen Hristiyanlar, haçlı seferlerini başlattılar (1096). Suriye ve Filistin’in büyük bölümü Haçlıların eline geçti.
Batınilik Hareketleri: Mısır’daki Şiî Fatımîler, Selçuklu Devleti’ni zayıflatmak ve kendi propagandalarını yapmak için adamlar yetiştiriyordu. Bu kişiler İslâmiyet’le tamamen ters düşen inanışlar taşıdıklarından Batıni adıyla anılmışlardır. Bunlardan biri de Hasan Sabbâh’dır.
Cahil kitleler arasında taraftarını artıran bu kişi Hazar’ın güneyinde yer alan Alamut kalesini ele geçirmiş ve burayı üs olarak kullanmıştır(1090). Haşhaş gibi uyuşturucularla kendine bağladığı fedaîler vasıtasıyla, devletin ileri gelenlerine suikastlar tertip etmişlerdir. Nitekim Melikşah’ın ünlü veziri Nizamülmülk de bu fedaîler tarafından öldürülmüştür.
Melikşah bu kötülük yuvasını yıkmak için Türkmen reisi Kızıl Sarıg’ı Alamut’a yollamış, fakat Sultan’ın ölümü üzerine kuşatma kaldırılmıştır. Batınilik hareketi XIII. yüzyıl ortalarına kadar faaliyetine devam etmiştir.
İç Mücadeleler: Selçuklu Devleti’nin dağılmasında esas rol oynayan, kendi aralarındaki mücadeleler olmuştur. Taht kavgaları, bağlı beyliklerin bağımsızlığını ilân ederek birbirleriyle mücadele etmeleri ve isyanlar ülkenin düzenini bozmuştur.
Melikşah’ın ölümü üzerine Selçuklu tahtına oğlu Berkyaruk geçmişti (1092). Fakat Suriye Selçuklu Meliki Tutuş yeğeninin hükümdarlığını kabul etmeyerek, taht üzerinde hak iddia etti. Tutuş, Berkyaruk ile yaptığı savaşı kaybetti ve öldü (1095). Bu zafere rağmen Batıni ve Haçlı hareketleri karşısında başarılı olamayan Berkyaruk, henüz 25 yaşında iken öldü (1104). Berkyaruk’tan sonra Selçuklu tahtına kardeşi Mehmet Tapar geçti (1104–1118). Haçlılar ve Gürcülere karşı bazı başarılar kazanıldıysa da iç mücadeleler birliğin sağlanmasını engelliyordu.
Mehmet Tapar’ın ölümünden sonra tahta oğlu Mahmut geçmişti. Melikşah’ın diğer oğlu Horasan Meliki Sencer kendini sultan ilân etti ve Mahmut’u himayesine aldı (1119). Böylece Sencer büyük sultan olurken, Mahmut Irak Selçuklu Sultanı olarak kalıyordu. Selçuklu başkentini Merv’e taşıyan Sultan Sencer, Büyük Selçuklu Devleti’nin son büyük hükümdarıdır. Onun zamanında devlet tekrar eski gücünü toparlamaya başlamıştır. Bu sebeple Sultan Sencer zamanı için ikinci imparatorluk devri adı verilir.
Sultan Sencer henüz Horasan meliki iken Gaznelileri ve Karahanlıları, 1121′de ise Afganistan’daki Gurlu Devleti’ni kendine bağlamıştır. Ayrıca Selçuklu ülkesinin tamamında hâkimiyet kurarak birliği sağlamıştı. Fakat 1141 yılında doğudan gelen Kara-Hıtaylar’a karşı yaptığı Katavan Savaşı’nda yenilince itibarını kaybetti. Maverâünnehir Kara-Hıtayların eline geçti. Ülkede tekrar otorite boşluğu doğdu. Nitekim İran asıllı memurların fazla vergi istemesi üzerine, devletin asıl unsuru olan Oğuzlar (Türkmenler) isyan ettiler, daha fazla toprak istediler. Sultan Sencer soydaşı olduğu Oğuzlara esir düştü(1153). Oğuzlar Horasan bölgesini ellerine geçirdiler. Sultan Sencer serbest bırakıldı. Fakat bir müddet sonra öldü. Sencer’in ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti fiilen son bulmuştur (1157).Büyük Selçuklu Devleti, Karahanlılar ve Gazneliler ile başlayan Türk-İslâm devlet geleneğini sağlam temellere oturtan ilk büyük cihan devletidir. Daha sonra kurulan Türk devletlerine her açıdan örnek olmuşlardır.
C- Büyük Selçuklulara Bağlı Devletler
Dandanakan Savaşı’ndan sonra yapılan kurultayda ülkenin çeşitli bölgelerine hanedan üyelerinin idareci olarak gönderildiğini belirtmiştik. Gönderildikleri bölgelerde, devlete bağlı kalmak şartıyla kendi idaresini kuran bu kişiler, Melikşah’ın ölümünden sonra (1092) bağımsızlıklarını ilân etmeye başlamışlardır. Bu dönemde ülke dörde bölünmüştür: Irak ve Horasan, Kirman, Suriye ve Anadolu.
a) Irak ve Horasan Selçukluları ( 1092 – 1194 )
Irak ve Horasan Selçuklu Devleti’nin merkezi durumundaydı. Sultan Mehmet Tapar’dan sonra Selçuklu tahtına geçen oğlu Mahmut tahta geçtiği sırada amcası Sencer Horasan meliki idi. Sencer Mahmut’u tahttan indirdi ve himayesine aldı. Mahmud, merkezi Hemedan olan Irak Selçuklu Devleti sultanlığına getirilirken, Sencer büyük sultan sıfatıyla Horasan’daki Merv’de tahta oturdu(1119). Irak Selçukluları, Azerbaycan’dan Fars bölgesine, Horasan Selçukluları ise Maverâünnehir’den Afganistan’a kadar uzanan bölgeleri içinde barındırmaktaydı. Irak Selçuklularının son sultanı III. Tuğrul devrinde yönetim aslında atabeylerin eline geçmişti. Sultan Tuğrul’un Harezmşah Tekiş’e yenilmesiyle Irak Selçuklularının toprakları Harzemşahlara geçti (1194).
b) Kirman Selçukluları ( 1092 – 1187 )
Çağrı Bey’in oğlu Kavurd, Selçukluların Kirman kolunun başı idi. İran’ın güneyinde yer alan Kirman’dan başka Fars, Hürmüz ve Umman’ı da zapt etmişti. Birkaç kez isyan eden Kavurd Sultan Melikşah tarafından boğdurulmuştu. Yerine geçen oğulları Selçuklulara bağlı kaldılar. Bir ara Gurlular’ın hâkimiyetine giren Kirman Selçuklularına Oğuz Başbuğu Dinar tarafından son verilmiştir (1187).
c) Suriye Selçukluları ( 1092 – 1117 )
1077 yılından beri Suriye Selçuklu meliki olan Tutuş, kendini sultan ilân ederek, Berkyaruk’un üzerine yürümüş, fakat yenilmişti(1095). Oğullarından Rıdvan Halep’te, ve Dokak Şam’da hâkimiyetlerini ilân ettiler. Halep hakimi Rıdvan Haçlılarla mücadele etti. Bir ara sınırlarını Güney Anadolu’ya kadar genişletti. 1117′ye gelindiğinde her iki bölgede de hâkimiyet, atabeylerin eline geçmişti.
d) Türkiye Selçukluları ( 1075 – 1308 )
Türkiye Selçukluları kolu, Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’ın neslindendir. Kutalmış’ın oğlu Süleyman Şah 1075′te İznik’i almış ve oğlu I. Kılıçarslan burada hükümdarlığını ilân etmiştir (1092). Daha sonraları Konya başkent olmuştur. Türkiye Selçukluları İlhanlılar tarafından ortadan kaldırılmıştır (1308).
D- Atabeylikler
Ülke idaresini öğrenmek için çeşitli bölgelere gönderilen şehzadeleri eğitmek ve onlara vekillik etmekle görevlendirilen tecrübeli komutanlara atabey denilmektedir. Atabeyler, Selçuklu Devleti’nin zayıfladığı zamanlarda bölgedeki gücünü ve nüfuzunu artırarak, idareyi tamamen ellerine geçirmişlerdir. Böylece atabeylik adı verilen sülâleler ortaya çıkmıştır. Büyük Selçuklular zamanında ortaya çıkan atabeylikler şunlardır:
a) Salgurlular ( 1147 – 1284 )
Oğuzların Salgur (Salur) boyundan Atabey Sungur tarafından kurulmuştur. Güney İran’daki Fars bölgesinde kurulduğu için Fars Atabeyliği olarak da bilinir. Merkezi Şiraz idi. İlhanlıların hâkimiyetinden sonra 1284′te sülâle sona ermiştir.
b) İldenizoğulları ( 1146 – 1225 )
İldenizliler veya Azerbaycan Atabeyliği de denir. Kıpçak Türklerinden Şemseddin İl-deniz’in kurduğu Atabeyliğin merkezi Tebriz idi. Zamanla çok güçlenen ildenizliler, Azerbaycan’dan başka bütün Irak’a, Hemedan ve İsfahan’a da hâkim oldular. Celâlettin Harzemşah 1225′de Tebriz’i ele geçirince bu atabeylik sona ermiş oldu.
c) Beg-Teginoğulları ( 1146 – 1232 )
Musul Atabeyi Zengî’nin valilerinden Beg-tegin oğlu Zeyneddin Ali Küçük tarafından kurulmuştur. Merkezi Erbil olup, Şehr-i Zor, Hakkâri, Sincar ve Harran atabeyliğin sınırları içerisindeydi. Ülkeyi 44 yıl başarıyla yöneten Kök-Böri, Anadolu Selçuklularına bağlıydı. Ölünce, vasiyeti gereği Erbil Abbasi halifeliğine verildi (1225).
d) Böriler (Şam Atabeyliği) ( 1128 – 1154 )
Suriye Selçukluları’nın Şam kolu, Atabey Tuğtekin tarafından yönetiliyordu. Oğlu Tacü’l-mülk Böri babasının ölümü üzerine idareyi ele aldı. Pek güçlü olmayan bu atabeylik, Zengî Atabeyi Nureddin Mahmut tarafından ortadan kaldırıldı (1154).
e) Zengîler ( 1127 – 1259 )
Melikşah’ın Halep Valisi Ak-Sungur’un oğlu İmadeddin Zengi’nin Musul valiliğine getirilmesiyle kuruldu (1127). Haçlılara karşı verdikleri mücadelelerle öne çıkmışlardır. İmadeddin Zengî, Haçlılardan Urfa’yı alınca Avrupalılar II. Haçlı Seferi’ni düzenlemişlerdir (1137). Zengî’nin ölümünden sonra atabeylik Musul ve Halep olmak üzere iki kola ayrıldı (1146). Halep’teki oğlu Nureddin Mahmut haçlı kontluklarına karşı başarılı mücadeleler verdi. Şam’daki Börileri kendine bağladı. Haçlılarla iş birliği yapan Mısır Fatımî Devleti’ni ortadan kaldırdı (1171). Nureddin Mahmut ölünce atabeylik Eyyûbî ailesine intikal etti (1174). Nihayet 1259′da İlhanlılar atabeyliğin tamamını işgal ettiler.
6- Harzemşahlar ( 1097 – 1231 )
Ceyhun ırmağının Aral gölüne döküldüğü yerin güney kesimleri Harezm (Harzem) adıyla anılır. Öteden beri burada hüküm sürenlere Harzemşah (Harezmşah) denilmiştir. Harzemşahlar sülâlesinin atası Anuş-Tegin isminde, Begdili Türk zümresine mensup bir kişidir. Anuş-tegin Selçuklu Sultanı Melikşah’ın saray hizmetinde bulunuyordu. Oğlu Kudbeddin Muhammed, Selçuklulara bağlı kalarak, Harzemşah unvanı ile bu bölgenin valiliğini üstlenmiştir (1097–1128). Daha sonra başa geçen Atsız ve İl-Arslan devirlerinde hem Irak Selçukluları hem de Kara-Hıtaylarla mücadele edildi. Nitekim İl-Arslan, Sultan Sencer’in ölümü üzerine bağımsızlığını ilân etti (1157).
Harzemşahların en büyük hükümdarı Alaaddin Tekiş’tir (1172 -1200). Tekiş, önce Kara-Hıtaylar’ı, ardından son Selçuklu Hükümdarı II. Tuğrul’u yendi. Harzemşahlar kısa sürede sınırlarını Doğu Anadolu’dan Maverâünnehir’e kadar genişlettiler. Âdeta Selçuklu devletinin vârisi oldular. Karahanlı ve Kara-hıtay devletlerine son verdiler. Ancak bu parlak dönem uzun sürmedi. 1220′de bütün ülke Cengiz Moğolları’nın istilâsına uğradı. Celâleddin Harzemşah devleti yeniden toparlamak için uğraştıysa da başarılı olamadı. Ölümü üzerine Harzemşahlar Devleti tamamen ortadan kalktı (1231).
7- Eyyubiler ( 1171 – 1348 )
Haleb Atabeyi Nureddin Mahmut’un komutanlarından Selâhaddin, Haçlılarla işbirliği yapmakla Mısır’daki Fatımî devletine son vermişti(1171). Burada güçlü bir idare kuran Selahaddin, Nurettin Mahmut’un ölümünden sonra bağımsızlığını ilân etti(1174). Kurduğu devlet babasının adından dolayı Eyyûbîler olarak bilinir.
Selahattin Eyyûbî, emrinde bulunan Türk askerleriyle beraber Haçlılara karşı çetin mücadeleler verdi. Ünlü Hıttîn savaşı ile Haçlıları Kudüs’ten çıkardı ve İslâm dünyasında bir efsane hâline geldi(1187). Nitekim bir Arap şairi Selahattin Eyyûbî’nin Halep’i de alması üzerine “Arap milleti, Türklerin devletiyle yüceldi. Ehl-i Salib (Haçlılar) davası Eyyûb’un oğlu tarafından perişan edildi” demiştir.
Eyyûbî Devleti’nin sınırları kısa sürede Mısır, Suriye, Güneydoğu Anadolu ve Arabistan’ın güneyine kadar genişledi. Ancak Selahattin Eyyûbî’nin ölümü üzerine devlet hanedan üyeleri tarafından paylaşıldı(1193). Mısır’daki asıl kol, ordu komutanlarından Aybeg tarafından yıkıldı ve yerine Memlûkler devleti kuruldu (1250). Hama kolu ise 1348′e kadar varlığını devam ettirmiştir.
8- Memlükler ( 1250 – 1517 )
Memlûk kelime manasıyla beyaz köle demektir. Ancak bu söz zamanla bir terimi ifade eder olmuştur. Savaş esiri veya satın alınanların oluşturduğu hükümdarın muhafız birliklerine bu isim verilmiştir. İlk defa Abbasi halifeleri Türk asıllı Memlûkleri kullanmış, zamanla bunlar güçlenerek kendi devletlerini kurmuşlardır. Mısır’da kurulan Tolunoğulları ve Ihşidîler böyle ortaya çıkmışlardır.
İşte Mısır’ da kurulan Memlûk Devleti’nin kurucusu İzzettin Aybeg de, Memlûk adı verilen askerî komutanlardan biriydi. Eyyûbîlerin son hükümdarı ölünce tahta, karısı Şecerüddür geçmişti. Ancak bu durum hoş karşılanmadığından komutanlardan İzzettin Aybeg ile evlendi. Ordu, İzzettin Aybeg’i sultan ilân etti. Böylece Eyyûbî hanedanına son verilmiş oluyordu(1250). Memlûkler, Haçlıları ve o zamana kadar yenilemeyen Moğolları durdurarak İslâm dünyasının koruyuculuğunu üstlenmişlerdir. Aybeg’den sonra tahta çıkan Kotuz, Moğol-Ermeni ve Haçlı müttefik ordusunu Ayn-Câllûd Savaşı’nda bozguna uğratmıştır(1260). Bir Kıpçak Türk’ü olan Baybars, Suriye’yi Haçlılardan kurtarmış, Moğollara karşı başarılar kazanmıştır. Moğolların Abbasi halifesini öldürmesi üzerine, aynı aileden birini halife ilân ederek, halifeliği Mısır’a taşımıştır. Döneminin en güçlü devleti hâline gelen Memlûklar arasında zamanla iç çekişmeler başlamış ve bu durumdan faydalanan Çerkes kölemenleri devleti ele geçirmiştir(1382). Nitekim Yavuz Sultan Selim, Mısır’ı alarak bu devletin varlığına son vermiştir(1517).
CENGİZ ve MOĞOL İMPARATORLUĞU
Kırgızların Orhun-Yenisey’deki Uygurları 840 yılında ortadan kaldırması ve ardından kendilerinin de Moğol hâkimiyetine girmeleriyle beraber, en eski Türk yurdu Moğolların eline geçmişti. Artık X. yüzyıldan itibaren gittikçe güçlenen Moğol kabileleri, Türklerin siyasî bir birlik oluşturamamasından da yararlanarak, faaliyetlerini artırmışlar, ancak kendileri de güçlü bir siyasî birlik oluşturamadıkları gibi üstelik birbirleriyle sürekli mücadele etmişlerdir. XII. yüzyılda en güçlü Moğol kabileleri Orhun-Tula boylarında yaşayan Kerayitler, Baykal gölünün güneyindeki Merkitler, İrtiş civarındaki Naymanlar idi. Bu sırada Karahıtaylar da Maverâünnehir’de Harezmşahlarla mücadele halindeydi. Cengiz Han’ın mensubu olduğu Kıyat kabilesi ve diğer Mo-ğol kabileleri ise Onon-Kerülen boylarında dağınık hâlde yaşamaktaydılar.1155 yılında dünyaya gelen Cengiz (asıl adı Temuçin), henüz çocuk iken Kıyat kabilesinin han süla-lesi Borcigidlerden gelen babası Yesügey Bahadır’ın, Tatar-lar tarafından öldürülmesiyle, kendini zorlu bir mücadelenin içinde bulmuştur. Kahramanlığı ve zekâsıyla kısa zamanda sivrilen Cengiz, 20 yaşındayken, bölgede önemli bir güce sahip Kerayitlerin beyi Tuğrul’un himayesini kabul edip, Cacirat beyi Camuka ile de kan kardeşlik kurarak nüfuzunu ve gücünü artırmıştır. Kongrat kabilesi beyinin kızı Börte ile yaptığı evlilik ise mücadelesinde ona büyük bir üstünlük sağlamıştır. Nitekim karısını kaçıran Merkitleri, Kerayit ve Caciratların yardımıyla yenilgiye uğratmış, ardından Buirnor Tatarlarını ezmiştir (1198). Cengiz’in, Tuğrul Han ile birlikte Moğolistan’da hâkimiyet kurmaya çalışmasına Camuka karşı çıkmışsa da, 1201′de yapılan savaşta Cengiz galip gelmiştir. Ardından Cengiz, Çağan ve Alçı Tatarları üzerine yürümüş, yenilgiye uğrayan Tatarların çoğu katle-dilmiştir (1202).
Temuçin’in gittikçe güçlenmesini kendi hâkimiyeti için tehlikeli bulan Kerayit hanı Tuğrul, ittifakı bozarak Temuçin’e karşı harekete geçmiş fakat yenilerek itaat altına alınmıştır (1203). Aynı yıl içinde Camuka’nın da katıldığı, Naymanların öncülüğündeki, Merkit, Oyrat, Tatar, gibi ka-bilelerin oluşturduğu ittifakla mücadeleye girişen Temuçin, uzun mücadelelerden sonra galip gelip, bütün Moğol kabile-lerine hâkimiyetini kabul ettirmiştir(1206).
1206 ilkbaharında, Türk ve Moğol kabilelerinin katıldığı bir kurultayda Temuçin, Cengiz (Çingiz) adını alarak büyük kağan ilân edildi. Bu tarihten itibaren Cengiz, sıradan bir Moğol kabile lideri olmaktan çıkarak, cihanşümul bir devletin kurucusu ve hanı olmuştur. Özellikle devletin yeniden teşkilâtlanmasında, kendisine gönüllü katılan İdikut Uygurlarının ve Öngütlerin büyük tesiri vardır. Askerî sahada, devlet teşkilâtında ve daha sonraki dönemlerde tebarüz edecek olan kültür hayatında Türk tesiri açıktır. Nitekim Cengiz’in oğulları tarafından kurulacak çoğu devlet kısa zamanda Türkleşmiştir.
Büyük bir imparatorluk kurmayı hedefleyen Cengiz, ilkin, Kansu ve Ordos bölgesine hâkim olan Tibet kökenli Tangut devleti’ni itaat altına almış (1209) ardından, Kuzey Çin’deki Kin hanedanlığının merkezi durumundaki Pekin’i uzun sü-ren savaşlar neticesinde yerle bir etmiştir (1215).
Tibet ve Çini hâkimiyetinden sonra Cengiz batıya yönelmiş ve önünden kaçarak sığındığı Kara Hıtay Devleti’ni sonradan eline geçiren Nayman prensi Küçlük’ün üzerine komutanı Cebe Noyan’ı takiple görevlendirmiştir. Nihayet Cebe Noyan 1218′de Küçlük’ü öldürmüş ve böylece Karahıtayları Devletine katan Cengiz, Harzemşahlar ile komşu olmuştur. Büyük Selçukluların vârisi durumundaki Harezmşahlar ile Cengiz başlangıçta bir dostluk anlaşması imzalamışlar ise de Sultan Muhammed’in, Cengiz aleyhine Merkitleri desteklemesi ve Otrar şehrinde Moğol elçilik heyetinin esir alınıp, öldürülmesi üzerine anlaşma bozulmuştur.
1220 yılında Cengiz’e bağlı kuvvetler Otrar’dan başlayarak Sığnak, Urkent, Barçınlıgkent’i ele geçirerek elçilik heyetinin intikamını kanlı bir şekilde aldılar. Buhara ve Semerkant gibi önemli şehirlerin ardından devletin merkezi olan Harezm bölgesindeki Gürgenç de tahrip edildi. Böylece Harzemşah toprakları tamamen Cengiz’in eline geçmiş oldu (1221). Harzemşahların ortadan kalkmasıyla bütün Maveraünnehir, Afganistan ve Horasan imparatorluğa dahil olurken bu bölgelerdeki yerleşik ve konar göçer Türk nüfu-sunun bir kısmı Moğol istilâsından kaçarak, Anadolu’ya Malazgirt’ten sonraki ikinci büyük Türk göçünü başlatmış-tır.
Cebe Noyan ve Sebutey gibi komutanları vasıtasıyla Kafkasya ve Güney Rusya’ya seferler düzenleyen Cengiz Han, 1227 yılında yeni bir Çin seferine bizzat çıktığı sırada Kansu yakınlarında ölmüştür. Cengiz Han, Onon ve Kerülen ırmaklarının kaynağında, Burhan Haldun Dağları’nda gizli bir yere gömülürken, geride Karadeniz’den Büyük Okyanusa uzanan büyük bir devlet bırakmıştır.
Cengiz Han daha sağlığında, Türk-Moğol devlet anlayışına uygun olarak, ülke topraklarını oğulları arasında taksim etmiştir. Bu paylaşmaya göre büyük oğlu Cuci Deşt-i Kıpçak’ın, Çağatay Türkistan’ın, Ögeday doğu bölgelerinin ve küçük oğlu Toluy Moğolistan’ın hâkimi olacaktır. Ancak Cengiz’in ölümü ve merkezi kağanlığın zayıflaması ile be-raber bu bölgelerde müstakil devletler kurulmuştur: Kubilay Hanlığı, İlhanlılar, Çağatay Hanlığı ve Altın Orda.
1- TÜRK MOĞOL DEVLETLERİ
A- KUBİLAY HANLIĞI (1280–1368)
Cengiz’in vasiyetine uyularak ölümünden sonra yerine, üçüncü oğlu Ögeday kağan seçildi (1228). Onun zamanında Kore ve Kuzey Çin tamamıyla imparatorluğa bağlandı. 1237–1241 yıllarında Batı seferi ile Kıpçak ülkesi, Rusya ve bütün Doğu Avrupa ele geçirildi. Ancak Ögeday’ın ölümünden(1241) sonra, bir müddet eşi tarafından idare edilen devlete kurultay kararıyla, Cuci’nin oğlu Batu Han’ın itirazına rağmen, oğlu Kiyuk kağan seçilmiştir. Onun da 1248′de ölmesi üzerine bu kez Kiyuk’un eşi yine kağan seçilene kadar üç yıl devleti idare etmiştir. 1251′de toplanan kurultayda Toluy’un oğlu Mengü’nün kağan seçilmesiyle hâkimiyet Ögeday neslinden Toluy nesline geçer.
Fakat 1259 yılında ölen Mengü, yerine küçük kardeşi Arık Buka’yı vasiyet etmişse de Kubilay, bunu tanımayarak komutanların da muvafakatıyla Pekin’de kağanlığını ilân eder ve böylece taht mücadelesi tekrar kızışır. Arık Buka’yı yenen Kubilay devletin merkezi olan Karakurum’a dönmeyerek Çin’de kalır. Çin geleneklerini benimseyen devlete, Cengiz İmparatorluğu’nun diğer kesimlerindeki bağlı devletler ve çoğu Moğol kabileleri sıcak bakmazlar. Nitekim İlhanlılardan başka gerçek bir bağlılık gösteren devlet olmamıştır. Neticede Kubilay Hanlığı Çin’de Yüan Hanedanı adıyla bilinen Çinlileşmiş bir hanedan dönemini başlatmıştır.
B- İLHANLILAR ( 1256 – 1336 )
Toluy’un oğlu Hülagü kardeşi Toluy’un oğlu Mengü “büyük kağan” sıfatıyla, kardeşi Hülagü’yü batıda yeni fethedilecek bölgelerin, Kösedağ savaşıyla tâbi durumuna düşmüş Anadolu’nun ve İran’ın idaresiyle görevlendirmişti (1253). Böylece İlhanlı Devleti’nin temeli atılmış oluyordu. 1256′da Amu Derya’yı geçerek İran’a giren Hülagü, hiç bir direnişle karşılaşmamış sadece kendisine karşı koyan İsmailî (Batıni) lideri Rükneddin’i ünlü Alamut kalesinde ele geçirerek bütün taraftarlarını ortadan kaldırıp, İran’ın zaptını tamamlamıştır. Sonra, Bağdat’ı ele geçiren Hülagü, Halife Müstasım ve aile fertlerini öldürmüştür (1258). Halife ailesinden kaçabilenlere sahip çıkan Memlûk Sultanı Baybars bunlardan birini halife ilân ederek halifeliği Mısır’a taşımıştır. İlhanlılar’a karşı Memlûk, Altınorda ve Anadolu Selçukluları arasında bir ittifak oluşturulmaya çalışılmışsa da İlhanlıların Suriye, İran ve Anadolu’ya hâkimiyeti önlenememiştir.
İlhanlı hükümdarı Ahmet Teküdar (1282–1284), İslâmiyet’i kabul etmiş, Gazan Han zamanında (1295–1304) ise İlhanlıların tamamı artık Müslüman olmuştur. Gazan Han ile birlikte Türk ve İslâm karakteri İlhanlılarda bariz bir hâle gelmiştir. Ancak Ebu Said Bahadır Han (1316–1335) döne-mindeki iç çekişmeler devleti yıpratmış ve ülkenin idaresi zamanla Azerbaycan’da Emir Çoban Oğulları ve Bağdat’ta Şeyh Hasan olmak üzere başlıca iki ailenin eline geçmiştir. Bu arada bir Uygur Türk’ü olan Eretna Bey Doğu Anadolu’da hâkimiyeti ele geçirerek, hükümdarlığını ilân etmiştir (1343).
C- ALTIN ORDA DEVLETİ ( 1227 – 1502 )
Altın Orda Hanları, Cengiz Han’ın büyük oğlu Cuci neslindendir. Deşt-i Kıpçak’ın idaresini üstlenen Cuci’nin 1227 yılında ölmesi üzerine, on sekiz oğlundan en büyüğü olan Orda ile ikinci oğlu Batu, dedeleri Cengiz Han’ın yanına giderek han olmak istemişlerdi. Cengiz Han, orda adı verilen iki karargâhtan (otağ), altın aksamlı AkOrda’yı Batu’ya, gümüş aksamlı GökOrda’yı Orda’ya kurdurdu. Böylece ikinci oğul Batu’yu, babası Cuci’den sonra hanlık makamı için tercih etmiş oluyordu. AkOrda veya AltınOrda adıyla Batu Han, Doğu Avrupa’ya kadar bütün Deşt-i Kıpçak’ın hâkimi olurken, kendisine bağlanan ağabeyi Orda, GökOrda adıyla, İtil’den İrtiş’e kadar olan devletin doğudaki topraklarını yönetmekteydi. Devletin Başkenti Saray şehri idi. Bu olaydan sonra Batu, Sayın Han; Orda ise İçen Han lakapları ile anılacaklardır.
Batu’dan sonra başa geçen kardeşi Berke, İslâmiyetî kabul eden ilk Altın-Orda hanıdır ve devlet en parlak dönemini onunla yaşamıştır. (1256–1266). Özbek Han(1313–1340), zamanında ise İslâmiyet resmî din olarak kabul edilmiş ve zaten ordu ve halkının hemen tamamı Türk olan AltınOrda Devleti tam bir Müslüman-Türk devleti hüviyetine bürünmüştür. Aynı dönemde devletin doğu kanadı olan GökOrda sülâlesi ortadan kaldırılarak devlet merkezileşmiştir. Fakat 1369 yılından sonra Cuci’nin diğer oğulları; Toğay-Timur ve Şiban neslinden gelenler güç kazanmışlardır. Toğay-Timur nesli, Altın-orda hanlık makamını ele geçirirken, Şiban neslinden gelenler de Batı Sibirya’da hükümran olmuşlardır.
Toktamış Han zamanında (1379–1396) Timur’un darbesi ile sarsılan AltınOrda Devleti, Küçük Muhammed Han zamanında (1427–1440 ); AltınOrda devleti bölünmeye başlamış ve nihayet, Şeyh Ahmet Han (1481–1502 ) ile birlikte devlet tamamen ortadan kalkmıştır.
AltınOrda Devleti’nin zayıflayıp, yıkılmasıyla hâkim olduğu sahalarda yeni hanlıklar kurulmuştur.
D- ÇAĞATAYLILAR ( 1227 – 1370 )
Cengiz’in ölümünden sonra oğlu Çağatay Han adına Beşbalıg’dan Ceyhun’a uzanan Türkistan’ın tamamını içine alacak şekilde Çağatay Hanlığı kurulmuştur. Çağatay Han-lığı’nın en parlak dönemi, otuz yıllık istikrarlı bir yönetim gösteren Duva Han ( 1277–1307) dönemidir. Duva Han’dan sonra gelen hanlar döneminde yine devletin kuruluşundan beri süregelen meseleler devam edecektir. Mübarek Şah (1251–1261) Müslüman olan ilk Çağatay hanıdır. Kazan Timur Halilullah Han (1340- 1345)’dan sonra Çağataylılar içinde Müslüman olmayan kalmayacaktır.
Başkentin Maveraünnehir ‘de Karşı şehrine nakledilmesinden sonra idarede İslâm tesiri iyice artmıştır. Kazan Timur’un ölümünden sonra (1345) devletin dizginleri emirlerin eline geçmiştir. Böylece merkezin gücü büsbütün zayıflamış, başta Çağatay soyundan bir han bulunmakla beraber emirler bunları istedikleri gibi yönlendirmişlerdir. Tuğluk-Timur Han’ın zamanında, hanlık bir ara kendini toparlar gibi olmuşsa da bu durum Timur’un devletini kurmasına kadar (1370) devam etmiştir. Türkistan’ da konuşulan dil Çağatay Hanlığı ile ilgili olarak Çağatay Türkçesi diye anılmaktadır.
E- TİMUR İMPARATORLUĞU
Babası Barlas kabilesi lideri Turgay olan Timur, 1336′da Semerkant yakınlarında Keş (Yeşil Şehir)’de doğmuştur. Timur’un ortaya çıktığı tarihlerde, Çağatay Hanlığı sarsıntı geçirmekte idi. Otorite boşluğundan faydalanan, Cengiz hanedanından olmayan emirler, Çağatay hanlığı içerisinde idareyi ele alarak nüfuzlarını artırmaktaydı. Nitekim 1360 yılından itibaren adından söz edilmeye başlayan Timur, önce Emir Hüseyin ile 1370 yılından itibaren de tek başına Maveraünnehir’de hâkimiyet kurmuştur. Bu dönemde girdiği bir savaşta ayağının sakat kalması sebebiyle tarihlerde Aksak Timur (Timurleng) diye anılacak olan Timur, Cengiz soyundan gelmediği için emir unvanını kullanmıştır.
Emir Timur, 1370–1405 yılları arasında yaptığı seferlerle, Harezm, Doğu Türkistan, İran, Azerbaycan, Hindistan Delhi Sultanlığı, Irak, Suriye, Altın Orda Hanlığı ve Osmanlı Devleti’nin de içinde bulunduğu muazzam büyüklükteki topraklara hâkim olmuştur. Onun fetihleri, sonuçları açısından, Türk Tarihini derinden etkilemiştir. Meselâ, AltınOrda Hanı Toktamış üzerine düzenlediği seferler (1391/8) AltınOrda Devleti’nin çöküşüne ve yerine bölge hanlıklarının kurulmasına sebep olurken, Moskova Knezlerinin güçlenmesini de beraberinde getirmiştir. Böylece, XVI. yüzyıldan itibaren Rusya’nın Kafkaslar ve Deşt-i Kıpçak’a doğru yayılması söz konusu olacaktır.
Ancak Timur’un Türkistan’a hâkim olması aynı zamanda Özbek, Kazak ve Türkmenlerin günümüze kadar ulaşacak olan tarihlerinin de mihengi noktasını teşkil eder. 1398/99′da Hindistan Delhi Sultanlığına düzenlediği sefer de bölgedeki siyasî ve kültürel yapının değişmesine sebep olmuştur. Ancak Timur’un 1402 Ankara Savaşı ile Yıldırım Bayezid’i yenip, Anadolu’yu ele geçirmesi, Osmanlı tarihin-de unutulmaz bir yer tutar. Bu olayla, Anadolu’daki Türk birliği sarsılmış, beylikler yeniden canlanmış ve “Fetret Devri” dediğimiz taht mücadeleleri Osmanlı Devleti’ni yıpratmıştır. Ülkesindeki karışıklıklar sebebiyle Anadolu’da fazla kalamayan Timur, Çin seferine giderken yolda hastalanarak ölmüştür (1405). Timur’un ölümünden hemen sonra devlet oğlu ve torunları arasında paylaşılmıştır. Buna göre; Torunu Muhammed başkent Semerkant’ ta tahta çıkarken, diğer torunları Pir Muhammed ile İskender İran’ da, 3. oğlu Miranşah Bağdat ve Azerbaycan’da, en küçük oğlu Şahruh ise Horasan’da yerleşmişlerdir.
Şahruh, Hanedan üyeleri arasındaki taht mücadelelerinde başarılı olmuş ve Maveraünnehir bölgesini ele geçirerek, Herat şehrini kendisine başkent yapmıştır. Şahruh dönemi (1407–1447), Türkistan’da parlak bir kültür hayatının başlangıcı olmuştur. Şahruh’un ölümü üzerine, tahta büyük bir alim ve astronom olan oğlu Uluğ Beğ geçti. Onun iki yıllık saltanatı mücade-leler içinde geçmiş ve oğlu tarafından öldürülünce ülke da-hilinde büyük karışıklıklar çıkmıştır. Nitekim Miranşah’ın torunu Ebu Said’in Akkoyunlu Uzun Hasan’a yenilmesiyle (1469) Horasan’ın batısında kalan bütün topraklar Akkoyunluların eline geçti. Timurlulardan yalnız Hüseyin Baykara (1469–1506) Horasan’da tutunabilmiştir. Başkenti Herat, Türk tarihinde sayılı kültür merkezlerinden biri oldu. Ünlü Türk şair ve ilim adamı Ali Şir Nevai burada yetişmiş-tir. Baykara’nın oğlu Bediüzzaman’ın hükümdarlığı zama-nında, Özbek hükümdarı, Şibani Muhammed Han’ın baş-kent Herat’ı ele geçirmesi( 1507), Timurluların sonu oldu. Timurlulardan Babür Türkistan’da başarılı olamayınca, Hindistan’a giderek (1519) Türk-Hind İmparatorluğu’nu kurmuştur.
F- TİMURLULARDAN SONRAKİ SİYASİ GELİŞMELER
a) Karadenizin Kuzeyindeki Siyasi Gelişmeler
1) KIRIM HANLIĞI (1441–1783)
Kırım ve civarı, Batu Han’ın kardeşi Togay-Timur neslinden gelen beylerin idaresinde idi. Timur’un Altın-Orda’yı parçalamasıyla Togay-Timur neslinden Hacı Giray Han, adına para bastırarak(1441) hanlığı kurmuş ve Bahçesaray’ı başkent yapmıştır. Hacı-Giray Han’ın 25 yıllık hâkimiyetinin ardından ölümüyle, oğulları arasında taht kavgaları başlamış ve Nur Devlet ile Mengli Giray fetret devrinde birbirleriyle mücadele etmişlerdir.
Kırım ileri gelenleri bu mücadeleyi önlemek için Osmanlılardan yardım isteyince, Fatih, Gedik Ahmet Paşa komutasındaki donanmayı Kırım’a göndermiş, Kefe ile Azak, Ceneviz ve Venediklilerden kurtarılmıştır (1475). Mengli Giray 1478 yılında hanlığa getirilerek Kırım Hanlığı Osmanlı himayesine alınmıştır. 300 yıl süren bu beraberlik, 1783′de Kırım’ın Ruslar tarafından ilhak edilmesiyle son bulmuştur.
2) EJDERHAN HANLIĞI
(Astrahan veya Hacı Tarhan Hanlığı) (1466–1556)
AltınOrda hanlarından Küçük Muhammed’in torunu Kasım Han tarafından 1466 yılında kurulmuştur. Adını başkentleri olan Hazar kıyısındaki Ejderhan’dan alır. Don-İtil-Kuban ırmakları arasındaki ticaretin yoğun olduğu bölgede kurulmasına rağmen askerî ve siyasî güce sahip olamadıkları için hanlık 1556′da Rusya tarafından işgal edilmiştir.
3) KAZAN HANLIĞI (1437–1552)
Hanlık, Batu Han’ın kardeşi Togay-Timur’un neslinden Uluğ-Muhammed tarafından kurulmuştur (1437). Hanlık, Kazan merkez olmak üzere, İtil Bulgar Devletinin de merkezi olan Kazan şehri hanlığa ismini vermiştir. Mahmud Han (1445-1461)’dan sonra iç çekişmeler ve Rus baskısının artması, hanlığın sonunu hazırlamıştır. 1521′de kısa bir süre için Kırım Hanlığı’na bağlanan Kazan Hanlığı, Rus tehlikesine karşı Osmanlılar tarafından himaye edilmişse de, IV. İvan, hanlığı 1552′de ele geçirmiştir.
4) KASIM HANLIĞI (1445–1681)
Kazan Hanlığı’nın kurucusu Uluğ Muhammed Han, 1445 tarihinde esir aldığı Rus knezini bırakmak şartıyla Oka ırmağı üzerindeki Gorodets şehri ve etrafının, oğlu Kasım Han’ın idaresinde bırakılmasını Ruslara kabul ettir-miş(1445), bu tarihten sonra hanlık Kasım Han’ın adıyla anılmaya başlamıştır. Moskova Knezliği’ni kontrol altında tutmak amacıyla Kazan Hanlığı’na, Kasım Hanı Şah Ali’nin kardeşi Can Ali getirilmiştir. Kasım Hanlığı da 1552 yılında bütünüyle Rus nüfuzu altına düşmüş, ancak hanlık 1681 yılına kadar şeklen devam etmiştir.
5) SİBİR HANLIĞI (KÜÇÜM HANLIĞI)
AltınOrda Devleti’nin parçalanmasından sonra kurulan Sibir Hanlığı’nın bilinen ilk hükümdarı Mamık oğlu Tabuga’dır. Hanlık, bugünkü Moğolistan’ın kuzeyinden Si-birya’ya kadar uzanan bir bölgeyi içine almakta, ahalisinin büyük çoğunluğu Kırgız, Yakut ve Kıpçak Türklerinden oluşmaktaydı. Hanlığın merkezi önce Tümen şehri ve sonra Sibir olmuştur. Hanlık, Rus ilerleyişi karşısında Yadigâr Han zamanında Çar İvân’ın hâkimiyetini tanımak zorunda kalmıştır (1555). Bunun üzerine AltınOrda hükümdarı Ahmed Han ‘ın torunu Küçüm Han, Yadigâr Hanı yenerek Sibir Hanlığı’nın başına geçmiştir(1563). Bu sebeple hanlık, Küçüm Hanlığı diye de bilinmektedir. Bölgede İslâmiyet’i yayan Küçüm Han, önceleri Ruslara karşı başarılı olduysa da, Küçüm Han’ın ölümünden sonra (1598), hanlığı ele geçirmişlerdir.
6) NOGAY HANLIĞI
Hanlığa adını veren Nogay, AltınOrda Devleti’nin önemli komutanlarından biridir. 1259–1299 yılları arasında, devlet üzerinde söz sahibi olmuş olan Nogay, AltınOrda Hanı Tokta ile anlaşmazlığa düşmesi sebebiyle giriştiği mücadelede yenilerek öldürülmüştür fakat emrinde bulunan ve onun adıyla anılan boylar, AltınOrda’nın parçalanması üzerine Nogay Hanlığı’nı kurmuşlardır. Hanlığın başkenti, Yayık ırmağı deltasındaki Saraycık şehri idi. Ahalisi içerisinde, çoğunluğu oluşturan Kırgız, Kıpçak Türkleri yanında Türkleşmiş Moğol kabilesi Mangıtlar da bulunuyordu. Rusların Kazan Hanlığı’nı ele geçirmesiyle Nogaylar, bir kaç kısma ayrılmışlardır. Bunlardan bir kısmı Büyük Nogay Ordası adı altında Rus hâkimiyetini tanımışlardır (1557). Dağınık olarak yaşayan diğer Nogayların önemli bir kısmı daha sonra Anadolu’ya göç ederek burada yerleştirilmişlerdir.
b) Türkistan, Hindistan ve İran’daki
Gelişmeler
1) ÖZBEK HANLIĞI (ŞİBANİLER)
(1428–1599)
Batu Han’ın kardeşi Şiban soyundan gelen Ebulhayr Han devletin kurucusudur. Altınorda Hanı Özbek Han’ın ahfadından oldukları için devlete onun ismini vermişlerdir. Özbekler, 1428 yılında Ebulhayr’ı Sibir şehrinde han ilân et-mişler ve Timurluların içine düştüğü karışıklıklardan yarar-lanan Ebulhayr Han da, 1431′de Gürgenç dahil olmak üzere Harezm’e, 1447′ye doğru da Seyhun dolaylarında Sığnak şehrinden Özkent’e kadar olan bölgeye hâkim olmuştur. Ancak 1457′deki Moğol kabilelerin saldırısı yeterli direnç gösterilmediği gerekçesiyle Özbeklerin bir kısmı Ebulhayr’ın hâkimiyetini tanımayarak kuzeye göç etmişler-dir. Bunlar kendi başlarına buyruk hareket ettiklerinden dolayı Kazak diye anılacaklardır.
Ebulhayr Han, Çağataylılar’dan Yunus Han’a karşı giriştiği mücadeleyi kaybederek 1468 yılında ölmüştür. Yerine geçen oğlu Şah-Budak Han ise Yunus Han ve Timurlulara karşı ülkesini koruyamamıştır. Onun yerine geçen oğlu Muhammed Şibani Han, önce Timurluların iç mücadelelerinden faydalanarak, Maverâün-nehr’i ele geçirmeyi başardı (1500). Ardından Çağataylılar’ı yenerek Taşkent ve Sayram bölgelerini (1503), Timurlular’ın elinden de Harezm, Belh ve Herat şehirlerini alarak Türkistan’ın en büyük gücü haline gelmiştir. Ancak Şibani Han, Merv’de Safevi Hükümdarı Şah İsmail ile yaptığı savaşı kaybederek öldü (1510).
Muhammed Şibani Han’dan sonra büyük bir sarsıntı geçiren Özbek Hanlığı uzun bir süre iç çekişmelerle istikrarsız bir dönem yaşamıştır. Muhammed Şibani Han’dan sonra Özbeklerin en büyük hükümdarı olarak kabul edilen II. Abdullah Han zamanında (1580–1598), hanlık eski gücüne kavuşmuştur. Fakat 1597 yılında Safevi Hükümdarı Şah Abbas’a yenilmesi Özbek Hanlığı’nın parçalanmasına yol açmıştır. Sonuçta Horasan Safevilerin, Taşkent ve civarı Kırgızların eline geçti. Diğer bölgelerde müstakil hanlıklar kuruldu.
2) DİĞER ÖZBEK HANLIKLARI
a. Hive Hanlığı (1512–1873)
Şibaniler soyundan İl-Bars, Safevileri Harezm’den atmayı başararak, merkez Ürgenç şehri olmak üzere Hive Hanlığı’nı kurdu (1512). Arab Muhammed Han zamanında (1603–1623), hanlık merkezi kuraklık sebebiyle Hive şehrine nakledilmiştir. Hanlık tarihinde iç çekişmeler, Özbek Hanlığı’na, Moğol Kalmuklar’a, Ruslar’a ve İran’a karşı mücadeleler eksik olmamıştır. XVI. yüzyılın sonlarına doğru, Amuderya’nın yatağını değiştirerek, Hazar Denizi yerine Aral gölüne dökülmeye başlaması, bölgede ziraî ve iktisadî hayatın büyük ölçüde gerilemesine sebep olmuştur. Hanlık, Afşar hanedanından Nadir Şah’ın Hive’yi ele geçirmesinden sonra (1740) kısa bir süre İran’a bağlı kaldı. Deli Petro zamanından beri Orta Asya’da gözü olan Ruslar, hileyle önce Hazar kıyılarında üs oluşturup ardından 1873 yılında Hive’ye saldırdılar ve hanlığı ele geçirdiler. Son Hive hanının Kızılordu tarafından tahtan uzaklaştırılmasına kadar (1920) şeklen de olsa Hive Hanlığı varlığını korudu.
Hive Hanlarından Ebu’l Gazi Bahadır Han (1643–1665), “Şecere-i Terakime” ve “Şecere-i Türkî” adlı eserleriyle Türk tarih ve kültürüne büyük bir hizmette bulunmuştur.
b. Buhara Hanlığı (1599 -1868)
II. Abdullah Han’ın ölümü üzerine (1598) baş gösteren iç çekişmeler ve taht kavgaları Özbek Hanlığı’nın parçalanmasına yol açmıştı. Halkın ileri gelenlerinin teklifi ile Astrahanlı Yar Muhammed’in oğlu Baki Muhammed hanlı-ğa getirildi (1599). Böylece Buhara’da Şibani hanedanı ye-rine Astrahanlılar hanedanı başlamış oluyordu. Bu haneda-nın Canıbeg kolu, İran hükümdarı Nadir Şah’ın Buharayı işgaline kadar devam etmiştir. Diğer kolu olan Mangıt Ha-nedanı ise 1753 yılında Muhammed Rahim Atalık’ın hâki-miyeti ele geçirmesiyle başlayıp, 1920 yılına kadar devam eder. Buhara ve Hive Hanlıkları, İran ve Ruslara karşı Os-manlılar ile iyi ilişkiler kurmuşlardır. Ancak mesafenin uzaklığı daha sıkı ilişkileri engellemiştir. 1868 yılında Rus hâkimiyetine düşen hanlık, 1920 yılında yeni Sovyet yöne-timi tarafından ortadan kaldırılmıştır.
c. Hokand Hanlığı (1710–1876)
Hive ve Buhara Hanlıkları arasındaki mücadelelerden bıkan bir kısım halkı etrafına toplayan Şibani soyundan gelen Şahruh, Fergana’da Hokand merkez olmak üzere bağımsız bir hanlık kurmayı başarmıştır (1710). Bir ara Çin hâkimiyetini tanımak zorunda kalan hanlık, 1876 yılında Ruslar tarafından ortadan kaldırılmıştır.
3) SAFEVİLER (1502–1732 )
Devlet, adını Erdebilli (İran) Şeyh Safiyüddin (ölm. 1334)’ tarafından kurulmuş olan Safeviyye Tarikatı’ndan almıştır. Şah İsmail, Akkoyunluların içinde bulunduğu kargaşadan faydalanarak, gerek Akkoyunlu ve gerekse Karakoyunlulardan dağınık Türkmen zümrelerini, propaganda ettiği dinî heyecanın katkısı ile bir araya getirmeyi başarmıştır. Şah İsmail, çoğunluğu Anadolu’dan gitme Rumlu, Şamlu, Tekelü, Ustacalu, Dulkadirli, Afşar, Kaçar, Bayburtlu, Varsaklar gibi Türkmen aşiretlerinin de desteği ile Tebriz’ i zapt ederek Safevi Devleti’ni kurdu (1502).
Akkoyunlular’dan Azebaycan’ı alan Şah İsmail, 1509′da Bağdat’ı ele geçirdi. 1510 yılında Özbek Hanı Şibani’yi Merv yakınlarında ağır bir yenilgiye uğratarak sınırlarını Ceyhun nehrine kadar genişletti. Anadolu’da Şiî propagandasının gittikçe artırması, Osmanlı Hükümdarı Yavuz Sultan Selim’i harekete geçirdi. 1514 yılında Çaldıran’da yapılan savaşı kaybeden Şah İsmail, ölümüne kadar (1524) bir daha toparlanamadı. Yerine geçen Şah Tahmasb (1524 -1576), saltanatı süresince doğuda Özbekler, batıda da Osmanlılar ile mücadele etti. Onun ölümü ile bir süre devam eden karışıklıklardan sonra hükümdar olan I.Abbas dönemi (1587–1628) Safevilerin en parlak dönemidir. Özbeklere ve Osmanlılara karşı başarılar yanında pek çok alanda ilerlemeler kaydedilmiştir. Daha sonraki dönemler Osmanlılarla uzun süren mücadeleler, taht kavgaları ve iç çekişmelerle geçmiştir.
1732 yılında Afşarlar’dan olan Nadir Şah’ın iktidarı ele geçirmesiyle İran’da Safevi Hanedanı yıkılmış Afşar Hanedanı başlamıştır. Nadir Şah, doğuda Türkistan ve Hindistan’da büyük fetihler yapmıştır. 1779 yılında kurulan Kaçar Hanedanı ile İran’da Türk hâkimiyeti 1925 yılına kadar kesintisiz devam etmiştir.
c) Hindistan Türk Sultanlıkları Ve Babürlüler
Gur Devleti’nin Kuzey Hindistan’daki Valisi Kutbiddin Aybeg tarafından kurulmuştur (1206). Lahor ve Pencap’ı da ülkesine katan Aybeg’in 1210′da ölmesi üzerine, oğlu olmadığı için yerine damadı Şemsüddin İl-Tutmuş, bütün Kuzey Hindistan’ı elinde toplayarak Şemsiyye Hanedanı’nı kurdu (1211 -1266).
İl Tutmuş zamanında devleti Delhi başkent olmak üzere, Pencap, Multan, Lahor yanında kuzeyde Gazne’ye kadar uzanan bölgeleri içine alıyordu. İl-Tutmuş, Harezmşahlara karşı ülkesini korumuş, Moğolların önünden kaçan kalabalık Türk kitlelerini kabul ederek Hindistan’ın kuzeyinde Türk kültürünün gelişmesini sağlamıştır. Halife tarafından Hindistan Sultanı olarak tanınan İl-Tutmuş, 1236 yılında ölmüştür. Daha sonra kurulan Balaban Hanedanı döneminde (1266–1290), Moğol saldırıları durdurulmuş, ülke imar edilmeye çalışılmıştır. Kalaç Türklerinin Başbuğu Celaleddin Firuz’un iktidarı ele geçirmesiyle başlayan Kalaç Hanedanı döneminde (1290–1320) Moğol akınları püs-kürtülüp, yeni fetihler gerçekleştirilmiştir.
Kalaçlardan sonra Gıyaseddin Tuğluk tarafından kurulan Tuğluk Hanedanı bir asra yakın hâkimiyet sürmüştür (1321–1413). Türkistan’da Timur hâkimiyeti Hindistana Türk göçünün kesilmesine sebep olmuştu. Bundan dolayı devlet içerisinde yerli güçlerin ağırlığının artmaya başlama-sı üzerine Timur, Hindistan’a sefer yapmaya karar verdi.
Timur 1398 yılındaki bu seferiyle Hindistan’da zayıflayan İslâm’ı güçlendirmek istiyordu. Fakat Tuğluklulara ağır bir darbe indirmekle bağımsız devletçiklerin artmasına zemin hazırlamıştır. Nihayet Delhi’de idarenin Afganlıların (Seyyid Ailesi) eline geçmesi ile Tuğluk Hanedanı sona ermiştir (1414).
Hind-Türk İmparatorluğu olarak da bilinen Babürlüler Devleti’nin kurucusu, Timurlular’dan Fergana Beyi Ömer Şeyh Mirza’nın oğlu Zahüriddin Babür’dür. Renkli bir kişiliğe sahip olan Babür, Türkçe yazdığı Vekayi adlı hatıratında, kendinin ve askerlerinin Türk olması ile iftihar etmesine rağmen, kurduğu devleti batılı tarihçiler tarafından yanlış ve kasıtlı olarak Moğol devleti olarak adlandırılmaktadır. Babür, 1501 yılında Semerkant’ı ele geçirmesine rağmen, Özbekler karşısında tutunamayarak 1519 yılında Hindistan’a gelir. Delhi Sultanı Afganlı Lûdi hükümdarı ile uzun mücadelelerden sonra, Pencap’ın önemli şehirleri yanında Delhi ve Agra’yı da alarak devletini kurmuştur (1526). Afgan emirlerini, Hindu prenslerini ve yerel hâkimleri mağlûp eden Babür, Müslüman olmayanlara karşı başarılarından dolayı Gazi unvanını almıştır (1527). Bir yıl sonra hâkimiyetini Bengal’e kadar uzatan Babür, 1530 yılında başkent Agra’da ölmüştür. Babür’den sonra yerine geçen oğlu Hümayun, Hindistan’ da önemli fetihlerde bulunmasına rağmen kardeşleriyle giriştiği iktidar mücadelesini kaybederek Safevilere sığınmıştır (1540). Ancak bir müddet sonra Delhi’yi geri alarak tekrar hâkimiyet kurmayı başarır (1555).
Onun yerine geçen oğlu Ekber dönemi (1556–1605) devletin en parlak dönemidir. Ekber yaptığı fetihlerle Hindistan Yarımadası’nın büyük bir bölümünü hâkimiyeti altında birleştirdi. Aynı zamanda din, kültür, iktisat alanlarında büyük gelişmeler kaydedildi. Dış işlerine de önem verilerek, Safeviler, Özbekler, Osmanlılar ve Portekizliler ile münasebetler kurulmuştur. Oğlu Cihangir döneminde (1605–1627), İngilizler Hindistan’da yer edinmeye başlamışlardır. Daha sonra gelen Şah Cihan dönemi (1628–1658) mimarî, sanat ve siyaset alanlarında parlak bir dönemdir. Osmanlılar ile kurulan yakın münasebetler sonucunda, dünyanın en güzel mimarî eserlerinden sayılan Tâc-Mahal Türbesi’nin inşasında Osmanlı mimarları da görev almıştır. Kardeşleri ile yaptığı mücadeleyi kazanarak tahta geçen Alemgir döneminde (1658–1707), başarılı bir siyasî dönem geçirilmiştir. Ancak ondan sonra Babürlülerin durumu bozulmuştur.
İç çekişmeler, taht kavgaları, ayaklanmalar birbirini izlemiştir. 1723 yılında devlet, Delhi ve Haydarabad olmak üzere ikiye ayrılmıştır. 1739 yılında İran hükümdarı Nadir Şah’ın Kuzey Hindistan ve Delhi’yi ele geçirmesinin ardından batılıların ülke üzerindeki baskıları artmaya başladı. 1766 yılında yapılan Allahabad Antlaşması ile idarî hâkimiyet İngilizlerin eline geçti. Nihayet, 1858 yılında Hindistan’ın İngiltere’ye bağlanmasının ardından 1877′de Kraliçe Victoria, resmen Hindistan İmparatoriçesi ilân edildi.
1) KAZAK HANLIĞI VE YÜZLER (CÜZLER)
Ebulhayr Han idaresindeki Özbekler, Moğol kabilelerinin saldırısı ile büyük kayıplar vermişlerdi. Özbek uruğları arasında iç çekişmeler başlaması üzerine bunlardan bir kısmı hanlıktan ayrılarak kuzeye göç ettiler (1457). Daha başka Türk unsurların katılması ile güçlenen bu topluluklar, kendi başlarına buyruk hareket ettiklerinden dolayı Kazak diye bilineceklerdir. Kazaklar bundan sonra Cuci soyundan değişik hanlar idaresinde siyasî bir birlik hâlinde yaşamışlardır. Kasım Han XVI. yüzyılın başlarında Kazakların tamamını hâkimiyeti altında birleştirmeyi başarmıştır. 17. yüzyıl başlarında Tevkel Han zamanında güçlerini daha da artıran Kazaklar, Maveraünnehir’e başarılı bir sefer düzenlemişlerdir. Bu dönemde Kazaklar, üç orda hâlinde (cüz = yüz) teşkilâtlandırılmışlardır. Bunlar Büyük Orda (Ulu Cüz) doğu da, Küçük Orda (Kiçi-Cüz) batıda, OrtaOrda (Orta-Cüz) ise Taşkent merkez olmak üzere ortada bulunuyordu.
18. yüzyıldaki Kalmuk istilâsı, Özbeklerin kuzeyindeki Kazakları perişan etmiş ve cüzlerin birbirinden kopmasına yol açmıştır. Ruslar, Kalmuklar ile Kazakları birbirine kışkırtarak, onları iyice zayıflatmıştır. Kazak ordalarından Küçük Orda Hanı Ebulhayr’ın, yardım alma ümidiyle Ruslara taviz vermesi, Kazakların Rus hâkimiyetine düşmüşlerine sebep olmuştur (1731).
Geri kalan Kazaklar, Kırgızlar ile birlikte Buhara, Hive ve Hokand Hanlığı etrafında toplanarak Ruslar’la mücadele etmişlerdir. Rus zulmüne karşı Kazak Türkleri pek çok defa isyan etmişlerdir. Bunlardan 1783′te Sırım Batur önderliğinde Doğu Kazakistan ‘da baş gösteren ayaklanma 15 yıl sürmüştür. 19. yüzyılın ikinci yarısında Ruslar, Kazakların siyasî birliğine son vermişlerdir. Sovyetler döneminde de Kazaklara karşı baskılar ve asimilasyon devam etmiştir
2) KIRGIZLAR
840′ta Orhun-Yenisey’deki Uygurları yıkan Kırgızlar önce Karahıtay ve ardından da 13.yüzyılda Moğolların hâkimiyetinde yaşamışlardır. Timurlular dönemine ait haklarında bir bilgi bulunmamaktadır. 16. yüzyılda ise başlarında Cengiz soyundan Halil Sultan’ın bulunduğu bilinmektedir. Kırgızların kavmi teşkilâtı, bugünkü şeklini 17. yüzyılda almıştır. Bu dönemde Kırgızlar, Sağ ve Sol olmak üzere iki kola ayrılmışlardı. Kırgızlar, Sayan bölgesinde oturdukları eski zamana ait uruğ (kabile) adlarını korumakla beraber diğer Türk toplulukları ile de kaynaşmışlardır. Meselâ bunlardan, devlet tecrübesi olmayan bazı Altay ve Yenisey Türkleri, Kalmuklar ile karışarak Oyrat adıyla anılmışlardır. Umumiyetle Kazak hanlarının hâkimiyetleri altında yaşayan Kırgızlar, onlarla birlikte, 17. yüzyılın sonlarında Moğol asıllı Kalmuklara karşı savaşmışlardır. Kalmuklar ile olan savaş, dünyanın en uzun lirik destanı olan Kırgızların millî destanları Manas’ın oluşmasını sağlamıştır.
Hokand Hanlığı’nın kuruluşunda Özbekler yanında Kırgız ve Kazaklar da yer almıştır (1710). Orta Asya’da Kalmuk istilâsı Kazak ve Kırgızları yıpratmış, Rusya ve Çin bundan faydalanarak onları boyunduruk altına almaya çalışmıştır. Sovyet döneminde Bişkek merkez olmak üzere Karakol bölgesi, Fergana ve Hokand’ın bazı bölgeleri ile Oş ve Pamir’in kuzeyini içine alacak şekilde Kırgızistan Sovyet Sos-yalist Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu devlet 1991 yılında diğer Türk Cumhuriyetleri ile birlikte bağımsızlığını ilân ederek Kırgızistan Cumhuriyeti hâlini almıştır.
3) YAKA TÜRKMENLERİ (TÜRKMENİSTAN)
Büyük Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra Türkmenlerin bir kısmı Mangışlak, Maveraünnehir ve Horasan’da kalmışlardı. Bu bölgede diğer Türk boyları ile birlikte önce Moğol, sonra da Timurlular hâkimiyetinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. 17. yüzyılın ikinci yarısından sonra Moğol asıllı Kalmukların saldırılarına maruz kalmışlardır. Fakat bulundukları bölgelerin istilâlara karşı daha korunaklı olması ve boylar hâlinde yaşamaları sebebiyle Türkmenler genelde müstakil bir hayat sürmüşlerdi. Kopet Dağı çevresinde Yamud, İmralı gibi Türkmen boyları ile bir araya gelerek güçlendiler. 1835′den itibaren İran ve Hive Hanlığı baskısıyla Merv bölgesine doğru yayıldılar. Burada 1855′te Hive Hanlığı, 1860′ta da İranlıların saldırılarını savuşturarak istiklâllerini korudular. Bu dönemde başlarında Kuşid Han bulunuyordu. Türkistan’daki Rus ilerleyişi karşısında büyük direniş gösteren Türkmenler, 1879′da Göktepe’de Rusları ağır yenilgiye bile uğratmışlardır. Daha sonra aynı mevkide yapılan savaşlarda verilen kayıplar ve uğradıkları katliamlar sonucunda, Rus hâkimiyetini tanımak zorunda kalmışlar-dır(1884). Çarlık döneminde Türkmenler, ağır baskılara maruz kalmışlardır. Bu baskılar Sovyetler döneminde de devam etmiştir. Bu dönemde Hazar kıyılarından Merv böl-gesine kadar uzanan bölgelerde Türkmenistan Sovyet Sos-yalist Cumhuriyeti adıyla sözde bir devlet kurulmuştur. Bu devlet 1991 yılında bağımsızlığını ilân ederek Türkmenistan Cumhuriyeti adını almıştır.
4) DOĞU TÜRKİSTAN
(KAŞGAR HANLIĞI)
Uygur ve Karahanlıların üzerinde kurulduğu Isık göl, İli Havzası ve Doğu Türkistan’ın bir bölümü Çağatay Hanlığı’nın çöküşünden sonra, Duğlat emirlerinin hâkimiyetine girmişti. Timur’dan sonra kendini toparlayan hanlığın idarecileri, putperest Kalmuk, Oyrat gibi kabilelere karşı cihad eden Müslüman kimselerdi. Bunlardan biri Veys Han’dır (1418–1428). Yerine geçen oğlu Esen Buğa (1429 -1462), Timurlular ile mücadele etmiştir. 17. yüzyılda bu bölgelerde Hoca adı verilen yerli kişiler hâkim idi. Mançu Sülâlesi boyunca (1644–1911) Çin’e bağlanan bölge halkı daha sonra sık sık Çin’e karşı ayaklanmıştır. Bunlar’dan 1866 yılında başlayan, Yakub Bey (Atalık Gazi) tarafından idare edilen ayaklanma önemlidir. Türkistan’ın istiklâlini amaç edinen Atalık Gazi, kendini Kaşgar Hanı ilân ederek önemli başarılardan sonra müstakil hale gelmiştir (1874). Fakat Çin, Rus ve İngiliz kıskacına giren Atalık Gazi, çareyi İstanbul’a elçiler göndererek (1870) Sultan Abdulaziz’e tâbi olmakta bulmuştur. Osmanlılar karşılık olarak, o dönemde içinde bulundukları güç şartlardan dolayı silâh ve iktisadî öğretmenler göndermekten başka yardım yapamamışlardır. Atalık Gazi’nin ölümünden sonra ülkesi Çinliler tarafından tekrar işgal edilecektir (1877).
5) AZERBAYCAN HANLIKLARI
Azerbaycan yani “odlar/ateş ülkesi” tıpkı Anadolu gibi çok eski devirlerden itibaren Türk akınlarına sahne olmuş ancak, bölgenin Türkleşmesi XI. yüzyıldaki Selçuklu çağı Oğuz-Türkmen yerleşmeleriyle gerçekleşmiştir. Moğol ve Timur idaresinden sonra bölgede Karakoyunlu ve Akkoyunlular Türkmenleri hâkimiyet kurmuştur. Daha son-ra kurulan Safevi Devleti ile Osmanlılar arasında sürekli mücadelelere sahne olan Azerbaycan, Nadir Şah’ın ölümün-den sonra (1747) küçük hanlıklara bölünmüştür. Bölgede güçlenen Ruslar, önce Azerbaycan’ın iç işlerine karışmaya başladılar. Ardından Kuzey Azerbaycan’da yarım asır kadar birbirleri ile mücadele eden hanlıkları, birebir hâkimiyetle-rine almışlardır. Böylece 1805′de Gence Hanlığı ( Ziyadoğulları), 1806′da Kuba ve Bakü Hanlıkları, 1815′te Şeki Hanlığı (Hacı Çelebi oğulları) ve 1822′de Karabağ Hanlığı (Cevanşir Beyleri) Ruslar tarafından ele geçirildi. Rus ilerleyişi karşısında harekete geçen, İranlılar, Ruslara peşpeşe yenilerek Gülistan ve ardından 1828 Türkmençay Andlaşması’nı imzalamak zorunda kaldılar. Bu anlaşmayla Azerbaycan, Aras sınır olmak üzere kuzey ve güney diye fiilen bölünmüş, Kuzey Azerbaycan’ı Ruslar işgal ederken, Güney Azerbaycan İran’da kalmıştır. Güney Azerbaycan’da Hoy ve Tebriz’de Dünbüllü Hanları, Erdebil’de Şeyhler gibi hanlıklar hüküm sürdüler. Bolşevik İhtilâli üzerine Rus or-dularının Kafkaslardan çekilmesi ardından Azerbaycan Türkleri, 28 Mayıs 1918′de bağımsızlıklarını ilân ettiler. Bunda Nuri Paşa komutasındaki bir Osmanlı birliğinin Bakü’ye girmesi etkili olmuştur.
İlk bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti, 27 Nisan 1920 yılındaki kanlı Kızıl Ordu işgaline kadar yaşamıştır. Sovyetler döneminde Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. 1991 yılında ise bu devlet Azerbaycan Cumhuriyeti olarak bağımsız bir Türk devleti hâline geldi.
ANADOLU’NUN FETHİ, TÜRKLEŞMESİ VE
TÜRKİYE SELÇUKLULARI DEVLETİ
1- Anadoluya Yapılan İlk Türk Akınları
Türklerin Anadolu’ya ilk girişleri Selçuklulardan çok öncelere gitmektedir. Saka(İskit) Türkleri M.Ö VII. Yüzyılda Kafkasya, Azerbaycan ve Doğu Anadolu’da hâkimiyet kurmuşlardı.395’de batıya göçen Hunlar’ın bir kolu Erzurum üzerinden Karasu-Fırat vadisi boyunca Malatya ve Çukurova’ya kadar gelmişlerdi.451 yılında Kafkasya üzerinden gelen Ak Hunlar,466 tarihinde konar-göçer Ağaçeri Türk boyları,575’den itibaren de Doğu Anadolu’ya gelen Sabar Türkleri, Selçuklu fetihlerinden önce Anadolu’ya yerleşmişlerdi.
Emeviler ve Abbasilerin hizmetine giren ilk Müslüman Türk komutanların Bizans ile mücadelesi, Anadolu’ya yapılan akınların diğer devresini oluşturur. Özellikle Abbasiler zamanında Bizans üzerine yapılan gazalarda Türk komutanları önemli rol oynamıştır. Tarsus-Malatya-Erzurum hattı boyunca gerçekleşen mücadelede Sugur ve Avasım adı verilen uc(sınır) bölgesine yerleştirilen Türkler, Batı Anadolu’ya kadar uzanan akınlara katılmışlardır. Bu akınların başında Afşın, Vasıf et Türkî, Kayıoğlu Ahmed, Haris, Buğa gibi Türk komutanları bulunmaktaydı. Bu seferler neticesinde Anadolu’nun pek çok bölgesi harap hale gelmiş, bu durum ileride yapılacak fetihler için kolaylık sağlamıştır.
Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey, Alparslan ve Melikşah zamanlarında Anadolu’ya dalga dalga Türkmen akınları olmaktaydı. Abbasi ordularında İslam sınır boylarında gaza yapan, Horasan gazileri ile de gönüllü olarak Rumlarla savaşanTürkler, artık “yurt tutmak” maksadıyla kitleler halinde Anadolu’ya seferler düzenlemekteydiler.
Tuğrul Bey Anadolu’nun yurt tutulacak bir bölge olduğuna karar vermiş, bu işin hızla tamamlanması gerektiğine inanmıştı. Aslında sosyal ve siyasi şartlar da buna zorlamaktaydı. Çünkü İslam ülkelerine doğru kalabalık gruplar halinde akan Türkmen boyları, ister istemez, Müslüman halka da zarar veriyorlardı. Bunları her zaman kontrol etmek mümkün olmamaktaydı. Durumdan Abbasi halifesi de şikâyetçi idi. Türkmen kuvvetlerinin Bizans’a hem bu şikâyeti önleyecek, hem de cihat ettikleri için itibarları yükselecekti. Neticede kendilerine yeni bir yurt kazanacaklardı. Tuğrul Bey bunun için Anadolu’ya yakın olmak istedi ve başkenti Rey’e taşıdı.
Tuğrul Bey’in İbrahim Yınal ve Kutalmış’ı Bizans’a karşı Anadolu’yu fethetmek için görevlendirmesi ve bunlarında Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmının başarıyla fethetmesi Türk tarihi bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. İbrahim Yınal ve Kutalmış büyük bir Selçuklu ordusu ile Anadolu’ya girdiler. Erzurum’u aldıktan sonra ilerlemesine devam eden ordu Pasinler’de Bizans ordusu ile büyük bir savaşa tutuştu. Bu savaşta Bizans ordusu bozguna uğradığı gibi başkomutanları esir alındı(1048).Pasinler Savaşı olarak tarihe geçen bu olay, Anadolu’nun Türkler tarafından fethedilmeye başlandığının göstergesi olmuştur. Türkler bu zaferden sonra Anadolu’nun yeni bir yurt olarak fethedilebileceğine inandılar. Kısa zamanda Erzurum, Erzincan, Kemah ve Sivas bölgelerine kadar hâkimiyet kurdular(1059).
Sultan Alp Arslan 1064 yılında çıktığı Anadolu seferinde Ani, Van ve civarındaki bazı kaleleri fethetti.1067 yılında ise Kayseri Türkler’in hâkimiyetine girdi. Türk boyları akın akın Anadolu’ya girmeye devam ediyorlardı. Kendilerine yeni bir yurt bulmuşlardı.
2- Malazgirt Savaşı ve Sonuçları
Bizans İmparatou Diogenes, Türklere kesin bir darbe vurmak istiyordu. Bu sebeble 200 bin kişilik büyük bir ordu hazırladı. Bu orduda Ermeni, Gürcü ve ücretli Frank, Norman, Rus kıtalarının yanı sıra, Türk soyundan Uzlar ve Peçenek kuvvetleri de bulunmaktaydı.
Nihayet Bizans ordusu doğuya sefere çıktı. Bu sırada Alp Arslan, Mısır seferine çıkmıştı. Henüz Halep kuşatmasında bulunuyordu. Bizans ordusunun ilerleyişini duyunca süratle geri dönmeye karar verdi. Yaşlı ve yorgun askerlerini bırakarak emrindeki dinç kuvvetlerle Ahlât’a geldi Birkaç kez barış teklif ettiyse de buna Alparslan’ın korkusuna yorumlayan Romanos Diogenes, barışı reddeti. Artık savaş kaçınılmazdı.
Barış girişimlerinden bir sonuç alınamayınca her iki ordu Malazgirt’te 26 Ağustos 1071 günü karşı karşıya geldiler. Çarpışmalar sürerken Bizans ordusu içindeki Peçenek ve Uz Türkleri Selçukluların saflarına geçtiler. Çetin bir mücadele olurken Türk ordusu savaş taktiği olarak geri çekilmeye başladı. Bu sahte geri çekilmeye aldanan Bizans İmparatoru Romanos Diogenes taaruza geçti. İhtiyatsızca yapılan bu taaruzda imparator karargâhından oldukça uzaklaştı. Savaş meydanının çeşitli yerlerine planlı ve düzenli bir şekilde yerleşmiş olan Türk askerleri Bizans kuvvetlerini aralarına alarak 50000 kişilik Türk ordusu 200.000 kişilik Bizans ordusunu büyük bir hezimete uğrattı.
Alparslan, imparatorun umduğunun aksine, ona çok iyi muamele etti; saygı gösterdi. Aralarında yapılan anlaşmaya göre, imparator kurtuluş akçası(fidye) karşılığında serbest bırakılacaktı. Ayrıca Bizans’ın elindeki bütün Müslüman esirler salıverilecek ve Selçuklulara yıllık vergi ödenecekti. Ancak Türk askerlerinin eşliğinde memleketine gönderilen Diogenes tahtından indirildi. Gözlerine mil çekilerek hapse atıldı. Yerine geçenler bu anlaşmayı tanımadılar. Bunun üzerine Türk komutanlara Anadolu’nun fethinin tamamlanması emri verildi.
a) Malazgirt Zaferinin Önemi
Malazgirt Meydan Savaşı askeri, siyasi ve Türk-İslam tarihi bakımından çok önemlidir. Tarihin kaydettiği en büyük imha muharebelerinden biridir. Muazzam Bizans ordusu, sayıca çok az, fakat disiplinli Türk ordusu tarafından bozguna uğratılarak yok edilmiştir. Burada üstün sevk ve idare gücünün rolünü görmekteyiz.
Bizanslılar haçlı zihniyeti ile hareket edip İslam dünyasını da ezmek amacını gütmüşlerdir. Bu bakımdan savaş İslam ve Hristiyan dünyalarının karşılaşması şekline dönüşmüştür. Nitekim camilerde ve kilislerde taraftar ordular için dualar edilmiştir. Sonuç, İslamiyet’in zaferi olarak değerlendirilmiştir.
Savaşta Peçenek ve Uzların Selçuklular tarafına geçmesi, savaşın sonucuna ne olursa olsun Türk Milli Şuuru bakımından önemlidir. Dini duyguların çok baskın olduğu bir çağda, Hristiyan olan Uz ve Peçenekler’in Müslüman olan Selçuklular’ın tarafına geçmesinde dil, önemli bir rol oynamıştır. Bu davranış devrine göre çok önemli bir hadisedir. Çok geniş coğrafyaya yayılmasına rağmen Türklerin öz benliklerini ve milli şuurlarını korudukları görülmektedir.
Malazgirt Savaşı bir vatan savunmasıdır. Bizanslılar Anadolu’da çeşitli sürgün ve baskılarla nüfusun boşalmasına sebeb olmuşlardır. Bu boşlukta Türkmenler tarafından doldurulan birçok şehir tamamen Türkleşmişti. Anadolu’nun fetih hareketlerinde üs olarak kullanılan Ahlat bunlardan birisidir. Bizans İmparatoru’nun maksadı Selçuklu tehlikesini durdurmak değil Türk gücünü tamamen ezmektir. Nitekim Türk elçisine “Barış ancak Rey şehrinde olur” şeklindeki hitabı bunu açıkça göstermektedir. Bu bakımdan, 26 Ağustos 1922 ile 26 Ağustos 1071 arasında mahiyet bakımından hiçbir fark yoktur.1040’ta Dandanakan’da kurulan devlet, 1071’de Türkiye’nin kapılarını açmış, 1176’da korunmuş(Miryakefalon Savaşı),1922’de de bu toprakların ebedi Türk yurdu olduğu bütün cihana bir kere daha duyurulmuştur.
3- Türkiye’de kurulan
İlk Türk Devletleri
Malazgirt Zaferi’nden sonra yapılan anlaşmaya Bizans’ın yeni yönetimi uymayınca, Sultan Alp Arslan, komutanlarına Anadolu’nun tamamen fethedilmesi emrini vermişti. Alp Arslan’ın yerine geçen Melikşah zamanında da bu fetih hareketleri devam ettirildi. Kutalmışoğlu Süleymanşah ve kardeşi Mansur gibi hanedan üyeleri ile Artuk Bey, Tutak, Danişment Gazi, Mengücek, Ebulkasım gibi komutanlar, emrindeki Türkmenlerle Anadolu içlerine akınlar düzenlediler. Anadolu’nun fatihi olan bu değerli komutanlar veya oğulları hâkim oldukları bölgelerde kendi devletlerini kurdular. Bu devletler, Anadolu’da kurulan ilk Türk devletleridir. Melikşah’ın ölümünden sonra (1092) bu Türkmen beylikleri daha bağımsız hareket etmişlerse de çoğu siyasî bakımdan Irak Selçuklularına bağlıydılar. Anadolu’nun Türkleşmesinde önemli rol oynayan ilk Türk devletleri, genellikle küçük, mahallî devletlerdi. Ancak Saltuklular, Danişmentliler, Mengücekler ve Artuklular diğerlerinden daha güçlü idi. Zamanla Türkiye (Anadolu) Selçukluları, bu devletler üzerinde hâkimiyetini kurarak, Anadolu’da Türk birliğini sağlamıştır.
A- Danişmentliler (1072- 1178)
Sivas merkez olmak üzere Tokat, Niksar, Amasya ve Kayseri civarında kurulmuştur. Devletin kurucusu Melikşah’ın komutanlarından Danişment Gazi Ahmed Bey’dir. Rivayete göre Türkmenlere öğretmenlik yaptığı için Dânişmend Gazi diye anılan Ahmed Bey, Türkiye Selçukluları Sultanı Süleymanşah’ın ölümüyle nüfuzunu daha da artırdı. Ankara, Kastamonu, Çankırı’yı ele geçirdi. I.Kılıçarslan ile beraber Haçlılara karşı savaştı ve Antakya Haçlı Prensi Bohemond’u esir ederek Malatya’yı ele geçirdi. Yerine geçen oğlu Gazi Bey zamanında devlet en güçlü devrini yaşamıştır (1104). Öyle ki Türkiye Selçukluları ve Bizans’ın iç işlerine müdahale eder oldular. Gazi Bey, Haçlılardan Konya’nın geri alınmasına (1116) ve taht mücadelesinde desteklediği I.Mesud’un burada sultan ilân edilmesine yardım etti. Danişmentliler, her zaman Haçlılara ve Bizans’a karşı başarılar kazanmışlar ve fethettikleri toprakların Türkleşmesini sağlamışlardı. Bu sebeple Türkiye Selçukluları, Türkler arasında itibarı çok fazla olan Danişmentlileri en büyük rakipleri olarak görmüşlerdir. Nitekim taht mücadelelerinden faydalanan II. Kılıçarslan, Danişmentli şehirlerini ele geçirerek bu devlete son vermiştir (1178).
B- Saltuklular (1072–1202)
Beyliğin merkezi olan Erzurum ve civarı, Alp Arslan’ın komutanlarından Ebûlkasım Saltuk tarafından fethedilmişti. Oğlu Ali Bey ise devletin asıl kurucusu sayılır. Ali Bey’in oğlu İzzettin Saltuk zamanında Saltuklular en güçlü dönemlerini yaşamışlardır (1132–1174). Bayburt, Kars, Oltu, İspir, Tercan ve Trabzon havalisi beyliğe dahil edilmiştir. İzzettin Saltuk, bölgedeki diğer Türk beyleri ile iş birliği yaparak Gürcülere karşı başarılı savaşlar yaptı. Ayrıca Trabzon Rumlarıyla da mücadele etti. Gürcüler üzerine sefere çıkan Türkiye Selçukluları hükümdarı II. Süleyman Şah, Saltuklu Beyi Melikşah’tan Erzurum’u alarak bu devlete son vermiştir (1202).
C- Mengücekler (1072–1228)
Alp Arslan’ın komutanlarından emir Mengücek, Erzincan ve Kemah çevresini fethederek bu devletin temelini atmıştır. Beylik hakkındaki ilk bilgiler oğlu İshak zamanında başlar (1118–1142). Danişmentlilerin hâkimiyetini tanıyan İshak’ın ölümünden sonra devlet iki kola ayrıldı (1142). Oğullarından Davud Erzincan ve Kemah’a; Süleyman ise Divriği’ye hâkim oldu.
a) Erzincan-Kemah Kolu: Şebinkarahisar’ı da içine alan bu kol, Alaaddin Keykubad tarafından ortadan kaldırıldı (1228).
b) Divriği Kolu: Bu kol hakkında fazla bir bilgi olmamakla birlikte, 1250 yılına kadar Selçuklu hâkimiyeti altında varlığını sürdürdüğü bilinmektedir. Mengücekler zamanında özellikle Erzincan ve Divriği birer kültür ve ticaret merkezi durumuna gelmiştir.
D- Artuklular ( 1101 – 1409 )
Devlet adını Oğuzların Döğer boyundan Eksük-oğlu Artuk Bey’den alır. Anadolu’nun fatihlerinden olan Artuk Bey, hizmetlerinden dolayı Suriye Meliki Tutuş tarafından Kudüs valiliğine getirilmişti. Ancak Kudüs’ün Fatımîlerin eline geçmesi üzerine (1098) Artuk’un oğulları Sökmen ve İl-Gazi burada tutunamadılar. Suriye’nin kuzeyi ve Güneydoğu Anadolu bölgesine geldiler. Selçuklular tarafından kendilerine verilen bölgede, üç kol hâlinde, Artuklu devletini kurdular. Hasankeyf-Amid (Diyarbakır) Artuklu Kolu (1101- 1231): Artuk Bey’in oğlu Sökmen tarafından Hasankeyf’te (Hısn-ı Keyfâ) kuruldu. Nurettin Mehmet zamanında, Selahaddin Eyyubî‘nin de yardımıyla Diyarbakır (Amid) ele geçirildi (1183) ve burası Artukluların merkezi oldu. Eyyubîler Hasankeyf ve Amid’i ele geçirerek bu kola son verdiler (1231).Sökmen ve oğulları Haçlılar’a karşı mücadeleleriyle ün kazandılar. Nitekim Sökmen, Türkmen liderlerinden Çökürmüş ile birlikte, Urfa Haçlı Kontu II. Boudain’i esir etmeyi başarmıştır. Artuklular zamanında Diyarbakır ve çevresi Türk kültürünün en önemli merkezi hâline gelmişti. Mardin Artuklu Kolu (1108–1409):Artuklu şubeleri içerisinde en güçlü ve uzun ömürlü kolu oluşturur. Artuk Bey’ in diğer oğlu İl-Gazi tarafından Mardin’de kurulmuştur(1108). İl-Gazi Halep halkının isteği üzerine Halep’e girmiş ve oğlu Temurtaş’ı burada bırakmıştır. Oğlu Temur- taş, İl-Gazi gibi bölgedeki Haçlılarla mücadele etmiş; 1144’de Urfa’yı Haçlılardan alması İslâm dünyasında sevinçle karşılanmıştır. Güçlü devletlerarasında kalan Mardin Artukluları, Eyyubîler ve Selçukluların hâkimiyetini tanımışlardı.
E- Sökmenliler (1100–1207)
Sultan Alp Arslan’ın yeğeni Kutbettin İsmail’in komutanlarından Sökmen El -Kutbî tarafından, Van Gölü havzasında kurulmuştur. Sökmen, Müslüman Mervanoğulları’ndan Ahlat’ı alarak burayı merkez yaptığından bu beyliğe Ahlat Şahlar veya Ermen Şahlar da denilmektedir. Son Sökmen beyi İzzettin Balaban zamanında idare Eyyubîler’in eline geçmiştir. (1207)
F-Togan-Arslanoğulları Dilmaçoğulları (1084–1394)
Bitlis-Erzen dolaylarında kurulmuştur. Beyliğe adını veren Dilmaçoğlu Mehmet Bey, Malazgirt Savaşı’na katılmış komutanlardandır. 1104 yılında başa geçen Mehmet Bey’in oğlu Togan Arslan, büyük bir üne sahipti. Bu sebeple kendi soyundan gelen Erzen beyleri için Togan-Arslanoğulları denmiştir. Gürcü ve Haçlılarla mücadele eden bu beylik, oldukça uzun ömürlü olmuştur. Selçuklulardan sonra Harzemşah ve İlhanlı hâkimiyetine girmişler; Akkoyunlular tarafından beyliğe son verilmiştir (1394).
G- İnaloğulları (1103–1183)
Diyarbakır ve çevresinde kurulmuştur. Suriye Selçuklu meliki tarafından Amid (Diyarbakır) valiliğine getirilen Tuğ Tegin, Haçlılarla mücadele için ayrıldığı şehri Türk beğlerinden İnal’a vermişti. İnal Bey 1103’de Amid’de kendi hükûmetini kurdu. Yaklaşık 80 yıl süren beylik, Amid’in Selahaddin Eyyubî tarafından ele geçirilmesiyle sona ermiştir (1183). İnaloğulları, Amid’de(Diyarbakır) birçok eser bırakmıştır. Onlar zamanında şehirde 40 bin ciltlik bir kütüphane kurulmuştur.
H- Çubukoğulları (1085–1113)
Beyliğe adını veren Emir Çubuk, Anadolu’nun fethinde ve özellikle Amid’in (Diyarbakır) ele geçirilmesinde önemli rol oynamıştır. Bir ara Selçuklular adına Amid askerî valiliğine de getirilen Emir Çubuk, Harput merkez olmak üzere Palu, Arapkir ve Çemişkezek’te kendi hükûmetini kurmuştur. Oğlu Mehmed Bey zamanında Artuklu Belek Gazi, Harput’u ele geçirerek beyliğe son vermiştir (1113).
İ- İnançoğulları (1262–1335)
Kurulduğu yerden dolayı Lâdik -Denizli Beyliği adıyla da bilinir. Bu bölge Malazgirt Savaşı’ndan kısa bir süre sonra Türkleşmiştir. Nitekim Denizli bölgesine 200 bin çadır halkının yerleştiğini dönemin kaynakları yazar.
1262 yılında Selçuklulara karşı ayaklanarak, İlhanlı hâkimiyetine geçen Mehmet Bey, devletin kurucusudur. Mehmet Bey’in torunu olan İnanç (Yinanç) Bey, beyliğe ismini vermiştir. Germiyanlıların ilhakıyla İnançoğulları beyliği sona ermiştir (1335).
K- Çaka Bey (1081–1097)
İzmir ve çevresinde kurulduğundan İzmir Beyliği olarak da anılır. Oğuzların Çavuldur boyuna mensup olan Çaka Bey, uzunca bir müddet kaldığı İstanbul’dan kaçarak, İzmir’ e gelmiş ve burada beyliğini kurmuştur (1081). Bizans tahtını ele geçirmek için Peçeneklerle ittifak kurmuşsa da amacına ulaşamamıştır. Ancak oluşturduğu donanma ile Midilli, Sakız, Sisam, Rodos gibi Ege adalarını ele geçirmiştir. Bu güçlü düşmandan kurtulmak isteyen Bizans, damadı olan I.Kılıçarslan’ı aleyhine kışkırtmıştır. Bir rivayete göre Kayınpederi Çaka Bey’i yanına çağıran I. Kılıçarslan, onu hileyle öldürtmüştür. Ancak bazı kaynaklarda Çaka Bey’in ölmediği ve Bizans donanmasının kuşatmasındaki İzmir’i teslim ettiği yazar (1097).Çaka Bey, Anadolu’daki ilk Türk denizcisi, kurduğu donanma ise ilk donanma olarak kabul edilmektedir.
L- Tanrıvermişoğulları
Çaka Bey’in İzmir’de hâkimiyetini kurduğu yıllarda Tanrı-bermiş adlı bir Türk komutanı da ele geçirdiği Efes’te beyliğini kurmuştu. Bizans’ın sahil bölgelerine yolladığı donanma Efes’i ele geçirince bu beylik de ortadan kalkmıştır ( 1097).
4- Türkiye’de Kurulan İlk Türk Beyliklerinin Önemi
Türkiye’de kurulan ilk Türk beylikleri görüldüğü gibi kısa ömürlü devletçiklerdir. Söz konusu beylikler, çok zaman, birbiriyle savaşmışlardır. Birinin siyasi ve askeri başarısı diğer beylikleri rahatsız etmiştir. Bu durum Anadolu’da sürekli bir huzursuzluğa sebeb olmuştur. Ancak, kuruldukları merkezlere kuvvetle sahip çıkmışlar, kültür ve imar çalışmalarına önem vermişler, Anadolu’ya Türk mührünü silinmeyecek şekilde vurmuşlardır. Başta Bizans olmak üzere çeşitli Hristiyan unsurlarla mücadele etmişlerdir. Haçlı ordularına karşı yekvücut olup direnmişler, onların tahribatını hızla onarmaya çalışmışlardır.
Türkiye’de Türkmenlerin hayatı çok çetin geçmiştir. Uzun yıllar iç karışıklıklar ve dış düşmanlarla uğraşılmıştır. Bütün bunlara rağmen, Hristiyan unsurlara kin besleyip düşmanca davranmamışlardır. Bu davranışları Türklerin Anadolu’yu yönetmede rakipsiz olduklarını göstermiştir. Şayet Türkmen beyleri başarılı yönetim sergileyemeselerdi Anadolu’nun Türkleşmesi çok zor gerçekleşirdi.
5- TÜRKİYE SELÇUKLULARI DEVLETİ
Malazgirt Zaferi’ni takip eden yıllarda, Selçuklu komutanları emrindeki Türkmenlerle birlikte Anadolu’nun büyük bir kesiminde fetih hareketlerine girişmişlerdi. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi özellikle Doğu ve Güney doğu Anadolu bölgelerinde birçok Türk devleti kurulmuştu. Orta ve Batı Anadolu akınları ise Artuk Bey ve Tutak tarafından yönetilmekteydi. Ordusu Malazgirt’te büyük ölçüde dağılmış, taht mücadeleleri ile çalkalanan Bizans, bu akınlara karşı koyacak güçten yoksundu. Artuk Bey’in bölgeden ayrılmasından sonra, Süleyman Şah ve kardeşleri, Melikşah tarafından Anadolu’nun fethiyle görevlendirildiler. Böylece Türkiye Selçuklularının temeli atılmış oldu.
A- Türkiye Selçuklu Devletinin Kuruluşu
Türkiye Selçuklularının kurucusu olarak bilinen Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Selçuklu hanedanına mensuptu. Dedesi Arslan Yabgu, hile ile Gazneliler tarafından yakalanıp, tutsak alınınca, Selçuklu tahtına yeğenleri Tuğrul ve Çağrı Beyler geçmişti. Arslan Yabgu’nun ailesi bu olayı hiçbir zaman unutmadı. Nitekim Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış, Alp Arslan’ın hükümdarlığını kabul etmeyerek isyan etmiş ve savaş sırasında ölmüştü(1063). Melikşah, Kutalmış’ın oğullarını Anadolu’nun fehtinde görevlendirerek, hem bu ailenin gönlünü almış hem de merkezden uzaklaştırarak, olası bir taht mücadelesinin önüne geçmiş oluyordu. Ayrıca Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmenler de bu yolla, Anadolu’ya sevk ediliyordu. Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve kardeşleri Mansur, Alpdilek ve Dolat, önceleri Fırat ırmağı boylarında ve Urfa civarında fetihlerde bulundular. Bizans’ın elindeki Antakya’yı kuşatarak, burayı vergiye bağladılar (1074). Süleyman Şah daha sonra Batı Anadolu’ya yönelerek Bizans’a karşı topraklarını genişletir. İstanbul’un yanı başındaki İznik’in fethiyle burası merkez yapılır ve böylece Türkiye Selçukluları fiilen kurulmuş olur (1075). Süleyman Şah’ın, devletin sınırlarını Üsküdar ve Kadıköy’e kadar genişlettiğini duyan Türkmenler akın akın Anadolu’ya göçüyor, ülkede Türk nüfusu sür’atle çoğalıyordu. Onun adil yönetimi, Müslüman olmayan kitleleri de kendine çekiyordu. Bizans’ın köle muamelesi yaptığı köylüler, Selçuklu yönetimi altında hürriyetlerini kazanıyor, toprak sahibi oluyorlardı. Bizans tahtına geçen Aleksi Komnen, her geçen yıl itibarını ve topraklarını artıran Süleyman Şah ile bir anlaşma imzalamak zorunda kalır (Dragos Anlaşması) . Anlaşmaya göre Selçuklular, İstanbul Boğazı’nı terk ederek Dragos Suyu’na çekilecek, karşılığında ise Bizans’tan vergi alacaktır (1081). Süleyman Şah, Bizans ile anlaşma yaptıktan sonra yeniden Doğu seferine çıktı. Ermeniler’in elindeki Antakya’yı ele geçirdi (1084). Antakya ile beraber Çukurova’nın tamamı Selçuklu hâkimiyetine girdi. Antakya’dan vergi alan Halep emiri Şerifüddevle, bu durumu kabul etmeyerek Süleyman Şah ile savaştı. Ancak savaş alanında öldü. Süleyman Şah Halep’i kuşattı. Kendi hâkimiyet sahasındaki Halep’in kuşatılması üzerine Suriye Selçuklu Meliki Tutuş, Artuk Bey‘le beraber harekete geçti. Haleb yakınında yapılan savaşta Süleyman Şah yenildi. Üzüntüsünden kendi hayatına kıydı (1086).
Sultan Melikşah, kendine bağlı beylerin birbiriyle mücadele etmesinin Selçuklu hâkimiyetini sarsabileceği endişesiyle duruma müdahale etmek üzere Suriye’ye gelir ve neticede hanedan üyelerinin hak talep ettiği Antakya, Halep ve Urfa’yı merkeze bağlar. Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın oğulları Kılıçarslan ve Kulan Arslan’ı (Davud) yanına alarak geri döner. Böylece Anadolu Selçukluları Melikşah’ın ölümüne kadar merkezden gönderilen komutanlar tarafından idare edilmek istenir. Fakat bu maksatla Anadolu’ya gönderilen Porsuk ve Bozan bunu başaramazlar.
Sultan Melikşah’ın vefat etmesi üzerine, Kılıç Arslan ve kardeşi 6 yıldır gözetim altında bulundukları İsfehan’dan Anadolu’ya dönerler (1092).I.Kılıçarslan, İznik’te tahta çıkarak, Türkiye Selçuklularının hükümdarı olur. Büyük Selçuklu Devleti ile gizliden gizliye sürdürülen hâkimiyet mücadelesi Melikşah’ın ölümüyle aşikâr bir hâl almış ve Türkiye Selçukluları artık müstakil hareket etmeye başlamıştır. I.Kılıçarslan, kuvvetli bir donanma inşa eden Çaka Bey’in kızını alarak, onunla ittifak kurdu. Ancak Bizans’ın kışkırtmasıyla, Anadolu hâkimiyetine engel gördüğü Çaka Bey’i daha sonra ortadan kaldırdı (1093).
Marmara kıyısında oluşturduğu donanma ile güçlenen I.Kılıçarslan, Bizans’a yöneldiği esnada kendisini Haçlılar gibi büyük bir tehlike bekliyordu. Vatan kurma aşamasında olan Selçuklular Haçlı seferleriyle büyük bir darbe yedi. Batı Anadolu ve Marmara elden çıktı. Selçuklular iç bölgelere çekilmek zorunda kaldılar. Kalabalık Haçlılar karşısında şehirler harap hâle geldi; sayısız can ve mal kaybı oldu. Suriye, Mısır ve Filistin’de birçok şehir Haçlıların eline geçti.
B- Haçlı Seferleri, Sebebleri, Sonuçları
Hristiyanlarca kutsal sayılan topraklar VII. yüzyıldan itibaren Müslüman devletlerin kontrolündeydi. Kudüs ve çevresi Hristiyanlar için çok önemliydi. Orta Çağ’da Avrupalılar kutsal beldelerini Müslümanların elinden almak için çeşitli askeri seferler düzenlediler. Sefere katılan askerler zırhlarına haç işaretini işletmişlerdir. Haç Hristiyanları hilal de Müslümanları temsil ediyordu. Bunun için Hristiyanlara Ehl-i Salip(Haç Sahibi) denmişti.
İşte, başta Küdus olmak üzere Hristiyanlarca kutsal sayılan beldeleri geri almak üzere 1096–1270(174 yıl) yılları arasında düzenlenen sekiz Hristiyan askeri seferine Haçlı Seferleri adı verilmektedir. Bu seferlerin siyasi, sosyal ve ekonomik birçok sebebi vardır.
Müslümanların Filistin, Suriye ve İspanya’nın yanında Anadolu’yu fethetmeleri Avrupa’da büyük endişe uyandırmış, Hristiyanlık şuuru incinmişti.
İslam ülkeleri zenginlik ve refah içerisindeydi. Avrupalıların ziraatleri ilkel, sanayileri yok denecek kadar azdı. Tek zengin Hristiyan ülkesi Bizans’tı. Müslümanlar, Akdeniz’i, İpek ve Baharat yollarını idaresi altına almışlardı.
Hristiyanlarca kutsal sayılan Kudüs’ün Müslümanların elinde bulunması haysiyet kırıcı olarak nitelendiriliyor ve kurtarılması gerektiğine inanılıyordu.
Bütün bu duyguları harekete geçiren en önemli hadise, Türklerin Bizans’ı zorlayıp İznik merkezi olan bir devlet kurmasıydı. Çünkü Marmara ve Adalar denizlerini geçip Avrupa’ya sarkacak Türk kuvvetlerinin önünde hiç kimse duramayacaktı.
Hristiyanlarda birlik olmamakla beraber, İslam dünyasında da durum pek farklı değildi. Büyük Selçuklu Devleti, iç karışıklarla çalkanıyor, Fatimiler, Selçuklulara karşı düşmanca hareket ediyordu. Dünya bu siyasi ve sosyal şartlarda iken Katolik dünyasının lideri Papa II. Urbanus harekete geçti. Kudüs’ün Müslümanların elinde olmasını bütün felaketlerin temel sebebi olarak gösterdi. Dini duygular siyasi amaçlar için alabildiğine sömürüldü. Hristiyan taasubu körüklendi; Müslüman, özellikle Müslüman-Türk düşmanlığı aşılandı. Hristiyanlar, Kudüs’ü geri aldıkları takdirde esenliğe kavuşacaklarına, Doğu’nun zenginliklerine sahip olacaklarına inandırıldı. Böylece 174 yıl sürecek olan seferler başlatıldı
a) İlk Haçlı Seferi: Bizans İmparatoru Aleksi Komnen, Türk ilerleyişini durdurmak için Papa II. Urban’dan yardım istemişti. Papa bir çağrıda bulunarak Türklere karşı harekete geçilmesini sağladı. Böylece Haçlı seferleri başlamış oluyordu. Piyer L’hermit liderliğindeki sayıları yüz binleri bulan çapulcu ve düzensiz kitlelerden oluşan ilk Haçlı grubu İstanbul’a ulaştı(1096). Bu sırada I.Kılıçarslan, Danişmentlilere karşı Malatya kuşatmasında bulunuyordu. Haçlı ordusunun geldiğini duyunca hemen geri döndü. İlk Haçlı kitlesinin tamamına yakını sultanın kardeşi Davud tarafından yok edildi. Ancak arkadan gelen ve sayıları yüz binleri bulan asıl Haçlı ordusu İznik’i ele geçirdi (17 Haziran 1097). I.Kılıçarslan Haçlı ordusunu Eskişehir (Doreleon) yakınında karşıladı. Onları bozguna uğrattıysa da sayıları oldukça fazla olan Haçlılar karşısında geri çekilmek zorunda kaldı. Bundan sonra Haçlılara karşı vur kaç taktiği uygulandı. Yıpratma savaşıyla Haçlılara büyük zayiat verdiriliyordu. Ancak Konya, Urfa, Antakya gibi şehirlerin düşmesine engel olunamadı. Nihayet Haçlılar, Fatımîlerin elindeki Kudüs’e ulaştı ve burayı işgal ettiler(15 Temmuz 1099). Haçlılar ele geçirdikleri yerlerde, Haçlı kontluklarını kurdular.
b) İkinci Haçlı Seferi: Türkler’in Urfa Kontluğu’na son vermeleri üzerine düzenlendi. Almanya İmparatoru ve Fransa kralı bu sefere katıldı.225.000 kişilik Haçlı ordusu Sultan I.Mesud’un şiddetli direnmesiyle karşılaştı. Almanya İmparatoru yenilip İznik’e kaçtı. Fransa kralı bu neticeyi öğrenince batı yönünden Antalya’ya indi. Bir kısmı gemi ile Suriye’ye gitti. Bunlardan bazıları İslamiyet’i kabul etti.
c) Üçüncü Haçlı Seferi: Mısır sultanı Selahaddin Eyyübi’nin Kudüs’ü geri alması üzerine(1187) düzenlendi. Alman imparatoru Frederik Barbaros İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişard ve Fransa kralı Filip Ogüst’ün komuta ettikleri bu sefer çok meşhurdur. Haçlı ordusu Türkiye’ye girdiğinde, karşılarında Sultan II. Kılıç Arslan’ı buldu. Kılıç Arslan düşmanı gerilla savaşları ile yıpratıp sarsmaya başladı.Fakat Haçlılar taht şehri Konya’ya girdiler;ancak kaleyi zaptedemediler.Alman İmparatoru Silifke’de boğuldu.Fransa ve Almanya kralları deniz yoluyla Filistin’e ulaştılar.Selahaddin Eyyübi’den Kudüs’ü alamayacaklarını anlayınca geri dönmek mecburiyetinde kaldılar.
d) Dördüncü Haçlı Seferi: Eyyübilerin Filistin ve Suriye’deki faaliyetleri ve fetihleri üzerine, Papanın teşviki ile düzenlendi. Bu sefer Hristiyan dünyası için tam bir yüz karasıdır. İstanbul’a gelen Haçlılar kutsal beldelere gitmekten vazgeçtiler. Dünyanın en büyük şehri olan İstanbul’un zenginliği gözlerini kamaştırmıştı. Kukla bir imparator tayin ettiler. Katolik Latinleri sevmeyen halk ayaklandı. Haçlılar yerli ahaliyi kılıçtan geçirdiler, şehrin zenginliğini insafsızca yağmaladılar. Kiliseleri de soydular. Milyonluk ve bayındır bir belde olan şehir harabeye döndü. İstanbul’da bir Latin İmparatorluğu kurdular(1204).Bunun üzerine Bizans İmparatorluk hanedan mensupları Anadolu’ya kaçtılar. İznik’te ve Trabzon’da iki devlet kurdular. İznik İmparatorluğu Selçukluların da desteğini sağlayarak Latinlerle mücadelesini sürdürdü.1261’de Latinleri İstanbul’dan kovdular.
Bunların dışında V.(1217–1221),VI.(1228–9),VII.(1248–1254) ve VIII.(1270) Haçlı Seferleri düzenlemişse de ilk dördü kadar önemli olmayıp Türkiye Selçuklu Devleti’ni yakından ilgilendirmemektedir.
C- Türkiye Selçuklularının Altın Çağı
a) I. Alaaddin Keykubad Zamanı: Kardeşler arası mücadelede İzzeddin Keykavüs’ün tarafını tutan devlet adamları, Alaaddin Keykubad’dan çekinmekteydiler. Buna rağmen vezir Seyfeddin Ayaba’yı tutuklu olduğu Malatya’ya gönderdiler. Vezir Ayaba, Alaaddin Keykubad’a intikam almayacağına dair ahidnâme (sözleşme) imzalattı. Böylece Alaaddin Keykubad Selçuklu tahtına geçti (1220) .Alaaddin Keykubad, devlet işlerinde mutlak hâkim olmak istiyordu. Bu sebeble anlaşmaya rağmen, bir kısım devlet adamını ve komutanları tasfiye etmeye karar vermişti. Düzenlediği bir eğlencede, başta veziri Seyfeddin Ayaba olmak üzere bunların hepsini hapsedip, öldürttü (1223 ). Bu hareketi, devletin güçlenmesini sağlamıştır. Moğol tehlikesinin yaklaşması üzerine Keykubad, Konya, Sivas, Kayseri gibi şehirleri surlarla çevirdi. Anadolu’nun doğusundaki kaleleri onarttı veya yenilerini yaptırdı. Keykubad, Lâtin işgalinden sonra Rumların eline geçen Kolonoros (Kandelor) kalesini kuşattı. Burası askerî ve ticarî bakımdan büyük öneme sahipti. 100 mancınıkla kuşatılan Kolonoros, 1223’de Selçukluların eline geçti. Burada bir tersane kuruldu, şehrin surları yenilendi. Selçuklu sultanının adından dolayı buraya Alâiye denildi (Bugünkü Alanya). Alaiye devletin kışlık merkezi oldu. Tersanelerde yapılan gemilerle hem ticarî faaliyetler hem de askerî faaliyetler hız kazanmıştır. Kırım’daki Sogdak limanına, Sinop’tan bir donanma gönderildi. Emir Çoban komutasındaki donanma Soğdak’ı ele geçirdi. Çevredeki Rus knezlikleri (prenslik) itaat altına alındı (1224). Buraya tüccarlar ve din adamları gönderildi. Bu sefer Selçukluların düzenlediği ilk denizaşırı seferdir. Güneyden gelen tüccarlar, Ermeniler tarafından saldırıya uğramaktaydı. Bu nedenle, Keykubad, komutanlarından Çavlı ve Ertokuş’u Ermeniler üzerine gönderdi İçel ve çevresi alınarak buraya Türkmenler yerleştirildi (1226). Aynı yıl Diyarbakır (Amid) Artukluları, Eyyubîlere bağlanmak isteyince, Keykubad doğu seferine çıktı. Eyyubî-Artuklu ordularını yenerek, Artukluları tekrar kendisine bağladı. Ancak Moğol tehlikesi gittikçe yaklaşmaktaydı. Bu sebeple doğudaki kaleleri onarttı. Moğollara karşı Eyyubîlerle ittifak kurma gereğini duydu. Esir ettiği Eyyubî komutanlarını serbest bıraktı. Melik Adil’in kızıyla evlenerek, ittifakı daha da güçlendirdi. Erzincan ve Kemah’ı alarak Mengücekli Beyliğini topraklarına kattı (1228). Böylece Moğollara karşı alınacak tedbirler tamamlanmış oluyordu. Moğol istilâsına uğrayan ülkesini terk etmek zorunda kalan Celaleddin Harzemşah, Doğu Anadolu bölgesine gelmişti. Alaaddin Keykubad, Moğol tehlikesinin büyüklüğünü bildiğinden Eyyubiler’den sonra Harzemşah Celaleddin‘e de ortak hareket etme teklifinde bulundu. Ancak Celaleddin, kendisini Büyük Selçukluların vârisi gördüğünden, Türkiye Selçukluları’nı hâkimiyeti altına almak istiyordu. Selçukluların Erzurum hâkimi Cihanşah’ın da kendine katılması ve kışkırtmaları onu daha da cesaretlendiriyordu. Ancak 1230’da yapılan Yassıçemen Savaşını Türkiye Selçukluları kazandı. Alaaddin Keykubad zamanı, her açıdan Selçuklular’ın en parlak dönemini oluşturur. Anadolu‘daki Türk siyasî birliği tamamen gerçekleşmiş, devlet en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Ülkenin dört bir yanında imar faaliyetleri hız kazanmıştır. Uzak görüşlülüğü sayesinde Moğol tehlikesi onun zamanında atlatılmştır. Ancak zamansız ölümü, Selçuklular ve İslâm dünyası için gerçek bir kayıp olmuştur.
b) Türkiye Selçuklu Devleti’nin Dağılması: Keykubad’dan sonra Selçuklu tahtına II. Gıyaseddin Keyhüsrev geçti (1237–1246). Ancak asıl güç veziri Saadeddin Köpek’te idi. Bu vezir türlü hilelerle büyük komutan ve devlet adamlarını öldürttü. Bunlar arasında II. Kılıçarslan ve Keykubad devrinde üstün hizmetleri bulunanan Altun-Apa, Emir Pervane ve ünlü komutan Kemalettin Kâmyar ilk akla gelenlerdir. Harzem Beylerinden Kayır Han’ın katledilmesi ise tam bir felâketle sonuçlanmıştır. Liderlerinin öldürülmesi üzerine Harzemşah askerleri isyan ederek Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmını tahrip ettiler. Nihayet bu olayların sorumlusunun Saadeddin Köpek olduğunu anlayan II. Keyhüsrev, vezirini öldürttü (1239). Celâleddin Karatay ‘ı vezirliğe getirdi.
c) Babaîler İsyanı: Devlet otoritesinin sarsılması üzerine Doğu ve Güneydoğu’daki Türkmenler huzursuzlanmışlardı. Devlet Türkmenlere karşı şiddetli tedbirler alınca Türkmenler patlamaya hazır hâle gelmişlerdi. Baba İshak adındaki derviş bu durumdan faydalanarak, Türkmenleri etrafında topladı ve büyük bir isyan başlattı. Üzerine gönderilen orduları yenen isyancı Türkmenler, Adıyaman ve Maraş’tan sonra Amasya ve Tokat’a kadar isyanı yaydılar. Nihayet Kırşehir dolaylarında Selçuklu ordusu, Türkmenleri yendi. Baba İshak’ın öldürülmesiyle, isyan güçlükle bastırılabildi (1240).
d) Kösedağ Savaşı: Baba İshak İsyanı, devlet otoritesinin ve gücünün daha da zayıflamasına yol açmış idi. Bu isyana kadar, Türkiye Selçuklularından çekinen Moğollar, artık devletin bir isyanı karşılamaya bile gücünün yetmediğini düşünmeye başladılar. Bir Moğol ordusu, Erzurum’u kuşatarak, şehri yağma etti. Böylece Selçuklular’ın kuvvetini sınayan Moğollar, istedikleri sonucu alınca Anadolu’ya Baycu Noyan komutasında bir ordu gönderdiler. II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Moğol ordusunu Sivas-Erzincan arasındaki Kösedağ mevkiinde karşıladı. Selçuklu ordusunun 80 bin kişiyi bulan kuvveti karşısında, Baycu Noyan’ın 30 bin kişilik bir ordusu iktisadî bulunmaktaydı. Bu sayı üstünlüğüne rağmen, Selçuklu ordusu iyi yönetilmemekteydi. Henüz öncü kuvvetlerin yenilmesi üzerine, sultan ve komutanlar savaşın kaybedildiğini düşünerek, savaş bölgesinden kaçtılar. Moğollar bile, Selçukluların taktik gereği çekildiklerini zannederek uzun süre onları takip etmediler (1243 ).Kösedağ Savaşı’ndan sonra Moğol orduları Sivas, Erzincan ve Kayseri’yi zapt ederek, bu kültür merkezlerini yağmaladılar; katliamlara giriştiler. II. Gıyaseddin Keyhüsrev, her yıl vergi vermek suretiyle Baycu Noyan ile bir anlaşma yaptı. Böylece Selçuklu Devleti, Moğolların hâkimiyetine girmiş oluyordu.
Selçuklulara bağlı olan Anadolu’daki beylikler ve Trabzon Rumları bağlarını kopardı. Moğollar bu dönemden sonra istedikleri kişiyi Selçuklu tahtına getirmeye başladılar. Artık Selçuklu sultanları âdeta onların memuru gibi hareket etmeye başladılar. Ülkede dirlik düzenlik kalmamıştı. 1246’da Keyhüsrev öldü, üç oğlu arasında taht mücadelesi başladı. Bu esnada vezir Celaleddin Karatay ülkeyi toparlamaya çalışmaktaydı. Karatay’ın da ölmesi üzerine karışıklık iyice arttı. Moğollların büyük hanı Kubilay, batı seferleri için kardeşi Hülagu’yu görevlendirmişti. Hülagu, İran merkez olmak üzere İlhanlı Devleti’ni kurmuştu. Böylece Türkiye Selçukluları da İlhanlılara bağlanmış oluyordu. Vezir Karatay’ın ölümü üzerine Hülagu, Anadolu’ya Baycu Noyan komutasında ikinci bir ordu yolladı (1254). Hülagu’nun emriyle Selçuklu ülkesi, Kızılırmak sınır olmak üzere ikiye bölündü. Kızılırmak’ın doğusu IV. Kılıçarslan’a; batısı ise II. İzzeddin Keykavüs’e bırakıldı. Ancak asıl yönetim vezirliğe getirilen Muîniddin Süleyman Pervane’ de idi. Muîneddin Pervane, ölene değin devletin bütün gücünü elinde toplamıştır. Bu nedenle 1262–1277 yılları arasına, Muîniddin Pervane Devri de denilmektedir. Çok kurnaz bir politikacı olan bu kişi, olumsuz davranışlarına rağmen, halkı bir ölçüde rahatlatmış idi. Bir taraftan İlhanlıları oyalayarak, onların Anadolu’ya girmelerini önlerken, diğer yandan İlhanlılar’a karşı Memluklular’ı gizlice ülkeye davet etmekteydi.
Memlûk Türk Hükümdarı Baybars, Moğollara ilk yenilgiyi tattıran kişi olmuştu (1260). Muîniddin Pervane gibi Anadolu’daki bir kısım beyler de onu Anadolu’ya davet etmekteydiler. Aralarında yapılan gizli görüşmeye göre Sultan Baybars Anadolu’ya geldiğinde Selçuklu beyleri de kendilerine katılacak ve İlhanlılarla mücadele edilecekti. Baybars ordusuyla Anadolu’ya girdi. Fakat İlhanlılardan çekinen Muîniddin Pervane ve beyler Baybars’ı karşılamadılar. Elbistan Ovasında yapılan savaşta Moğol ordusu büyük bir yenilgiye uğratıldı (1277 ). Kayseri’ye giren Sultan Baybars, Selçuklu tahtına oturdu. Fakat kendisini yardıma çağıranlar, yanına gelmediği için burada daha fazla kalmadı. Ülkesine geri döndü. Anadolu’ya giren İlhanlı Hükümdarı Abaka, Elbistan Ovası’ndaki yenilgi karşısında büyük bir öfkeye kapıldı. Şehirler yağmalandı ve 200 binden fazla Türkmen katledildi. İkili oynadığını düşündükleri Muîneddin Pervane de ortadan kaldırıldı (1277). Muîneddinin Pervane’nin ölümünden sonra İlhanlılar, devlet işlerine daha çok müdahale etmeye başladılar. Halk üzerindeki baskılarını da gittikçe artırdılar. Vezirliğe getirilen Fahreddin Ali (Sahib Ata), İlhanlı baskısını hafifletmeye çalıştı. Sahib Ata’nın ölümünden sonra (1288) devlet bir daha toparlanamadı. İlhanlı Hükümdarı Gazan Han’ın emriyle, III. Keykubad öldürüldü. Yerine II. Gıyaseddin Mesut getirildi. Bu kişi İlhanlılar’ın sıradan bir memurundan farksız değildi. Nihayet onun ölümünden sonra, Selçuklu Hanedanı ortadan kalktı. Artık Türkiye toprakları doğrudan İlhanlı Devleti’ne bağlandı (1308).
D- Beylikler Dönemi
Türkiye Selçuklularının Moğol tahakkümüne girmesinden sonra uc beyleri daha bağımsız hareket etmeye başlamıştır. Bu dönemde hem otoritesi kalmayan Selçuklulara hem de Moğollara karşı mücadele edilmiştir. Anadolu’daki İlhanlı hâkimiyetinin zayıflamasıyla birlikte Türkmen beyleri bulundukları bölgelerde bağımsızlığını ilân etmişler ve kendi beyliklerini kurmuşlardır. Bu döneme Beylikler Dönemi adı da verilmektedir. Selçukluların zayıflamaya başlamasıyla ortaya çıkmaya başlıyan Beylikler, İlhanlı hâkimiyetinin bitmesiyle beraber tam bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. Uclarda yer almaları sebebiyle Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük hizmetleri vardır. Onlardan kalan kültür mirası, şehirlerimizi süsleyen eserler, günümüze kadar ulaşmıştır. Anadolu Türk birliğini sağlamak için bu beylikler birbirleriyle mücadele etmişlerdir. Nihayet Osmanlı Beyliği gittikçe güçlenerek, birliği sağlamıştır. Başlangıçta en küçük beyliklerden biri olan Osmanlıların bu denli büyümesi, bulundukları coğrafya ve güttükleri siyasetle ilgilidir. Söğüt ve Domaniç arasında kurulan Osmanlılar, Bizans ile savaşarak itibarını artırırken, diğer beylikler zamanla uc olmaktan çıkmışlardır. Bu sebeple genişleme imkânını bulamamışlar ve birbirleriyle mücadele etmişlerdir.
a) OSMAN OĞULLARI
Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Bey’in ataları, Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyundandı. Kayı boyu Anadolu’ya Selçuklularla birlikte gelmişti. Kayı boyunun beyi Ertuğrul Gazi’nin yararlılıkları üzerine Türkiye Selçuklu Sultanı I.Alaaddin Keykubat, bu Türk boyunu Ankara’nın batısındaki Karacadağ taraflarında iskân ettirdi. Kayılar daha sonra boy beyleri Ertuğrul Gazi ile birlikte Söğüt ve Domaniç bölgesine yerleştiler(1231).Kayı boyu bu tarihten itibaren Türkiye Selçuklularının uc teşkilatı içinde yer almıştır. Ertuğrul Gazi’nin ölümünden sonra yerine geçen küçük oğlu Osman Bey, Osmanlı Devleti’nin kurucusu kabul edilir. Devletin ilk merkezi Söğüt oldu. Küçük bir beylik olarak kurulan devlet kısa zamanda büyük bir devlet haline gelecektir.
b) Karamanoğulları (1256–1487)
Oğuzların Afşar boyuna mensuptular. Selçuklu Sultanı I.Alaaddin Keykubad tarafından İç-İl’e yerleştirilmişlerdi. Nure Sofı’dan sonra oğlu Karaman Bey, Afşarların lideri olmuş ve kurulan beylik onun adını almıştır. 1256’da Ermenek tarafında kurulan beylik Moğollara ve Selçuklulara karşı amansız mücadelelere girişmiştir. Karamanoğlu Mehmet Bey, Selçuklulara isyan eden Hatiroğlu ve Şehzade Cimri ile iş birliği yapmış; Selçuklular’ın elinden Konya’yı alarak, Cimri’yi (Siyavuş) tahta oturtmuş idi. Mehmet Bey, Farsça konuşan devlet adamlarına ve Moğollara tepkisini göstermek için, Türkçeyi resmî dil ilân etmesiyle tanınır. İlhanlıların yıkılmasından sonra Karamanoğulları beyliği gücünü daha da artırmış, bölgedeki diğer beylikler ve özellikle Osmanlılarla mücadele etmiştir. İlk Osmanlı-Karaman mücadelesi Alaaddin Ali Bey zamanında başlamış (1361) ve beyliğin sonuna kadar devam etmiştir. Fatih tarafından kesin olarak itaat altına alınan Karamanoğulları (1473), daha sonra oluşturulan Karaman Eyaleti ile merkeze bağlanmıştır (1487). Karamanoğulları Beyliği, Osmanlıların en güçlü rakibi idi. Kendilerini, Selçuklular’ın mirasçısı olarak görmekteydiler. Bunu gerçekleştirmek için Osmanlılara karşı Timur, Memlûkluler ve Bizans ile iş birliği yapmaktan çekinmemişlerdir. Karamanoğullarının Türk tarihindeki yeri büyüktür. Onlar her dönemde hürriyet ve bağımsızlığın sembolü oldular. Anadolu’nun Türkleşmesine ve Türk kültürünün gelişmesine hizmet ettiler. Ermenek, Konya, Karaman, Niğde vb. şehirleri büyük eserlerle âdeta süslemişlerdir.
c) Germiyanoğulları ( 1300 – 1429 )
Germiyanlı Türkmenleri önceleri Malatya civarında iken, I.Alaaddin Keykubad zamanında Kütahya havalisine göç etmişlerdir. Germiyan aşiretinin reisi Alişir Bey ve oğulları Selçukluların hizmetinde bulunmuştur. I.Yakup Bey zamanında Kütahya merkez olmak üzere Kula, Simav ve Denizli çevresinde Germiyan Beyliği kurulmuştur (1300). I.Yakup Bey zamanında Germiyanoğulları sınırlarını Ege’ye kadar genişletmiş; Bizans’ı vergiye bağlamışlardır. I. Yakup Bey’in ölümüyle Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Karesioğulları gibi yeni beylikler ortaya çıkmıştır. Germiyan Beyleri, Osmanlılarla yakın ilişkiler kurmuşlardır. Germiyan Beyi Süleyman Şah’ın kızı Devletşah Hatun, şehzade Yıldırım Bayezid ile evlenmiş; çeyiz olarak Simav, Emet ve Tavşanlı ve çevresi Osmanlılara bırakılmıştır. Ancak I.Murad’ın Kosova’da şehit düşmesi üzerine II. Yakup Bey anlaşmayı bozdu. Yıldırım Bayezid bunun üzerine kayın pederini hapsederek ülkesini topraklarına kattı (1390) . Osmanlıların Ankara Savaşı’nda yenilmesinden sonra Timur, diğer beylikler gibi, Germiyanoğulları beyliğini de tekrar canlandırmıştır(1402). II. Yakup Bey yeniden beyliğin başına geçtiyse de, yerine geçecek evlâdı olmadığından, ülkesini Osmanlılara vasiyet etti. Ölümünden sonra Germiyan Beyliği Osmanlılar tarafından ilhak edildi (1429).
d) Karesioğulları ( 1293 – 1359 )
Karesi Beyliği’nin kurucusu, Melik Danişment Gazi’nin soyundan gelen Kalem Beyoğlu Karesi Bey‘dir. Selçuklular tarafından Bizans ucuna yerleştirilen bu beyler, Germiyanlılarla beraber fetihlerde bulunmuşlardır. Balıkesir ve çevresininin Bizans’tan alınmasıyla beylik kurulmuştur. 1302 tarihinden itibaren ele geçirilen Bergama, Edremit, Susurluk gibi bölgenin mühim yerleşmelerine çok sayıda Türkmen yerleştirilmiştir. Karesi Bey’in oğulları Demirhan ve Yahşi Bey, beyliği Edremit ve Balıkesir olmak üzere iki kol hâlinde yönetmişlerdir. Kısa ömürlü olan beylik Orhan Bey tarafından ortadan kaldırılmıştır (1359). Hacı İl Bey, Evrenos Bey gibi beyliğin ileri gelenleri Osmanlılara katılarak büyük hizmetlerde bulunmuşlardır.
e) Hamitoğulları ( 1280 – 1423 )
Selçukluların batıdaki uc beylerinden Hamitoğlu İlyas Bey, beraberindeki Türkmenlerle, Antalya ve Göller Bölgesinde faaliyet göstermekteydi. İlyas Bey’in oğlu Dündar Bey, önce Uluborlu, sonra da Eğridir merkez olmak üzere dedesi Hamit Bey’in adıyla anılan beyliği kurmuştur. Daha sonra beylik Antalya ve Eğridir şubeleri olmak üzere iki kola ayrılmıştır. Eğridir kolunun başına geçen Dündar Bey, İlhanlı hâkimiyetini tanımıştır. I.Murat’ın baskısıyla, Hamit Beyi Hüseyin Bey Akşehir, Beyşehir, Seydişehir ve Yalvaç’ı Osmanlılara satmak zorunda kalmıştır (1374). Tekeoğulları adıyla da bilinen Antalya koluna ise, Yıldırım Bayezid tarafından son verilmiştir (1391). Ankara Savaşı’ndan sonra yeniden canlandırılan beylik,
f) Eşrefoğulları ( 1280 – 1326 )
Selçuklu uc beylerinden olan Eşrefoğlu Süleyman Bey tarafından Beyşehir ve Seydişehir taraflarında kurulmuştur. İlk merkezleri Gurgurum iken daha sonra Beyşehri merkez yapılmıştır. Süleyman Bey’in yerine geçen oğlu Mehmet Bey, Akşehir ve Bolvadin taraflarını da ele geçirmiştir. İlhanlıların Anadolu valisi Timurtaş Bey, 1326 yılında beyliğe son vermiştir. Eşrefoğulları zamanında Beyşehir ve çevresi imar edilmiştir.
g) Alâiye Beyleri
Alaaddin Keykubad tarafından zapt edilen Alâiye(Alanya) şehrinde (1223), daha sonra küçük bir beylik kurulmuştu. Alaiye beylerinin Selçuklu hanedanından oldukları söylenir. Alaiye 1293’te Karamanoğlu Mehmet Bey’in eline geçti. Alaiye’deki Karaman beyleri Memlûklerin hâkimiyetini tanımıştı. Nihayet şehir 1427’de Memlûklere satıldı. Alaiye Beyleri kendileri ve Memlûkler adına para bastırdılar. Bu paralardan, ilk Alaiye Beyi’nin Savcı olduğu anlaşılmaktadır. Gedik Ahmet Paşa Alaiye’yi ele geçirerek, şehri Osmanlı idaresine katmıştır (1462).Tersane ve limanı ile Alaiye bir ticaret merkeziydi. Bu sebeple Alaiye Beyleri ve şehir halkı oldukça zengin idiler.
h) Menteşeoğulları ( 1282 – 1424 )
Antalya‘dan gemilerle Muğla kıyılarına çıkan Türkmenler, Menteşe Bey isimli uc beyi liderliğinde Denizli’ye kadar olan bölgeleri fethetmişlerdi. Muğla ve Aydın’ın fethiyle beylik kurulmuş oluyordu (1282). Milas, Fethiye, Denizli bölgelerinin de alınmasıyla Mesut Bey zamanında Menteşeoğulları en geniş sınırlarına ulaşmıştır (1310). Yıldırım Bayezid, ünlü Batı Anadolu seferiyle bu beyliğe de son vermiştir (1390). Ankara Savaşı ile yeniden ortaya çıkan beylik, Menteşeoğlu İlyas Bey’in ölümünden sonra Osmanlı yönetimine girdi (1424). Fatih zamanında kesin olarak beyliğe son verildi (1451).Denizcilikte ileri giden Menteşeoğulları, Güney-Batı Anadolu’nun ve sahillerin Türkleşmesinde önemli rol oynamışlardır.
i) İNANÇOĞULLARI( 1276- 1402)
Lâdik (Denizli)’de kurulmuş olan bu beyliğe, Ladik Beyliği de denmektedir. Kurucusu, uc gazisi Mehmed Bey’dir. Türkler, Ladik’e ilk olarak XI. yüzyılın sonlarından itibaren yerleşmeye başlamışlardı. Bölge bundan sonra Germiyanoğullarının hâkimiyetine girdi(1276).Ladik, bir süre tekrar Sahib Ataoğullarının eline geçti. Daha sonra Denizli, Germiyanoğullarından İnanç Bey’e verildi. Bundan sonra Ladik Beyliğine İnançoğulları denildi. Yıldırım Bayezid 1390 yılında İnançoğullarını Osmanlılara bağladı. Ankara Savaşı’ndan sonra ise Timur, İnançoğulları beyliğini yeniden Germiyanlı ailesine vererek İnançoğullarını ortadan kaldırdı(1402).
k) Sahibataoğulları ( 1288 – 1342 )
Türkiye Selçuklu veziri Sahib Ata’nın (Fahreddin Ali) iktâ’ı olan Afyonkarahisar ve çevresinde, oğulları tarafından kurulmuştur. Sahib Ata’nın ölüm tarihi beyliğin başlangıcı olarak kabul edilmektedir (1288). Nusretüddin Ahmet (İbni Sahib)’in ölümüyle, beylik, Germiyanoğulları tarafından ilhak edilmiştir (1342) .
l) Aydınoğulları ( 1308 – 1426 )
Germiyanoğullarının sübaşılarından (ordu komutanı) Aydın oğlu Mehmet Bey tarafından kurulmuştur. Merkezi Birgi olmak üzere Aydın, İzmir ve Manisa çevresine hâkim olmuşlardır. Mehmet Bey’den sonra başa geçen Gazi Umur Bey zamanı, beyliğin en parlak devridir. Kuvvetli bir donanma kuran Umur Bey, Ege adalarına seferler yapmış, İzmir’i ele geçirmiş idi (1328). Ancak güçlü bir Haçlı donanmasının işgal ettiği İzmir’i tekrar kuşattıysa da bu savaşta şehit düştü (1347). Umur Bey’den sonra Aydınoğulları eski gücünü yitirdi. Yıldırım Bayezid, Karamanlıların kendisine karşı kışkırttığı beyliği Osmanlı hâkimiyetine aldı(1390). Ankara Savaşı’ndan sonra İzmiroğlu Cüneyt Bey, Osmanlıların fetret devri mücadelelerine katıldı. Nihayet II. Murat tarafından beyliğe son verildi (1426).
m) Taceddinoğulları ( 1378 – 1428 )
Nüfuzlu bir bey olduğu bilinen Emir Taceddin beyliğin kurucusudur. Beyliğin merkezi Niksar olup, Bafra ve Ordu’ya kadar sınırlar uzanmaktaydı. Emir Taceddin, ölümüne kadar bölgenin en güçlü devletini kuran Kadı Burhaneddin ile mücadele etmiştir (1387). Kadı Burhaneddin Niksar‘ı ele geçirdiğinde Taceddin’in oğullarını yerinde bırakmıştır. Ancak Taceddinoğulları daha çok Osmanlılardın yanında yer aldılar. Taceddinoğulları’nın son beyi Mahmut, ülkeyi Osmanlılara bırakmak zorunda kalmış, böylece beylik tarihe karışmıştır (1428 ).
n) Candaroğulları ( 1292 – 1461 )
Selçuklu Beylerinden Şemseddin Yaman Candar, beyliğin kurucusudur. Bir hizmetine karşılık İlhanlılar, Kastamonu ve çevresini kendisine vermiş; böylece beyliğin temelleri atılmıştır. Daha sonra Sinop‘un da alınmasıyla beylik iki kola ayrılmıştır. Sinop kolunda İsfendiyar Bey bulunuyordu. Osmanlılar bu sebeple beyliğe İsfendiyar Beyliği de demişlerdir. Ankara Savaşı’ndan sonra Çankırı, Samsun ve Bafra beyliğe dahil edilmiştir. Fatih, Trabzon seferi esnasında bu beyliğe son vermiştir ( 1461). Ayrıca Sinop ve Çevresinde Pervaneoğulları, Kastamonu civarında Çobanoğulları ve Ankara‘da Ahiler kısa süreli hâkimiyetler kurmuşlardır.
o) Saruhanoğulları ( 1300 – 1410 )
Germiyanoğulları komutanlarından Saruhan Bey tarafından kurulmuştur. Merkezi Manisa olan beyliğin sınırları içerisinde Menemen, Foça ve Kemalpaşa (Nif) da bulunmaktaydı. Yıldırım Bayezid iç mücadelelerin sürdüğü beyliğe son verdi. Manisa Osmanlıların şehzade sancağı yapıldı (1390). Fetret devri esnasında tekrar canlanmak isteyen beyliği, Çelebi Mehmet kesin olarak ortadan kaldırdı (1410).
6- TÜRKİYEDE KURULAN DİĞER DEVLETLER
A- Eretna ve Kadı Burhaneddin Devletleri ( 1344 – 1398 )
Devletin kurucusu Eretna, aslen bir Uygur Türk’ü idi. İlhanlıların Anadolu Valisi Timurtaş, babasının İlhanlılara isyanı üzerine Mısır’a kaçmış, yerine Eretna’yı vekil bırakmıştı. Timurtaş’tan sonra Anadolu valiliğine getirilen Şeyh Hasan Celâyirî de, taht mücadelesine katıldığından Eretna Bey’i görevinde bırakmıştı. İlhanlıların içinde bulunduğu durumdan faydalanan Eretna Bey, Anadolu’nun orta kesimlerinde hâkimiyetini kuvvetlendirdi. Bağımsızlığını ilân etti( 1344). Devletin merkezi önce Sivas, sonra ise Kayseri olmuştur.
Eretna Devleti’nde önce kadılık, ardından vezirlik yapan Kadı Burhaneddin Ahmet, devletin içinde bulunduğu güç durumdan faydalanarak Sivas‘ta tahta çıktı(1381). Kendisi Oğuzların Salur boyundandır. Kısa zamanda Niğde, Erzincan ve Canik (Orta Karadeniz) bölgelerini hâkimiyetine aldı. Böylece Eretna Devleti’nden daha güçlü bir devlet kurmuş oluyordu. Kadı Burhaneddin Osmanlılar’a karşı çetin bir mücadele vermiş idi. Ancak ölümünden sonra devlet dağıldı ve hâkim olduğu bölgeler Osmanlılar tarafından ele geçirildi (1398).
B- Dulkadiroğulları ( 1337 – 1521 )
Dulkadiroğulları, Maraş ve Elbistan civarında ortaya çıkmış bir Türkmen beyliğidir. Oğuzların Bozok kolu ve Ağaçeri Türkmenlerini etrafında toplayan Dulkadiroğlu Zeyneddin Karaca Bey, Memlûklu sultanının himayesinde, Eretna Devleti’nin elinden Elbistan’ı alarak beyliği kurmuştur(1337). Yerine geçen oğlu Halil Bey zamanında Maraş, Malatya, Harput tarafları ele geçirilerek sınırlar genişletilmiştir. Dulkadiroğulları Osmanlılar ile Memlûkler arasında bir tampon görevi görmekteydi. Varlığını sürdürmek için kâh Osmanlı, kâh Memlûk hâkimiyetini kabul etmişlerdi. XVI. yüzyılın başlarında başa geçen Alaüddevle Bozkurt, Akkoyunluların elinden Diyarbakır’ı aldı, fakat Şah İsmail karşısında ağır bir yenilgiye uğradı (1507). Dostluğunu kaybettiği Osmanlılar karşısında da yenilgiye uğraması üzerine Dulkadirli toprakları Osmanlıların eline geçti (1515). Yerine geçen Ali Bey, Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’nde ve Canberdî isyanında, Osmanlılara mühim hizmetlerde bulunmuştu. Fakat Osmanlı veziri Ferhat Paşa onu kıskandığından, Yavuz’u kışkırttı. Ali Bey hile ile yakalanarak katledildi (1521). Böylece Dulkadir Beyliği ortadan kaldırılmış oldu (1521).
C- Ramazanoğulları ( 1378 – 1608 )
Ramazanoğulları, Adana merkez olmak üzere Çukurova bölgesinde kurulmuştur. Beyliğe adını veren Ramazan Bey, Oğuzların Üçok koluna bağlı Yüreğir boyundandır. Memlûk Sultanı Baybars tarafından Gazze-Antakya arasına yerleştirilen Türkmenler, daha sonra Adana ve Payas bölgesini Ermenilerden almışlardı. 1378 tarihinde Memlûklerin gönderdiği vali, Dulkadiroğlu Halil Bey tarafından öldürüldü. Bu olayla birlikte Ramazanoğulları Beyliği kurulmuş oldu. Ancak Memlûklerin gücünden çekindikleri için daha çok onların hâkimiyetini tanıdılar. Memlûklerin ve Dulkadirliler gibi iki önemli güç arasında kalan Ramazanoğulları, Yavuz Selim‘den itibaren Osmanlıların yanında yer almışlardır. 1608’de son Ramazanoğlu Beyi Pir Mansur, görevden alınarak toprakları Osmanlı beylerbeyiliğine çevrilmiştir.
D- Akkoyunlu Devleti
Akkoyunlu Devleti’ni kuran hanedan Oğuzların Bayındır koluna mensuptur. Tıpkı Karakoyunlular gibi İlhanlı hâkimiyetinin sarsılmasıyla, güçlenen Akkoyunlular, Bayındır, Döğer, Bayat, Çepni gibi Oğuz boyuna mensup kitleleri ve İnallu, Hacılu, Bayramlu ve Musullu gibi konargöçer cemaatleri etrafında toplayarak fetihlerde bulunmuşlardır. Henüz XIV. yüzyıl ortalarında Tur Ali Bey, Trabzon Rum devleti üzerinde baskı kurmuştu. Kara Yülüg Osman Bey’in kadı Burhaneddin Ahmet’i ortadan kaldırması ve Sivas’ı ele geçirmesiyle (1398) Akkoyunlular tamamen müstakil hâle geldiler. XV. yüzyıl başlarında devlet, Timur’un da yanında yer alarak gücünü artırdı ve Diyarbakır merkez olmak üzere, bütün güney ve doğu Anadolu, Akkoyunlu hâkimiyetine girdi. Uzun Hasan dönemi (1453–1478) Akkoyunluların en parlak dönemi olmuştur. Karakoyunluları ve Hasankeyf’teki Eyyubi hâkimiyetini yıkan Uzun Hasan, Azerbaycan’ın ele geçmesi üzerine başkenti Tebriz’e nakletmiş ve sınırlarını doğuda Hazar’a kadar genişletmiştir. Fakat Osmanlılara karşı Otlukbeli’nde uğradığı ağır yenilgi (1473), Uzun Hasan’ın bütün Türk dünyasının lideri olma hayalini sona erdirdiği gibi, devletinin de zayıflamasına yol açmış; ölümünden sonra çıkan taht kavgaları sonucunda devlet ikiye bölünmüştür. Neticede bundan faydalanan Şah İsmail, Tebriz’i ele geçirerek Akkoyunlu Devleti’ne son verip, Safavi Devleti’ni kurmuştur (1502).
E- Karakoyunlu Devleti
İlhanlı Hükümdarı Argun Han zamanında, Türkistandan çıkıp, Fırat ve Dicle vadilerine yerleşen Yıva, Döğer, Avşar gibi Oğuz boylarından müteşekkil Karakoyunlular (Baranlılar), İlhanlı Devleti’nin parçalanmasıyla beraber müstakil olmuşlardı. Bu dönemde başlarında bulunan Bayram Hoca’nın ölümünden sonra (1380), yerine geçen Kara Mehmet Bey, 1388’de Tebriz’i ele geçirip, burayı başkent yapmıştır. Oğlu Kara Yusuf dönemi (1389–1420) devletin en parlak devri olmuştur. Timur tehlikesini bertaraf ederek tekrar gücünü artıran Kara Yusuf, Artukluların Mardin koluna son vermiş, Diyarbakır’dan başka bütün Azerbaycan’ı hâkimiyetine almış ve bir müddet ittifak kurduğu Ahmet Celayir’i yenerek Bağdat’a hâkim olmuştur(1415). Kara Yusuf’un ölümüyle ortaya çıkan taht mücadeleleri bir sarsıntıya sebep olmuş ve geçici de olsa birlik Cihanşah döneminde (1436–1467)sağlanmıştır. Fakat Cihanşah’ın iki kez Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’a yenilmesi ve ölmesi Karakoyunluların sonu olmuştur. Nitekim Uzun Hasan 1469’da Karakoyunlu Devleti’ni tamamen ortadan kaldıracaktır.
Kategori: TARİH
