<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>KÜÇÜKKUYU ÜLKÜ OCAKLARI &#187; TARİH</title>
	<atom:link href="http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/category/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org</link>
	<description>YENİLECEĞİNDEN KORKAN, MUTLAKA YENİLİR... Yıldırım BEYAZID</description>
	<lastBuildDate>Tue, 24 Nov 2009 00:22:11 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=abc</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Tarih Boyunca Türkler &#8211; Ermeniler</title>
		<link>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/tarih-boyunca-turkler-ermeniler.html</link>
		<comments>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/tarih-boyunca-turkler-ermeniler.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2008 14:44:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[TARİH]]></category>
		<category><![CDATA[TARİH BOYUNCA TÜRKLER-ERMENİLER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/?p=36</guid>
		<description><![CDATA[&#160;
Tarih Boyunca Türkler &#8211;  Ermeniler 
ve 
Ermeni  Mezalimi
 
1- Ermenilere  Göre Ermenistan ve Tarihi
 
Ermenilere göre Ermenistan büyük ve küçük Ermenistan  diye ikiye ayrılır. Büyük Ermenistan: Kuzeyden Karadeniz ve Gürcistan, batıdan  Kızılırmak, doğudan Iran ve Hazar Denizi, Güneyde İran ve Irak ile çevrili;  Küçük Ermenistan ise Fırat&#8217;ın batısında kalan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="Section1">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 16pt; text-transform: uppercase">Tarih Boyunca Türkler &#8211;  Ermeniler <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 16pt; text-transform: uppercase">ve <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 16pt; text-transform: uppercase">Ermeni  Mezalimi<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span><br />
<em><span style="font-size: 13pt">1- Ermenilere  Göre Ermenistan ve Tarihi<o:p></o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ermenilere göre Ermenistan büyük ve küçük Ermenistan  diye ikiye ayrılır. Büyük Ermenistan: Kuzeyden Karadeniz ve Gürcistan, batıdan  Kızılırmak, doğudan Iran ve Hazar Denizi, Güneyde İran ve Irak ile çevrili;  Küçük Ermenistan ise Fırat&#8217;ın batısında kalan Adana, Çukurova, Tarsus ve <span class="SpellE">Toros</span> Dağlarının güneyinde ve Akdeniz&#8217;in kuzeyinde kalan  Kilikya dedikleri yerleri Ermeni vatanı sayarlar.<o:p></o:p></span></p>
<p><span id="more-36"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ermeni tarihi; İlmi temelden yoksun tamamıyla mitolojik  mahiyettedir. Ermenilere göre; Babacık anlamına gelen <span class="SpellE">Hayk</span>, Hz. Nuh&#8217;un çocuklarındandır. Hz. Nuh&#8217;un gemisi Ağrı  Dağına indikten sonra oğlu <span class="SpellE">Yafes&#8217;in</span> oğlu <span class="SpellE">Hayk</span> <span class="SpellE">Mezopotomya&#8217;ya</span> gitmiş, <span class="SpellE">Babil</span> Kulesinin yapımında bulunmuş, daha sonra büyük  Ermenistan dedikleri Doğu Anadolu&#8217;nun dağlık bölgesine yerleşmiş, 400 yaşında  ölmüştür. <span class="SpellE">Hayk&#8217;ın</span> torunlarından <span class="SpellE">Aram&#8217;ın</span> 300 çocuğu olmuş, Asur Hükümdarı Bel ile çarpışmış,  onu yenmiş ve <span class="GramE">bîr</span> devlet kurmuş; <span class="SpellE">Aram&#8217;ın</span> adından alınma olarak Ermeni milleti ve devleti  meydana gelmiştir. Oysa tarih bu bölgelerin; bu zamanda <span class="SpellE">Asur&#8217;lulara</span> ait olduğunu söylüyor. Daha sonra M.Ö. 14, y.y  da Hititlerin, M.Ö. 7. y.y.da <span class="SpellE">Medlerin</span> M.Ö- 6. y.y.da  Perslerin, M.Ö. 4. y.y. da Makedonya imparatorluğunun egemenliğine geçmiştir.  M.Ö. 2. y.y ile M.S. 3. y.y. arasında Roma imparatorluğu ile <span class="SpellE">Partlar</span> arasında mücadele alanı, M.S. 3. y.y. <span class="SpellE">Sasani</span> Devletinin M.S. 5. y.y. Bizans imparatorluğunun, M.S.  8. y.y. Arap Devletlerinin, M.S. 10. y.y.<span class="GramE">dan</span> itibaren  Türk Devletlerinin egemenliği altında bulunduğu  belirtmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ermenilerin bütün tarih boyunca bağımsız olamadıkları,  bir varlık gösteremedikleri, hatta krallıkları bulundukları iddialarında dahi  yukarda belirtilen devletlerin egemenliğinde yaşadıkları tarihi ve bir gerçek  olarak ortaya çıkmaktadır. Eğer bir an için bu bölgelerde tarihi haklar kabul  edilse dahi buraların şimdi Ermenistan olmasına imkân var mı? Tarihi hak dünyaca  kabul edilirse; bugün Amerikanın Kızılderililere, Rus topraklarının Altın ordu  Türklerine, Orta <span class="SpellE">Asyanın</span> Türk milletine terk edilmesi  gerekmez mi? Emperyalist Devletler buna ne diyebilir. Böyle bir düşüncenin  uygulanmaya kalkışılması dünya düzenini ne duruma sokar?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Haçlı zihniyeti için ne çoğunluğun, ne tabii sınırların  hiçbir önemi yoktur. O zihniyet; genişlemek, dünya milletlerini sömürmek,  kendisine köle etmekten başka bir şey düşünmez. Çoğunluğu azınlık durumuna  düşürmeyi çok iyi bilir. Önce iktisadi ve idari baskı, türlü bahanelerle göçe  zorlamak, tutuklama, sürgün ve nihayet katliamlarla bölgelerle çoğunluğu ele  geçirmek çok kolay olur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Haçlı zihniyetinde olanlar Endülüs Müslümanlarını  kılıçtan geçirmediler mi? Bugün İspanya&#8217;da tek bir Müslüman var mı? Ruslar  Kırım&#8217;ı aldıktan sonra çeşitli baskılarla önce Türkleri azınlığa düşürüp, daha  sonra toplu sürgün ve katliamlarla yok etmediler mi? Bugün Kırım&#8217;da ne kadar  Türk&#8217;ün kaldığı belli mi? Aynı oyunu Çin Doğu Türkistan&#8217;da Türklere karşı  oynamıyor mu?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1878 yılında geçici olarak İngiltere&#8217;ye verilen  Kıbrıs&#8217;ta Rumların İngiliz himayesinde nasıl çoğaldıklarını, Türklerin nasıl  eridiklerini inkâra imkân var mı? Balkanlarda Türklere yapılan fenalıkların  arkası geldi mi? Türklerin durumu nedir? Türkleri bir taraftan Türkiye&#8217;ye göçe  zorlarken, diğer taraftan orada kalanların kendi milliyetleri ve dinleri  unutturulmaya çalışılmıyor mu? Direnenler öldürülmüyor mu? Ege adaları ve  Girit&#8217;te Türkler ne durumdadır? Dağlık Kara bağ, Bosna-Hersek ve Kosova&#8217;da etnik  temizlik görülmüyor mu? İkinci dünya harbi sonunda ABD ve İngiltere yardımıyla  kurulan İsrail Devleti burada bulunan Arap çoğunluğu eritmemiş midir? Güney  Azerbaycan&#8217;da bulunan Azeri Türklerinin milliyetleri İran tarafından  unutturulmaya çalışılmıyor mu? Kerkük Türkleri Irak tarafından bulundukları  bölgelerde azınlık durumuna düşürülmeye çalışılmıyor mu? Halen Rusya&#8217;ya karşı  bağımsızlıklarını kazanan Türk Cumhuriyetlerinden başka esir olarak yaşayan  Türklerden Dünyanın haberi yok mudur?<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yukarda sıraladığımız olaylardan dünya devletlerinin  haberi elbette var. Ama ses çıkaran yok. Doğu Anadolu&#8217;da küçük bir Ermenistan  kurulsaydı anavatanımız Doğu Anadolu&#8217;da şimdiye kadar tek bir Türk  kalmayacağından kim şüphe edebilir. Ermeniler 1877–78 Osmanlı-Rus harbi sonundan  itibaren zaman <span class="SpellE">zaman</span> İngiliz ve Rus himayesinde buna  başlamışlardı bile&#8230;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt">2- Ermenilerin  Örgütlenmeleri ve Türklere Yapılan Mezalimler<o:p></o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türklerin idaresindeki Ermeniler, ne siyasi ne de  içtimai bir teşkilat kurabilmişlerdir; ancak Türk-İslam hoşgörüsünden  faydalanarak din ve vicdan hürriyetleriyle beraber milli kültür ve tüm  varlıklarını koruyabilmişlerdir. Türkler tarafından da sadık tebaa olarak  adlandırılmışlardır. Türk-İslam Devletinin bağışladığı hürriyetlerden  faydalanarak sanat, ticaret, ziraatta ilerlediler. Türkiye&#8217;nin ticaret ve  sanatını ellerine aldıkları gibi Anadolu&#8217;nun en verimli topraklarına sahip  oldular. Askere alınmadıkları içinde nüfusları hızla arttı, hatta Ermeni Patriği  kendi yetkisiyle Ruhani reisleri azlediyor, kendi adamlarıyla haraç  toplayabiliyor, mahkemelerinde hukuk ve ceza işlerine bakabiliyordu. Ermenilerin  Türklerin himayesindeki bu sakin ve mutlu hayatlarını bozan tek mesele kendi  aralarındaki mezhep kavgalarıydı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tanzimat Fermanıyla beraber Osmanlı Devleti içinde  Katoliklerin koruyuculuğunu Fransa, Ortodoksların koruyuculuğunu Rusya,  İngiltere ise Protestanların koruyuculuğunu üstlenmişti. İngilizler kiliseler ve  kolejler açarak, Ruslar da Rus Ermenileri aracılığıyla Ermenilere etki etmeye  çalışmışlar ayrıca Avrupa&#8217;da tahsil gören Türk Ermenileri buralardaki  bağımsızlık düşüncelerinden etkilenmişlerdir. Bu ortam içerisinde 1877–78  Osmanlı-Rus savaşı sırasında Doğu Anadolu&#8217;da bazı şehirleri işgal etmesi ve Rus  ordusundaki Ermeni subaylarının buradaki Ermenileri kışkırtmaları ile Ermeni  meselesi ortaya çıkmıştır. Ermeniler 1878 de Osmanlı ordusunun yenilmesinden  sonra, Rusya&#8217;ya müracaat ederek Ermenilerle ilgili bir takım taleplerde  bulunmuşlardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">a</span></span><span style="font-size: 13pt">- Fırat&#8217;a kadar Ermenilerin çoğunlukta bulunduğu  yerlerin Rusya&#8217;ya katılması,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">b</span></span><span style="font-size: 13pt">- Bu olmadığı takdirde özerklik  verilmesi,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">c</span></span><span style="font-size: 13pt">- Bu da olmaz ise Osmanlılar Osmanlı Devletinin  Ermenilerle ilgili ıslahat yapması ve bu ıslahat yapılıncaya Rus askerlerinin bu  topraklardan çekilmemesi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Rusya bu Ermeni isteklerinden sonuncusunu <span class="SpellE">Ayestofonos</span> antlaşmasına koydurmuş, ancak bu antlaşmanın  İngiltere tarafından kabul edilmemesi üzerine Berlin Antlaşmasına, ıslahat  yapılması ve bu ıslahattan büyük devletlere haber verilmesi şartıyla bu bölgeler  Osmanlı Devletinde kalmıştır. Ermeniler Berlin antlaşmasının hükümlerinden  memnun kalmamışlardı. Yaşadıkları ülkede azınlık olmalarına rağmen Azerbaycan  dâhil Doğu Anadolu&#8217;da bağımsız bir Ermeni Devleti için İhtilal yaparak,  savaşarak, kan dökerek, isteklerini yerine getirmeye yöneldiler. Bu amaçla 1886  da İsviçre&#8217;de HINÇAK, 1890 da Kafkasya&#8217;da TAŞNAK komiteleri kuruldu. Bu arada  Ermeni okulları, hastaneleri ve kiliseleri aynı amaçla faaliyet göstermeye  başladı. Bu okullarda Ermeni milliyetçiliği üzerine müfredatlar uygulandı ve  Ermenilerin silahlandırılmalarına yardımcı olmaya  başladılar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ermeni komitacıların çalışmasıyla 1888 de <span class="SpellE">VAN&#8217;da</span>, 1890 da <span class="SpellE">ERZURUM&#8217;da</span>, 1894  de <span class="SpellE">BİTLİS&#8217;te</span> isyanlar oldu. Osmanlı Devleti sert  tedbirler aldı. Bitlis ayaklanması İngiltere&#8217;yi harekete geçirdi. Ermeni  meselesinde Rusya ile İngiltere&#8217;nin menfaat çatışmaları vardı. İngilizler  Rusların yayılmalarını önlemek için bağımsız bir Ermeni Devleti istiyorlar,  Ruslar ise kendilerine ilhakı savunuyorlardı. 1895 de Babıâli olayları bütün  İstanbul, Trabzon, Elazığ, Erzurum, Diyarbakır, Sivas, Antep ve Maraş&#8217;a yayıldı.  Buralarda binlerce Türk Ermenilerce katledildi, Osmanlı Devleti ayaklanmaları  güçlükle bastırdı. 1896 yılında Ermeniler bombalarla İstanbul&#8217;daki Osmanlı  Bankasını bastı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kafkasya&#8217;da da Ermeniler 1905 de <span class="SpellE">Bakü&#8217;de</span>, <span class="SpellE">Karabağ&#8217;da</span>, <span class="SpellE">Gence&#8217;de</span>, <span class="SpellE">Nahcıvan&#8217;da</span>, Erivan,  Tiflis ve <span class="SpellE">Batum&#8217;da</span> da Türklere karşı soykırıma  girişmişlerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Birinci dünya harbinden önce Ermeniler Azerbaycan&#8217;ın;  Dağlık <span class="SpellE">Karabağ</span>, Gence, <span class="SpellE">Nahçıvan</span> bölgesi ve Doğu <span class="SpellE">Anadolunun</span> nüfusun % 15 ini oluşturuyorlardı. Kısacası çok  azınlıkta idiler. Birinci Dünya Harbinden hemen önce <span class="SpellE">Hınçak</span> ve <span class="SpellE">Taşnak</span> Ermenileri,  Ermenilerin bağımsızlığa kavuşturulacağını ilan ettiler. Osmanlı Ermenileri  İttihat ve Terakki iktidarı ile savaşta iş birliğini reddettiler. Osmanlı  Devleti savaşa girdikten sonra itilaf devletleri (İngiltere, Rusya, Fransa,  İtalya) ile birlenerek ülke içinde Türklere karşı cephe açtılar. İtilaf  Devletleri için Ermeni sorunu, Türkleri Çember içine almak için en uygun  zamandı. Ermenilerle işbirliği yaparak savaşı süratle sonuçlandırmak  istiyorlardı. Türkler için Ermeni meselesi öncelikle bir iç güvenlik ve devletin  varlığını koruma sorunu idi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tehcire sebep olan ilk isyan 1911 <span class="SpellE">Zeytun</span> (K. Maraş) da çıktı, olay Kayseri&#8217;ye intikal etti,  Erzurum, D. Beyazı, Van ve Bitlis dolaylarında isyanlar başladı. Tüm Ermeniler  silahlanarak Ruslarla işbirliğine başladılar. Köyleri yakıp yıktılar, hükümet  binalarına silahlı taarruz ettiler. Bu eylemlerde çoluk-çocuk, kadın-ihtiyar  demeden ellerine geçen Türkleri en vahşi şekilde öldürüyorlardı. Türkleri  Canilere doldurup yakıyorlar, hamile Türk kadınlarının karınlarındaki çocukları  süngülerle öldürüyorlar, çocuk denecek yaştaki genç Türk kızlarının ırzına  geçiyorlardı. Bu silahlı Ermeni mevcudunun 180.000 kişi dolaylarında olduğu  ifade edilmekteydi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu durumda Osmanlı Hükümeti tedbir almak zorunluluğu  duydu. Bu silahlı Ermenilere yardım-yataklık eden tehlikeli kişilerin ferden  veya toplu halde Devlet güvenliğini tehdit etmeyen bölgelere zorunlu olarak  gönderilmesi veya göç ettirilmesi gerekiyordu. Tehcir (GÖÇ KANUNU) bu amaçla  çıkarılmıştır. Tehcir Kanunu için başlıca şu sebepleri  sayabiliriz:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">a</span></span><span style="font-size: 13pt">- İhtilaf Devletleri silahlandırdıkları Ermenilerle,  Türk kuvvetlerini arkadan vuruyorlar ve bu hareketleri yerleşik Ermeniler de  destekliyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">b</span></span><span style="font-size: 13pt">- Mecburi göçten iki ay önce İhtilaf Devletleri  Çanakkale harekatına başlamıştı. Böylece Türkler her taraftan düşmanla çevrilmiş  oluyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">c</span></span><span style="font-size: 13pt">- Silahlı Ermeniler; vatanın muhtelif yerlerinde yoğun  terörist eylemlerle Türkleri soykırımına uğratarak Türk Devletini ve Milletini  yok etmeye çalışıyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tehcir Kanunu 14 Mayıs 1915 de yürürlüğe girdi. Kanun  metninde; bu yasanın sadece Ermenilere uygulanacağına dair herhangi bir kayıt  yoktur. Hükümetin icraatlarına karşı çıkan emirlerine itaat etmeyenlerle,  silahlı direnmede bulunanlar, casusluk yapanların topluca veya tek <span class="SpellE">tek</span> savaşı en az etkileyecek bölgelere sevk ve iskân  edileceği öngörülmektedir. Mecburi göç ülkenin her tarafında uygulanmamıştır.  İstanbul&#8217;da sadece 2345 kişi tehcire tabi tutulmuş İzmir, Orta Anadolu ve  güneyde oturan Ermeniler göçe tabi tutulmamışlardır. Göç esnasında 1.500.000  kişinin öldürüldüğü iddiası da hayal mahsulüdür. Bu dönemde Osmanlı Devletinin  tamamında yaşayan Ermeni mevcudu ancak bu kadardır. Ermenilerin büyük bir  kısmının Kafkasya, Irak, Suriye ve Lübnan&#8217;a gittikleri düşünülürse rakamın ne  kadar abartıldığı ortaya çıkacaktır. Şunu da açıkça belirtmek gerekir ki,  Ermeniler tarafından başlatılan isyan ve katliam hareketleri sonucu ölen  Türklerin sayısı Ermenilerden misli <span class="SpellE">misli</span> fazladır. Bu  asılsız iddialara kaynak olarak<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ortaya konulan, 1916 yılında İngilizler tarafından  yayınlanan Mavi Kitabın sebebi; İngilizlerin <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Çanakkale&#8217;de başarısızlığı, Kat-el <span class="SpellE">Amara&#8217;da</span> İngiliz askerlerinin Türkler tarafından esir  edilmelerinden dolayı böyle bir ortamda İngiliz ve Dünya kamuoyunu kendilerinden  yana yönlendirebilmektir. Bu itham vasıtaları hayal mahsulü, gerçek  dışıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ermeniler 1. inci Dünya Harbi sonuna kadar Rus  ordularının işgal ettikleri topraklarda Türklere yapmadıklarını  bırakmamışlardır. Doğu, Güneydoğu ve güneyde Türklere kötülüklerin en kötüsünü,  hıyanetlerin en adisini ve cinayetlerin en kanlısını yapmaktan geri  durmamışlardır. Yalnız Erzurum&#8217;da 11 Ekim 1918&#8242;de katliam yaparak 12.000 Türk&#8217;ün  canına kıymışlar, <span class="SpellE">Yanıkdere&#8217;de</span> ise bir gecede 3.000  Türk&#8217;ü akla gelmedik işkencelerle öldürmüşlerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.3pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt">3- Mondros  <span class="GramE">(</span>30. Ekim. 1918), Sev (10 Ağustos 1920), Lozan Barış  Antlaşması (24 Temmuz 1923) ve Daha Sonra Emeni  Sorunu<o:p></o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">a</span></span><span style="font-size: 13pt">- Mondros Mütarekesinin 7.<span class="SpellE">nci</span>  maddesine göre Türk Ordusu işgali altında bulundurduğu Kars, Ardahan, <span class="SpellE">Batum</span> ve Azerbaycan&#8217;da! Geri çekilecekti, Türkiye elindeki  Ermeni esirleri geri verecek ve fakat Türk esirleri geri verilmeyecekti. 24.  üncü madde ise Doğu Anadolu&#8217;da İtilaf Devletlerine işgal hakkı tanımaktaydı. Bu  madde ile Doğu Anadolu&#8217;da Ermeni Devletinin temelleri atılmak isteniyordu.  Mütarekeden sonra Doğu Anadolu&#8217;nun Sivas&#8217;a kadar Ermenilere verileceği  söylentileri Türk Milletini can evinden yaralıyor, deliye döndürüyordu. Türk  Ordusunun çekildiği Kafkas bölgelerinde ve Azerbaycan&#8217;da Ermenilerin Türkleri  yok etmek maksadıyla giriştikleri katliam, yağma ve kirletilen namusların  haberlerinin işitilmeleri Türk milletindeki endişeleri daha da yoğunlaştırdı.  Doğu Anadolu Türkü bu hale yeniden düşmektense en son tüten ocağın sönmesine  kadar savunmaya karar verdi ve bu arada Ermeniler bu bölge erde karışıklar  çıkarmaya başladılar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">b</span></span><span style="font-size: 13pt">- Sevr Antlaşmasıyla; md. 89 Türkiye Ermenistan&#8217;ı  Müttefik Devletler gibi Özgür ve bağımsız bir devlet olduğunu tanır. Md. 90,  Osmanlı Devleti Trabzon, Erzurum, Elazığ, Muş, Bitlis, Van vilayetlerinin  doğusunu Ermenistan Devletine vermeyi kabul eder. Ermeniler bunun üzerine yemden  Türk birliklerine ve Türk köylerine saldırmaya başladılar.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">Kazım KARABEKIR komutasındaki Türk  birlikleri, Doğu Anadolu&#8217;daki Ermeni zulmüne son vermek, güven ve asayişi temin  etmek, batıda verilecek kesin sonuçlu muharebeler için bu cepheden bir an önce  kuvvetlerini batı cephesine kaydırmak, 30. Haziran 1920 de Misak-ı Milliyi  tanıyan Rusya ile gelişen iyi ilişkiler kurarak doğu cephesini emniyete almak  amacıyla 28 Ekim 1920 Ermeniler üzerine taarruza başlandı. </span></span><span style="font-size: 13pt">31 Ekim 1920 de Kars ele geçirildi. Taarruza devam  edildi, Ermeniler antlaşma yapmak zorunda kalarak 3 Aralık 1920 de GÜMRÜ  antlaşmasını imzaladılar. Daha sonra Ruslarla 16 Mart 1921 de Moskova, 13 Ekim  1921 Kars, antlaşması imzalanarak bu günkü Doğu Anadolu sınırımız (İran&#8217;a kadar)  tespit edilmiş oldu. Ermeniler güneyde de İngiliz, arkasından Fransız işgaliyle  (Antep, Urfa, Maraş, Adana) buradaki Türkleri de İngiliz ve Fransızların  desteğiyle soykırımına uğratmaya çalıştılar fakat buradaki Türklerin tepkisiyle  geri çekilmek zorunda kaldılar ve Fransızlarla 20 Ekim 1921 de Ankara&#8217;da  antlaşması imzalandı. Fransızların Türklerle antlaşma yaparak Adana-Antep  bölgelerini bıraktığı haberleri ile bölgedeki Ermenilerle, Türklere karşı  düşmanlık yapmış olan diğer azınlıklar memleketi harabeye çevirerek yabancı  ülkelere göç etmişlerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">c</span></span><span style="font-size: 13pt">- Lozan Barış Antlaşmasında Ermenilere, diğer  azınlıklara verilen haklarla yanı hakların verilmesi, ayrı bir şekilde Ermeni  sorununa değinilmemesi ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu&#8217;nun Türkiye&#8217;nin topraklan  olduğunun tescil edilmesi Ermenilerle hayal kırıklığı yaratarak, çabalarını yurt  dışındaki Türkleri ve elçileri yok etmeye yöneltmişlerdir. <span class="GramE">Bu  maksatla a-Ermeniler Cemal Paşa&#8217;yı Tiflis&#8217;te, Talat Paşa&#8217;yı <span class="SpellE">Berlinde</span>, Sait Halim Paşa&#8217;yı Roma&#8217;da şehit ettiler, b-  İkinci Dünya Savaşında Almanlar Balkanlara inince Ermeniler Hitler&#8217;le görüşüp  birinci orduyu arkadan vurmaya hazır olduklarını bildirmişlerdir, c- 1965  yılında Lübnan&#8217;daki Ermeni milletvekilleri Doğu Anadolu&#8217;yu Ermenistan olarak  gösteren bir harita yayınlamıştır, d- 1965 yılında irmeni Enformasyon merkezi  bir teşkilat kurarak Erzurum, Kars, Trabzon, Elazığ, Muş, Bitlis ve Van&#8217;ı Ermeni  topraklarına katacağına yemin etmişlerdir, e- Ermenistan başşehri Erivan&#8217;da,  Amerika&#8217;da, Beyrut&#8217;ta, Şam&#8217;da, İskenderiye&#8217;de, Bulgaristan&#8217;da, İtalya&#8217;da ve  Fransa&#8217;da sözde katledilen Ermeniler için tam on altı adet anıt dikilmiştir, f-  <span class="SpellE">Newyork&#8217;ta</span> 1969 yılında okullar için piyasaya sürülen  şişirme lastik kürelerde ve <span class="SpellE">Die</span> <span class="SpellE">Welt</span> Gazetesinde yayınlanan haritada İskenderun-Samsun  hattının doğusu Ermenistan olarak gösterilmiştir, g- Suriye, Lübnan Fransa ve  Amerika&#8217;da Doğu Anadolu&#8217;yu Ermenistan yapmak için okullar açılmıştır, h- 28 Ocak  1976 tarihinde Amerika&#8217;nın <span class="SpellE">Santa</span> Barbara şehrindeki  konsolosumuz Mehmet BAYDUR ile yardımcısı Bahadır <span class="SpellE">DEMİR&#8217;i</span> tuzağa düşürüp şehit eden ve bununla Türk Devleti  elçilerine suikast zincirini başlatan 77 yaşındaki Ermeni <span class="SpellE">Mıgırdıç</span> <span class="SpellE">YANIKYAN&#8217;ın</span> Türk&#8217;e olan  düşmanlığını bir Amerikan gazetesinde yaptığı açıklamada &#8220;sizler bu mektubu  okuduğunuz zaman ben yeni bir savaş biçimi icat etmiş bu bunu uygulamaya koymuş  bulunuyorum. </span>Önden gidiyorum bütün Ermeniler peşimden gelsin. Bunu  yapacaklarına eminim, çağımız gösteriyor ki artık sonuç almanın tek yolu şiddet  eylemlerinden geçiyor. Ermeniler uzun uykularından uyanmalarının vakti geldi.  Türk Devleti ile bu dünyada hiçbir devlet münasebet kurmamalı. Türk hükümetinin  temsilcisi sıfatıyla dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan bütün kişiler  yok edilmelidir.&#8221; Sözleriyle canlı tutmaya çalışmış, bunda da başarılı olmuştur.  13u olaydan sonra Lübnan&#8217;da Türklere karşı Ermeni terör örgütleri yeniden  kurulmaya başlamıştır. ASALA (Ermenistan&#8217;ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Örgütü),  ASALA-RM (Asala İhtilalci Hareketi), JCAG (Ermeni Soykırım Adalet Komandoları)  ve ARA (Ermeni ihtilalci Örgütü) 1975- 1985 tarihlerinde faaliyet göstermiş çok  sayıda Türk diplomatlarına suikastlar düzenlemişlerdir. ASALA 7 Ağustos 1982  tarihinde Ankara ESENBOGA hava alanına bombalı saldırıda bulunmuş 5 Türk ölmüş,  72 Türk yaralanmıştır. Ayrıca Fransa&#8217;da 15 Temmuz 1983 yılında Paris ORLY hava  alanına da bombalı saldırıda bulunmuş, 8 kişi ölmüş onlarca insan yaralanmıştır.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1983 yılında Ermeni papazları Dünya Ermeni Kongresini  düzenlediler. Kongrede;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">a</span></span><span style="font-size: 13pt">- Bütün dünyaya yayılmış bulunan Ermenileri Milli  Kurtuluş doğrultusunda siyasi bir hareket şeklinde  örgütlemek,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">b</span></span><span style="font-size: 13pt">- Örgütlenmiş Ermeni topluluklarının Devletler ve  Birleşmiş Milletler tarafından tanınmasını sağlamak,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">c</span></span><span style="font-size: 13pt">- Türkiye ile diyalog kurmak ve Türkiye&#8217;ye Ermeni  soykırım iddialarını kabul ettirmek,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">d</span></span><span style="font-size: 13pt">- Ermenilerin Anadolu&#8217;ya dönmelerini ve Türkiye&#8217;nin  Ermenilere tazminat ödemelerini sağlamak, şeklinde kararların alındığı dünya  kamuoyuna açıklanmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Dağılan Sovyetler Birliğinde 1991 yılında Ermeniler  bağımsızlıklarını ilan ettiler. 1992 yılında AĞIT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği  Topluluğu) ve BM (Birleşmiş Milletler)e üye oldular. Aynı dönemde Ermenistan  Cumhuriyeti Milletlerarası antlaşmaları, kendi yükümlülüklerini Helsinki ve AĞIT  ilkelerini çiğneyerek Azerbaycan Cumhuriyetine bağlı Dağlık <span class="SpellE">Karabağ&#8217;ı</span> fiilen işgal etti. İşgalinde ötesinde buradaki  Azeri Türklerine karşı açık bir soykırım uyguladı ve halen de  uygulamaktadır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ermeni terör örgütleri ve bunların destekleyicileri  (Ermeni kilisesi ve Ermeni iddialarını destekleyen devletler) 1985 tarihinden  itibaren PKK&#8217;ya hem maddi, hem de terörist yardımında bulunarak Türkiye  sınırları içerisinde ve dış ülkelerde yaşayan Türklere karşı soykırımı yapmaya  başlamışlardır<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt">4-  Sonuç<o:p></o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">Bir toplum kendi vatanında, kendi  ülkesinde bağımsızlık savaşı verir ve bu amaçla kanını dökerse tarafsız  düşünenler tarafından her zaman haklı olarak kabul edilir; fakat herhangi bir  unsur, rastlantı sonucu azınlık olarak bulunduğu bir devletin topraklan üzerinde  hak iddia eder, bağımsızlık istemeye yellenir ve bu isteğini kendi gücü veya  yabancı devletlerin aracılığı ile elde etmeye kalkışırsa haksızlığın ve kendini  bilmezliğin ta kendisi olur ve asla hoş görülemez.</span></span><span style="font-size: 13pt"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bize göre Ermenilerin amaçlan;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">a</span></span><span style="font-size: 13pt">- Önce sözde Ermeni soykırım iddialarının Türklere kabul  ettirilmesi,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">b</span></span><span style="font-size: 13pt">- Sonra Türkiye&#8217;den tazminat  alınması,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">c</span></span><span style="font-size: 13pt">- Daha sonra Ermenilerin Türkiye&#8217;ye dönmelerini ve  Ermenistan dedikleri bölgelerde özerkliklerini sağlamak,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">d</span></span><span style="font-size: 13pt">- En sonunda bu bölgelerde bağımsızlıklarını ilan ederek  Sovyet Ermenistan&#8217;ına ilhak etmek, (Trabzon, Erzurum, Elazığ, Muş, Bitlis, Van,  Adana, Kahramanmaraş)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span class="GramE"><span style="font-size: 13pt">e</span></span><span style="font-size: 13pt">- Dolayısıyla Ermeniler hedefleri olan Karadeniz&#8217;den-  Akdeniz&#8217;e ve Hazar Denizine açılan Büyük Ermenistan&#8217;ı  kurmak.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ruslar, İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar,  Yunanlılar, Suriyeliler ve Türk toprakları üzerinde gözü olan tüm devletler  Türkler üzerindeki amaçlarına biran evvel ulaşmak için Ermeni ve PKK kartına  dayanarak ve kullanarak Türk Milletini itham edici bir hava yaratma  çabasındadırlar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Biz TÜRK-İSLAM ülkücüleri <span class="SpellE">ATATÜRK&#8217;ün</span> &#8220;Tarih, bir milletin nelere dayandığını ve neleri  başarmaya muktedir olduğunu gösteren en doğru kılavuzdur. Biz Türkler bütün  tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz, Türkün  haysiyet izzet-i <span class="SpellE">nefs</span> ve kabiliyeti çok yüksek ve çok  büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyidir.&#8221; Sözünü  düstur alarak canımızı verip, vatanımızdan hiç kimseye bir çakıl taşı dahi  vermeyiz, veremeyiz. Dağlık <span class="SpellE">Karabağ</span> bölgesi de  nihayetinde Azeri Türklerinin olacaktır. Ermeniler Türklerle iyi geçinmeye  düşmanca hareketleri bırakıp, dostluk ilişkileri kurmaya çalışsınlar. Yoksa  Fransa veya başka devletleri kullanarak Türklerin üzerinde baskı kurmaya  çalışmaları Ermenilerin ve bu devletlerin aleyhine olur. Tarih de bunu  gösterecektir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.3pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/tarih-boyunca-turkler-ermeniler.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TÜRK MİLLÎ MÜCADELE HAREKETİ VE KUVA-YI MİLLİYE RUHU</title>
		<link>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/turk-milli-mucadele-hareketi-ve-kuva-yi-milliye-ruhu.html</link>
		<comments>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/turk-milli-mucadele-hareketi-ve-kuva-yi-milliye-ruhu.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2008 14:29:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[TARİH]]></category>
		<category><![CDATA[KUVA-YI MİLLİYE RUHU]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/?p=31</guid>
		<description><![CDATA[&#160;
XX. yüzyıl başları, bu tarihe kadar devam ede gelen  mücadele ve muharebelerin, Türk milleti aleyhinde cereyan ettiği bir zamandır.  Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, Trablusgarp ve Balkan savaşları akabinde oluşan  gruplaşmada tarafsız kalamamış ve Almanya&#8217;nın yanında I. Dünya Savaşı&#8217;na girmek  zorunda kalmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti&#8217;nin hem zayıf durumda olması, hem de  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="Section1">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">XX. yüzyıl başları, bu tarihe kadar devam ede gelen  mücadele ve muharebelerin, Türk milleti aleyhinde cereyan ettiği bir zamandır.  Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, Trablusgarp ve Balkan savaşları akabinde oluşan  gruplaşmada tarafsız kalamamış ve Almanya&#8217;nın yanında I. Dünya Savaşı&#8217;na girmek  zorunda kalmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti&#8217;nin hem zayıf durumda olması, hem de  Avrupa siyaseti dâhilinde tarafsız kalması, o günkü şartlarda pek mümkün  gözükmüyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p><span id="more-31"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mondros Mütarekesi&#8217;nden hemen sonra Anadolu, Müttefik  Devletlerce işgal edilmeye başlanmıştı. İşgallere karşı başlayan Millî  Mücadele&#8217;nin başarıya ulaşabilmesi ve millî istiklâlin sağlanabilmesi için  verilen mücadelenin hukuken tasvip ve teyit edilmesi gerekiyordu. Bu yönde  netice alınabilmesi için Mustafa Kemal Paşa liderliğinde sürdürülen mücadele,  askerî olduğu kadar siyasî bir mücadele idi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Samsun&#8217;a çıkmasından itibaren  beyanatlarıyla başlayan, kongrelerle ve nihayetinde Ankara Hükümeti’nin  kurulması ile devam eden çizgide temel amacın, hukuken temsili sağlamak olduğu  görülür. Bu noktada en önemli mesele, Babıâli ve İstanbul Hükümeti’dir. İşgal  kuvvetlerinin zorlayıcılığı ile İstanbul Hükümeti’nin kendi yapısından  kaynaklanan hantallık ve acizlik, millî istiklâli ciddî olarak tehlikeye  sokuyordu. Bu durumda yapılması gereken Anadolu&#8217;da Millî Mücadele&#8217;nin  başlatılması ve millî hukuku temin etmektir. Nitekim müttefikler İstanbul  Hükümeti’ni muhatap alıyorlar, Kuva-yı Millîye&#8217;yi de &#8220;asi&#8221; olarak  vasıflandırıyorlar ve Kuva-yı Millîye&#8217;nin önlenmesi için sürekli baskıda  bulunuyorlardı. Böyle bir ortamda Türk milliyetçilerinin verdikleri mücadele iki  buçuk yıl kadar devam etmiş ancak, Ankara Hükümeti hukuken temsil konusunda  muhatap alınmamıştı. 1921 yılı Millî Mücadele tarihinde bu anlamda bir dönüm  noktasıdır. Zira bu yıl içerisinde cereyan eden olaylar, silâhlı mücadelenin  gerçek amacının anlatılmasını ve Ankara Hükümeti’nin Müttefik Devletlerce  kabulünü, en azından kabulün başlangıcını sağlayacak bir mahiyet arz  edecektir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 53.45pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><span>1-<span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">      </span></span></span></strong><strong><span style="font-size: 13pt">Anadolu&#8217;nun İşgali Karşısında Türk Milletinin Tepkisi ve  <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Millî  Teşekküller<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mondros Mütarekesi&#8217;nin imzalanması ülke üzerinde  başlangıçta büyük bir ferahlık meydana getirmişti. 1911 yılından beri savaşın  içinde olan Türk halkı bu durumdan umutlanmış ancak mütarekenin uygulanış şekli  bu ümitleri kısa sürede ortadan kaldırmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mondros Mütarekesi&#8217;nin imzalanmasıyla ortaya çıkan  Anadolu&#8217;nun haksız işgali meselesi, ülkenin kurtuluşu için fevkalâde ciddî  düşüncelere ve teşebbüslere ihtiyaç olduğunun fark edilmesine yol açmıştır.  Haksız işgallere karşı tepki olarak ortaya çıkan Millî Mücadele fikri, fiilî  anlamda Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri vasıtasıyla gerçekleştirilmeye  çalışılmıştır. &#8220;Müdafaa-i Hukuk&#8221; kavramı; Türklerin millet olarak bağımsız bir  devlet kurmak suretiyle yaşama hakkının, Osmanlı payitahtına İmparatorluğun  diğer unsurlarına ve bu hakkı tanımayan Birinci Dünya Savaşı&#8217;nın galip  devletlerine karşı fiilî bir mücadele sonunda elde etmeyi ifade etmektedir. Türk  topraklarını işgal eden emperyalistlere karşı kurulan bu tür idealist  cemiyetlerden bazıları ise şunladır;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kars Millî İslâm Şûrası; 5 Kasım <st1:metricconverter style="background-position: left bottom; background-image: url('res://ietag.dll/#34/#1001'); background-repeat: repeat-x" tabindex="0" w:st="on" productid="1918'">1918&#8242;</st1:metricconverter> de  kurulmuştur. 30 Kasım 1918&#8242;de Kars&#8217;ta büyük bir kongre düzenleyerek Batum,  Ordubat, Iğdır ve Ahıska&#8217;yı içine alan Türk bölgelerinde bir Millî İslâm Şûrası  Hükümeti kurulmuştur. İngilizler tarafından da tanınan bu hükümet, 17–18 Ocak  1919&#8242;da adını &#8220;Cenubî Garbî Kafkas Hükümeti&#8221; olarak değiştirdi ve Türk bayrağını  millî bayrakları olarak kabullendi. Ancak kısa süre sonra İngilizler tarafından  13 Nisan 1919&#8242;da parlâmentosu basılarak ortadan  kaldırılmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Millî Kongre; Mondros Mütarekesi sonrası Rumların  İstanbul&#8217;da teşkilâtlanıp &#8220;Megalo-İdea&#8221; uğrundaki çalışmalarına engel olmak  için, göz hekimi Dr. Esat Paşa&#8217;nın çağrıları ile Türk Ocağı, Kızılay, Muallimler  Cemiyeti, Baro ve her fakültenin mezunlar cemiyeti başta olmak üzere 70 kadar  cemiyetten 2&#8242;şer temsilcinin katılması ile 29 Kasım <st1:metricconverter style="background-position: left bottom; background-image: url('res://ietag.dll/#34/#1001'); background-repeat: repeat-x" tabindex="0" w:st="on" productid="1918'">1918&#8242;</st1:metricconverter> de &#8220;Millî  Kongre&#8221; adı ile partiler üstü bir teşkilât kuruldu. Tüzüğünde belirtilen amacı,  dünyada Türkler üzerinde yapılan haksız ve yalan yayınlara ilmî yoldan ve  belgeler vasıtasıyla cevap vermek idi. 1919 yılı içinde Millî Kongre, İngilizce  ve Fransızca olarak &#8220;Dünya Kamuoyu Önünde Türkiye&#8221;, &#8220;Ermenilerin Müslüman  Ahaliye Yaptıkları Mezalim Hakkında Belgeler&#8221; ve &#8220;Avrupa&#8217;nın Ünlü Yazarlarına  Göre Türkler&#8221; gibi değerli eserler neşretti. 1919 yılı sonunda milletvekili  seçimlerinde adayların tespit ve tanıtılmasında Türk milliyetçilerini  destekleyen Millî Kongre, 28 Ocak 1920&#8242;de &#8220;Misak-ı Millî&#8221;nin hazırlanmasına da  fikrî anlamda hizmet etmiştir. İstanbul&#8217;un 16 Mart <st1:metricconverter style="background-position: left bottom; background-image: url('res://ietag.dll/#34/#1001'); background-repeat: repeat-x" tabindex="0" w:st="on" productid="1920'">1920&#8242;</st1:metricconverter> de resmen  işgali üzerine, çalışmalarını durdurmuşsa da, Mustafa Kemal Paşa&#8217;yı ve Ankara&#8217;da  toplanan Meclisi fikren desteklemekten geri kalmamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">A-  Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk-ı Heyeti Osmaniyesi</span></strong><span style="font-size: 13pt">: 2 Aralık <st1:metricconverter style="background-position: left bottom; background-image: url('res://ietag.dll/#34/#1001'); background-repeat: repeat-x" tabindex="0" w:st="on" productid="1918'">1918&#8242;</st1:metricconverter> de,  Edirne&#8217;de, Yunan istilâ ve işgaline, Mavr-i Miracıların iddialarına direnme ve  cevap vermek gayesiyle kurulmuştur. Trakya&#8217;nın ırk, kültür, ekonomi ve tarih  bakımından Türklere ait olduğunu ispat için çalışmıştır. &#8220;Yeni Edirne&#8221; ve  &#8220;Ahali&#8221; adlı iki gazete çıkarmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">B- İzmir  Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti:</span></strong><span style="font-size: 13pt">  Nurettin Paşa&#8217;nın gayretleri ile kurulan bu cemiyet Rum iddialarına karşı  mücadele için 26 Aralık 1918&#8242;de kurulmuştur. 1918 yılının Aralık ayı sonunda  İzmir&#8217;de kurulan &#8220;Müdafaa-i Vatan Heyeti&#8221; adlı cemiyet 14 Mayıs 1919 günü  İzmir&#8217;e Yunan askerlerinin geleceği haberini protesto için beyannameler bastırıp  dağıtırken adını İlhak-ı Red heyetine çevirmişti. İzmir&#8217;in işgalinin ertesi günü  İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti ile birleşerek faaliyetlerini  yürütmüştür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">C- Vilâyet-ı  Şarkiyle Müdafaa-i Hukuku Millîye Cemiyeti:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Erzurumlu Raif Hoca ile Diyarbakırlı Süleyman Nazif  cemiyetin merkezini 2 Aralık 1918&#8242;de İstanbul&#8217;da kurmuşlardır. Çıkardıkları  Fransızca ve Türkçe &#8220;Hadisat&#8221; gazetesi ile Doğu illerimizin Türklüğünü ve  İslâmlığını müdafaa ediyor, Ermenilerin hiçbir zaman çoğunluk teşkil  etmediklerini belirtiyor ve Kürdistan Teali ve Teavün Cemiyeti ile de mücadele  ediyordu. Mart 1919&#8242;da &#8220;Albayrak&#8221; gazetesini yeniden faaliyete geçirilerek  cemiyetin fikirlerini yaymaya başladı. 3 Mayıs 1919&#8242;da Kazım Karabekir Paşa&#8217;nın  15. Kolordu Komutanı olarak göreve başlaması ile birlikte cemiyet Kazım  Karabekir Paşa&#8217;nın şahsında bir baş, bir koruyucu ve kuvvetli bir el bulmuştur.  (Tayyib Gökbilgin, Millî Mücadele Başlarken Mondros Mütarekesinden Sivas  Kongresine, Cilt: I, Ankara,1959,s.74.). Cemiyet, Mustafa Kemal başkanlığındaki  Erzurum Kongresini yaparak, 7 Ağustos 1919&#8242;da Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk  Cemiyetine katıldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">D- Muhafaza-i  Hukuk Cemiyeti</span></strong><span style="font-size: 13pt">: Cemiyet bölgesel bir  amaca dayanarak ortaya çıkmış olmakla beraber Karadeniz kıyılarında hak iddia  eden Pontus’çu Rumlara, ayrıca Ermenilere karşı mücadele ediyordu.12 Şubat  1919&#8242;da kurulan bu cemiyetin başkanlığını Trabzonlu Barutçuzade Ahmet Hoca  yapıyordu. &#8220;İstiklâl&#8221; adlı gazetelerini çıkararak Rum iddialarının çürüklüğünü,  Ermenistan hayalinin boş olduğunu yurttaşlara ve dünyaya duyurmaya  çalışmışlardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Cemiyet mensupları Erzurum Kongresi&#8217;ne iştirak ederek  kongre sonunda kurulan Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine katılarak  çalışmalarını genişletmişlerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">E-  Kilikyalılar Cemiyeti:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> İstanbul&#8217;daki  Adanalı, Maraşlı, Antepli ve Tarsusluların Ermenilere karşı 20 Aralık 1918&#8242;de  kurduğu bu cemiyetin başkanlığını Rifat Bey yapıyordu. Cemiyet yayın yolu ile  işgale ve &#8220;Kilikya Ermenistanı&#8221; kurulmasına engel olmak istiyor, bunun içinde  bölgede silâhlı mücadeleyi plânlıyordu. Daha sonra cemiyet, merkezini Adana&#8217;ya  nakletmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">F- Anadolu  Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> 5  Kasım 1919&#8242;da Sivas&#8217;ta kurulan cemiyet memleketin bütünlük ve istiklâlini  müdafaa uğrunda bütün Anadolu&#8217;nun birliği için çalışmak gayesiyle mitingler  tertip etti. İtilaf Devletleri temsilcilerine protesto telgrafları  gönderdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Millî şuura sahip bütün bu dernekler Sivas Kongresi&#8217;nde  7 Eylül 1919&#8242;da birleşerek &#8220;Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti &#8221; adını  almışlardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 53.45pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><span>2-<span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">      </span></span></span></strong><strong><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın İstanbul&#8217;daki Hazırlıkları ve  <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Millî  Mücadelenin Başlaması<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa İtilaf donanmalarının mütareke  hükümlerine göre İstanbul&#8217;u fiilen işgal ettiği 13 Kasım 1918 tarihinde bu şehre  gelmişti. Gördüğü manzara karşısında çok sinirlenen Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın  yaverine söylediği &#8220;Geldikleri gibi giderler&#8221; sözü  meşhurdur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa, Anadolu&#8217;ya geçmeden önce İstanbul&#8217;da  kaldığı altı aylık süre Millî Mücadele hareketinin başlangıcını oluşturan  hazırlık dönemidir. Bu dönem yakın tarihimizde yeni Türk devletinin  yapılanmasında siyasî ve fikrî temellerin oluştuğu fevkalâde öneme haiz tarihî  hadiseler silsilesi ile doludur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal&#8217;in İstanbul&#8217;da bulunduğu süre içerisinde  düşüncesi, henüz Mebuslar Meclisi&#8217;nde güven almamış bulunan Tevfik Paşa  kabinesine, mecliste güvenoyu verilmesini önleyerek, iş başına millî ülküye  bağlı, azim ve kuvvet sahibi bir kabine geçmesini sağlamaktı. Bu fikrini  tanıdığı ve güvendiği arkadaşlarına, bir kısım milletvekillerine de kabul  ettirmişti. Fert yaptığı bu temas ve anlaşmaları yeterli görmeyerek, Tevfik Paşa  kabinesine giderek milletvekillerini toplu bir hâlde görmek ve fikrini orada da  anlatmak istedi. Mustafa Kemal mecliste bir salonda toplanan milletvekillerine  düşüncelerini açık olarak anlattı ve o gün için alınacak tek tedbirin kabineye  güvenoyu vermemek olduğunu söyledi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Böyle bir karar karşısında meclisin dağılması  ihtimalinden bahsedenlere bunun muhakkak olduğu ve esasen kabine güvenoyu alırsa  ilk işinin yine meclisi dağıtmak olacağı cevabını verdi. Uzun tartışmalardan  sonra bu hususî toplantıda bulunan milletvekilleri Tevfik Paşa kabinesini  düşürmeye karar verdiler. Biraz sonra meclisin resmî toplantısı açıldı ve  Sadrazam Tevfik Paşa, kabinesiyle gelerek beyannamesini okudu. İstediği  güvenoyunu meclisten tartışma bile olmadan aldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Dinleyici localarından birinde meclisin çalışmalarını  takip etmiş olan ve o günkü neticeden hiç memnun kalmayan Mustafa Kemal&#8217;in evine  döner dönmez ilk işi, Padişah&#8217;ın başyaveri vasıtasıyla Vahdettin&#8217;den bir görüşme  istemek oldu. Padişah 22 Kasım 1918 Cuma günü selâmlıktan sonra kendisini kabul  edeceğini bildirmişti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Padişah, cuma günü herkese tercihen, Mustafa Kemal&#8217;i  kabul etmiş ve onun düşündüklerini anlatmasına yer bırakmayarak, ordunun,  komutan ve subaylarının Mustafa Kemal&#8217;i çok sevdikleri için onlardan kendisine  bir fenalık gelmeyeceğini temin etmesini istemişti. Buna karşılık Mustafa Kemal  tarafından kendisine sorulan &#8220;&#8230;ordu tarafından aleyhinize hazırlanan bir  harekete dair malûmat ve mahsusatınız mı var?&#8221; sorusuna, padişah kesin bir cevap  vermemekle beraber o gün için değilse bile ilerisi için böyle bir ihtimali  mümkün gördüğünü istemeyerek ifade etmişti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, Mütareke Dönemi&#8217;nde  İstanbul&#8217;da, iktidara gelmenin bütün yollarını denedikten sonra, Anadolu&#8217;ya  geçmek ve &#8220;millî mukavemet&#8221;te bulunmak gibi &#8220;ağır ve kat&#8217;i&#8221; bir kararı her  yönüyle incelemiş ve &#8220;bundan başka bir şey yapmak ihtimali kalmadığına&#8221; inanmış  idi. Sonunda devletin ve milletin İstanbul&#8217;dan kurtarılamayacağını anlayan M.  Kemal Paşa Anadolu&#8217;ya geçerek millî mukavemette bulunma kararını vermiştir. Bu  karardan sonra Anadolu&#8217;ya geçerek millî mukavemet kararına varmakla iş  bitmemiştir. Bundan sonra O, mümkünse resmî bir görevle, bu mümkün olmazsa özel  olarak Anadolu&#8217;ya geçme ve orada bir Millî Mücadele hareketini başlatmanın  çarelerini aramaya başlamıştır. Bu hususta ona başta Ali Fuat Cebesoy olmak  üzere arkadaşlarının büyük yardımı olmuştur. Önce Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya  Anadolu&#8217;da görev verilmesi için kendisinin hükümette etkili bir kişiye tavsiye  edilmesi gerekmiştir. Bu işi yapan kişi, Ali Fuat Paşa&#8217;dır. Ali Fuat Paşa, daha  sonra dâhiliye nazırı olan Mehmet Ali Bey&#8217;e Mustafa Kemal Paşa&#8217;yı tavsiye etmiş  ve onu bu hususta ikna etmiştir. Mehmet Ali Bey Samsun ve çevresinde bir  asayişsizlik durumu ortaya çıkıp, İngiliz işgal komutanlığının Osmanlı  Hükümeti’ne protestolu bir rapor verdiği sırada dâhiliye nazırı idi. Damat Ferit  Paşa, Mehmet Ali Bey&#8217;e dâhiliye nazırı olarak meselenin halli hususunda fikrini  sormuştur. O da, bölgeye dirayetli ve tam salahiyetli bir komutanın gönderilmesi  gerektiği ve bu komutanın da Mustafa Kemal Paşa olabileceği şeklinde fikrini  beyan etmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mehmet Ali Bey, meselenin halli için sadece Mustafa  Kemal Paşa&#8217;yı tavsiye etmekle kalmamış aynı zamanda sadrazamı bu hususta ikna  etmeyi de başarmıştır. Bu görüşmeden sonra Erkân-ı Harbiye-yi Umumiye Reisi  Cevat Çobanlı ve Mustafa Kemal Paşalar ile yemek yiyen Damat Ferit Paşa, bir gün  sonra Harbiye Nazırı Şakir Paşa&#8217;ya Samsun ve çevresindeki olayın araştırılmasına  Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın memur edilmesi emrini vermiştir. Bundan sonra, &#8220;9. Ordu  Müfettişliği&#8221; olarak gerçekleşecek tarihî tayinin işlemlerine  geçecektir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk İstiklâl Savaşı&#8217;na başlangıç teşkil eden bu tayin  tesadüfler sonucu olarak değil, Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Mütareke Dönemi&#8217;nde  gösterdiği şuurlu faaliyetleri sonucu gerçekleşmiştir. Mütareke Dönemi&#8217;nde  Mustafa Kemal Paşa memleket meselelerinin dışında veya gerisinde kalmamıştır. O,  herkesin her şeyden ümidini kestiği bir dönemde kendisine, devletine ve Türk  Milleti&#8217;ne olan güvenini yitirmemiştir. Kurtuluşu başka bir devletin himaye ve  desteğinde değil, kendi gücümüzde görmüştür. O&#8217;nun Mütareke Dönemi&#8217;nde  İstanbul&#8217;da gösterdiği faaliyetlerin temelinde bu inanç ve karar  vardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın fikrî faaliyetlerinin başlıca  hedefi Anadolu&#8217;ya geçerek millî mukavemet hareketini başlatmak olmuştur. O, bu  gaye ile bir taraftan yakın arkadaşlarını bu fikir etrafında hazırlarken, diğer  taraftan bunun tahakkuku için yollar aramıştır. Gerçekten de Mustafa Kemal Paşa,  bu ideal için sadece önüne çıkan fırsatları değerlendirmekle kalmamış, amacı  doğrultusunda yeni fırsatlar meydana getirerek bunlardan azamî ölçüde  yararlanmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Diğer bir ifade ile O, tarihin önüne çıkardığı  fırsatlardan azamî ölçüde yararlanmasını bilmiştir. Bu büyük liderlere mahsus  bir özelliktir. (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt: I-III, Ankara,1984. Ali  Fuat Cebesoy, Millî Mücadele Hatıraları, İstanbul, 1953. Kazım Karabekir,  İstiklâl Harbinin Esasları, İstanbul,1972.)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><span> </span>3- Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Anadolu&#8217;ya Geçişi ve  Kongreler Dönemi</span></strong><span style="font-size: 13pt"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa için artık tarihî görev başlamıştı.  Bu dönemden sonra Osmanlı Devleti bir süre âdeta iki elden idare edilecekti.  Çünkü Mustafa Kemal Paşa her gittiği yerde halkın arasına girerek İstanbul  Hükümeti gibi halkı sükûnete değil, tersine onları harekete geçirmeye  çalışacaktı. Yine O, sadece bir komutan olmayacak valiler ve millî teşekküllerle  muharebe eden, Türk milletini düştüğü kötü durumdan haberdar eden, memleketin  dertlerini dert edinen bunlara çare arayan, cemiyetleri toplayıp kararlar alan  bir önder olacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa Samsun&#8217;a gelir gelmez ordu  müfettişliği görevinin kendisine yüklediği görevleri yerine getirmek amacı ile  hazırlamış olduğu 22 Mayıs 1919 tarihli rapor, Millî Mücadele hareketinin, Türk  insanın hangi temel değerleri üzerine bina edildiğini göstermesi bakımından  fevkalade önemledir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Millî Mücadelenin ilk ana programını teşkil eden rapor  ana hatlarıyla şu fikirleri ihtiva etmekteydi;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">* Samsun bölgesi Rumları siyasî emellerinden  vazgeçerlerse, asayiş kendiliğinden düzelir,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">* Türklüğün yabancı mandasına ve kontrolüne tahammülü  yoktur,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">* Yunanlıların İzmir&#8217;de hakları yoktur. İşgal  geçicidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Millet, millî hâkimiyet esasını ve Türk milliyetçiliğini  kabul etmiştir. Bunu gerçekleştirmeye çalışacaktır. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa Samsun&#8217;dan sonra ilk iş olarak 28  Mayıs 1919&#8242;da Havza&#8217;dan bütün ülkeye, kumandanlara, mülkî amirlere &#8220;Millî  Teşkilât&#8221; kurmaları ve mitingler düzenlemelerini isteyen bir tamim gönderdi. Bu  tamim doğrultusunda ülkenin her köşesinde İzmir&#8217;in işgaline tepki olarak yüzün  üzerinde mitingler tertip edilmiş ve Anadolu Türk insanının sesi dünya kamuoyuna  duyurulmaya çalışılmıştır. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Samsun ve Havza&#8217;dan sonra Amasya&#8217;ya geçen Mustafa Kemal  Paşa, 22 Haziran 1919 tarihinde Türk milletine hitaben Amasya Tamimini  yayımladı. Amasya Tamimi Türk İnkılâp Tarihimizde hukukî ve siyasî önemi ile  yeni Türk devletinin kuruluşunu hazırlayan bir temel vesika olması bakımından  daima özel bir değer ifade etmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3 Temmuzda Erzurum&#8217;a gelen Mustafa Kemal Paşa, burada  bütün görevlerinden hatta askerlik mesleğinden istifa etti ve milletin bir ferdi  olarak vatanın kurtuluşu için mücadelesine devam etti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">23 Temmuz 1919 günü başlayan Erzurum Kongresi yaptığı  çalışmalar sonrasında on maddelik bir beyanname yayımladı. Erzurum Kongresi  beyannamesi Türk milletinin kendi geleceğinin kendisi tarafından tayin edilmesi  gerektiğini ortaya koymuş ve bu uğurda gerekli her türlü tedbiri almakta serbest  olmasını ifade ederek millî iradeye dinamik ve pratik bir yön  vermiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Erzurum Kongresi Beyannamesi çok az değişiklikle 4–12  Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi&#8217;nde de kabul edilmiştir.  Geniş katılımın sağlandığı Sivas Kongresinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri  birleştirilerek &#8220;Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8221; adında tek kuruluş  durumuna getirilmiştir. Erzurum Kongresi&#8217;nde ortaya çıkan ve adeta geçici bir  hükümet niteliği taşıyan &#8220;Heyet-i Temsiliye&#8221; Sivas Kongresi&#8217;nde sayıca  genişletilmiş ve Heyet-i Temsiliye başkanlığına da Mustafa Kemal Paţa  getirilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Heyet-i Temsiliye&#8217;ye vatanın bütününü temsil etmek  yetkisi verildi. Sivas Kongresi&#8217;nde İtilaf Devletleri&#8217;ne karşı takınılan tavır  daha da sertleşmiş, milletçe müdafaa ve mukavemet esası kabul edilmiştir. Sivas  Kongresi&#8217;nde ortaya çıkan önemli bir sonuçta ileride Meclis-i Mebusan tarafından  kabul edilecek olan Misak-ı Millî kararlarının tespit edilmiş  olmasıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Erzurum ve Sivas Kongreleri&#8217;nin yanı sıra Batı  Anadolu&#8217;da toplanan Balıkesir ve Alaşehir Kongreleri Millî Mücadele hareketinin  ülke geneline yayılması ve destek görmesi bakımından kayda değer gelişmeler  olarak kabul edilir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Anadolu&#8217;da meydana gelen ve bir tepki olarak ortaya  çıkan bütün kongrelerde millet ve milliyet kavramları ön plândadır. Bu kavramlar  Türk tarih ve kültürünün gelişme seyri içerisinde kaçınılmaz bir netice olarak  siyasî bir kimliğe bürünmüş ve yeni Türk devletinin kuruluşunun temel  felsefesini oluşturmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Anadolu&#8217;daki bu gelişmeler karşısında İtilaf Devletleri  16 Mart 1920 tarihinde İstanbul&#8217;u resmen işgal ederek Meclis-i Mebusanı  dağıtmışlardır. Osmanlı Meclis-i Mebusan&#8217;ın dağıtılması ile artık Millî  Mücadele&#8217;nin ağırlık merkezi tamamen Anadolu&#8217;ya kaymış  oluyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">4- Misak-ı  Millî<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa 27 Aralık 1919 tarihinde Sivas&#8217;tan  Ankara&#8217;ya geldi ve meclisin toplanması için hazırlıklara başladı. Sultan  Vahideddin tarafından 21 Aralık 1918&#8242;den beri feshedilmiş bulunan mebuslar  meclisinin toplanması için yapılan seçimlerde Mustafa Kemal Paşa ilk defa  Erzurum mebusu olarak parlâmento üyesi oldu. Meclis-i Mebusan&#8217;a seçilen 168  üyenin ancak 72&#8217;si İstanbul&#8217;da 12 Ocak 1920 günü açılan Meclise  katılabilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Meclis-i Mebusan&#8217;ın faaliyet gösterdiği dönem içerisinde  aldığı en önemli karar Misak-ı Millî&#8217;nin kabul ve ilânıdır. Müsveddeleri Mustafa  Kemal Paşa tarafından hazırlanan Misak-ı Millî metni Meclis-i Mebusan&#8217;ın 22 Ocak  1920 tarihli gizli oturumunda ele alınmış üzerinde çok az değişiklik yapılarak  28 Ocak 1920 tarihinde kabul edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Gizli oturumda kabul edilen Misak-ı Millî esasları 17  Şubat 1920 tarihinde dünya kamuoyuna ilân edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Misak-ı Millî, İstiklâl Harbimiz sırasında Türk  milletinin maksatlarını özetleyen ve Millî Mücadele&#8217;nin başından sonuna kadar  değişmeyen bir programın adıdır. Mustafa Kemal Paşa, esaslarını Millî  Mücadele&#8217;den yıllar önce tespit ettiği ve bulduğu çıkış yolunu cesaretle ortaya  koyduğu bu programın ilk müsveddelerini 1919 yılı Aralık ayı sonunda  yazmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Misak-ı Millî metni üzerindeki ilk görüşmeler Ankara&#8217;da  Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın idare ettiği Heyet-i Temsiliye toplantılarında  yapılmıştır. Bu özel toplantılar sonunda Türk istiklâlinin esaslarını tanzim  eden bir metin hazırlanmış ve bu metin başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere  Heyet-i Temsiliye üyeleri tarafından imzalanmıştır. Misak-ı Millî metni Trabzon  Mebusu Hüsrev Gerede&#8217;ye verilmiş, o da bunu, mecliste sulh programını tetkikle  görevlendirilen komisyona ulaştırmıştır. Yusuf Kemal Bey hatıratında komisyona  gelen metinden söz etmemekte, buna karşılık Rıza Nur Bey, Misak-ı Millî  esaslarının zaten daha önce İstanbul basınında çıkan çeşitli makalelerdeki  cümleler ve hakikatler olduğunu ifade ederek, &#8220;Misak-ı Millî adını düşünen ve  onu yapan İstanbul meclisidir&#8221; demektedir. Ona göre meclis, bilinen esaslara  bazı ilaveler yaparak yeni bir düzen vermiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Meclis-i Mebusan&#8217;a intikal eden metin, 22 Ocak 1920&#8242;de  Felah-ı Vatan Grubunun gizli toplantısında Hüsrev Bey tarafından okunmuş, 28  Ocak 1920&#8242;de de resmî olmayan gizli toplantıda oylanarak mevcut bütün üyelerin  ittifakı ile kabul edilmiştir. Adı geçen meclisin yaptığı başlıca işe yarar şey  de bu olmuştur. Misak-ı Millî veya Ahd-ı Millî Beyannamesi olarak adlandırılan  bu belge, İstanbul&#8217;un işgali ve mebuslar meclisinin tasfiyesi üzerine Ankara&#8217;da  toplanan ve Türk milletinden feyiz alan Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin  kuruluşunun yegâne nedeni olmuştur. Toplandığı ilk gün millî Misak&#8217;a bağlılığını  açıklayan meclis, bu sadakatini sarsılmaz bir şekilde sürdürmüş ve onun  gerçekleşmesini amaç bilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Misak-ı Millî sınırları esasen, I.Dünya Savaşı&#8217;nda  düşmanlarımız olan İtilaf Devletleri&#8217;nin Osmanlı Devleti&#8217;ne taahhütleri idi.  Müttefikimiz Almanların yenilmesi ile Mondros Mütarekesi&#8217;nin tatbikatından önce,  Ahd-ı Millî ile çizilen sınırları bize garanti etmişlerdi. Bu garanti olağan bir  şeydi. Yenik olarak çıktığımız bir savaşın sonunda dahi, Hatay, Musul-Kerkük,  hatta Batum ve Halep Türk sınırları içerisindeydi. Batı Trakya Türkiye&#8217;ye  katılmaya hazır, Boğazlar, bütün hukuku ile hükmümüze bağlı idi. Kıbrıs iade  edilmek üzere İngilizler&#8217;e kiralanmıştı. Yani, İngilizler ve Fransızlar,  verdikleri sözden dönmeselerdi, Türkler, İstiklâl Savaşı olmadan dahi Millî  Misak sınırlarını koruyacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İstiklâl Harbi&#8217;nin sonunda ise, verilen o muazzam  mücadeleye rağmen Lozan Barışı&#8217;ndan düşmesi gereken pay alınamamıştır. Hâlâ da  Kutsi yemin sınırlarımızın çok gerisindeyiz. Gerçi, Lozan&#8217;ı içine sindiremeyen  girişimleri ile Atatürk, Hatay&#8217;ı Türkiye&#8217;ye bağlatmış ve boğazlar üzerindeki  hayati hukukumuzu geri aldırmıştı. Lâkin Atatürk&#8217;ün ölümünden sonra, gözden ve  gönülden çıkarılan Millî Misak ülküsü tamamen yanlış algılanır  olmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk, Misak-ı Millî ile ilgili olarak şunları  söylemektedir. &#8220;Türk milletinin, kalbinden, vicdanından sahih ve mülhem olan en  esaslı, en bariz arzu ve iman malum olmuştu: Kurtuluş&#8230; Erzurum ve Sivas  Kongreleri&#8217;nde arzu-yu millî tebellür ettirilmiş ve ifade olunmuştu&#8230; Milletin  amal ve maksadını da. Kısa bir programa esas olacak surette toplu bir tarzda  ifadesi de görüşüldü. Misak-ı Millî unvanı adı verilen bu programın ilk  müsveddeleri de, bir fikir vermek maksadıyla kaleme alındı. İstanbul Meclisi&#8217;nde  bu esaslar, hakikaten toplu bir surette tahrir ve tespit olunmuştur&#8230; Malumdur  ki, Erzurum ve Sivas Kongreleri&#8217;nde tespit olunan esasta, son Osmanlı Meclis-i  Mebusanı&#8217;nca kabul ve teyit olunup, Misak-ı Millî namı altında, züpte edilmiş  idi. Bu esasta, Birinci Büyük Millet Meclisi tarafından da kabul edilerek, o  daire dahilinde memleketin tamamiyetini ve milletin istiklâlini temin ederek  sulhu müsalemeti istihsale çalışıyordu.&#8221;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın da yukarıda yer alan ifadelerinde  de tespit ettiği gibi Misak-ı Millî, Millî iradeyi temsil eden  milletvekillerinin namüsait şartlarda ortaya koyduğu bağımsızlık  bildirgesidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Misak-ı Millî ne bir efsane, ne de tarihîn  derinliklerinden intikal etmiş bir destandır. Misak-ı Millî, Türklerin var  olduğu devirlerden itibaren karakterinde mevcut olduğuna inandığımız İstiklâl  fikrinin modern manadaki ifadesi ve tezahürüdür. Misak-ı Millî bölünmez bir Türk  yurdunun sınırlarını tespit eden ve günümüzde de canlılığını muhafaza eden  fevkalâde öneme haiz hukukî ve siyasî bir vesikadır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">5- Kuva-yı  Milliye<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mondros Mütarekesi&#8217;nin imzalanmasıyla İstanbul Hükümeti  ve buna bağlı olarak ordu İtilaf Devletleri&#8217;nin kontrolüne girmiş, devlet  müesseseleri vazifelerini yerine getiremez duruma gelmişti. Türk milleti  uğradığı haksızlıkların önüne geçilmesi hususunda resmî makamlara yapmış olduğu  müracaat sonuç vermeyince vazifenin kendine düştüğünü kabullenip, işgal gören  bölgelerde düşmana karşı harekete geçti. İşte bu direniş hareketini başlatanlara  Kuva-yı Milliye(Millî Kuvvetler) adı verilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Millî Mücadele tarihimizde &#8220;Kuva-yı Milliye&#8221; deyiminin  biri dar, diğeri geniş olmak üzere iki ayrı manası vardır. Bunlardan ilki  &#8220;Milis&#8221; teşkilâtı adıyla da anılan millî kuvvetleri, yani silâhlı mukavemet  teşkilatını anlatmaktadır. Diğeri ise Millî Mücadele&#8217;yi bütünüyle içine alan  daha geniş bir anlamı ifade eder. Bu geniş mana içerisinde Müdafaa-i Hukuk  Cemiyetleri, Kongreler, İlk Büyük Millet Meclisi, Misak-ı Millî gibi dönemin  temel gelişmeleri yer almaktadır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yakın tarihimizde Kuva-yı Milliye dönemi İzmir&#8217;in işgali  ile I.İnönü Muharebesi arasında geçen yaklaşık bir buçuk yıllık (Mayıs  1919-Aralık 1920) dönemi ihtiva eder. Bu zaman zarfında fiilen yabancı işgaline  karşı koyan Kuva-yı Milliye hareketi Osmanlı Devleti&#8217;ne bağlı bir kuvvet  hüviyetinde değildir. Mevcut hükümetten ayrı fakat Türk milletine dayanan ve  onun adına faaliyet gösteren, dolayısıyla yalnız Anadolu Türk halkının  bünyesinden çıkmış bir direniş hareketidir. Kuva-yı Milliye&#8217;nin ortaya çıkışı  bir siyasî parti hüviyetinde de olmamış, taraftarlarını memnun edecek mevkileri  ve memuriyetleri de vaat etmemiştir. Buna rağmen az zamanda ülke genelinde  samimî bir Türk birliği meydana getirmiş olmasını ancak halkın &#8220;halet-i  ruhiyyesi&#8221;, geçirdiği sıkıntılar ve istiklâlini müdafaa hususundaki hassasiyeti  ile izah etmek mümkündür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kuva-yı Milliye&#8217;nin Milli Mücadele döneminde birçok  faydaları olmuştur. Sağladığı en önemli fayda, dünya kamuoyunda Türk halkının  Yunan işgalini sükûnetli karşılığı kanaatinin yerleşmesini önlemek ve Milli  Mücadele hareketini mazlum bir milletin istiklâl hareketi olarak göstermek  olmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa &#8220;Anadolu&#8217;ya ayak bastığım zaman  milleti bir istiklâl cidaline hazır ve teşne bir hâlde buldum&#8221; derken mevcut  olan bu ortamın geniş bir propaganda şebekesi vasıtasıyla sağlandığı anlamına  gelmediği açıktır. Anadolu Türkünün bu noktaya gelmesini sahip olduğu &#8220;cevher-i  aslî&#8221;sinden çıkan tabiî ve ananevî bir netice olarak kabul etmek en isabetli  görüş olacaktır. &#8220;Kuva-yı Milliye&#8221; ruhundan anlaşılması gereken mana da bu  olmalıdır.&#8221; demiştir<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kuva-yı Milliye ruhu sadece Milli Mücadele döneminde  ortaya çıkan bir vakıa değildir. Kaynağını Türk milletinin bilinmeyen tarihinden  bu tarafa sahip olduğu ve nesilden nesile intikal etmiş olan ilk cevherinden  alan yeni bir Türk ruhudur. Yahya Kemal bu anlayışı şu şekilde dile  getirmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;Anadolu&#8217;nun bu üç senelik tarihi yeni Türk ruhu  olduğunu, en görmek istemeyen gözlere bile gösteriyor. Avrupalılar, Amerikalılar  İstanbul&#8217;a geliyorlar. Bu hadisenin ne olduğunu bizden soruyorlar, daha yakından  seçebilmek için Anadolu&#8217;ya kadar gidiyorlar. İnkârdan şüpheye, şüpheden  tereddüde, tereddütten inanmaya doğru günden güne beliren bir hareket var. Bir  gün gelecek ki bir Türklük, yeni bir Türk ruhu ta karşıdan  seçilecek&#8221;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Millî Mücadele dönemi aydınlarının eserleri  incelendiğinde Kuva-yı Milliye ruhunun Türk milleti için yeni bir istiklâl  mücadelesini ifade ettiği hususunda müşterek bir görüşün ortaya çıktığı görülür.  İstiklâl mücadelesinden amaç ise; Türklerin ekseriyeti teşkil ettiği bir coğrafî  alan içerisinde &#8220;Türk milletinin gerek irfanca ve gerek iktisadiyatça bilâkaydü  şart her türlü haricî nüfuzlardan ve kayıtlardan azade olarak kendi vesaitiyle  azami inkişafına mazhar olmasıdır. &#8220;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Millî İstiklâl davasına atılmış olan Türk milleti bu  dava devam ettiği sürece, bu istiklâle inanan ve onu gerçekleştirmek için  hesapsız fedakârlığı göze alan bir ruh haleti içerisinde olmuştur. Bu esrarengiz  şuur hiçbir, ilmin, hiçbir eğitimin ve hiçbir propagandanın mahsulü değil, Türk  karakterinin samimî bir tezahürüdür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi Kuva-yı Milliye,  &#8220;Millilik&#8221; vasfının ön plânda tutulduğu, millî istiklâl ve iktisadî hürriyet  mücadelesinin hareket noktasıdır. İstiklâl Savaşı&#8217;nda, millî heyecana dinî  heyecanın da karıştığı, din ve milliyet fikirlerinin birbirinden ayrılmadığı  şüphe götürmez bir gerçek olmakla beraber, o dönemin dinî duygularının millî bir  karakter taşıdığı ve &#8220;millilik&#8221; vasfına hizmet ettiği  söylenebilir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Millî Mücadele&#8217;nin yayın organı olan Hâkimiyet-i Milliye  gazetesi ilk sayılarından birinde Kuva-yı Milliye&#8217;yi kamuoyuna şu şekilde  anlatmaktadır:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;Kuva-yı Milliye, milletin ruhundan ve ihtiyacı beka ve  istiklâlinden doğmuş bir vahdettir ki, onu hiçbir şey ihlal  edemeyecektir&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Sonuç olarak Kuva-yı Milliye ruhu yüksek bir siyasî  olgunluk seviyesine gelmiş bir milletin, bu siyasî kudretini en azametli ve göz  kamaştırıcı bir şekilde kullanmasından başka bir şey değildir. Kuva-yı  Milliye&#8217;yi ortaya çıkaran &#8220;ruh&#8221; bu hareketin başlangıç dönemi ile de sınırlı  kalmamıştır. Millî Mücadele dönemi boyunca Türk halkının müşterek ve hâkim  anlayışını ifade etmiş, yeni Türk devletinin kurulmasında bir manevî membaa  olmuş, yaşatılmasında milletin tarihi tekâmüllerinden kaynaklanan manevî  dayanağı temsil etmiştir. Kuva-yı Milliye&#8217;nin boz kalpaklı kahramanlarının o  günkü ruh hâli bugünde Türk milletinin benliğinde yaşamaktadır. Bu günkü yeni  nesil, bedeli can ve kan ile ödenmiş Türk vatanının muhafazasında fevkalâde  hassas olan sessiz ekseriyettir ve Millî Mücadele hareketinin Türk milleti adına  gerçekleştirildiğini asla unutmamalıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt">YENİ TÜRK  DEVLETİ&#8217;NİN KURULUŞU VE <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt">CUMHURİYETİN  İLÂNI<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">1- Büyük  Millet Meclisinin Açılması Ve Yeni Türk Devleti&#8217;nin  Kuruluşu<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa, 8 Nisan&#8217;da yayımladığı bildiride,  Damat Ferid&#8217;in Aydın ilini Yunanistan&#8217;a teslim ettiğini, tecavüze uğrayan  Türklerin müdafaasına engel olduğunu, İtilaf Devletleri&#8217;ni askerî işgalde  bulunmaya davet ettiğini fakat milletin bu sefer tedbirli ve hazırlıklı  davranacağını Damad Ferit Hükümetini tanımayacağını açıklıyordu. İstanbul işgal  altında olduğundan normal faaliyetini sürdüremeyen Mebuslar Meclisi&#8217;nin  olağanüstü yetki ile Ankara&#8217;da toplanması için her türlü tedbir alınmıştı. 19  Mart 1920&#8242;de bu hususta her tarafa bildiri gönderildi. Yapılan seçimler sonunda  mebuslar Ankara&#8217;da toplandılar. 23 Nisan 1920&#8242;de Büyük Millet Meclisi açıldı.  Mustafa Kemal Paşa derhâl bir hükümet teşkil edilmesini istedi. Meclis, kurucu  meclislerin sahip oldukları bütün haklara sahip olduğu gibi hükümet vazifesini  de üzerine almış bulunuyordu. Yeni kurulan bu devlet teşri, icra ve kaza  kuvvetlerini kendinde topladığından bir &#8220;cumhuriyet&#8221; demekti. Fakat şartlar  uygun olmadığından bu deyim o dönemde kullanılmamıştır. Mustafa Kemal Paşa,  Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığına seçildi; böylece hem devlet, hem de  hükümetin başına geçmiş oldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Büyük Millet Meclisi, ilk iş olarak çıkarttığı 29 Nisan  1920 tarihinde Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile yurtta meydana gelen olumsuz  cereyanları önlemeyi, ayaklanmaları kışkırtanları ve ayaklanmalara katılanları  yola getirmeyi amaçlıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Hıyanet-i Vataniye Kanunu&#8217;nun çıkarılmasından hemen  sonra Büyük Millet Meclisi, 3 Mayıs 1920&#8242;de şu 11 vekili seçerek programını  yapmış ve yeni Türk Devleti&#8217;nin ilk hükümetini I.İcra Vekilleri Heyeti adıyla  kurmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">* Başkan: Mustafa Kemal Paşa,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">* İçişleri: Cami Bey (Aydın),<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">* Adliye; C.Arif Bey (Erzurum),<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">* Bayındırlık: İ. Fazıl Paşa  (Yozgat),<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">* Dışişleri: Bekir Sami Bey (Amasya  ),<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">* Sağlık: Adnan Adıvar (İstanbul),<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">* İktisat: Yusuf Kemal Tengirşenk  (Kastamonu),<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">* Maliye: Hakkı Behiç (Denizli ),<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">* Maarif: Dr. Rıza Nur (Sinop ),<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">* Millî Müdafaa: Fevzi Paşa (Kozan-Adana  ),<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">* Erkan-ı Harbiye: Albay İsmet İnönü (Edirne  ).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet tarihimizde  fevkalâde önemli bir mevkiye sahiptir. İlk meclisin fevkalâdeliği farklı ve zıt  fikirlere sahip milletvekillerinden meydana gelmiş olmasına rağmen ülke  savunması ve bütünlüğü konusunda tek bir ses ve tek bir yürek olabilmesidir. Bu  temel hassasiyetine bağlı olarak ilk meclisin diğer özelliklerini de şu şekilde  sıralayabiliriz;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1. Bu meclis her şeyden önce millî bir meclistir. Meclis  üyeleri tamamıyla Türklerden oluşmuştur. Bundan dolayı da &#8220;Meclis-i Kebir-i  Millî &#8220;adını almıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2. Meclis idealist, demokratik bir ruha  sahiptir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3. Olağanüstü hâl meclisidir. Yasama, yürütme ve yargı  kavramlarını temel güçler olarak benimsemiş olmakla beraber bu güçleri kendi  bünyesinde toplamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">4. Meclisin temeli ve bekası fedakârlık esasına  dayandırılmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">5. Şüphesiz bu meclis kahraman bir  meclistir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kısacası ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi Türk  milletinin tarihteki mevkiine paralel yüksek seviyeli bir  meclistir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">2- TBMM&#8217;nin  Açılmasından Sonra<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Meydana Gelen  Askerî ve Siyasî Olaylar<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk İstiklâl Savaşı&#8217;nda, girişilen mücadeleyi  başarısızlığa uğratmak için, ülke sınırları dâhilinde çeşitli yörelerde iç  isyanlar meydana gelmiştir. Bu tür isyanların bir kısmı saltanat ve hilâfet  adına, bir kısmı da Türk yurdunu parçalayarak yeni siyasî oluşumları  gerçekleştirmek amacıyla çıkarılmıştır. BMM&#8217;nin meşruiyetine karşı çıkarılan ve  ülke bütünlüğünü tehlikeye düşüren, askerî, siyasî ve sosyal yönlerden büyük  zararlar meydana getiren bu isyanlar sonuç itibariyle BMM Hükümeti tarafından  bastırılmıştır. Anadolu’da meydana gelen iç isyanların yanı sıra Doğu Anadolu  Rus destekli Ermenilerin, Güney Anadolu ise İngiliz, Ermeni ve Fransızların  işgaline uğramıştı. Buna karşılık Türkiye Büyük Millet Meclisi, Misak-ı Milli  sınırları içindeki topraklarının bir bütün olduğunu kabul etmiş ve bunu  gerçekleştirmek için harekete geçmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İlk olarak Kazım Karabekir Paşa komutasındaki kuvvetler  Ermenileri bozguna uğratarak Sarıkamış ve Kars&#8217;ı Türkiye&#8217;ye kazandıran Gümrü  Antlaşmasını 2 Aralık 1920 tarihinde imzaladı. Kısa süre sonra anlaşma yoluyla  Ardahan ve Artvin de Anavatana bağlandı. Böylece Misak-ı Millî&#8217;nin Doğu  Anadolu&#8217;daki sınırına kısmen ulaşılmış oluyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Güney ve Güneydoğu Anadolu&#8217;da meydana gelen işgale karşı  bölge halkı kendi imkânlarıyla bu haksızlığa karşı koymaya çalışmıştır. Bu  bölgelerimizde açılan Adana, Maraş, Urfa ve Antep Cepheleriyle Anadolu&#8217;da  kurtuluşa giden yol açılmıştır. Güney cephelerimizde Türk kuvvetlerinin  kazandığı zaferler sonucu Fransa, 20 Ekim 1921&#8242;de Ankara Hükümeti ile Ankara  İtilâf namesini imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaşma, Fransa ile Türkiye  arasındaki savaşı sona erdirmiş, Türklere karşı batılı devletlerin kurmuş  oldukları ortak cephe yıkılmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Doğu ve kısmen güney cephelerinde çarpışmalar başarıyla  sona erince Ankara Hükümeti bütün gücüyle Batı Cephesi&#8217;ne yönelme imkânı buldu.  Batı Cephesi&#8217;ndeki dağınık birlikler düzenli bir ordu hâline getirildi ve cephe  komutanlığına İsmet Bey (İnönü) atandı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu sırada ileri harekâta geçen Yunan kuvvetleri 9 Temmuz  1920&#8242;de Bursa&#8217;yı işgal ederek Eskişehir yönünde ilerlemeye başladı.  İnegöl-Pazarcık yoluyla ilerleyen Yunanlılar İnönü mevkiinde Türk kuvvetleriyle  karşılaştılar. 9–10 Ocak 1921 günlerinde savaş sürdü. Yunan kuvvetleri 11 Ocakta  geriye çekildiler. Üç aylık bir aradan sonra yeniden saldırıya geçen Yunanlılar,  23–31 Mart 1921 tarihleri arasında yine İnönü&#8217;de Türk kuvvetleri karşısında  bozguna uğradılar. Fakat yeni birliklerle desteklenen Yunan Ordusu 10 Temmuzda  saldırıya geçerek Afyon (13 Temmuz), Kütahya (17 Temmuz) ve Eskişehir&#8217;i (19  Temmuz) işgal ettiler. Türk ordusu Sakarya hattına çekildi. Yunanlıların son  büyük saldırısı Sakarya hattında durduruldu. 22 gün ve gece süren (23 Ağustos–13  Eylül 1921) Sakarya savaşı Türk ordusunun zaferiyle sonuçlandı. Artık taarruz  sırası Türk ordusuna gelmişti. Anadolu&#8217;dan düşman kuvvetlerini atmak için bir  yıllık bir hazırlıktan sonra 26 Ağustos 1922 tarihinde taarruza geçildi. 30  Ağustosta düşman kuvvetleri perişan edildi. Yunan başkomutanı Trikopis esir  edildi (2 Eylül 1922). 9 Eylülde İzmir&#8217;de Yunan kuvvetleri denizine döküldü. 11  Eylülde Bursa kurtarıldı. Esirlerden başka Anadolu’da Yunan askeri  kalmadı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yunan kuvvetlerinin ezilmesinden sonra Mudanya&#8217;da  mütareke görüşmeleri 3 Ekim 1922 tarihinde başladı.11 Ekimde imzalanan Mudanya  Mütarekesi&#8217;ne göre, Türkler ile Yunanlılar arasındaki savaş 14–15 Ekim gecesi  sona erecek, Meriç ırmağına kadar olan Doğu Trakya Yunanlılar tarafından  boşaltılacak ve İstanbul, barış antlaşması imzaladıktan sonra İtilaf  Devletlerince terk edilecekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Trakya&#8217;yı teslim almak için 19 Ekim 1922 &#8216;de İstanbul&#8217;a  gelen Ankara temsilcisi Refet Paşa büyük gösterilerle karşılandı. 4 Kasım&#8217;da  İstanbul Hükümeti kendi görevinin sona erdiğini ilan etti. 26 Kasım&#8217;da Trakya  Türk yönetimine geçti. Böylece Yunan işgaline uğramış olan bütün vatan  toprakları kurtarılmış oluyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Sıra barışın yapılmasına gelmişti. Türkiye Büyük Millet  Meclisi Hükümeti 20 Kasım 1922 tarihinde toplanan Lozan Konferansı&#8217;na İsmet Paşa  başkanlığında bir heyet gönderdi. Görüşmeler 4 Şubat 1923&#8242;te kesildi. Ancak  tarafların barış isteği ağır basınca 23 Nisan&#8217;da görüşmeler yeniden başladı ve  23 Temmuz 1923 tarihinde XX. yüzyılın en önemli barış antlaşmalarından biri olan  Lozan Antlaşması imzalanarak yeni Türk Devleti dünyaca tanındı ve sınırları  tespit edildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkler dışında, Birinci Dünya savaşının bütün mağlûp  devletleri, kendilerine zorla kabul ettirilen antlaşmalara boyun eğmek zorunda  kalmışlardı. Türk milleti ise Sevres Antlaşması gibi bir esaret belgesini kendi  tarihinin şeref ve haysiyetine layık görmemiş, istiklâlinin sona erdiğinin  zannedildiği bir anda, vatanın müdafaası için neler yapabileceğini düşmanlarına  önce savaş meydanlarında göstermiştir. Daha sonra bu başarılarını I.Dünya  Savaşı&#8217;nın galiplerine, karşılıklı eşitlik prensibine dayanan bir antlaşmayla  tasdik ettirmiş kendi üzerine oynanan bütün oyunları  bozmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">I. Dünya Savaşı&#8217;nın sonunda imzalanan adaletsiz  anlaşmalar, Avrupa&#8217;da yeni bir savaşın çıkmasına sebep olup yürürlükten kalkmış  fakat gerçek barışın kurulmaya çalışıldığı Lozan Analaşması ise I. Dünya Savaşı  sonrasının günümüze kadar geçerliğini koruyan tek antlaşması olmuştur.  Antlaşmanın Türk milleti bakımından önemini en güzel şekilde Mustafa Kemal Paşa  açıklamıştır. &#8221; Bu antlaşma, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış  ve Sevres Antlaşması&#8217;yla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın, sonunda  neticesiz bırakıldığını ifade eder bir vesikadır&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">3- Türk  İnkılâbı<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Lozan Barış Antlaşması, Millî Mücadele hareketinin  askerî ve siyasî açıdan başarıyla tamamlanmasını, yeni Türk devletinin milletler  arası toplulukta tanınmasını sağlayan önemli bir vesikadır. Genel olarak Misak-ı  Millî ilkelerinin gerçekleştiği Lozan sonrasında, millî devlet, siyasî, sosyal  ve ekonomik alanda zorunlu hale gelen yeni bir teşkilatlanmaya  gidecektir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın &#8220;Türk milletini son asırlarda  geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak, yerlerine milletin en yüksek medenî  icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseleri koymak&#8221; şeklinde  tanımladığı Türk İnkılâbında esas amaç, millî modern bir devlet hâline gelmek  olarak tespit edilmiştir. Türk inkılâbında, batılı anlamda millî bir toplum  yaratmada, nazarî de olsa, millîlik ile medeniliğin bir bütün olarak ortaya  çıktığı ve birbirine bağlı iki kavram olduğu görülür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Saltanatın kaldırılmasından sonra Cumhuriyetin ilânıyla,  Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın &#8220;Medeniyet yolunda yürümek, muvaffak olmak hayatın  şartıdır&#8221; prensibinin gerçekleşmesinde önemli bir adım atılmıştır. Cumhuriyetin  ilânı ise her şeyden önce, kurulan yeni devletin bir &#8220;Millî Türk devleti&#8221;  olduğunu ve devlet kültürünün Türk benliği ve gelenekleri üzerine kurulması  gerektiğini ortaya koymuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Cumhuriyet rejimi ve Türk millî devlet fikri Mustafa  Kemal Paşa&#8217;nın en başta gelen temel inkılâpları olmuştur. Onun yaptığı diğer  inkılâplar, bu temel inkılâpları tamamlayan yenilikler  mahiyetindedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">A- Saltanatın  Kaldırılması<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İtilâf Devletleri, 28 Ekim 1922&#8242;de Lozan&#8217;da toplanacak  barış konferansına B.M.M. Hükümetiyle birlikte İstanbul Hükümeti temsilcilerini  de davet etmişlerdi. İtilâf Devletleri&#8217;nin bu davranışı Ankara ve İstanbul  Hükümetleri şeklinde iki ayrı otoritenin varlığını kabul ettirerek, ülkede  ikilik yaratmak suretiyle Millî Mücadele Hareketini başarısızlığa uğratmak  amacını taşımaktadır. Ancak bu teşebbüs, 1 Kasım 1922&#8242;de saltanatın  kaldırılmasıyla sonuçlanan Büyük Millet Meclisi kararının oluşmasına zemin  hazırlamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tevfik Paşa, Sadrazam unvanıyla 29 Ekim 1922&#8242;de BMM  Başkanlığına çektiği telgrafta Lozan görüşmelerine İstanbul Hükümeti  temsilcilerinin de katılımını talep etmişti. Mustafa Kemal Paşa, konuyu 30 Ekim  1922 tarihli BMM Genel Kurul görüşmelerine getirdi. Toplantıda iki ayrı görüş  çarpışmıştır. Birinci grup milletvekillerinden Antalya Mebusu Rasih Bey  (Kaplan), Hakkâri Mebusu M.Müfit (Kansu) Bey ve Sıhhiye Vekili Dr. Rıza Nur  Bey&#8217;in dile getirdikleri görüş: &#8220;Bab-ı Ali ve padişahın hükümsüzlüğü&#8221;  şeklindeydi. İkinci grup liderlerinden Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey&#8217;in  ifade ettiği görüş ise; &#8220;Tevfik Paşa&#8217;nın telgrafına ret cevabı yeterlidir, başka  bir işleme gerek yoktur&#8221; şeklindeydi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Dr. Rıza Nur&#8217;un hazırladığı, Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın da  aralarında bulunduğu 82 mebusun imzasını taşıyan önergede &#8220;Osmanlı İmparatorluğu  ve Sultanlığın devrildiği, Teşkilât-ı Esasiye kanunu ile hükümranlık haklarının  millete ait bulunduğu&#8221; görüşü yer almıştı. Oya sunulan bu önerge İkinci Grup  milletvekillerinin toplantıya katılmaması nedeniyle yeterli çoğunluk  sağlanamamış ve kabul edilmemiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1 Kasım 1922&#8242;de tekrar toplanan mecliste gerek Dr. Rıza  Nur&#8217;un gerekse aynı gün verilen 26 imzalı Hüseyin Avni Bey&#8217;in önergeleri  üzerindeki tartışmalar sırasında Mustafa Kemal Paşa konuya müdahale ederek geniş  bir konuşma yaptı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu konuşmadan sonra konuyla ilgili önergeler, Teşkilât-ı  Esasiye, Şer&#8217;iye ve Adliye Komisyonlarına gönderildi. Bu komisyonlar ortak  olarak hemen toplandı. Komisyon görüşmelerinde bir kısım mebusların hilâfet ve  saltanatın ayrılmasına karşı çıkmaları üzerine Mustafa Kemal Paşa söz alarak şu  konuşmayı yaptı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;&#8230;Türk milleti hâkimiyet ve saltanatını fiilen kendi  eline almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan, millete saltanatını  hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele,  zaten oldubitti hâline gelmiş olan bir gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. Bu  mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî olarak  karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun  olarak ifade edilecektir. Fakat belki de bazı kafalar  kesilecektir&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu konuşma üzerine komisyonda çözüme kavuşan konu,  sür&#8217;atle tasarı hâline geldi ve aynı gün ikinci oturumda genel kurula sunuldu.  Tasarı oy birliği ile kabul edilerek 1 Kasım 1922 tarihinde kanunlaştı. 308  sayılı kanunla hilâfet ve saltanat ayrılmış, hilâfete dokunulmamış, saltanat ise  kaldırılmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Gerçekte saltanatın kaldırılması,16 Mart 1920&#8242;de sona  eren, Osmanlı saltanat makamının sahip olduğu &#8220;hâkimiyet&#8221; mefhumunu çok daha  önce 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ile Türk milletine intikalini sağlayan  inkılâp hareketinin son halkasıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Saltanatın kaldırılması ile İstanbul&#8217;da Tevfik Paşa  kabinesi 4 Kasım 1922 de toplanarak istifa etmiş,17 Kasım 1922 &#8216;de de son  Osmanlı Sultanı Vahdettin İngiliz himayesinde ülkeyi terk  etmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">B-  Cumhuriyetin İlânı<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa,1921 Anayasası&#8217;nın ilk maddelerinde  yer alan &#8220;Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir&#8221; ve &#8220;Millî iradeyi millet  namına temsil eden tek yetkili organ Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;dir &#8221;  ifadelerini daima &#8220;Cumhuriyet&#8221; şekliyle yorumlamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Gerçekten de 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ile kurulmuş  olan siyasî rejim geniş anlamı ile Cumhuriyet&#8217;ten başka bir şey değildi. Ancak  Cumhuriyet resmen ilân edilmemiş ve devlet başsız bir şekilde  kurulmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">26 Ekim 1923&#8242;de ortaya çıkan bir hükümet buhranı sonucu  Başvekil Fethi Bey istifasını vermişti. 28 Ekim akşamı Çankaya&#8217;da yeni hükümet  teşekkülü ile ilgili çalışmalar sırasında Cumhuriyetin ilanı kararlaştırıldı.  Toplantı sonrasında Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ile birlikte 1921  anayasasının bazı maddelerini değiştiren değişikleri tespit  ettiler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">29 Ekim 1923 günü konu önce Halk fırkası grubunun  öğleden sonraki oturumunda gündeme geldi. Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın bir gün önce  tespit ettiği değişiklikler uzun görüşmelerden sonra kabul edildi. Kanun  teklifi, Kanun-i Esasi encümeni tarafından usulen incelenerek meclise  sunuldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">TBMM 29 Ekim 1923 tarihinde 364 sayılı kararla  Cumhuriyeti ilân etti. Cumhuriyetin ilânı ile 1921 Anayasası&#8217;nın 1.2.4.10.11 ve  12. maddeleri şu şekilde değiştirilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Birinci  maddeye</span></strong><span style="font-size: 13pt"> &#8220;Türkiye Devleti&#8217;nin şekl-i  hükümeti Cumhuriyettir&#8221; cümlesi eklenmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">İkinci  madde;</span></strong><span style="font-size: 13pt"> &#8220;Türkiye Devletinin dini İslâm,  resmî lisanı Türkçedir&#8221; şekliyle tespit edilmiştir. Bu madde 1921 Anayasası&#8217;nda  mevcut olmayıp anayasamıza ilk defa girmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Dördüncü  madde;</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Türkiye Devleti Büyük Millet  Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükümetin ayrıldığı idare konularında  Bakanlar Kurulu vasıtasıyla yönetir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Onuncu  madde;</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye  Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir  seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni Cumhurbaşkanının  seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi biten Cumhurbaşkanı yeniden  seçilebilir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">On birinci  madde;</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Türkiye Cumhurbaşkanı devletin  başkanıdır. Bu sıfatla gerekli gördükçe Meclis&#8217;e ve Bakanlar Kurulu&#8217;na başkanlık  eder.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">On ikinci  madde; </span></strong><span style="font-size: 13pt">Başbakan, Cumhurbaşkanı  tarafından ve meclis üyeleri arasından seçilir. Diğer bakanlar, Başbakan  tarafından ve yine Meclis üyeleri arasından seçildikten sonra Cumhurbaşkanı  tarafından hepsi birden Meclis&#8217;in onayına sunulur. Meclis toplantı hâlinde değil  ise, onaylama Meclis&#8217;in toplantısına bırakılır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yapılan bu önemli değişiklerden sonra aynı gün  Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılarak, Mustafa Kemal Paşa yeni Türk Devletinin ilk  Cumhurbaşkanı olmuştur. 30 Ekim 1923&#8242;te ise Malatya Mebusu İsmet Paşa, M. Kemal  Paşa tarafından Başbakan olarak atanmış ve yeni kabine teşekkül  ettirilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">C-  Halifeliğin Kaldırılması<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İslâm&#8217;da din ve devlet işleri birbirinden ayrılmaz  parçalardır. İslâm Devleti&#8217;nin başı hem ülkesinde dini koruyan bir &#8220;imam&#8221; hem de  sınırların güvenliğini sağlayan bir &#8220;Devlet başkanı&#8221; dır. Cismanî ve ruhanî  olmak üzere her iki otoriteyi (iktidarı) uhdesinde toplamıştır. Hıristiyanlık  olduğu gibi &#8220;kilise-devlet&#8221; ayırımı yoktur. İşte İslâm tarihinde &#8220;dinî&#8221; ve  &#8220;dünyevî&#8221; görevleri bünyesine toplayan devlet başkanlarına &#8220;halife&#8221;  denmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Saltanatın kaldırılmasından sonra Hilâfet muhafaza  edilmiş, Abdülmecit Efendi halife olarak TBMM tarafından seçilmişti. Halife  Abdülmecit Efendi seçilirken kendine sadece &#8220;dini reis&#8221; olarak yetkiler  verilmişti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Lozan sonrasında halifelik konusunda gerek Meclis&#8217;te,  gerekse kamuoyunda tartışmalar yoğunlaştı. Basının önemli bir bölümü Hilâfet&#8217;in  korunmasını savunmuştu. Meclis&#8217;te Halk Fırkası mebusları tarafından Halifenin  yetkisini aştığı iddialarının ortaya atılmasına karşılık, aynı görüşte olmayan  mebuslar da vardı. Ortaya çıkan bu görüşlerden ilki; Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın  savunduğu gibi Hilâfet&#8217;in yabancı güçlerce kullanılabileceği endişesinden  hareketle artık zararlı bir niteliğe sahip olduğu şeklindedir. İkinci tavır ise  asıl halifeliğin kaldırılmasının Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin dış politikasında İslâm  ülkeleriyle aralarındaki bağları keserek, devletin dış itibarını  zedeleyebileceği mahiyetindedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa, Şubat 1924&#8242;te İzmir&#8217;de iken  Hilâfet&#8217;in kaldırılması kararını almıştır. İsmet Paşa, Kazım Karabekir Paşa ve  Fevzi Paşa ile birlikte aldığı Hilâfet&#8217;in, Erkan-ı Harbiye-i Umumiye ile Şer&#8217;iye  ve Evkaf Vekâletlerinin kaldırılma kararını daha sonra 1 Mart 1924&#8242;te meclisi  açış nutkunda dile getirecektir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Hilâfet&#8217;in kaldırılma meselesi önce 2 Mart 1924&#8242;te Halk  Fırkasın da görüşülerek kabul edildi. 3 Martta toplanan Meclis Genel kuruluna  ise üç ayrı kanun teklifi sunuldu;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1) Urfa mebusu Şeyh Saffet Efendi&#8217;yle 53 arkadaşının  Hilâfetin kaldırılması ve Osmanlı hanedanının Türkiye dışına çıkarılmasıyla  ilgili kanun teklifi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2) Siirt Mebusu Halil Hulki Efendi ve 50 arkadaşının  Şer&#8217;iye ve Evkaf vekâletiyle Erkan-ı Harbiye Vekâleti’nin kaldırılmasıyla ilgili  kanun teklifi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3) Manisa Mebusu Vasıf Bey ve 50 arkadaşının eğitim ve  öğretimin birleştirilmesiyle ilgili kanun teklifi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu kanunlarda yapılan görüşme ve tartışmalar beş saat  kadar sürdü. Saat 18.45’te TBMM söz konusu tasarıları 429,430 ve 431 sayı ile  kanunlaştırdı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Buna göre &#8220;Şer&#8217;iye ve Evkaf Vekâleti ile Erkan-ı Harbiye  Vekâleti kaldırılmış, eğitim öğretim Millî Eğitim Bakanlığına bağlanarak  birleştirilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Hilâfet&#8217;in tamamen kaldırılmasıyla ilgili karar  kanunlaştıktan sonra İstanbul Valisi tarafından Abdülmecit Efendi&#8217;ye tebliğ  edilmiş ve yurt dışına çıkması sağlanmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Aslında halifeliğin kaldırılmasının siyasî gayeden çok  daha önemli kültürel ve tarihî manası vardır. On dokuzuncu yüzyılın başlarından  beri sürüp gelen yenilikçi-lâik grubun, dinci-muhafazakârlara karşı zaferini  ifade etmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Hilâfetin kaldırılması yurt dışında büyük tepkilere yol  açmıştır. Batı dünyası bu olayı şaşkınlıkla karşılayarak hayranlıklarını ifade  etmişler, İslâm dünyası ise olumsuz tepkilerini dile  getirmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">D- Anayasa  Hareketleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">23 Nisan 1920 tarihinden itibaren artık resmî bir  hüviyet kazanan millî teşkilât gayelerini daha açık bir biçimde ortaya koymaya  başlamıştır. Mustafa Kemal&#8217;in 19 Mart 1920 tarihinde askerî ve mülkî erkâna  gönderdiği seçim talimatında, Meclis&#8217;in 23 Nisan 1920 tarihinde açılmasına karar  verilmiş, 22 Nisan 1923 tarihli telgraf ile de söz konusu tarihten itibaren  mülkî ve askerî makamların ve bütün milletin müracaat edeceği makamın &#8220;Meclis&#8221;  olacağı duyurulmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">23 Nisan 1920&#8242;de Ankara&#8217;da toplanan BMM, yeni Türk  devletinin ilk siyasî organı olarak faaliyete geçmişti. Aynı gün ilk oturumda en  yaşlı üye sıfatıyla Şerif Bey, yaptığı konuşmada, &#8220;Türk milletinin yabancı  köleliğine karşı çıkarak, geleceğini tayin etme hakkına sahip olduğuna ve  bağımsızlık yolunda direnmek azminde olduklarını &#8221;  açıkladı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Açılışından hemen sonra çalışmalarına başlayan BMM&#8217;nin  aldığı 1 numaralı kararla İstanbul Meclis-i Mebusanı’ndan gelen  milletvekillerinin kendi çatısı altında toplanmaları kararlaştırılmış, bununla  birlikte kendi kuruluşunu da düzenlenmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">24 Nisan &#8216;da Mustafa Kemal Paşa söz alarak geniş bir  konuşma yapmış ve hükümetin kuruluşu ile ilgili temel ilkeleri açıklamıştır. Bu  ilkeler meclis tarafından kabul edilerek aynı günkü beşinci oturumda yapılan  oylamada 110 rey alarak Meclis Başkanlığı&#8217;na seçilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın hükümet kurulmasının lüzumuna  işaret eden teklifi 25 Nisan 1920 tarihinde kabul edildi ve &#8220;Kuvve-i  İcraiye&#8217;nin&#8221; teşkiline karar verildi. Aynı gün yapılan görüşmelerde ayrıca  Başkanlık Divanı seçimleri de tamamlandı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Meclis&#8217;e hükümetin kurulması ile  ilgili olarak verdiği teklifte, hükümetin yapısına ilişkin ilkeler özetle şu  şekilde belirtilmiştir:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1-Hükümet kurmak zorunludur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2-Geçici olarak bir padişah kaymakamı (vekili) ortaya  çıkarmak uygun değildir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3-İrade-i Millîye’nin vatanın kaderine hâkim olmasının  kabul edilmesi zorunludur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">4-TBMM&#8217;nin üstünde güç yoktur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">5-Meclis, yasama ve yürütme yetkilerini kendinde  toplamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal&#8217;in bu tekliflerinden de anlaşılacağı gibi  dönemin zarureti gereği, &#8220;Meclis Hükümeti&#8221; sisteminin uygun bulunduğu, ayrıca  kuvvetler birliği prensibinin benimsenmesi lüzumu telkin  edilmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">23, 24 ve 25 Nisan günü alınan kararların Millî  Hâkimiyet ilkesine dayanan bir meclisi ve hükümeti oluşturması bakımından  anayasa niteliği taşıdığı söylenebilir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın 24 Nisan 1920&#8242;de kabul edilen  anayasa niteliğindeki teklifi 13 Eylül 1920&#8242;de TBMM&#8217;ye verilerek, 18 Eylülde  mecliste alınan ve siyasi, sosyal, askerî ve idarî yönden düzenlemeleri öngören  program, 20 Ocak 1921 tarihli anayasanın hazırlanmasına temel teşkil etmiştir.  20 Ocak 1921 tarihli TBMM&#8217;de 85 sayı ile kabul edilen anayasa, 23 madde ve bir  de ayrı maddeden meydana gelmektedir. Bazı önemli maddeleri  şunlardır:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;Madde1:Hâkimiyet bilâ kayd-u şart milletindir. İdare  usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına  müstenittir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Madde 2:İcra kudreti ve teşrii salâhiyeti milletin  yegâne ve hakikî mümessili olan BMM&#8217;de tecelli ve temerküz  eder.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Madde 3:Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından  idare olunur ve hükümeti Büyük Millet Meclisi Hükümeti unvanını  taşır&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Görüldüğü gibi kabul edilen bu maddelerle ayrı bir  &#8220;Türkiye Devleti&#8221;nin varlığından bahsedilmektedir. Osmanlı Devleti&#8217;nin yok  olmasıyla yeni bir devletin kuruluşunu, hukukî yönden  belgelemiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yeni anayasa aynı zamanda Millî Hâkimiyet&#8217;i esas alan ve  vatanın kaderine Millî Hâkimiyetin temsilcisi olarak BMM&#8217;nin el koymasını mümkün  kılan bir siyasî ve hukukî vesikadır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1921 Anayasası Millî Mücadele&#8217;nin olağanüstü şartları  içinde hazırlanmış geçici bir anayasadır. Meclis&#8217;in ve Millî Hükümetin durum ve  yetkisini, şekil ve niteliğini tespit ve ifade eden ilk  kanundur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1921 Anayasası&#8217;nda kuvvetler birliği sistemi hâkimdir.  Türkiye&#8217;de bütün kuvvet ve yetkilerin kaynağı millettir. Millî iradeyi millet  namına temsil eden tek yetkili organ, BMM&#8217;dir. Meclis yasama ve yürütme  yetkilerine sahiptir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kuvvetler birliğine dayanan Meclis Hükümeti sistemi 1921  Anayasası ile ilk defa Türkiye&#8217;ye girmektedir. Reissiz bir Cumhuriyet kuran bu  anayasa ile millî irade Meclis tarafından temsil ve yürütülmekte, böylece  kuvvetler birliği esası, millî kuvvetlerin şuurlu bir merkezde toplanmasını ve  tek bir iradeye bağlanmasını da zorunlu kılmaktadır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">20 Ocak 1921 tarihli Anayasa&#8217;da yapılan en önemli  değişiklik 29 Ekim 1923&#8242;te Cumhuriyet&#8217;in ilânı ile olmuş, devlet şekli bu ilanla  Cumhuriyet olarak değiştirilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1921 tarihli anayasanın kabul edilmesinden sonra siyasî  alanda önemli inkılâplar gerçekleştirilmiştir. Kasım 1922&#8242;de saltanat  kaldırılmış, Ekim 1923&#8242;de Cumhuriyet ilân edilmiş ve Mart 1924&#8242;te ise halifelik  kaldırılmıştır; ayrıca eğitim-öğretim alanında birtakım yenilik hareketleri ile  Türk milleti siyasî, sosyal ve kültürel alanında hızlı bir değişim içine  girmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu hızlı değişimde toplumun ihtiyaçlarına cevap  verebilecek yeni bir anayasanın hazırlanmasını 1924 tarihînde 491 sayı ile  Teşkilât-ı Esasiye Kanunu olarak TBMM&#8217;de kabul edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Toplam 105 maddeden oluşan 1924 Anayasası&#8217;nın önemli  maddeleri şunlardır:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1-Türkiye Devleti bir  cumhuriyet’tir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2-Türkiye Devleti&#8217;nin dini İslâm dinidir. Resmî dili  Türkçedir. Başkenti Ankara şehridir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3-Hâkimiyet kayıtsız şartsız  milletindir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">4-TBMM milletin tek ve gerçek temsilcisi olup millet  adına hâkimiyet hakkını kullanır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">5-Yasama yetkisi ve yürütme gücü BMM&#8217;de  toplanır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">6-Meclis yasama yetkisini kendi  kullanır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">7-Meclis yürütme yetkisini kendince seçilmiş  Cumhurbaşkanı ve onun atayacağı bir Bakanlar Kurulu eliyle kullanır. Meclis,  hükümeti her vakit denetleyebilir ve düşürebilir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">8-Yargı hakkı, millet adına, usulü ve kanununa göre  bağımsız mahkemeler tarafından kullanılır<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yeni Türk Devleti&#8217;nin ikinci anayasası olan 1924  Anayasası 1921 Anayasası&#8217;nın dayandığı temel ilkelerden esinlenmiş, millî  hâkimiyet, tek meclis ve kuvvetler birliği, meclisin üstünlüğü prensipleri  geliştirilerek kabul edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1924 Anayasası, 1921 Anayasası&#8217;ndan yumuşak bir  kuvvetler ayrımına yer vermekle, parlâmenter rejime geçişte bir adım daha ileri  gitmiştir. Millî Hâkimiyet ve meclisin üstünlüğü sistemini geliştirmekle,  anayasa alanını daha geniş ve yaygın bir şekilde düzenlemekte, kamu  özgürlüklerine geniş bir şekilde yer vermektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1924 Anayasası beş kez değişikliğe uğramıştır. Nisan  1928, Aralık 1931, Aralık 1934, Şubat 1937 ve Kasım 1937 tarihînde yapılan  değişikliklerle devletin dini İslâm&#8217;dır ibaresi kaldırılmış, seçmen yaşı 18&#8242;den  22&#8242;ye çıkarılmış, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiş, Cumhuriyet Halk  Partisi programındaki altı ilke anayasa ilkeleri olarak kabul  edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1924 Anayasası dil bakımından 1945 ve 1952 yıllarında  mana ve mefhumuna dokunulmaksızın iki defa değişikliğe uğramış ve 1960 yılına  kadar yürürlükte kalmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">E- Hukuk,  Eğitim ve Sosyal Alanlarda Yapılan İnkılâp Hareketleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Hukuk kuralları toplum yaşayışını düzenler. Fertlerin  huzur ve güven içerisinde yaşamasını sağlar. En gelişmiş toplum düzeni olan  devletle, fertler arasındaki ilişki modern hukuk kurallarının uygulanmasıyla  arzu edilen seviyeye ulaşır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yeni Türk devletinin kurulmasıyla birlikte başlayan  batılılaşma hareketi zorunlu olarak devlet, cemiyet ve hukuk hayatında lâikliği  bir temel prensip olarak öngörmüştür. Batı ülkelerinin kanunları, önemsiz  değişikliklerle kabul edilmiş ve Türk toplumunun kısa bir zamanda Avrupa hukuk  sistemine girmesi sağlanmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa Hukuk İnkılâbının gerekliliğini 1  Mart 1924&#8242;te TBMM&#8217;de şu konuşmasıyla ifade etmiştir:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;&#8230; Adlî telakkimizi, adlî kanunlarımızı, adlî  teşkilâtımızı, bizi şimdiye kadar şuur-i gayr-ı şuuri tesir altında bulunduran,  asrın icaba tına gayr-ı mutabık revabıttan (bağlardan) bir an evvel  kurtarmaktır. Millet her mütereddin memlekette (medenî memlekette) olan  terakki-i adliyenin memleketin ihtiyacına tevakkuf eden (uyan) esasatını  istiyor. Milletin arzu ve ihtiyacına tâbi olarak adliyemizde her güya tesirattan  silkinmek ve seri terakkiyata atılmakda asla tereddüt olunmamak lâzımdır.  Hukuk-ı medeniyede, hukuk-ı ailede takip edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu  olacaktır. Hukukta idare-i maslahat ve hurafelere merbutiyet (bağlılık)  milletleri uyandırmaktan men eden en ağır bir kâbustur. Türk Milleti üzerinde  kâbus bulundurulamaz&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Modern hukuk sistemine ulaşmanın bir gereği olarak,  özellikle 1926 yılından itibaren, büyük yenilik hareketleri yapılmaya  başlanmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Medeni Kanun:  </span></strong><span style="font-size: 13pt">İsviçre’de 1907 yılında hazırlanan ve  1912 yılında yürürlüğe giren kanundan alınarak 17 Şubat 1926 tarihinde kabul  edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Ceza Kanunu:  1889</span></strong><span style="font-size: 13pt"> tarihli İtalyan ceza kanunundan  alınarak 1 Mart 1926 tarihînde kabul edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Hâkimler  Kanunu:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> 3 Mart 1926&#8242;da kabul edilen bir  kanunla yargı organlarının bağımsızlığı ve halkın çıkarları gözetilmeye  çalışılmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Ticaret  Kanunu: </span></strong><span style="font-size: 13pt">Alman ve İtalyan kanun ve  eserlerinden yararlanılarak hazırlanan kara ticareti ile ilgili kısım 29 Mayıs  1926&#8242;da deniz ticaretiyle ilgili kısım ise 15 Mayıs 1929&#8242;da yürürlüğe  girmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">İcra ve İflas  Kanunu: </span></strong><span style="font-size: 13pt">24 Nisan 1929 yılında  İsviçre&#8217;den alınmış ancak faydalı olmaması neticesinde 30 Haziran 1932&#8242;de  yeniden düzenlenerek kabul edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Tevhid-i  Tedrisat Kanunu:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Eğitim, toplumsal bir  ihtiyaçtır. Toplumun kültür ve karakterini muhafaza eder, hatta düzeltir. Bu  nedenle de devlet hizmetleri arasında yer alır. Türkiye&#8217;de eğitim ve öğretimin  modernleşmesi Tanzimat&#8217;la birlikte başlamış, gerçek anlamda modern  eğitim-öğretim sistemine geçiş Cumhuriyet devrinde mümkün  olmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa,16 Temmuz 1921&#8242;de Ankara Maarif  Kongresi&#8217;nde millî kültürün önemini ve gerekliliğini şu konuşmasıyla ifade  etmiştir:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;&#8230; Bir millî eğitim programından bahsederken eski  devrin hurafelerinden ve fikri vasıflarımızla hiç de münasebeti olmayan yabancı  fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen bütün tesirlerden tamamıyla uzak,  millî seciye ve tarihîmize uygun bir kültür kastediyorum.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Çünkü millî dehamızın tamamıyla inkişafı, ancak böyle  bir kültür ile sağlanabilir. Gelişigüzel bir yabancı kültür şimdiye kadar takip  olunan ecnebi kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar  ettirebilir&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1922&#8242;de TBMM&#8217;de yaptığı  konuşmada eğitim-öğretim alanında yapılacak yeniliklerin temel prensiplerini  tespit etmiştir;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">—Hükûmetin en önemli görevi maarif  işleridir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">—Eğitim-öğretim müesseseleri tek bir teşkilât tarafından  idare edilmelidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">—Hazırlanacak eğitim programı milletimizin sosyal ve  hayatî ihtiyaçları ile çağın icaplarına uygun olmalıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">—Eğitimin hedefi milliyetçi, medeniyetçi ve ilmî  zihniyete sahip bir nesil yetiştirmektir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu gelişmelerin ardından Millî Eğitim Bakanı Saruhan  Mebusu Vasıf (Çınar) Bey ve elli arkadaşının Tevhid-i Tedrisat (Eğitim-öğretimin  birleştirilmesi) konusundaki önergesi görüşülerek benimsenmiştir. 3 Mart 1924&#8242;de  ise tasarı TBMM Genel Kurulu&#8217;na getirilmiş ve değişikliğe uğramadan kabul  edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Eğitim ve öğretim kadrolarını Millî Eğitim Bakanlığı  bünyesinde toplayan ve medreseleri kaldıran bu kanunla Türk Eğitimine &#8220;Millî&#8221;lik  vasfı kazandırılmış, ayrıca millî kültür anlayışında birlik sağlanmak  istenmiştir. Ayrıca, 2 Mart 1926&#8242;da kabul edilen maarif teşkilâtı hakkında kanun  ile de eğitim hizmetlerine yeni düzenlemeler  kazandırılmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Harf  İnkılâbı:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Harf İnkılâbı&#8217;na kadar bu  konuda ülkemizde birçok tartışmalar yapılmıştır. Yeni Türk Devleti&#8217;nin  kurulmasından sonra,1923 İzmir İktisat Kongresi&#8217;nde Lâtin harflerinin kabulü ile  ilgili önerge verildiyse de kongre gündemiyle alâkalı görülmemiş, tartışılmadan  Maarif Vekâleti’ne gönderilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1927 yılı sonlarına doğru harf meselesinde ciddî  çalışmalar başladı.1928 yılında Maarif Vekâleti bir alfabe encümeni kurdu.  Kurul, Lâtin harflerine dayalı bir alfabe üzerinde çalışmalarda bulundu. Mustafa  Kemal Paşa İstanbul Sarayburnu&#8217;nda yaptığı 8 Ağustos 1928 tarihli konuşmasında  bu çalışmaların neticesi hakkında &#8220;Yeni Türk harflerini kabul ediyoruz&#8221; diyerek  ilk haberi verdi.1 Kasım 1928 TBMM açış konuşmasında ise Lâtin esasından alınan  Türk alfabesinin, Türk diline uygun olduğunu belirterek, okuma yazma oranı  üzerinde olumlu etkiler sağlayacağını ifade etti. Daha sonra üç milletvekilinin  TBMM&#8217;ye verdiği yeni Türk alfabesinin kabulü ile ilgili önerge Genel Kurul&#8217;da  görüşülerek, 1 Kasım 1928 günü 1353 sayı ile kabul edildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yeni harflerin kabulü ile birlikte bütün yurtta  eğitim-öğretim seferberliği başlatıldı.1 Ocak 1929 tarihinde Millet Mektepleri  açıldı. 31 Mayıs 1933&#8242;te İstanbul Dar&#8217;ül Fünun&#8217;u kaldırılarak yeni bir  üniversite kurulması kararlaştırıldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Türk Tarih  Tezi:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Tarih, insanların zaman ve mekân  itibarıyla geçirdikleri gelişmeleri sebep-sonuç ilişkisi içerisinde inceleyen  ilim dalıdır. Tarih gerçeklerin ortaya çıkmasına yarar. Tarihi zengin bir millet  güçlüdür. Güçlü bir milletin oluşması manevî miraslarına sahip çıkmasıyla  mümkündür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana  sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet  alır&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa eksik ve yanlış gördüğü tarih  anlayışını değiştirerek yeni ve doğru bir tarih anlayışı getirmek istemiştir. Bu  amaçla Türk tarihi üzerinde çalışmalar yapmak üzere 15 Nisan 1931&#8242;de &#8220;Türk  Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) &#8221; kuruldu. 1932&#8242;de Ankara&#8217;da  tarihçilerin katıldığı ilk &#8220;Türk Tarih Kongresi&#8221; toplandı ve &#8220;Türk tarih tezi&#8221;  bu kongrede tartışıldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kongre sonucu ortaya çıkan yeni tarih tezi şöyledir;  &#8220;Türk milletinin tarihi şimdiye kadar yazıldığı gibi yalnız Osmanlı tarihinden  ibaret değildir. Türk&#8217;ün tarihi çok daha eskidir ve temasta bulunduğu  milletlerin medeniyetleri üzerine tesir etmiştir.&#8221;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşanın tarih ilmine bu kadar çok değer  vermesinin nedeni, tarihi, devletin ilerlemesi ve modernleşmesi için manevî bir  destek olarak görmüş ve kullanmış olmasıdır. Ona göre Millî Mücadele sonrasında  Türk halkı benliğini bulabilmesi için en güvenilir vasıtayı tarih ilmînden  almıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Türk Dili  İnkılâbı:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Dil İnkılâbı, Türk  İnkılâbının temel prensiplerine de uygun olarak dilde millileştirme ve bu akıma  güç kazandırma inkılâbıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Harf İnkılâbı&#8217;nın olumlu sonuçlar vermesi üzerine 12  Temmuz 1932&#8242;de &#8220;Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)&#8221; kuruldu. Cemiyetin  amacı Türkçenin sözlük, terim, dil bilgisi, cümle bilgisi, etimoloji konularını  inceleyerek Türkçenin geliştirilmesine çalışmaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Cemiyetin çalışmalarıyla halk dilinde yaşayan kelimeler  dilimize tekrar kazandırıldı. Konuşma dili ile yazı dili arasındaki ayrılıklar  ortadan kaldırıldı. İnkılâplar içerisinde &#8220;Türklük şuurunu&#8221; en fazla  geliştirmeye yarayan, dilimiz üzerinde yapılan bu  çalışmalardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa, Türk dilindeki gerekli gelişmenin  önemini 1932&#8242;deki şu konuşması ile ifade etmektedir:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;Millî Kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk  Cumhuriyeti&#8217;nin temel direği olarak temin edeceğiz. Türk dilinin kendi  benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet  teşkilatımızın dikkatli, alakalı olmasını isteriz&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Şapka  İnkılâbı ve Kılık-Kıyafet Değişimi:</span></strong><span style="font-size: 13pt">  1925 yılında yurt gezisine çıkan Mustafa Kemal Paşa 24 Ağustos 1925&#8242;te Kastamonu  ve İnebolu&#8217;ya yaptığı seyahatinde şapka, kılık-kıyafet konusunda halkla konuştu.  Halka giydikleri kıyafetin millî olmadığını daha medeni bir görüntüye  bürünülmesi gerektiğini anlattı. Giydiği şapkayı ve kıyafetini halka göstererek  buna uyulmasının gereği üzerinde durdu. Çünkü Mustafa Kemal Paşa batı  medeniyetinin bir bütün olarak ele alınmasını ve bunun bir gereği olarak da  medenî kıyafetin kabul ve tatbik edilmesini istiyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2 Eylül 1925&#8242;de Bakanlar Kurulu memurlara şapka  giydirilmesi için bir kararname yayımladı. Ancak, Meclis bu kararnameyi  anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle kabul etmek istememiştir. Bu gelişmelerin  ardından TBMM 25 Kasım 1925 tarihinde 671 sayı ile şapka giyilmesi hakkındaki  kanunu kabul etti. Yine 2 Eylül 1925&#8242;de cübbe ve sarık giymek, din adamlarının  dışındaki kimselere yasak edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3 Aralık 1934 tarihînde de 2596 sayılı kanunla din  adamlarının, dinî kıyafetlerini sadece ibadet yerlerinde giyecekleri tespit  edilmiş, en yüksek düzeydeki din görevlisi bu uygulamanın dışında  bırakılmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Tekke, Zaviye  ve Türbelerin Kapatılması</span></strong><span style="font-size: 13pt">: Mustafa  Kemal Paşa, 30 Ağustos 1925&#8242;de Kastamonu&#8217;da yaptığı bir konuşmada tekke ve  zaviyelerin kapatılmasını ve tarikatların kaldırılmasının lüzumundan bahsederek  &#8220;En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir&#8221; şeklindeki sözleriyle halka  akılcı olan yolu göstermiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">30 Kasım 1925 tarihli bir kanunla tekke, zaviye ve  türbeler kapatılmış ve birtakım unvanların kullanılması  yasaklanmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Milletlerarası Takvim ve Saatin, Yeni Rakamların Kabulü  ve Ölçülerde Değişiklik:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Osmanlı  Devleti döneminde uygulanan Hicri ve Rumi takvimler üzerinde Meşrutiyet&#8217;le  birlikte yeni düzenlemeler yapılmak istendiyse de başarı sağlanamamıştı. 26  Aralık 1925&#8242;te kabul edilen bir kanunla Hicrî ve Rumî takvim kaldırılarak Milâdî  takvim ve milletler arası saat uygulaması kabul  edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">26 Mart 1931 tarihinde çıkarılan 1782 sayılı kanunla da  arşın, endaze, okka, çeki gibi bölgelere göre farklılık arz eden birimler  kaldırılarak Avrupa&#8217;dan alınan metre ve kilo gibi uzunluk ve ağırlık ölçüleri  kabul edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu değişiklikler gerek ülke içinde, gerekse milletler  arası ilişkilerde önemli kolaylıklar sağlamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Soyadı  Kanunu&#8217;nun Kabulü ve Eski Unvanların Kaldırılması:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Gerek toplumsal ilişkilerde, gerekse nüfus işlerinde  meydana gelen karışıklıkları önlemek amacıyla 21 Haziran 1934&#8242;te &#8220;Soyadı Kanunu&#8221;  kabul edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Soyadı Kanunu ile Türkler kendi adından başka bir de  soyadı alacaktı. Soyadları Türkçe olacak, yabancı ırk ve millet adları ile  ahlâka aykırı soyadı kullanılmayacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">TBMM Mustafa Kemal Paşaya 24 Kasım 1934&#8242;te &#8221; Atatürk&#8221;  soyadını vermiş, 17 Aralık 1934&#8242;de ise bu soyadını başkası tarafından  alınmamasını kararlaştırmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">26 Kasım 1934 tarihinde ise &#8220;Ağa, hacı, hafız, hoca,  molla, efendi, bey, beyefendi, paşa, hanım, hanımefendi, hazretleri&#8221; gibi lâkap  ve unvanlar savaş madalyası dışındaki madalya ve nişanların kaldırılması kabul  edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Millî  Bayramlar ve Genel Tatil: </span></strong><span style="font-size: 13pt">23 Nisan  1921&#8242;de TBMM&#8217;ye verilen iki ayrı önergede 23 Nisan gününün, Türk Milleti&#8217;nin  bağımsızlığını elde etmesinin yıl dönümü olması nedeniyle resmî bayram olarak  kabul edilmesi istenmişti. Önerge aynı gün Meclis Genel Kurulu&#8217;nda görüşülerek  kabul edilmiş ve kutlanmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">27 Mayıs 1935 tarihinde ise Millî Bayramlar ve Genel  Tatiller Hakkındaki Kanun TBMM tarafından çıkarılmıştır. Bu kanun ile cuma günü  olan hafta tatili pazar günü olarak değiştirilmiştir. Dinî bayramlardan Ramazan  Bayramı tatili 3 gün, Kurban Bayramı tatili 4 gün olarak tespit edilmiştir. 30  Ağustos bir gün Zafer Bayramı adıyla, 23 Nisan bir buçuk gün Millî Egemenlik  Bayramı adıyla,1 Mayıs bir gün Bahar Bayramı adıyla resmî bayramlar olarak kabul  edilmiştir.1 Ocak tarihi ise bir buçuk gün Yılbaşı tatili olarak tespit  edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Kadın  Haklarının Kabulü:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Millî Mücadele&#8217;nin  kazanılması topyekûn Türk milletinin eseridir. Türk kadını savaş döneminde,  erkeğinin yanında görev almış, sırtında çocuğu ile cepheye koşmuş, dolayısıyla  toplumdaki haklı yerini bir defa daha ispat etmiştir. Ancak kadınlarımızın  toplumdaki bu önemli yerine karşılık medenî ve siyasî haklarında birtakım  eksiklikler vardı. Bu konu üzerinde en fazla duran Mustafa Kemal Paşa  olmuştur.21 Mart 1923&#8242;te Konya Kızılay Kadınlar Şubesi&#8217;nin bir toplantısında  yaptığı konuşmada kadın haklarının tanınması ile ilgili birçok konuya temas  etmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1926 yılından itibaren kadınlarımız kademeli olarak  medenî, siyasî ve sosyal haklarına kavuşmuştur. İlk olarak 17 Şubat 1926&#8242;da  &#8220;Medeni Kanunu&#8217;nun&#8221; kabulü ile Türk kadını medeni haklarına kavuşmuştur. 3 Nisan  1930&#8242;da çıkarılan &#8220;Belediye Kanunu&#8221; ise kadınlara belediye seçimlerinde oy verme  ve seçme hakkını getirmiştir. Siyasî alandaki bu ilk hak daha sonra  geliştirilerek Türk kadınlarına 26 Ekim 1933&#8242;te Köy İhtiyar Heyetleri&#8217;ne seçme  ve seçilme hakkının tanınması sağlanacaktır. Nihayet 5 Aralık 1934&#8242;te yapılan  anayasa değişikliği ile Türk kadını milletvekili seçmek ve seçilmek hakkını elde  etmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Ekonomi  Alanında Yapılan Yenilikler<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk Millî Mücadelesi maddî imkânsızlıklar içinde  kazanılmış büyük bir zaferdir. Ancak bu zaferin kazanılmasından sonra yeni Türk  devleti büyük bir mücadeleye daha girmek zorunda kalacaktır. Mustafa Kemal Paşa  bu mücadeleyi İzmir İktisat Kongresi&#8217;nde yaptığı şu konuşmasında &#8220;ekonomik  mücadele&#8221; olarak tespit ve işaret etmiştir;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;&#8230;Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun,  ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa, kazanılacak başarılar yaşayamaz ve  sürekli olamaz. Yeni Türkiye&#8217;mizi lâyık olduğu kuvvete yükseltebilmek için  birinci derecede ve en çok ekonomimize önem vermek mecburiyetindeyiz. Zamanımız  tamamen bir ekonomi devrinden başka bir şey değildir. Millî Hâkimiyet ise  ekonomik hâkimiyetle kuvvetlenmektir. Yeni devletimizin, yeni hükümetimizin  bütün esasları, bütün programları ekonomi programından  çıkmalıdır&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Gerçekten de demir yollarının, dış ticaretin,  bankacılığın yabancıların elinde olduğu, sanayinin ise olmadığı ülkede devlet,  ekonomik meselelere öncelikle el atarak iktisat kongresinde özetle şu kararlar  almıştır:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">—Devlet, özel sektörün gerçekleştiremediği teşebbüslere  bizzat el atarak, iktisadî açıdan görevlerini yerine  getirmelidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">—Yurt içi ham madde üretimine dayalı sanayi dalları  kurulmalıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">—Özel teşebbüsü kredilendirecek bir devlet bankası  kurulmalıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">—Küçük imalâttan, büyük işletmeye bir an evvel  geçilmelidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">—Yabancıların kurdukları tekellerden  kaçınılmalıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">—Sanayi desteklenmeli ve millî bankalar  kurulmalıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu kararlar, Cumhuriyet&#8217;in ilânı ile birlikte yeni  Cumhuriyet hükümetlerine ışık tutacak, ekonomik alanda önemli mesafeler  kaydedilecektir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Cumhuriyetin ilânından sonraki ilk on yıl, Türk  devletinin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı sağlaması bakımından hazırlık  yılları olmuştur. Bu yıllarda yeni devlet derlenme toparlanma, alt yapıyı  düzenleme, ekonomiyi yeniden organize etme çabalarında bulunmuştur. Tarım  üretiminin ve tarımda verimliliğin arttırılması çabasına yönelinmiş, demir yolu  yapımına önem verilmiş, Türkiye&#8217;yi demir ağlarla örme politikası hedef olarak  seçilmiştir. Ekonomideki yabancılaşmayı önlemek için imtiyazlı yabancı şirketler  elinde bulunan demiryolları ve limanlar, maden işletmeleri ile büyük kentlerin  su, elektrik, hava gazı, haberleşme ve taşıma ihtiyacını gideren işletmeler  devlet tarafından satın alınarak millileştirilmiştir. Ayrıca iktisadî  kalkınmanın finansmanı için gerekli kredi müesseselerinin kurulması ve etkili  bir organizasyona kavuşturulması çabalarında da  bulunulmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1929 yılında bütün dünyayı sarsmış olan ekonomik bunalım  Türkiye&#8217;nin iktisadî ve sosyal gelişmesinde yeni bir dönem açmıştır. İktisadi  sıkıntının getirdiği baskı Türk devletinin daha sonraki dönemlerde sert  tedbirler almasına yol açacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu dönemde yapılan yatırımlar daima devletçilik ilkesi  adı altında yapılmıştır. Tarıma kıyasla, sanayileşmeye öncelik, eğitim ve nüfus  artışına ağırlık verilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk döneminde alınan tedbirler sonucu fert başına  millî gelir yıllık ortalama artış hızında, altın rezervlerinde önemli artışlar  kaydedildi. Tarımda, sanayide, ulaştırmada ve bayındırlık hizmetlerinde ileri  mesafeler kaydedilmiş, Türk ekonomisi kendi kendine yetecek duruma gelmiştir. Bu  yeterlilikteki en önemli faktör, Atatürk&#8217;ün ekonomi politikasındaki temel  amacın, &#8220;İmtiyazsız ve sınıfsız biçimde bütün halkın refahını yükseltmek,  toplumun kısa zamanda kalkınabilmesi için de ekonomik ve sosyal kalkınmaya bir  bütün olarak yaklaşması&#8221; olduğu söylenebilir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Sağlık  Hizmetlerindeki Gelişmeler<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı Devleti döneminde sağlık hizmetleri sistemli bir  şekilde yürütülmemekteydi. Bugünkü gibi ayrı bir bakanlık şeklinde teşkilâtlanma  mevcut değildi. İlk sağlık teşkilâtı 16 Şubat 1328(1913)&#8217;de &#8220;Sıhhiye Müdüriyeti  Umumiyesi&#8221; adıyla Genel Müdürlük olarak kurulmuş ve Dâhiliye Nezareti&#8217;ne  bağlanmıştır. TBMM&#8217;nin açılmasından sonra oluşturulan ilk hükümette ise &#8220;Sıhhat  ve İçtimaî Muavenet Vekâleti (Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı)&#8221; adıyla ayrı  bir bakanlık ihdas edilerek, sağlık hizmetlerine gereken önem  verilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Millî Sağlık Politikası; &#8220;Vatandaşların sağlığını  korumak, takviye etmek, ölüm oranını azaltmak, nüfusu arttırmak, bulaşıcı  hastalıklardan korumak ve bu yolla da millet fertlerinin sıhhatli vücutlar  hâlinde yetişmesini temin etmek&#8221; olarak tespit edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu politika doğrultusunda 1930&#8242;da &#8220;Umumî Hıfzısıhha  Kanunu&#8221; çıkarılmış, 1921&#8242;de &#8220;Türkiye Himaye-i Etfal Cemiyeti (Türkiye Çocuk  Esirgeme Kurumu)&#8221; ve tıp odaları kurulmuş, Hemşire Okulu, Numune Hastaneleri,  Doğum ve Çocuk Hastaneleri açılmıştır. Hastane, hekim, sağlık memuru ve ebe  sayısında artış meydana getirecek tedbirlerin alınması ile ülkede sağlık  alanında önemli gelişmeler sağlanmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">4- Çok  Partili Döneme Geçiş Denemeleri ve İnkılâba Karşı  Tepkiler:<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">A-İlk BMM&#8217;nde  Oluşan Gruplar ve Muhalefet<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">23 Nisan 1920 günü açılan BMM aldığı &#8220;1&#8243; nolu kararla  İstanbul Meclis-i Mebusanı&#8217;na katılan üyeleri de kendi çatısı altına almıştır.  Böylece BMM üç ayrı şekilde katılmalarla meydana gelen bir meclis  olmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1) 19 Mart 1920 seçim talimatına göre seçilmiş  üyeler<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2) Meclis-i Mebusanı’dan gelen  üyeler<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3) Yunanistan ve Malta&#8217;dan gelen  üyeler<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">TBMM&#8217;nin üye sayısı konusunda bazı ihtilâflar vardır. Bu  üyeler 66 seçim çevresinden seçilmişlerdir. Çeşitli meslek gruplarına mensup  olan milletvekilleri, değişik düşünce yapılarına, hayat tarzlarına ve kültürlere  sahiptir. Misak-ı Millî ilkelerinin gerçekleşmesi bütün milletvekillerinin ortak  ideali olmakla beraber bunun dışındaki konularda fikir birliği mevcut değildi.  Farklı menşelerden gelmelerinden dolayı farklı düşüncelerin de  sahibiydiler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Damar Arıkoğlu meclisteki grupları İstiklâl, Muhafazakâr  ve Bolşevikler olmak üzere üçe ayırır. Julıan E. Gillespie ise &#8220;Kemalistler,  İstiklâl grubu, Enver Paşa taraftarları ve Bolşevikler&#8221; şeklinde 4 grupta  toplamaktadır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa ise grupları beşe ayırmakla birlikte  bu gruplardan başka isimsiz olarak özel maksatlı bazı küçük grupların da  faaliyet hâlinde olduklarını söylemektedir. Bu gruplar  şunlardır:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1) Tesanüt grubu (dayanışma grubu)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2) İstiklâl grubu (bağımsızlık  grubu)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3) Müdafaa-i Hukuk zümresi (hakları savunma  grubu)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">4) Halk zümresi(halk grubu)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">5) Islahat grubu(reform grubu)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tesanüt grubu üyeleri bir çeşit sendikalizmi savunan bir  program etrafında toplanmışlardır. Sayıları 40 kadar olan İttihat ve Terakki  yanlıları bu grup içerisinde yer almıştır. Halk zümresi mensupları ise Bolşevik  olmaya meyilli sol eğilimli milletvekillerinden meydana gelmiştir. İstiklâl  grubu milletvekillerinin ekseriyeti ise ileri görüşlü gençlerden  oluşmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1920 yılı sonlarına doğru ortaya çıkan bu grupların yanı  sıra aynı dönemlerde kurulmuş &#8220;Türkiye Komünist Fırkası&#8221; ve &#8220;Türkiye Halk  İştiraki yun Fırkası&#8221; adlarında iki de parti mevcuttur. Ancak sol eğilimi temsil  eden bu partilerin 1921 yılı Ocak ayından itibaren faaliyetlerinin  sindirildiğini görüyoruz.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa Meclis&#8217;te oluşan bu grupları bir  araya getirmek ve bir uzlaşma sağlamak için çaba sarf etmiştir. Başarılı  olamayınca da &#8220;Anadolu-Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu&#8221; adıyla bir grup kurma  çalışmalarına başlamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa TBMM&#8217;de mevcut grupları birleştirmek  suretiyle Meclis&#8217;e işlerlik kazandırmak istediyse de bunda başarılı olamadı.  Bunun üzerine 10 Mayıs 1921 günü Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu&#8217;nu  kurdu. Bu teşekkül A-RMHC&#8217;nin Meclis grubunu oluşturmuştur.10 Mayıs tarihli  toplantıda grubun iç tüzüğüyle ilgili maddeler ve Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın  hazırladığı A-RMHG&#8217;nin amaçlarını gösteren iki temel madde de kabul edildi. Bu  maddeler şunlardır:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Birinci Grup, Misak-ı Millî ilkeleri çerçevesinde  memleketin bütünlüğünü ve milletin bütün maddî ve manevî kuvvetlerini gereken  hedeflere yönelterek kullanacak, memleketin resmî ve özel bütün kuruluş ve  tesislerinin bu ana gayeye hizmet etmeye çalışacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İkinci Grup, devlet ve milletin teşkilâtını Teşkilât-ı  Esasiye Kanunu&#8217;nun koyduğu ilkeler çerçevesinde sırasıyla şimdiden tespite ve  hazırlamaya çalışacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">A-RMHG, grup başkanlığına Mustafa Kemal Paşayı, başkan  vekilliğine de Edirne milletvekili Mehmet Şeref Beyi getirmiştir. Mustafa Kemal  Paşa Meclisteki bütün milletvekillerinin aslında A-RMHG&#8217;nin tabiî üyeleri  olduğunu belirtmiştir. Ancak bunun dışında kalanlar daha sonra 2. Grubu meydana  getirerek ciddi bir muhalefet hareketini başlatacaklardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa Ankara&#8217;da 1922 yılının Aralık ayında  gazetelere verdiği demeçte &#8220;Halk Fırkası&#8221; adında bir siyasî parti kuracağını  açıklamıştır. Ayrıca Halk Fırkası&#8217;nın dayandığı iki temel ilkenin &#8220;Tam  bağımsızlık&#8221; ve &#8220;kayıtsız şartsız millet hâkimiyeti&#8221; olduğunu ifade ederek,  kurulacak partide bütün milletin temsil edileceğini  belirtmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">TBMM, 1 Nisan 1923&#8242;te seçimin yenilenmesine karar  vermiş, 3 Nisanda ise seçim kanununda birtakım değişiklikler  yapmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">8 Nisan 1923&#8242;te Mustafa Kemal Paşa yayımladığı &#8220;seçim  hakkında beyanname&#8221; ile mecliste mevcut olan A-RMHG&#8217;nin Halk Fırkası&#8217;na  dönüşeceğini bildirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Aynı beyanname ile grubun programını 9 madde hâlinde  yayımladı. Seçimlerden sonra TBMM&#8217;nin ikinci dönemi 11 Ağustos 1923&#8242;te açıldı.9  Eylül 1923&#8242;te ise Halk Fırkası kuruluşunu tamamladı. Genel Başkanlığına da  kurucusu Mustafa Kemal Paşa getirildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bilindiği gibi, muhalefet, bütünüyle siyasî sürecin bir  parçası ve unsuru, hükümet veya iktidarın alternatifidir. İktidarın bir  tamamlayıcısıdır. Nerede bir topluluk varsa orada değişik isim ve şekillerde  siyasî çatışma vardır. Toplum ne kadar az gelişmişse, gruplar ve fertler  arasındaki fikir ve çıkar çatışmaları da o kadar sert ve şiddetli olur. Gelişmiş  toplumlarda ise bu çatışma birtakım usul ve kurallara bağlanmıştır. Siyasî  anlaşmazlığın organize ifadesi &#8220;Siyasî Muhalefet&#8221; müessesiyle nihaî çözümü  bulmuştur. Siyasî muhalefet, demokratik, liberal, parlâmenter, anayasal  çoğunluk, hürriyetçi gibi çeşitli isimler taşıyan bütünüyle müesseseleşmiş bir  siyasî toplumun temel kuruluşunu ve mihenk taşını  oluşturur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı Devleti&#8217;nde meydana gelen ilk muhalefet hareketi  Genç Osmanlıların 1865&#8242;te kurdukları cemiyet ve faaliyetleri olarak kabul  edilir. Cumhuriyet Türkiye&#8217;sindeki ilk muhalif siyasî parti Terakkiperver  Cumhuriyet Fırkası olmakla birlikte, ilk BMM&#8217;nin açılmasıyla, siyasî parti  hüviyeti altında olmaksızın, başlayan ve gelişen bir muhalefet hareketi olduğu  kesindir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın A-RMHG&#8217;yi kurmasından önce  Erzurum Mebusu Hoca Raif Efendi, Yeşilzade Salih Hoca ve arkadaşları A-RMHC&#8217;den  ayrılarak &#8220;Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti&#8217;ni&#8221; kurmuşlardı. Bu cemiyetin muhalif  olduğu konulardan birisi &#8220;Komünist faaliyetlerinin artması&#8221; diğeri ise &#8220;Müdafaai  Hukuk Cemiyeti&#8217;nde meydana gelen değişiklikler&#8221; olarak gösterilmiştir. Ayrıca  mevcut cemiyet ilkelerinin başına da, Hilâfet ve Saltanat makamının ve devlet  şeklinin olduğu gibi bırakılmasını sağlayıcı birtakım eklemeler  yapmışlardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">BMM&#8217;de A-RMHG&#8217;nin kurulmasıyla, bu grubun dışında kalan  Erzurum Mebusu Celalettin Arif Bey, Hüseyin Avni Bey ve arkadaşları ikinci grubu  meydana getirmişlerdir. Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti de bu grubu  desteklemiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Esas amacı Mustafa Kemal Paşanın kişisel egemenlik  kurmasına karşı çıkmak olan ikinci grup, Başkumandanlık Kanunu&#8217;nun süresinin  üçüncü uzatılışında resmen oluşmuş kabul edilmekle beraber, bu tür bir  muhalefetin daha eskilere dayandığı açıktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Birinci ve ikinci Müdafa-i Hukuk Grupları Meclis&#8217;te sık  sık birbirleriyle çatışmışlardır. Bu yüzden bir kısım vekiller(bakanlar) istifa  etmek zorunda kalmışlardır. Vekil seçimi ile ilgili kanunda istekleri yönünde  değişiklik yaptırarak Rauf Beyin İcra Vekilleri Heyeti Reisi (Başbakan)  seçmeleri grubun sayısal gücünün küçümsenmeyeceğini gösterir. Ancak ikinci grup  Meclis&#8217;in ilk dönemi sonuna doğru bu gücünü kaybederek dağılmaya yüz tutmuş ve  seçimlerin yenilenmesiyle de tamamen Meclis&#8217;ten  uzaklaşmışlardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">B-Terakkiperver Cumhuriyet  Fırkası:<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet dönemi  siyasî tarihinde kurulan ilk muhalefet partisi olarak kabul edilir. Meclis&#8217;te  gerek ikinci grup muhalefetin, gerekse Halk Fırkası sonrası muhalefetin  hazırladığı zemin, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın oluşmasını  sağlamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Halifeliğin kaldırılmasına, Mustafa Kemal Paşanın yakın  silâh arkadaşlarından Rauf ve Adnan Beyler, Refet, Kazım Karabekir, Ali Fuad ve  Cafer Tayyar Paşa&#8217;lar olumsuz tepki göstermişlerdir. Giderek şiddetlenen  muhalefet hareketi 1924 yılının Ekim ayına gelindiğinde Refet Paşa, Dr. Adnan,  İsmail Canbulat ve Rauf Beylerin etrafında toplanmaya  başladı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu arada hem milletvekili hem orduda görevli olan  generaller ya ordudan ya da milletvekilliğinden uzaklaştırılarak, Türk Silâhlı  Kuvvetleri&#8217;nin günlük politika cereyanları dışında kalması sağlanmıştı. Askerlik  görevinden Refet Paşadan sonra Kazım Karabekir Paşa ve Ali Fuat Paşa istifa  ederek siyasî hayatı seçmişlerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Muhalifler gerçek bir Cumhuriyet rejimine ulaşabilmek  için, Halk Fırkası&#8217;nın Meclis üzerindeki baskısını kaldırmayı başlıca zorunluluk  olarak görmekteydiler. Nihayet 9 Kasım 1924&#8242;te Halk Fırkası&#8217;ndan kopmalar ilk  olarak on milletvekilinin istifasıyla başlamış, daha sonraki günlerde de bu  ayrılmalar devam etmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">17 Kasım 1924&#8242;te ise TCF&#8217;nin kurulması tamamlanarak  genel sekreterliğine Ali Fuat Paşa, Genel Başkanlığına da Kazım Karabekir Paşa  getirildi. Dr. Adnan ve Rauf Beyler de ikinci başkan olarak  görevlendirildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">TCF&#8217;nin dayandığı esas fikir, muhalefet olmaksızın bütün  kuvvetlerin Meclis&#8217;te toplanmasının otoriter bir sistem doğuracağı fikri idi. Bu  nedenle fırkanın demokratik olmasına ve inkılâplara taraftar olmasına dikkat  edilmiştir. Bu amaca ulaşmak için de fırka, mevcudunu 30 kişiyle  sınırlandırmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">TCF&#8217;nin program ve nizamnamesi incelendiğinde; ferdî  hürriyetlere taraftar, din düşüncesine ve inançlara saygılı bir tavır aldığı  görülür. Cumhuriyet rejimi, liberalizm ve demokrasi yeni partinin kabul ettiği  temel prensiplerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İktidar olmak için değil de sadece iktidarla muhalefetin  yan yana çalışmasını temin etmek amacıyla kurulduğu iddia edilen TCF Meclis&#8217;te  çok asabî bir ortamda doğmuştur. Hükümetle fırka üyeleri arasında çok sert  tartışmalar meydana gelmiştir. TCF yaklaşık 7 ay süren siyasî hayatı boyunca  oldukça geniş taraftar kitlesine sahip olduğu  söylenebilir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Doğuda meydana gelen Şeyh Sait İsyanı, İstiklâl  Mahkemeleri&#8217;nin kurulmasına ve Takrir-i Sükûn Kanunu&#8217;nun çıkarılmasına sebep  olmuştur. Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi, TCF mensuplarından eski Urfa  Mutasarrıfı Fethi Bey&#8217;i isyanla ilgisi olduğu gerekçesiyle hapse mahkûm etmiş,  bu karara dayanarak ta 25 Mayıs 1925&#8242;te bölgedeki TCF&#8217;nin şubelerini  kapatmıştır.3 Haziran 1925&#8242;te toplanan Bakanlar Kurulu, aldığı kararla TCF&#8217;nin  ülkedeki bütün şubeleri ile birlikte kapatılmasını  kararlaştırmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa TCF&#8217;nin kurulmasından önceleri memnun  olduğunu bildirdiyse de, daha sonra muhalefet partisinin programını tenkit  ederek, TCF&#8217;nin diktatörlükle ilgili dokundurmalarından memnuniyetsizliğini  ifade etmiştir. Dönemin Başvekili İsmet İnönü ise TCF&#8217;nin çıkışını; &#8220;Bu  memlekette muhalefet ihtilâl demektir&#8221; şeklinde  yorumlamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">C-Serbest  Cumhuriyet Fırkası<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Serbest Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet döneminde çok  partili siyasî hayata geçiş için girişilen ikinci teşebbüstür. Mustafa Kemal  Paşa ülkedeki mevcut tek parti yönetiminde, hükümetin eleştirisiz bir durumda  olmasından dolayı yeni bir muhalif partinin kurulmasını istemiştir. Bu maksatla  da yakın arkadaşlarından Ali Fethi (Okyar) Beyi Paris Büyükelçiliğinden  getirerek yeni bir parti kurmakla görevlendirmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kuruluşunu bizzat Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın teşvik ettiği  SCF, 12 Ağustos 1930&#8242;da İstanbul&#8217;da Ali Fethi Bey tarafından kurulmuştur. Meclis  içinde 15 milletvekilinin partiye katılmasıyla kurulan SCF liberalizmi savunan  bir parti programıyla siyasî hayata atılmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ayrıca &#8220;Cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve lâiklik&#8221;  ilkeleri temel prensipler olarak kabul edilmiş, seçimlerin tek dereceli olması  ve kadınlara siyasî hakların verilmesi savunulmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">SCF, açıldıktan sonra, kısa dönemde büyük bir suretle  gelişti. Ekim 1930&#8242;da yapılan yerel seçimlerde, partinin yeni ve teşkilâtsız  olmasına rağmen büyük bir başarı göstererek 502 belediyeden 22&#8217;sini kazandığı  görülmüştür. Üstelik SCF her bölgede seçime katılmamıştır. Ali Fethi Bey;  &#8220;Belediye seçimlerini aslında katıldığımız her yerde Serbest Fırka kazanmıştır.  Halk Fırkası beklenmedik şekilde yenilmiştir&#8221; derken, farkın bu derece fazla  olmasının sebebini seçimler sırasındaki baskıya  bağlamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ali Fethi Bey&#8217;in, yerel seçim öncesindeki Ege gezisi  sırasındaki halkın hükümet aleyhine, inkılâplar aleyhine gösteriler yapması  partinin sonunun gelmesine zemin hazırlamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">SCF&#8217;nin iktidar olma temayülünün yarattığı hava, CHF  mensuplarını rahatsız etmiş ayrıca yerel seçimlerdeki yolsuzluk iddiaları  mecliste sert tartışmalara neden olmuş, giderek büyüyen bu tartışmalar Mustafa  Kemal Paşa ile Ali Fethi Beyi karşı karşıya getirmiştir. Bu olumsuz gelişmeler  karşısında, Ali Fethi Bey 17 Kasım 1930&#8242;da Dâhiliye Vekâleti&#8217;ne verdiği  dilekçede; &#8220;&#8230;fırkanın, Gazi hazretleriyle siyasî sahada karşı karşıya gelmek  vaziyetinde kalabileceği anlaşılmıştır&#8221; diyerek SCF&#8217;nin feshine karar  verildiğini açıklamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">SCF&#8217;nin kendi kendini kapatmasıyla, TCF&#8217;ndan sonra çok  partili siyasî hayata geçiş için yapılan ikinci teşebbüs de başarısızlıkla  sonuçlanmıştır. SCF&#8217;nin kapanmasından sonra CHF ileri gelenleri daha katı bir  tek parti yönetimi anlayışıyla siyasî iktidarı 1950 yılına kadar ellerinde  bulunduracaklardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">TCF ve SCF&#8217;nin siyasî hayatımızda önemli izleri olmakla  beraber bu partilerin dışında kurulmuş veya kurulma teşebbüsünde bulunulmuş  partiler de mevcuttur. Ancak kurulan bu partilerin gerek mecliste gerekse  halkoyunda çok önemli etkileri olmadığı söylenebilir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">TCF ve SCF&#8217;nin yanı sıra 1930&#8242;da Ahali Cumhuriyet  Fırkası, Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi, Lâyık Cumhuriyetçi İşçi ve  Çiftçi Fırkası gibi siyasî teşekküller kurulmuşsa da bu partilerin çalışmalarına  izin verilmemiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span> </span><strong>D-Şeyh Sait  İsyanı</strong><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Şeyh Sait İsyanı, 13 Şubat 1925 günü Genç ilinin Ergani  ilçesine bağlı Piren köyünde başlamıştır. Kısa zamanda genişleyen isyan hareketi  bölgede etkili olmuştur. İsyancılar önce Genç&#8217;i, daha sonra Muş, Çapakçur,  Elazığ ve Palu&#8217;yu ele geçirdiler. 7 Mart&#8217;ta Diyarbakır&#8217;ı kuşattılarsa da  başarılı olamadılar. Daha sonra ordu birliklerinin olaya hâkim olmasıyla isyan  hareketi gerilemeye başladı. Şeyh Sait ve isyanın elebaşçıları 15 Nisanda ele  geçirildi. Ancak isyanın bastırılması Mayıs ayı sonunu  bulmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Şeyh Sait İsyanı, diğer isyanlarda görülmeyen birtakım  özellikler taşır. Olay bütün ülkeyi içine almak amacı güden Türk inkılâbına  karşı yapılmış bir harekettir. Bu harekette hilâfetin yeniden kurulmasını  sağlama ve saltanatı geri getirme ideali de vardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Şeyh Sait İsyanı&#8217;nın arkasında, İstanbul&#8217;da bulunan Kürt  İstiklâl Komitesi Reisi Seyyit Abdulkadir ile İngilizlerin etkisi görülmektedir.  Bu komite İngiltere&#8217;nin mandası altında bağımsız bir Kürt devleti kurmayı  plânlamaktaydı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İngiltere, himayesi altında bir Kürdistan Devleti  kurulmasını, bölgenin petrol yönünden taşıdığı önemden dolayı istiyordu. Bu  amaçla bölgeyi ellerinde bulundurabilmek için Kürtleri, Türklere, Araplara hatta  İran&#8217;a karşı kullanabileceklerdi. Ayrıca Musul Meselesi&#8217;nin görüşüldüğü bu  dönemde bir taraftan Musul halkının Türkiye ile birleşmesini önlerken, diğer  taraftan isyan hareketiyle Türkiye&#8217;yi siyasî istikrarı olmayan bir ülke şeklinde  dünyaya tanıtmak istiyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Dönemin Başbakanı Fethi Bey, olayı bir karşı ihtilâl  denemesi olarak değerlendirmiş ve sıkıyönetim tedbirlerini yeterli görmüştür.  İsmet Paşa ise sert tedbirlerin alınmasında ısrar ederek, isyanı rejime yönelik  ülke çapında bir hareket olarak değerlendirmiştir.2 Mart 1925&#8242;te Fethi Beyin  başbakanlıktan ayrılmasıyla 3 Mart 1925&#8242;te İsmet Paşa yeni hükümeti kurmuş, ilk  iş olarak Takrir-i Sükûn Kanunu&#8217;nu TBMM&#8217;ye sunarak çıkmasını  sağlamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yapılan plânlı bir askerî harekât sonrasında isyan  tamamen bastırılmıştır. Şeyh Sait ve Seyyit Abdülkadir&#8217;in de dâhil olduğu  isyanın elebaşları, Takrir-i Sükûn Kanunu ile kurulan İstiklâl Mahkemelerinde  yargılanarak idama mahkûm olmuşlardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Cumhuriyet döneminde meydana gelen en önemli isyan  hareketi şüphesiz Şeyh Sait İsyanı&#8217;dır. Takrir-i Sükûn Kanunu&#8217;nun çıkarılmasına  sebep olması bunun en çarpıcı delilidir. Ancak 1924 ile 1938 yılları arasında  meydana gelen ve genelde Kürt kaynaklı isyan hareketleri de vardır. Bu  ayaklanmaların hedefi daima rejime yönelik bir mahiyet arz etmiştir. Bu  ayaklanma hareketleri şunlardır:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1) Nasturi Ayaklanması 12–28 Eylül  1924<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2) Şeyh Sait Ayaklanması 13 Şubat- 31 Mayıs  1925<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3) Raçkotan ve Raman Tedip Har. 9–12 Ağustos  1925<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">4) Sason Ayaklanması 1925–1937<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">5) Birinci Ağrı Ayaklanması 16 Mayıs-17Haziran  1926<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">6) Koçuşağı Ayaklanması 7 Ekim &#8211; 30 Kasım  1926<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">7) Mutki Ayaklanması 26 Mayıs–25 Ağustos  1927<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"> <img src='http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> İkinci Ağrı Harekâtı 13 -20 Eylül  1927<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">9) Bicar Tenkil Harekâtı 7 Ekim -17 Kasım  1927<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">10)Asi Resul Ayaklanması 22 Mayıs &#8211; 3 Ağustos  1929<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">11)Tendürük Harekâtı 14 -27 Eylül  1929<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">12)Savur Tenkil Harekâtı 26 Mayıs &#8211; 9 Haziran  1930<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">13)Zeylan Ayaklanması Haziran &#8211; Eylül  1930<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">14)Oramar Ayaklanması 16 Temmuz &#8211; 10 Ekim  1930<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">15)Üçüncü Ağrı Harekâtı 7-14 Eylül  1930<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">16)Pülümür Harekâtı 8 Ekim -14 Kasım  1930<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">17)Menemen Olayı 23 Aralık 1930<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">18)Tunceli (Dersim) Tedip Har.  1937–1938<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu ayaklanma hareketleri içerisinde Nasturi Ayaklanması  ve Menemen Olayı Kürtlerle ilgili değildir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">E-Takrir-i  Sukûn Kanunu ve İzmir Suikast Girişimi <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Takrir-i Sükûn Kanunu, Şeyh Sait İsyanı&#8217;nın yarattığı  tehlikelere ve ülkede Türk inkılâbının gerçekleşmesine karşı çıkan bütün  unsurları ortadan kaldırmak amacıyla çıkarılmıştır. 4 Mart 1925&#8242;de, İsmet Paşa  Hükümeti’nin Meclis&#8217;e verdiği önergenin 578 sayı ile kanunlaşması sonucu, iki  yıllık bir süre için yürürlüğe konmuştur. Ancak daha sonra iki yıl daha  uzatılarak 4 Mart 1929&#8242;a kadar yürürlükte kalması  sağlanmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Üç maddeden oluşan Takrir-i Sükûn Kanunu&#8217;nun çıkarılması  sırasında muhalefet, kanunun &#8220;anayasaya aykırılığı&#8221; ve &#8220;temel hak ve  hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik olduğu&#8221; gerekçesiyle tepki göstermiştir.  Muhalefetin rahatsız olmasındaki esas neden hükümetin meclise sunduğu teklifle,  birisi isyan bölgesinde diğeri ise Ankara&#8217;da kurulması öngörülen &#8220;İstiklâl  Mahkemeleri&#8221; konusu olmuştur. Görüşmeler sonunda yapılan oylamada kanun, 22 ret  oyuna karşılık 122 oyla kabul edilmiştir. 117 nolu Meclis kararıyla da Ankara  İstiklâl mahkemesi ve ayaklanma bölgesinde de Şark İstiklâl Mahkemesi kuruldu.  Şark İstiklâl Mahkemesi&#8217;nin vereceği idam kararlarında TBMM&#8217;nin onayı  gerekmiyordu. TBMM, 7 Mart 1925&#8242;te ise her iki mahkemenin başkan, üye ve  savcılarının seçimini yapmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın kanun ile ilgili görüşleri  şöyledir: &#8220;Takrir-i Sükûn Kanunu&#8217;nu ve İstiklâl Mahkemelerini bir baskı vasıtası  olarak kullanacağımız düşüncesini ortaya atanlar ve bu düşünceyi benimsetmeye  çalışanlar oldu. Biz, alınan fakat kanuni olan bu olağanüstü tedbirleri, hiçbir  zaman ve hiçbir şekilde kanunun üstüne çıkarmak için bir vasıta olarak  kullanmadık. Aksine memlekette huzur ve güveni sağlamak için  uyguladık&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">TBMM ilk dönem milletvekillerinden Ziya Hurşit ile Çopur  Musa, Lâz İsmail ve Gürcü Yusuf&#8217;un 17 Haziran 1926 günü Mustafa Kemal Paşaya bir  suikast girişiminde bulunacaklarının ihbar edilmesi üzerine, suikastı yapmakla  görevli olanlar yakalandılar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İzmir Suikastı, Mustafa Kemal Paşaya karşı girişilen bir  teşebbüs olmakla birlikte, Ziya Hurşit&#8217;in savunmasında reddetmesine rağmen,  Mustafa Kemal Paşa ve İstiklâl Mahkemeleri&#8217;nin kabul ettiği gibi, rejime ve  anayasaya yönelik bir olay olarak görülmüştür. Olaydan hemen sonra eski TCF  milletvekilleri ve isyanla ilgili görülen herkes tutuklandı. Tutuklananlar  arasında Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, Cafer Tayyar Paşa ve Kazım Karabekir Paşa da  vardı. Kazım Karabekir Paşa, İsmet Paşanın girişimiyle tutuklanması kaldırılarak  serbest bırakılmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ankara İstiklâl Mahkemesi üyelerinin İzmir&#8217;e giderek  başlattığı sorgulamalar 13 Temmuz 1926&#8242;da sona erdi. Mahkeme 15 kişi hakkında  idam kararı verdi. Yakalanamayan Kara Kemal ve Abdülkadir’in dışındaki 13  kişinin idam kararı 14 Temmuz&#8217;da infaz edildi. Mustafa Kemal Paşanın etkisiyle  Kazım Karabekir, Cafer Tayyar, Ali Fuat ve Refet Paşalar beraat  ettirildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İzmir Suikastı ile ilgili olarak, eski İttihatçıların  mahkemesi ise 18 Temmuz 1926&#8242;da Ankara&#8217;da yapılmış ve 4 idam kararı da bu  mahkeme sonunda verilmiştir. Böylece mahkeme sonucu eski ittihatçılar ortadan  kaldırılmıştır. Ayrıca ülkedeki muhalefet susturulmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">5- Türk  İnkılâbının Dayandığı İlkeler<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk, devlet adamı, başkumandan ve fikir adamı olarak  temayüz etmiştir. Dünya tarihinde, devlet adamı ve başkumandan olarak icraat ve  mücadelelerini fikriyata istinat ettirenlerin sayıları sınırlıdır. Zira sosyal  ilimlere dayanarak analiz yapmak ve senteze varmak demek olan fikriyat, hem  bilgi ve kültür, hem de istidat ister.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tarihî gelişmelerin meydana getirdiği Türk inkılâbı, bir  fikir ve idealin başarıya ulaşmış hâlidir. Türk inkılâbındaki fikriyatın yönü  Atatürkçülük şeklinde ifade edilir. Türk inkılâbının fikrî gücü ve dayandığı  esaslara ise &#8220;Atatürk İlkeleri&#8221; denir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürkçülüğün temel ilkeleri olarak değerlendirilen  altı ilkenin doğup gelişmesi Türk İnkılâbının başlangıç safhasında olmamıştır.  Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;nin ilk tüzüğünde yer alan &#8220;Cumhuriyetçilik, Halkçılık  ve milliyetçilik&#8221; ilkelerine &#8220;laiklik, devletçilik ve inkılâpçılık&#8221; ilkeleri  partinin 1931&#8242;deki 3. kurultayında eklenmiştir. 5 Ţubat 1937&#8242;de yapılan anayasa  değişikliği ile Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;nin nizamnamesinde yer alan altı ilke  Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin özellikleri olarak anayasada yer  almıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk inkılâbının amacı; Millî modernleşmeyi sağlamak  Türk toplumuna yeni bir şekil ve anlayış kazandırmaktır. Türk inkılâbı;  bağımsızlığı, hür düşünceyi ve insan onurunu temel alan bir Türk rönesansıdır.  Mustafa Kemal Paşa, bu anlayıştan hareketle ilk yapılacak işin &#8220;Türkleri yeni  baştan Türkleştirmek&#8221; olduğunu tespit etmiştir. Bu ideallerin ileriye dönük bir  şekilde gelişmesi ve korunması Atatürk ilkelerinin gerçek anlamda uygulanması  ile mümkündür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Altı Atatürk İlkesi&#8217;nin yanı sıra bu ilkeleri  tamamlayıcı nitelikteki &#8220;Millî hâkimiyet&#8221;, &#8220;Millî bağımsızlık&#8221; ve &#8220;Millî birlik&#8221;  ilkeleri Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin temelinde varolan unsurlardandır. Atatürk  ilkeleri ile birlikte mütalâa edildiğinde Atatürkçülüğün tanımı daha iyi  anlaşılacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">A-Millî  Hâkimiyet<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Millî hâkimiyet, milletin kendi kendini idare etmesi,  kendine hükmedecek heyeti seçmesidir. Yani millet tarafından devlete verilen  iktidardır. Bu durumda hâkimiyet bir kişiye, gruba ve çoğunluğa değil, bütün  millete aittir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Batı menşeli olan &#8220;millî hâkimiyet&#8221; kavramı siyasî  hayatımıza Millî Mücadele ile birlikte girmiştir. Atatürk &#8220;Millî hâkimiyet&#8221;  mefhumuna Türk&#8217;ün ve kendi yüksek fikirlerinin damgasını vurarak hareket  etmiştir. Atatürk, Millî hâkimiyet kavramını izah ederken millete ve Türk  milletinin fikrine ağırlık vermiş ve bunun üzerinde ısrarla  durmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşanın Samsun&#8217;dan sadarete gönderdiği 22  Mayıs 1919 tarihli raporda yer alan &#8220;Millet, Millî hâkimiyet esasını ve Türk  milliyetçiliğini kabul etmiştir. Bunun için çalışacaktır&#8221; ifadesi Millî Mücadele  hareketinin hedefini göstermesi bakımından önemlidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Amasya Tamimi ile Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ortaya  çıkan ana fikir ise &#8220;Hâkimiyet-i Millîye&#8217;ye müstenid bilâ kaydü şart müstakil  yeni bir Türk devleti tesis etmek&#8221; şekliyle tespit edilmiş ve bu ideal ilk  BMM&#8217;nin açılmasıyla yeni devletin temelini oluşturmuştur. Bu durum 1921 ve 1924  Anayasaları &#8220;Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir&#8221; ilkesine yer vermekle  hukuki bir hüviyet kazanmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Toplumda en yüksek hürriyetin, en büyük eşitlik ve  adaletin sağlanması, istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin  anlamıyla Millî hâkimiyeti sağlamış bulunmasıyla devamlılık kazanır. Bundan  dolayı, hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası Millî  hâkimiyettir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya göre &#8220;Toplumda en yüksek  hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve  korunması ancak ve ancak tam ve kat&#8217;i manasıyla Millî hâkimiyetin kurulmuş  olmasına bağlıdır. Bundan ötürü hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak  noktası Millî hâkimiyettir&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">B-Millî  Bağımsızlık (İstiklâl-i tam) <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Siyasî anlamda bağımsızlık, bir başka devlete veya  milletler arası herhangi bir kuruluşa bağlı bulunmamak demektir. Millî  Bağımsızlık, milletin bu fikri benimsemesi ve amaç edinmesiyle ortaya çıkar.  Türk milleti için &#8220;bağımsızlık&#8221; ise vazgeçilemeyecek, taviz verilemeyecek bir  karakteridir.<strong><o:p></o:p></strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın bağımsızlık anlayışı kayıtsız ve  şartsız bir şekilde bağımsızlıktır:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;İstiklal-i tam, denildiği zaman, bittabi siyasî, malî,  iktisadî, adlî, askerî, harsî ve ilah her hususta İstiklâl-i tam ve serbest-i  tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet, millet  ve memleketin mana-yı hakikisiyle bütün istiklâlin mahrumiyeti  demektir&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;İstiklâl-i tam, bizim bugün tercih ettiğimiz vazifenin  ruh-ı aslisidir. Bu vazife, bütün millete ve tarihe karşı tercih de  edilmiştir&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Batının emperyalist devletlerine karşı girişilen Millî  Mücadele Hareketi&#8217;nin temelinde Türk milletinin bağımsızlığını kazanma arzusu  yatar. Anadolu Kongrelerinde &#8220;Milletin bağımsızlığından vazgeçilmediği ve  vazgeçilmeyeceği&#8221; esası kabul edilmiştir. Bu esas ile kurulan yeni Türk devleti  milletlerarası hayatta yerini Lozan Barış Antlaşması ile almış ve kazandığı  Millî Mücadele zaferi, milletlerarası bakımından da bu antlaşma ile teyit  edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Misak-ı Millî&#8217;nin öngördüğü tam bağımsızlık fikrinin  askerî ve siyasî başarılar neticesinde elde edilmesiyle Türkiye Cumhuriyeti  Devleti, bağımsızlık anlayışımızın korunması ile ilelebet  yaşayacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">C-Millî  Birlik<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;Millî birlik ve beraberlik, milletçe, bir arada  yaşamayı ve bütünlüğü ifade eder. Millî birlik ve beraberlik, Türk devletini  oluşturan kişilerin karşılıklı sevgi ve saygı ile birbirine bağlanmasını, ortak  amaçlara yönelik olarak varlığını devam ettirmesini  belirtir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Millî birlik ve beraberlik, milliyetçilik ilkesinin  doğal bir sonucu, milliyetçilik ilkesinin öngördüğü ortak amaçların bir  görünümüdür. Millî birlik ve beraberlik, milletçe birliği ve beraberliği ve  bütünlüğü de ifade ettiğinden millî devletin bir yönden de gerçekleşme  vasıtasıdır&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Kemal Paşa, millî birliğin taşıdığı anlamı şu  şekilde ifade etmiştir:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında  ulusal birlik, iyi geçinme ve çalışkanlık duygusu ve kabiliyetlerinin  olgunluğudur. Ulus varlığını ve yurt erginliğini korumak için bütün yurttaşların  canını ve her şeyini derhâl ortaya koymaya karar vermiş olmak, bir ulusun en  yenilmez silâhı ve korunma vasıtasıdır. Bu sebeple Türk ulusunun idaresinde ve  korunmasında ulusal birlik, ulusal duygu, ulusal kültür en yüksekte göz  diktiğimiz idealdir&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;Seneler geçtikçe, millî ideal verimleri güvenli  çalışmada, ilerleme hevesinde millî birlik ve millî irade şeklinde daha iyi  gözlere çarpmaktadır. Bu bizim için çok önemlidir; çünkü biz, esasen millî  mevcudiyetin temelini, millî şuurda ve millî birlikte  görmekteyiz&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, yeni kurduğu devletin  de ancak bütün fertleri ile birlikte modernleşmenin gerçekleştirilebileceğini  daima vurgulamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bunun yanında millet bilincinin ve millet olma  duygusunun kuvvetlenmesi ise ancak Türk kültürünün, Türk tarihinin millî bir  zemine oturtulmasının gerçekleştirilmesi ile başarıya ulaşacağına inanmaktadır.  O&#8217;na göre Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin temeli kültürdür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Millî birliğin gerçekleşmesi için Türkiye Cumhuriyeti  Devleti çatısı altında toplanan insanların önce ne oldukları bilincine  varmaları, hangi ortak kültürden geldiklerini bilmeleri lazımdır. Bugün, Türkiye  Cumhuriyeti&#8217;nin tüm vatandaşları; hangi ırktan, hangi dinden, hangi mezhepten  gelirse gelsin birlik ve bütünlük içinde hepsi Türk&#8217;tür. Bu anlayış ise Türk  milliyetçiliğinin temelini oluşturur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">D-Atatürk  İlkeleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Cumhuriyetçilik:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Cumhuriyet kelimesi dilimize Arapça &#8220;Cumhur&#8221;  kelimesinden girmiştir. Bu kelime halk, ahali, büyük kalabalık anlamına gelir.  Cumhuriyet veya cumhurî devlet iktidarın millete, umuma ait olduğunu öngören  devlet şekli demektir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Cumhuriyet dar ve geniş anlamda kullanılır. Geniş  anlamda cumhuriyetle egemenlik topluluğunun bütününe, millete aittir. Dar  anlamda cumhuriyet ise sadece devlet başkanının doğrudan doğruya veya dolaylı  olarak halk tarafından belirli bir süre için seçilmesi anlamına  gelir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkiye&#8217;de Cumhuriyet, Millî Egemenlik ilkesinin  benimsenmesinin bir neticesi olarak 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu&#8217;nda yapılan  29 Ekim 1923 tarihli değişiklik sadece yönetim biçimi olarak kabul  edilmiştir.1924,1961 ve 1982 anayasalarımızda da bir yönetim biçimi olarak ta  kabul edilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk&#8217;ün, Cumhuriyeti devletin siyasî bir rejimi  olarak seçmesinin en önemli nedeni; Türkiye&#8217;yi modernleştirme çabalarına cevap  veren tek rejim biçimi olmasıdır. Cumhuriyeti fazilet olarak niteleyen Atatürk,  Ekim 1924 tarihli bir konuşmasında Cumhuriyeti şu şekilde tanımlamaktadır: &#8220;Türk  milletinin tabiat ve şiarına en mutabık olan idare Cumhuriyet  idaresidir&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1937&#8242;de, 1924 Anayasası&#8217;nda yapılan değişiklikle  devletin özellikleri arasında &#8220;Cumhuriyetçiliğe&#8221; de yer  verilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Cumhuriyetçilik, devletin siyasî rejimi olarak  Cumhuriyeti benimseme ve onu fazilet rejimi olarak tanımlama ve değerlendirme  demektir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Cumhuriyetçilik ilkesi, Atatürk&#8217;ün devlet anlayışının  temellerinden birini oluşturan Millî Egemenlik ilkesiyle çok sıkı ilişki  içindedir. Millî Egemenliğin korunması ve gözetilmesi Cumhuriyet rejimi ile  mümkündür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürkçü düşünce sistemi içerisinde değerlendirdiğimiz  cumhuriyet ilkesi, fertlerin değil, milletin bütününün benimsediği bir ilkedir  ve Türk milletine aittir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Cumhuriyetçilik ilkesinin öngördüğü Cumhuriyet rejiminin  demokrasi ile ilgisi vardır. Hatta Cumhuriyet, demokrasinin en gelişmiş  şeklidir. Atatürk de bunu &#8220;Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet  ţekli demektir&#8221; diyerek ifade etmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkiye&#8217;de Cumhuriyet cumhuriyetçilik ilkesinde de  öngörülen modern anlamda devlet ţekline ulaţma idealine uygun bir gelişme seyri  takip etmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkiye&#8217;de Cumhuriyet, ırk, din, dil ve cinsiyet farkı  gözetmeksizin, bütün vatandaşların paylaştıkları ve yararlandıkları siyasî  rejimin adı olmuştur. Eşitlik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin özünü teşkil  etmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Devlet şekli Cumhuriyet olan yeni Türk devleti, Misak-ı  Millî ile çizilen, Millî sınırların üzerinde millî devlet anlayışını, millet ve  devlet birliğini, bütünlüğünü ifade eder.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu bütünlüğü Atatürk İzmir&#8217;de 14 Ekim 1925&#8242;te yaptığı  konuşmada şu şekilde değerlendirmiştir: &#8220;Bugünkü hükümetimiz, teşkilât-ı  devletimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendiliğinden yaptığı bir teşkilat-ı  devlet ve hükümettir ki, onun ismi Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet  arasında mazideki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millettir, millet  hükümettir.&#8221;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Netice itibarıyla Cumhuriyet, en gelişmiş devlet şekli  olarak Türk inkılâbının sonucudur, başarısıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Milliyetçilik:</span></strong><span style="font-size: 13pt">  Milliyetçilik, millet gerçeğinden hareket eden bir fikir akımı ve çağımızın en  geçerli bir sosyal politika prensibidir. Milliyetçilik, Türk İnkılâbının bir  temel prensibi olduğu kadar, Türk milletinin kaderini tayin eden bir temel ilke,  bir yüce ülkü, milleti huzur ve refaha yönelten bir  bağdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Milliyetçilik ilkesi, millet ve milliyet kavramlarına  dayandığından bu kavramları anlamak gerekir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Millet, objektif bir ifade ile &#8220;herhangi bir esas  etrafında toplanmış insan topluluğu &#8221; olarak tarif edilebilir. Etrafında  toplanılan bu &#8220;esas&#8221; insan topluluklarının özelliklerine göre değişiklik arz  edebilir. Bu &#8220;esas&#8221; Fransa&#8217;da &#8220;kültür&#8221;, Almanya&#8217;da &#8220;ırk&#8221;, Araplarda &#8220;dil&#8221;,  ABD&#8217;de &#8220;tabiiyet&#8221; mefhumlarından ibaret olabilir. İnsan topluluklarının millet  olabilmesi için bu bağlardan en az birinin etrafında toplanması  gerekir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Buna karşılık bu bağlardan birden fazlası veya hepsiyle  birden bağlı topluluklara milliyet ismi verilir. Türkiye Türkleri için bu  bağların birden fazla olduğu konusunda ilim adamlarımız arasında görüş birliği  vardır. Ancak tespitler farklıdır. Yusuf Akçura bu esasları &#8220;dil&#8221;ve&#8221;soy&#8221; olarak  ifade eder. Ziya Gökalp ve İ.H. Danişment bu esaslara kültür ve din mefhumlarını  da ilâve ederler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk&#8217;ün milleti tarifi ise şöyledir: &#8220;Millet, dil,  kültür ve mefkûre birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir  siyasî ve içtimai heyettir&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk, Türk milletini tarif ederken bu tarifi biraz  daha açarak, milleti meydana getiren unsurları, siyasî varlıkta birlik, Dil  birliği, yurt birliği, ırk ve menşe birliği, tarihî yakınlık ve ahlâkî yakınlık  olarak tespit etmektedir. Bu tarif Türk milletinin zengin bir kültür ve  medeniyete sahip olduğunu ifade eder.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Milliyetçilik, kişiyi, topluluğu bağlayan bağ olarak  &#8220;Milliyet, vatandaşlık, milliyet duygusu&#8221; şeklinde de ifade edilmektedir. Ancak,  milletle, milliyetçilik arasında fark vardır. Milliyet, bir millete mensup olma,  bir millete bağlı olma hâlidir. Milliyetçilik ise, bir millete mensup kişilerin,  mensup oldukları millete karşı besledikleri bağlılık duygusu ve  şuurudur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kişinin mensup olduğu kitleye karşı duyduğu bağlılık,  hissi, millet duygusunu esasını, kökünü teşkil etmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk&#8217;ün milliyetçilik anlayışı, özellikle Türk  milletinin birliği ile beraberliğine yer ve değer vermektir. Atatürk&#8217;ün  milliyetçilik anlayışı birleştirici ve toplayıcı nitelikte ve millet  yararınadır. Bu anlayış Türk milleti gerçeğinden hareket eder ve ona dayanır.  Gerçeğe dönüktür. Türk milletinin yükselme ve çağdaş milletlere ulaşma ülküsünü  ifade eder. Türk milletini meydana getiren değerleri korumayı esas  alır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Milliyetçiliği, millet sevgisi, millete güvenme aşkı  olarak kabul eden Atatürk, genç nesillerin mutlaka bu duygu ve düşünceyle  yetişmesini istemiştir. O, İstiklâl Harbi&#8217;ni ve inkılâplarını, bu büyük millî  hisle başarmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk’ün milliyetçiliği, hürriyete ve insan  şahsiyetine değer verir. Zaten gerçek milliyetçilik, medeniliğin özü olan  hürriyetten doğar. Hür olmayan, esarete razı olan bir toplumda millî ruh  gelişmez. Bu inanışın temeli şudur: &#8220;Türk için Türklük, hür olduğu nispette  kuvvetlidir ve kuvvetli kalacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk&#8217;ün milliyetçilik anlayışı eşitlikçidir, eşitlik  fikrine dayanır, bu anlayışın kaynağı ise &#8220;Millî hâkimiyet&#8221; tir. Demokrasiyi  hedef alır ve buna ulaşmanın ilk aşamasını &#8220;Hâkimiyet kayıtsız şartsız  milletindir&#8221; ilkesinin kabulü ve uygulanmasıyla mümkün  görür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;Bize milliyetçi derler, fakat biz öyle milliyetçileriz  ki bizimle iş birliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların  bütün milliyetlerinin gerçeklerini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde  bencil ve mağrurane bir milliyetçilik değildir.&#8221; Atatürk bu sözleriyle  milliyetçiliğimizin milletlerarası ilişkilerde Barışçı ve diğer milletlere  saygılı bir anlam taşıdığını ifade etmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Milliyetçilik akılcı, yapıcı, yaratıcı ve idealisttir.  Bu özelliklere sahip olan Türk milliyetçiliği modern anlayışı ifade eder. Modern  manadaki bu anlayışın başlangıcı bağımsızlık, sonucu ise  demokrasidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk milliyetçiliği bir inanç, bir duygudur. O inanç ve  duygunun içinde vatanın bütünlüğü esası vardır. Sosyal ve kültürel faaliyetlerle  oluşan ruhsal bir bağdır. Sınıfsız ve imtiyazsız bir toplumu ifade eden bu bağ  geçmişte ve gelecekte heyecanını daima hissettiren bir  mefkûredir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk, bu mefkûreyi millet gerçeğine dayandırarak 22  Mayıs 1919 tarihli raporunda şu şekilde ifade etmiştir: &#8220;Millet, millî hâkimiyet  esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul etmiştir. Bunu gerçekleştirmeye  çalışacaktır&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk&#8217;e göre milliyetçilik bir ırkçılık değil, bir  vicdan ve duygu işidir. İnsan haklarına ve hürriyete dayanan, kültürel değerlere  kıymet veren bir sistemdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Halkçılık:</span></strong><span style="font-size: 13pt">  Dilimizde kullanılan halk deyiminin anlamı, insan topluluğudur. Eski dilde  &#8220;ahali&#8221; kelimesiyle aynı manayı ifade eder. Osmanlı Devleti&#8217;nde halk deyimi  aydın zümrenin dışında kalan insan topluluğunu ifade ediyordu. İlk defa Ziya  Gökalp tarafından &#8220;halk&#8221;ın Türk milletini ifade ettiği savunulmuştur. Atatürk  ile de millî şuurumuza yerleşmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk devlet geleneğine göre devlet halk için vardır.  Halka hizmet, halkın korunması ve halkın doyurulması için mevcut bir idari  yapıdır. Halkın taşıdığı bu mana Osmanlı Devleti&#8217;nin son döneminde unutulmaya  yüz tutmuş iken hak ettiği ifade ve önemi Türk İnkılâbı ile tekrar  kazanmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk inkılâbının anlayışına göre halk ile millet  arasında bir birlik, bir eş değerlik vardır. Ancak halk milletin henüz dayanışma  duygusu ile bilinçlenmemiş hâlidir. Halk dediğimiz insan topluluğunun belirli  hedeflere yönelerek bilinçlenmesiyle millet ortaya çıkar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk halkı, Türk devletinin beşerî unsurunu oluşturur.  Türk milleti, Türk halkının Türklük bilinci içinde gelişmesiyle siyasî ve sosyal  alanda değer kazanmasıdır. Türk milleti halklardan teşekkül etmiş değildir.  Bunun sonucu olarak Türk devletinin beşeri unsurunu halklar meydana getirmez.  Türk halkı şehirlisi, köylüsü ile din ve ırk farkı dahi gözetilmeksizin  vatandaşların bütününü ifade eder.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Halkçılık, milliyetçilik fikrinin bir sonucudur. Gerçek  anlamda milliyetçilik, halkçılığa dayanır, halkçı bir özellik  taşır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;Türkiye halkı asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış  ve bağımsızlığı yaşama gereği saymış bir kavmin kahraman evlatlarıdır. Bu millet  bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır&#8221; sözleriyle  Atatürk halkçılık anlayışının sömürü düzenine karşı olduğunu ifade  etmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk&#8217;ün, halkçılık anlayışında, insan topluluğunun  demokratik esaslara göre birleşmiş, hür bir toplum düzeni öngörülmüştür. Bu  düzende halk kendisini demokratik esaslara göre yönetir. Siyasî rejim, halk  yararına kullanılır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Modern  Cumhuriyet Türkiye&#8217;sinde Atatürk&#8217;e göre Halkçılık<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">a-)Demokratlık<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">b-)Fertler arasında imtiyaz  tanımamak<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">c-)Sınıf mücadelelerini kabul  etmemektir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Devletçilik:  </span></strong><span style="font-size: 13pt">Atatürk inkılâpları çerçevesinde  incelendiğinde devletçiliğin dar ve geniş anlamda iki manayı ifade ettiğini  görmekteyiz. Geniş anlamda ele alındığında Türkiye&#8217;de uygulanan ekonomik, sosyal  ve kültürel kalkınmanın özelliklerin ortaya koyan bir politik uygulamadır. Dar  anlamda ise özel teşebbüse yer veren ekonomik prensiplere sahip iktisadî  alandaki uygulamalardır. Ancak, Türkiye&#8217;de devletçiliğin asıl uygulamaları  ekonomide görüldüğünden, devletçilik ekonomik manayı ifade  etmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkiye&#8217;de devletçilik, karma ekonomi şeklinde gelişme  göstermiştir. Karma ekonomi devlet işletmeciliği ile özel teşebbüsün bir arada  bulunması demektir. Ancak bu anlayış ekonomide katı bir devletçiliğin  uygulanmasını ifade etmez.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk, Devletçiliği: &#8220;Türkiye&#8217;nin ihtiyaçlarından  doğmuş ve Türkiye&#8217;ye has bir sistemdir&#8230; Kişinin çalışmasını esas almakla  beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde, milleti refaha kavuşturmak ve  memleketi geliştirmek için, milletin genel ve yüksek menfaatlerinin icap  ettirdiği işlerde özellikle ekonomik alanda devleti fiilen alakadar etmek mühim  esaslarımızdandır&#8221; şeklinde tarif etmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk devletçilikle devleti, ekonomik hayatı  destekleyen bir güç olarak düşünmüştür. Devlet yatırımcıya, üreticiye,  dağıtımcıya, tüketiciye yön vermek ve bu tür konuları denetlemekle  yükümlüdür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk, devletçiliği tamamıyla demokrasi ve hürriyet  rejimi içinde değerlendirmiş, devletin iktisadî sahada rehberliğini ön plânda  tutmuştur. Ancak bu rehberlik her şeyi devlet yapar anlamında  değildir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk, 1936 yılında devletçilik konusunda şunları  söylüyor: &#8220;Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususi teşebbüslerini ve  şahsî faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin ve geniş bir  memleketin bütün ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak  memleket iktisâdiyatını devletin içine almak&#8221;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;Devletçilik bilhassa sosyal, ahlaksal ve ulusaldır.  Devlet ve fert (özel teşebbüs) birbirine karşıt değil, birbirinin  tamamlayıcısıdır&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Görüldüğü gibi Atatürk ekonomik kalkınmanın temelinde  &#8220;ferdî teşebbüs ve menfaatin&#8221; bulunmasın doğal bir olgu olarak kabul etmektedir.  Ferdin teşebbüsünün ekonomik faaliyetine sınır çizilmesini, hükümetin görevi  saymakla birlikte, bu sınırın zaman içinde değişebileceğini  düşünmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Lâiklik:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Lâik  kelimesi Latince-laicus- aslından alınmış Fransızca bir kelimedir. Fransızca&#8217;da  -laic, laique- şeklinde kullanılmıştır. Manası ise ruhanî olmayan kimse, dinî  olmayan şey, fikir, müessese, prensip demektir. Katolik dünyasında din  adamlarından meydana gelen ruhaniler sınıfına -Clerge- adı verilmiş, bu sınıfa  dâhil olmayan Hıristiyanlara ise -laic- denilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Lâik olma, &#8220;dünya işlerinin, din işlerinden, dini  otoriteden ayrı olarak ele alma&#8221; şekliyle tarif edilmektedir. Bugün hukukî  manada lâiklik; devlet ile din işlerinin ayrılığı, devletin vicdan hürriyetinin  gerçekleşmesinde tarafsız kalmasıdır. Değişik bir ifadeyle; devletin Allah ile  kul arasından çekilmesi ve dinin de devlet işlerine karışmaması yani akıl ile  imanın yetki alanlarının birbirinden ayrılmasıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Lâiklik kelimesi bize ilk defa Meşrutiyet dönemine  &#8220;lâdini&#8221;, &#8220;lâruhbani&#8221; şekliyle girmiş ve kullanılmıştır. Ancak lâik kelimesi  ifade edilmeksizin bu anlayışın bugünkü modern manada olmasa da Türklerde mevcut  olduğu söylenebilir. Günümüzdeki lâik kelimesinin ifade ettiği modern manaya  kavuşması, Tanzimat’la birlikte başlar. Gülhane Hattı Hümayunu&#8217;nda din ve mezhep  hürriyeti öngörülmüş, 1876 &#8220;Kanun-i Esasi&#8221;nin on birinci maddesiyle lâikliğe  doğru yöneliş, anayasa teminatı altına alınmıştır. 1909 tarihli Kanun-u Esasi  ile bu durum aynı şekilde muhafaza edilmiştir. Yeni Türk Devleti.1921 tarihli  &#8220;Teşkilât-ı Esasiye Kanunu&#8221;nda millî hâkimiyet ilkesi ön plânda tutulmak  suretiyle lâiklik anlayışının gerçekleşmesinde bir adım daha atılmıştır. Nihayet  gerek Osmanlı Devleti anayasalarında, gerekse yeni Türk Devleti&#8217;nin 1921,1924  anayasalarında mevcudiyetini muhafaza eden &#8220;devletin dini İslâm&#8217;dır&#8221; ibaresi 10  Nisan 1928 tarihli 1222 sayılı kanunla yapılan bir anayasa değişikliği ile  kaldırılmış, 5 Şubat 1937 tarih ve 3115 sayılı kanunla &#8220;lâiklik&#8221; bir anayasa  ilkesi olarak yerini almıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk&#8217;ün gerçekleştirdiği inkılâpların temelini teşkil  eden lâiklik, Türk milletinin maddî, manevî ve fikrî yapısını modernleştirme  istikametine yöneltmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Lâiklik prensibi, kongreler döneminden itibaren ortaya  çıkan Millî hâkimiyet prensibinin normal bir gereği olarak yeni Türk Devletinin  temel prensipleri arasında yerini almıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk&#8217;e göre din bir vicdan meselesidir. Dine saygı,  inanan kişinin haklarına saygının bir sonucudur. Buna en güzel delil Atatürk&#8217;ün  şu sözleridir; &#8220;Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta  serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz.  Biz sadece din işlerini devlet işleriyle karıştırmamaya  çalışıyoruz&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkiye&#8217;de devletin lâikleştirilmesi, toplum hayatında  lâik değerlere yer verilmesi dinin, devlet hayatında siyasî bir fonksiyon ifa  etmesine kesin olarak son verme şeklinde görülmüştür. Siyasî, sosyal, hukukî ve  ekonomik zorunluluğun sonucu olan lâiklik, bu nedenle devlet idaresi ile  birlikte hukuk, eğitim, dil alanlarını da kapsar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;Bizim dinimiz en makul ve en tabiî bir dindir. Ve ancak  bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabiî olması için akla, fenne,  ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen  mutabıktır&#8221;.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk&#8217;ün din ve lâiklik anlayışında, millet sevgisi  ile birlikte dinine saygılı olma hasletini de görmekteyiz. Onun gerçekleştirdiği  Türk inkılâbında lâiklik din aleyhtarlığı şeklinde değil, toplum hayatında din  hürriyetinin, serbest düşüncenin güvenilir bir teminatı olarak  düşünülmelidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">İnkılâpçılık:  </span></strong><span style="font-size: 13pt">İnkılâpçılık ileriye, gelişmeye yönelik  bir manayı ifade eder. İnkılâpçı bir toplum devamlı bir gelişme içerisindedir.  Tarihî ve sosyal gelişmeler neticesinde toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek  şekilde kurallar koymak inkılâpçı topluma has bir  özelliktir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk bu amaçla; &#8220;Efendiler, yaptığımız ve yapmakta  olduğumuz inkılâpların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asrî ve bütün  mana ve eşkâli ile medenî bir heyeti içtimaiye hâline isal etmektir&#8221; diyerek  Türk devletinin ve Türk toplumunun medenî ve insanî yaşayışının gereği, meydana  gelen yeni düzenin korunmasını lüzumlu görmüştür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk inkılâbını &#8220;Türk milletini son asırlarda geri  bırakmış müesseseleri yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medeni icaplara göre  ilerlemesini temin edecek yeni müessese koymuş olmak&#8221; şekliyle tarif eden  Atatürk&#8217;ün inkılâpçılık anlayışı söz konusu müesseseleri korumak ve  savunmaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Toplumsal gelişmelerin sonucu, toplumsal ihtiyaçları  karşılayan kurallar konulurken, bilimsel arayış, bilimin ışığı altında  gelişmeleri değerlendirme, Türk inkılâbının, inkılâpçılık anlayışının bir  gereğidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk&#8217;ün inkılâpçılık anlayışının ardında dünya kültür  ve medeniyetinden, Türk halkını yararlandırma çabası yatıyordu. Ancak Türk  inkılâbı daima Türk&#8217;ün karşısına çıkan ihtiyaçlardan doğması nedeni ile bu  anlayışın kendisine mahsus bir özelliği vardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Atatürk&#8217;ün gerçekleştirdiği inkılâplar Türk milletinin  sosyal ve kültürel oluşumuna o kadar uygun düşüyordu ki, her inkılâp hamlesi  milleti ancak bu kadar mutlu kılabilirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/turk-milli-mucadele-hareketi-ve-kuva-yi-milliye-ruhu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TÜRK DEVLET SİSTEMİ</title>
		<link>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/turk-devlet-sistemi.html</link>
		<comments>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/turk-devlet-sistemi.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2008 14:27:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[TARİH]]></category>
		<category><![CDATA[TÜRK DEVLET SİSTEMİ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/?p=30</guid>
		<description><![CDATA[&#160;
İSLAMİYET’TEN  ÖNCE KURULAN TÜRK DEVLETLERİNDE DEVLET YÖNETİMİ
 
 
A- TÜRKLERDE  DEVLET KAVRAMI
 
Devlet; hukukî bakımdan, emretme hak ve yetkisine sahip,  yüksek sosyal ve siyasî bir teşkilâttır. Eski Türkler devlete &#8220;İl (el) adını  veriyorlar ve onu sonsuz bir varlık (bengü il) olarak vasıflandırıyorlardı. Bu  anlayış İslâmiyet’ten sonraki devirlerde de (devlet-i ebed [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="Section1">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt">İSLAMİYET’TEN  ÖNCE KURULAN TÜRK DEVLETLERİNDE DEVLET YÖNETİMİ<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">A- TÜRKLERDE  DEVLET KAVRAMI<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Devlet; hukukî bakımdan, emretme hak ve yetkisine sahip,  yüksek sosyal ve siyasî bir teşkilâttır. Eski Türkler devlete &#8220;İl (el) adını  veriyorlar ve onu sonsuz bir varlık (bengü il) olarak vasıflandırıyorlardı. Bu  anlayış İslâmiyet’ten sonraki devirlerde de (devlet-i ebed müddet) aynen devam  etmiştir. Devlet; &#8220;millet&#8221;, &#8220;ülke&#8221;, &#8220;hâkimiyet (otorite)&#8221; ve &#8220;teşkilât&#8221; gibi  birbirini tamamlayan dört unsurdan meydana gelmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p><span id="more-30"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt">1- Türklerde  Millet Anlayışı<o:p></o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkler, millete &#8220;Budun&#8221; diyorlardı. Millet, &#8220;ortak bir  geçmişi olan ve bir arada yaşama arzusu gösteren, aynı dil, kültür ve tarih  bağlarıyla birbirlerine bağlı olan insan topluluğudur, İslâmlık öncesi Türklerde  güçlü bir &#8220;millet&#8221; fikri vardı. Budun sözü de &#8220;bod&#8221;, &#8220;boy&#8221; sözünden geliyordu.  Türkler bu çağda, milleti devletin (il&#8217;in) esas kurucusu ve sahibi olarak  düşünüyorlardı. Tanrı da Türk Milleti’nin koruyucusu durumundaydı. Orhun  Kitabelerinde Türk Milleti’nin &#8220;adı&#8221; ve &#8220;ünü&#8221; yok olmasın diye Tanrı’nın Türk  Milleti üzerine iyi kağanlar getirdiği yazılıdır. Bilge Kağan bu durumu şöyle  anlatır: &#8220;Türk Milleti’nin adı ve ünü yok olmasın diye Babam Kağanı, Annem  hatunu (yukarı) götürmüş Tanrı il veren Tanrı, Türk Milleti’nin adı ve ünü yok  olmasın diye özümü tahta oturtan gerçek, o Tanrı&#8230;&#8221; <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Eski Türk toplumunda en küçük sosyal birim ailedir.  Türkler, sosyal yapının çekirdeği olan aileye &#8220;Oguş&#8221; diyorlardı. Türklerin  dünyanın dört bir yanma dağılmalarına rağmen varlıklarını korumalarının esas  sebebi aile yapısının çok sağlam olmasından ileri geliyordu. Çünkü Türklerde  &#8220;aileden devlete&#8221; giden bir düşünce vardı. Ayrıca, onlar çok erken çağlarda  &#8220;baba ailesi&#8221; düzenine geçmişlerdi. Babaya &#8220;kang&#8221;, anneye de &#8220;ög&#8221; diyorlardı.  Bugün kullandığımız &#8220;öksüz&#8221; (annesi olmayan) sözü de işte bu &#8220;ög&#8221; kelimesinden  gelmektedir. Ailelerin birleşmesinden meydana gelen birliklere de &#8220;urug&#8221; adı  veriliyordu. Aileler veya urugların birleşmesinden de &#8220;bod&#8221;lar, yani &#8220;boylar&#8221;  meydana geliyordu. Başlarında bir &#8220;Bey&#8221; bulunan boyların belirli arazileri,  orduları, mülkleri ve hayvan sürüleri vardı. Boylar da budunu, yani milleti  meydana getiriyorlardı. Türkler, bugünkü &#8220;halk&#8221; kavramı için &#8220;kün&#8221; sözünü  kullanıyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt">2- Türklerde  Ülke Anlayışı<o:p></o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Her müstakil devletin hak ve yetkilerini mutlak şekilde  kullanabildiği coğrafî sahaya ülke denir. Türklerde &#8220;Yurt&#8221; sözü daha çok &#8220;vatan&#8221;  anlamına geliyor. Ülkenin sınırlarına da &#8220;yaka&#8221; deniyordu. Türk anlayışına göre  ülke, hükümdarların kişisel çıkarlarına terk edilmiş bir mülk değil, milletin  ortak toprağıydı. Mete Han, Tunghuların toprak isteğini, &#8220;Toprak devletin  temelidir diyerek reddetmişti. Türk Milleti, istiklâline olduğu kadar &#8220;yurt&#8221;una  da bağlıydı. Türklerde vatan anlayışı siyasî istiklâl düşüncesiyle beraber  düşünülmektedir. İslâmiyet’ten önce Türkler, ancak hür ve müstakil  yaşayabildikleri toprağı vatan saydılar. Türk kültüründe vatan, Türk tuğlarının  veya bayrağının dalgalandığı yerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt">3- Türklerde  Hâkimiyet (Otorite) Anlayışı<o:p></o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkler, devletin “hâkimiyet” (siyasî otorite) unsuruna  “Kut” diyorlardı. Türk hükümdarları kut sözünü Mete Han&#8217;dan itibaren hemen hemen  bütün unvanlarında kullanmışlardır: “Tanrı-Kut”, “Kutlug”. “Tengnde Kut Bölmüş”,  “İduk – Kut”, “İlig-Kut”- vb. Bu unvanlarda da beliren Türk hâkimiyet anlayışına  göre hükümdara hükmetme hak ve yetkisini Tanrı veriyordu. Sosyolojide buna  &#8220;Karizmatik Hâkimiyet Anlayışı&#8221; denmektedir. Meclis kararlarının ve hükümdarın  emirlerini uygulayacak ve takip edecek ayrı bir teşkilâta ihtiyaç vardı. Bunu  da, vezir ve bakanlardan oluşan bir hükümet yerine getiriyordu. Türkler vezire  &#8220;Ayguçı&#8221; adını veriyorlardı. Ayguçı sözü Türkçe &#8220;ayılmak&#8221; (yol göstermek)  fiilinden geliyordu. Uygur çağında vezirlerin sayısı artınca &#8220;Başbakan&#8221;a &#8220;Uluğ  Aygıçı&#8221; denmeye başlanmıştır Vezirlerin en önemli özellikleri arasında  &#8220;bilgelik&#8221; ve &#8220;alplık&#8221; bulunuyordu. Vezirler kağanların en büyük  yardımcılarıydı. Asya Hunlarından &#8220;Hu- yen&#8221; ailesi mensuplarının tayin  edildiğini bildiğimiz &#8220;Başbakanlık&#8221; makamının Tabgaçlarda, Avrupa Hunlarında,  Göktürkler de, Uygurlarda da görmekteyiz. Ünlü vezirler, hanedanın dışından,  devlete hizmetleri ve dirayetli kişilikleriyle tanınan ve halk tarafından  sevilen kimseler arasından seçiliyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">B- DEVLET  TEŞKİLÂTI<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt">1- Hükümdarın  Özellikleri<o:p></o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türklerin hükümdarda aradıkları özelliklerin basında,  &#8220;cesaret ve kahramanlık&#8221; geliyordu, iyi bir hükümdar cesur, kahraman (alp) ve  güçlü, kuvvetli (küçlüg) olmalıydı. Türk hükümdarları bu özelliklerini gösteren  unvanlar ve lakaplar alırlardı. Orhun Kitabeleri&#8217;nde de sık sık Türk  kağanlarının &#8220;alp&#8221;lik özelliği dile getirilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk anlayışına göre hükümdarın ikinci özelliği  “akıllılık ve bilgelik” idi. Belgelerde ve kitabelerde üzerinde en çok durulan  hükümdar özelliği bunlardı. Asya Hunlarından başlayarak bütün Türk devletlerinde  başa geçen hükümdarların &#8220;bilge&#8221; kişiler olmasına dikkat edilirdi. Türk  anlayışına göre hükümdarlar bilgi ile halka baş olurlar, devletin ve milletin  işlerini de akıl ve bilgi ile idare ederlerdi. Bu özellik unvan ve lakaplarda  sıkça kullanılırdı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türklerin eskiden en az Alplik ve bilgelik kadar değer  verdikleri bir özellikte “erdemli” olmaktı. Erdem kelimesi “fazilet” anlamına  geliyordu. Cömertlik de erdemli olmanın bir şartıydı. Bu sebeple Türk  hükümdarları senenin belli günlerinde halka “toy” adı verilen büyük ziyafetler  verirlerdi. Doğru olmak da bir erdemlilikti. Hoşgörü sahibi olmak, kanunlara,  töreye riayet etmek de hükümdarın özelliklerindendi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt">2- Hükümdarın  Vazifeleri<o:p></o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk devlet anlayışına göre hükümdarın ilk vazifesi  &#8220;halkı refah içinde yaşatmaktı. &#8220;Devlet Baba&#8221; geleneğinin bir gereği olarak Türk  hükümdarı halkı doyurup giydirmekle mükellefti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Töreyi (kanunları) düzenleyip uygulayarak dirlik ve  düzeni sağlamak, adaleti temin etmek de hükümdardan beklenen bir vazifeydi.  Türklerde toplumun sadece refah içinde yaşaması değil, aynı zamanda dirlik ve  düzen içinde yaşaması da gerekiyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk devlet anlayışına göre hükümdarın bir diğer  vazifesi de, savaş gücü ile devleti düzen içinde bulundurmak ve fetihler yapmak  idi. Türk hükümdarı Ülkesini idare etmek, dirlik ve düzeni sağlamak ve yeni  ülkeler fethedebilmek için de askerî gücü kuvvetli ve her an savaşa hazır  bulundurmakla vazifelidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt">3- Türklerde  Devlet Yönetimi ve İşleyişi<o:p></o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İslâmiyet’ten önce kurulan Türk devletleri zaman zaman  çok geniş bir alana yayılıyorlardı. Üstün teşkilâtçılıkları sayesinde Türkler,  bu geniş coğrafyada çok sayıda insanı adaletli, hoşgörülü bir şekilde idare  ediyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türklerde devlet yönetimi bu çağda “ikili teşkilât”  halinde idi. Ülke “Sağ- Sol”, “Doğu-Batı” olarak iki bölüm halinde idare  edilirdi. Devletin başında Kağan bulunur, hanedandan bir başkası (genellikle  hükümdarın kardeşi) da ona bağlı olarak “Yabgu” unvanı ile diğer kanadı  yönetirdi Hükümdarın çocukları da küçük yaşlardan itibaren, devlet yönetme  tecrübesi kazanmak için bazı boylara veya oymaklara idareci olarak gönderilirdi.  Bunlara da &#8220;Şad&#8221; denirdi. Devlet içerisinde idareci sayısı 24&#8242;ü buluyordu.  Mesela, Asya Hunlarından hepsi hükümdar ailesine mensup olan “4 Köşe” diye  anılan iki (Sağ- Sol) idareci ve bunlara bağlı “6 Köşe” adlı ve sağlı sollu  teşkilâtlanan toplam 24 lider (Başbuğ) vardı. Oğuzların 24 boydan meydana  gelmesi de bu teşkilâtlanmayla ilgiliydi. Zaman zaman bu sayının arttığı da  oluyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Orta Asya Türk devletlerinde ülke idaresinde başta  Vezirler (Ayguçı) olmak üzere, Kengeş Meclisi üyeleri (Toygunlar), Buyruklar  (Bakanlar), iç-buyruklarla birlikte &#8220;alpagut, inel, inak, inançu, tarkan, apa,  boyla, şadapıt, ataman, tudun, yağruş, külüg, çavuş&#8221; gibi unvanlar taşıyan  devlet görevlileri vardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt">4- Türklerde  Saray Memurları<o:p></o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk devlet teşkilâtnda vezirlerden sonra devlet  yönetiminde hükümetin işlerini yürüten pek çok memuriyet kadroları kurulmuştur.  Bu memurlar hükümdarın ve vezirin aldıkları kararları uygularlardı. Orta Asya  Türk devletlerinde saray teşkilâtnda şu memurlar vardı:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><em><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Buyruklar  ve İç-buyruklar:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Kağanın  yanında bulunan büyük memurlar ile danışmanlara Türkler “Buyruk” diyorlardı.  “Buyruk” sözü, buyurmak fiilinden çıkmış bir isim ve unvandı. Buyruklar da  kağanlar ve vezirler gibi &#8220;Bilge&#8221; ve &#8220;Alp&#8221; olmalıydılar. Orhun Kitabeleri&#8217;nde bu  durum şöyle belirtilmiştir: &#8220;Kağanları, Bilge-Kağan imiş. Alp Kağan imiş.  Buyrukları yine Bilge imiş, Alp imiş? &#8220;. &#8220;İç-Buyruk&#8221;lar da saraydaki büyük  memurlara verilen bir isimdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Tamgacılar  (Damgacılar):</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Özellikle  Uygurlarda kağanın &#8220;Altın Tamga&#8221;sını elinde tutan bu memurların vezirler gibi  büyük yetkileri vardı. Tayinlerde, para harcama işlerinde bu mühürlerin  fermanlarda damgacının imzası ile bulunması gerekliydi. Göktürk çağında da büyük  ve önemli elçilerin çoğu “Tamgacılar” idi. Mesela, Oğuz elçisi “Bilge-Tamgacı”  ile Türgişlerin elçisi “Makaraç Tamgacı” bu memurlardandı. Bilgin ve kâtip olan  Damgacılara bazen de “Ulug-Bitikçi” yani “Büyük Kâtip”, imzalı damgaya da  “Tuğrak” veya “Tuğra” diyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Danışmanlar  (Müşavirler):</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Türk saraylarında  aynı zamanda danışmanlar vardı. Uygurlarda müşavirlere “Tayanç” ve “Kengeşçi”  deniyordu. “Kengeşmek” eski Türkçede “münakaşa etmek, danışmak&#8221; anlamına  geliyordu. Bazı danışmanlar bu dönemde “Tirgek” yani “direk” unvanını taşıdığı  gibi, “iş-Ayguçı” denen “iş danışmanları” da vardı. Yardımcı maiyet memurlarına  da “Basutçı” deniyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Yargıçlar:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> İslâmiyet’ten önceki Türk devletlerinde sonradan  görülen Kadının görevlerini “Yargıçlar” yapıyordu. Bunlar Türk töresini yani  kanunları uygulayan kişilerdi. Uygurlarda yargıçlara “Bilge Tömçi” de deniyordu.  “Yargucı” sözü sonraki yıllarda Anadolu&#8217;da yaygın olarak kullanılmıştır. Mesela  Osmanlılar dava yerine “yargu yeri” diyorlardı. Uygurlarda küçük şehirlerdeki  yargıcılar, bağımsız ve doğrudan doğruya hakana  bağlıydılar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Hazine  Memurları:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Orta Asya&#8217;da kurulan  bütün Türk devletlerinde, devletin en önemli işlerinin başında askerî ve mali  işler gelirdi. Türkler, Hazinedarlara “Agıçı”, Baş Hazinedarlara “Agıcı Uluğ”,  Hesapçılara İSakışçı&#8221;, Tahsildarlara da “Baksak” ve “Amga” derlerdi. Hunlarda;  vergi vadesini aşan borçlarla faizleri ve onların hesaplandıklarını gösteren  belgeler vardı. Göktürklerde Tudunlar, hakan adına vergileri kontrol  ederlerdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Elçiler  (İlciler):</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Türkler  devletlerarasında gidip gelen elçilere, bugünkü gibi elçi diyorlardı. Elçi sözü  il (Devlet) in “barış, sulh” anlamına gelmesinden dolayı bu kelimeden  türemiştir. Elçi, barışı sağlayan, sulhu tesis eden kişi demekti. Orhun  Kitabeleri&#8217;nde “ilime elçi”, yani idareci olarak geldim deniyordu. Uygurlarda  elçi-çur, elçi başı, elçi beğ gibi unvanlar vardı. Türkler elçiye bazen de  “çobar” veya “çapar” diyorlardı. Türklerde herkes elçi olamıyordu; çünkü bu  yüksek bir mevki idi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Kılavuzlar:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Türklerde, devlet ve ordu içinde çok önemli roller  oynayan kılavuzlar vardı. Bunlara “kılağuz” deniyordu. Bu kişiler çok yer  gezmiş, çok yer görmüş kimselerdi. Ayrıca, üstün askerlik bilgisiyle idarî  tecrübeye sahiptiler. Askerî kılavuzlara, “Yizek” denir; diğer kılavuzlara da,  “Yerci” veya “Yarçi” ve “Göçütçü” adlarıyla anılırdı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Öğretmenler:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Orta Asya Türk devletlerinde, sarayda şehzadelerin  eğitiminden sorumlu olan öğretmenler vardı. Uygurlar öğretmene “bahsi” veya  “açan” diyorlardı. Zaman zaman da “boşgutçı” yani teşvikçi, öğreten kimse  deniyordu. Sonraları Ata Beyler de şehzade hocalığı görevini  yürütmüşlerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Saray  Doktorları:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Türklerde ilk  zamanlar “Kam” veya “Saman” denen din adamları doktordular. Fakat Uygurlarda din  ile doktorluk birbirinden ayrıldı. Türkler ilaca “em” dedikleri için, doktora da  “emci” diye hitap etmişlerdir. “Ata-Sagun” ve “Otaçı”lar da büyük saray  doktorlarıydılar. Sarayda ülkedeki doktorların bir başı bulunurdu. Buna ise  “Otacı iliği” yani “Hekimbaşı” denirdi. Türkler kırık ve çıkıkçılara da, “Sumuk  bağlayıcı”, yani, “kemik bağlayıcı” diyorlardı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Müneccimler:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Türk saraylarında müneccimler de bulunur, bunlara  baktıkları falın cinsine göre, “Yatçi, Kumçı, Yulduzçı, Körümçi” denirdi.  Müneccimler aynı zamanda astronomi ile uğraşan insanlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><em><u><span style="font-size: 13pt"><o:p><span style="text-decoration: none"> </span></o:p></span></u></em></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Saray  Muhafızları:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Türklerde saray  muhafızlarına “Kapgiçi” yani “Kapıcı” da denilmiştir. Türklerde kapıcılar  yanında “Eşik Ağası” denen bir görevli de vardı. Orta Asya&#8217;da Türkler, bekçiye,  “Korgıçı”, “Yargan” ve “Göretçi” diyorlardı. Bu çağda “Kong” yani “Koru” sözü  “Yasak” anlamına geliyordu. Bugün de Anadolu&#8217;da, hala “yasak yer” olarak bilinen  Korular vardır. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Saray  Aşçıları ve işçileri:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Türkler,  Aşçılara “aşçıer” diyorlardı. “Solçı” ise mutfak başkanına deniyordu. Aşçılar,  Türk saray ve ordusunda önemli bir yer tutmaktaydı. İşçilere “işçi” veya  “işlegüçi”, yani “işleyici” dendiğini biliyoruz. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Tercümanlar:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Türk saraylarında Tercümanlar önemli görevler  üstlenmişti. Türkler &#8220;Tercüman&#8221;a, “Tılmaç, tilmaç” diyorlardı.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Tellallar:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Türkler hakan fermanlarını yaymak için &#8220;tellallar&#8221;  kullanıyorlardı. Tellala “okucu, okutçu, tartığcı” denirdi. &#8221;  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt">TÜRK-İSLAM  DEVLETLERİNDE <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt">DEVLET  YÖNETİMİ<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 53.45pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><span>A-<span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">     </span></span></span></strong><strong><span style="font-size: 13pt">HÂKİMİYET ANLAYIŞI<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Orta Asya&#8217;daki Türk devletlerinde gördüğümüz, Türk  hükümdarının Tanrı&#8217;nın verdiği yetkiler ve sorumlulukla devleti yönettiği  şeklindeki anlayış bu dönemde de aynen yaşamıştır. Türk hükümdarları bu devirde  de kendilerini Cihan Hükümdarı olarak görüyorlardı. Mesela Karahanlılar  zamanında yazılmış olan Kutadgu Bilig&#8217;de “Beyler hâkimiyetini Tanrı&#8217;dan alırlar”  deniyordu. Yine ünlü Selçuklu veziri Nizamülmülk, meşhur eseri Siyasetname&#8217;de  “Sultan Melikşah, cihan ailesinin babasıdır, bu sebeple onun babalık şefkati de  o nispette geniş olmalıdır” derken bu Türk hâkimiyet anlayışını ifade ediyordu.  Karahanlılarda Tanrı&#8217;nın hanedan ailesine yönetme yetkisi olan kut&#8217;u verdiğine  inanılırdı. Selçuklularda, halifelik fermanına göre, Tanrı&#8217;dan alınan yetki ile  sultanlar donatılmışı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.4pt; text-indent: 0.05pt"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.4pt; text-indent: 0.05pt"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.4pt; text-indent: 0.05pt"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">B- Türklerde Tahta Geçiş  Sistemi<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İslâmiyet öncesinde olduğu gibi, bu dönemde de tahta  geçiş anlayışı, Hanedanın bütün üyelerinin tahta çıkma haklarının olduğu  şeklindeydi. Bu sebeple, sonucuna katlanmak şartıyla her hanedan üyesi taht için  mücadele eder, kazanırsa tahta çıkar, kaybederse kazananın hakkında vereceği  karara rıza gösterirdi. Bu anlayış, tahta liderlik özellikleri bakımından en  kuvvetli olanın çıkmasını sağladığı için olumlu idi. Fakat taht mücadeleleri  devleti zaafa üşürdüğü için de zararlı idi. Bundan dolayı meydana gelen kardeş  kavgaları dönemi devletin en zayıf olduğu dönem oluyordu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tuğrul Bey, Çağrı Bey ve amcaları Musa Yabgu&#8217;nun ortak  sorumluluk sistemi diyebileceğimiz bir sistemle devleti idare etmeleri ise  istisnai bir durumdur. Memluklarda babadan oğula hükümdarlık geçmezdi. Askerler  arasında komutanlık niteliği yüksek olan kişiler sultan  seçilirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">C- Hükümdar Ve  Yetkileri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk-İslâm devletlerinde, devletin başında Sultan  unvanını taşıyan hükümdar bulunuyordu. Karahanlılarda hakan veya han  deniliyordu. Sultan yasama (kanun koyma), yürütme ve yargı yetkilerini kullanan  ve devlete mutlak hâkim olan kişi idi. Sultan çocuklarının eğitimi ve öğretimi  atabeyler tarafından gerçekleştirilirdi. Atabeyler bilgili, görgülü ve geniş  yetkileri olan komutanlardı. Hükümdarın güvendiği kimselerden seçilirdi. Bunlara  lalabey de denmiştir. Çok eski bir Türk devlet başkanı yetiştirme geleneğidir.  Hanedanın erkek çocukları (tekin, şehzade) eyalet yöneticisi olarak  görevlendirilerek, geleceğin yetişkin ve başarılı yöneticisi olarak  hazırlanırdı. Tolunoğulların da çocuk yaşta tahta geçen hükümdarların, devlet  işlerini yürütmek üzere naib tayin edilirdi. Hükümdar, belirli zamanlarda, belli  esaslar dâhilinde fermanlar yayınlayarak kanun koyma yetkisini kullanıyordu. Hem  devlet görevlileri hem de halk bu kanunlara (fermanlara) uymak zorundaydı.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Hukuki bakımdan yürütmenin, hükümet işlerinin başı olan  hükümdar, bu yetkilerini genellikle hükümete, divana devrederdi. Hükümet,  hükümdar adına devlet işlerini yürütürdü. Fakat son karar yine Sultana aitti. İç  ve dış siyasetin düzenlenmesi, vergiler konulması, elçilerin kabulü ve  gönderilmesi, başta vezirler olmak üzere devlet görevlilerinin tayini ve  görevden alınması, toprakların dağıtılması gibi bütün icra faaliyetleri hükümdar  tarafından yürütülürdü. Karahanlılarda “hatun”un da yönetimde önemli yetkileri  bulunmakta olup kendilerine has divanları vardı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu dönemde, hükümdar adalet teşkilâtnın da başı idi. En  büyük yargıç sıfatı ile haftanın belli günlerinde sarayda zulme, haksızlığa  uğrayanların dilekçelerini alarak dertlerini dinleyen hükümdar, orada hemen  yargı yetkisini kullanarak adalet dağıtırdı. Mezalim Divanı denilen bu müessese  bütün Türk-İslâm devletlerinde bulunuyordu. Türk devlet anlayışına göre “Adalet  mülkün (devletin) temeli” idi. Bu sebeple hükümdarların en önemli özellikleri  adil olmalarıydı. Devlet adamlarının okumaları için yazılan Kutadgu Bilig gibi  siyasetname ve nasihatname tümüden kitaplarda hükümdarların adaletli olmaları  konusunda önemle durulmaktadır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">D-Hükümdarın Hâkimiyet  Sembolleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk hükümdarları hâkimiyetlerini gösteren bazı  sembollere sahipti. Bunların basında hükümdarın unvan ve lakapları geliyordu.  Hükümdar adına hutbe okunması, para bastırılması, gezerken çetr (şemsiye)  tutulması, hil’at (şeref elbisesi) giydirilmesi, sarayda beş vakit namaz  saatlerinde mehter (nevbet) çalınması bunlar arasında  bulunuyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türklerde Ok ve Yay da hâkimiyet sembollerinden idi. Yay  hâkimiyeti, ok ise bağlılığı ifade ediyordu. Mesela, Tuğrul Bey Nişapur&#8217;a  giderken kolunda bir “yay” vardı. Hükümdarlar kendilerine bağlı olan beyleri ve  devlet adamlarını çağırırken, “ok” gönderiyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">E-  Saray<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Karahanlılar, hükümdarın oturduğu saraya ordu veya  “kapu” derlerdi. Bu terim, Osmanlılara Bab-ı Ali (yüksek kapı) şeklinde  karşımıza çıkar. Türk-İslâm devletlerinde saray teşkilât Karahanlılar zamanında  şekillenmiştir. Saray görevlileri kapıkullarından seçilip yetiştirilirdi. Belli  başlı saray memurları şunlardır: Kapucubaşı (Sarayın günlük hizmetlerini görür),  Saray Muhafızları (Hükümdar koruyucuları), Silâhdar (silah üretim ve bakımını  yönetir), Alemdar (Sancak ve bayrakların taşınması, korunması, bakımı). Aşçıbaşı  (saray mutfağını idare eder), ilbaşı (Saray mensuplarının atlarına bakar, Emir-i  Ahür). Bunların yanında çeşitli işlerle görevli başka memurlar da  bulunmaktadır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">F-  Hükümet<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İlk Türk-İslâm devletlerinde bu günkü anlamda yürütme  (icra) faaliyetlerini gerçekleştiren Hükümet idi. Hükümet, çalışma alanlarına  göre oluşturulan, zaman zaman değişen sayıda divanlardan, bakanlıklardan meydana  geliyordu. Bütün divanlar toplanarak Büyük Divanı (Divan-ı Ali) meydana  getiriyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Hükümetin başında bulunan Vezir, Sultanın vekili olarak  devletin bütün işlerini takip ediyordu. Karahanlılarda Yuğruş adı verilen  vezirler vardı. Tolunoğullarında vezirlik kurumuna yer verilmemiştir. Hükümette  yer alan önemli bakanlıklar (divanlar) şunlardır: <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Arz Divanı  (Divan-ı Arz)<span>    </span>:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Askerlik işlerine bakar. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><o:p><span style="text-decoration: none"> </span></o:p></span></u></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Tuğra  Divanı (Divan-ı inşa)<span>          </span>:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Hükümdarın iç ve dış  yazışmalarını yürütür. Hükümdarlık mührü olan &#8220;tuğra&#8221;yı yazılara basarlardı.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><o:p><span style="text-decoration: none"> </span></o:p></span></u></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">İstifa  Divanı (Divan-ı İstifa)<span>          </span>:</span></u></em></strong><strong><span style="font-size: 13pt"> </span></strong><span style="font-size: 13pt">Devletin  gelir-gider (maliye) işlerine bakardı. Karahanlılar zamanında başında – “agıcı”  adı verilen görevli bulunurdu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><o:p><span style="text-decoration: none"> </span></o:p></span></u></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">İsraf  Divanı (Divan-ı İsraf)<span>           </span>:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Bir çeşit teftiş  kuruluydu. Devletin adli ve idarî işlerinin amacına uygun olarak yapılıp  yapılmadığını denetlerdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">G-  Adalet<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tolunoğulları ve İhşidiler de yargı işine kadılar  bakardı. Kadı, Bağdat&#8217;tan tayin edilirdi. Karahanlılarda, önceleri yargucilar  adalet işlerine bakarken, zamanla yerlerini kadılara devretmişlerdir.  Selçuklularda da kadılık Bağdat&#8217;a bağlanmıştı. Yargı, şer’i ve örfi olmak üzere  ikiye ayrılmıştır. Şer&#8217;i davalara bakan kadılar, Başkadı (Kadı&#8217;ul-Kudaı) ya  bağlı idiler. Kadıların kararı kesindi. Bu, mahkemelerin bağımsızlığını  gösterir. Kadıların kararlana karşı Divan-ı Mezâlim (Mezâlim Divanı) e itiraz  hakkı vardı. Vakıfiyelerin düzenlemesi, vakıfların idaresi, miras ve hayrat  işleri de kadılar tarafından yönetilirdi. Ordu mensuplarının davalarına  Kadıaskerler, Örfî adı verilen hükümdarların koyduğu kanunlara da Emir-i Dad  (Adalet Bakanı) bakardı. Önemli siyasî suçlular hakkında hükümdarın  başkanlığındaki özel mahkemeler karar verirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Eyaletlerin başında hanedan üyeleri (melik,  Karahanlılarda tekin) veya valiler bulunurdu. Harzemşahlarda valilere naib veya  vezir unvanı verilmiştir. Eyalet teşkilâtında ise şahne, amid ve amil unvanını  taşıyan görevliler bulunuyordu. Şahneler ve amidler eyaletlerin askerî işlerine  bakıyorlardı. Amiller ise daha çok mali işlerle uğraşıyorlardı. Eyaletlerde adli  meselelere kadılar, ticari hayatı ilgilendiren düzenlemelerde muhtesipler  (belediye başkanları) bakarlardı. Selçuklu yönetim yapısında Sasani  –Abbasi-Samani-Gazneli izleri görülür. Ancak, ana karakter eski Türk devlet  geleneği olarak kalmıştır. Yabancı tesiri, unvanların isimlendirilmesinde daha  çok dikkati çeker.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">H-  Ordu<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İlk Türk-İslâm devletlerinde ordu, devlet içinde yer  alan önemli müesseselerden birisi idi. Güçlü bir ordu devletin temeli olarak  görülüyordu. Bu dönemde ordunun insan unsuru büyük çapta Türklerden meydana  geliyordu. Mısır&#8217;da kurulan Tolunoğulları ve İhşidilerde bazı Arap birlikleri  bulunuyordu. Fakat Abbasîler ve Samanoğulları devletlerinde de Türkler ordunun  önemli bir kısmını oluşturuyorlardı. Memlük ordusu, Kıpçak memleketlerinden ve  Kafkasya&#8217;dan getirip esir pazarlarında satılan gençlerin yetiştirilmesinden  meydana geliyordu. Karahanlı ordusu tamamen konar-göçer Türkmen birliklerinden  oluşuyordu. Gazneliler ordusu ise büyük çapta savaşta esir edilen kölelerden  seçilip yetiştirilen askerlerden meydana geliyordu. Bunlara gulam (köle) adı  verilirdi. Bunların çoğunluğu Türk asıllı idi. Gazneli ordusunda ücretli  askerler ile gönüllüler de vardı. Ayrıca, çeşitli görevler için fil de  kullanılıyordu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu dönemde en güçlü ve düzenli ordu Büyük Selçuklu  Devleti ordusu idi. Teşkilâtlanma ve isimlendirme bakımından Gazneli ordusuna  benzemektedir. Selçuklu ordusu “insan” unsuru bakımından dört ana gruptan  oluşuyordu:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">1- Saray  Gulamları:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Bunlar, başta  Türkler olmak üzere çeşitli milletlerden seçilerek sarayda özel olarak eğitilen  birliklerdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">2- Hassa  Ordusu:</span></u></em></strong><strong><span style="font-size: 13pt"> </span></strong><span style="font-size: 13pt">Bunlar da  hükümdarın yanında her an savaşa hazır bulunan, iyi eğitilmiş birliklerdi. Bu  ordu Osmanlılar döneminde Kapıkulu Ocakları adını  alacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><o:p><span style="text-decoration: none"> </span></o:p></span></u></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">3- Eyalet  Askerleri:</span></u></em></strong><strong><span style="font-size: 13pt"> </span></strong><span style="font-size: 13pt">Bunlar büyük  komutanların, meliklerin ve yüksek devlet görevlilerinin beslediği kuvvetlerdi.  Bu grup içinde bağlı devletlerin sefer veya savaş zamanında gönderdikleri  kuvvetler de bulunuyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><o:p><span style="text-decoration: none"> </span></o:p></span></u></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">4-  Türkmenler:</span></u></em></strong><strong><span style="font-size: 13pt"> </span></strong><span style="font-size: 13pt">Başlangıçta  Selçuklu ordusunun ana unsuru olan Türkmenler zamanla, gulamların ve eyalet  askerlerinin yerlerini almalarından dolayı, daha çok sınır bölgelerinde fetihler  yapan birlikler haline gelmişlerdir. Konar-göçer hayatın gereği olarak her an  savaşa hazır olan Türkmenler, boy beylerinin liderliğinde önemli askerî  birlikler oluşturabiliyorlardı. Irak, Suriye, Azerbaycan ve Anadolu&#8217;nun fethinde  ve Türkleşmesinde Türkmenler önemli rol oynamışlardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Selçuklu ordusunda Saray Gulamları, yılda dört defa maaş  alırlardı. Bunlar çok disiplinli birliklerdi. Saraydaki Gulamhane denilen okulda  eğitim görürlerdi. Ordunun subay kaynağı da büyük çapta bu okuldu.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Selçuklu Devleti&#8217;nde askerî ikta adı verilen sistemle,  devletin bazı askerî harcamalardan kurtulması sağlanmıştır. Devlet adamları ve  melikler kullanım hakkına sahip oldukları topraklar (ikta) ın gelirlerini  alarak, karşılığında 4 veya 10 bin arasında asker besler, onları savaşa  hazırlarlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Karahanlılardan alınıp geliştirilen bu dirlik sistemi,  Selçukluların Türk askerî yapısına kattıkları önemli bir unsurdur. Osmanlı  Devleti&#8217;nde, en mükemmel şekline ulaşan bu sisteme, tımar adı verilmiştir.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Selçuklu ordusunda, yaptıkları görevlere göre  isimlendirilen birlikler vardı. Okçular, gürzcüler, neftçiler, kemendçiler,  lağımcılar ve mancınıkçılar gibi gruplar böyle ihtisas sınıftan idi. Bütün bu  birimler barışta savaşa hazırlanırdı. Türk ordusu gece ve gündüz savaşacak  şekilde eğitilirdi. Karahanlılarda gece harekâtına katılan birliklere akıncı  denirdi. Orduların savaşta saf oluşuna da çerik adı verilirdi. Akıncı ve çeri  (asker) kelimelerin kaynağı bu askerî terimlerdedir. Esasen, Oğuzların kurduğu  Türk-İslâm devletlerinin temeli Karahanlı Devleti&#8217;nde  şekillenmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Selçuklu ordusunda, diğer Türk devletleri ordularında  olduğu gibi kullanılan silahların basında ok ve yay geliyordu. Kılıç, kalkan,  mızrak, gürz, nacak, sapan, bıçak gibi hafif silahlar da muharebe araçları  arasındaydı. Ağır silah olarak mancınık dikkati çekiyordu. Ordu Mete çağındaki  onlu sisteme göre teşkilâtlanmıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt">XIILXIX.  YÜZYILLARINDA TÜRK DEVLETLERİNDE DEVLET SİSTEMİ<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">A- CENGİZ  DEVLETİ<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu dönem Moğol devlet yapısı ile Türk devlet yapısını  birlikte düşünmek gerekir. Bu dönemde Moğolların devlet yönetim sistemi Türk  devlet yönetim sisteminden farklı değildir. Türklerle yan yana ve çok zaman iç  içe yaşayan Moğol kabilelerinin Türk boylarından etkilenmeleri tabidir. Esasen  Moğol kabileleri; Hun, Göktürk, Uygur Türk devletlerine tabi olarak  yaşamışlardır. Moğollar&#8217;ın bir kültür, dil ve devlet yönetme gelenekleri yoktu.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Cengiz Devleti başlangıçta tamamen bir Moğol devleti  idi. Zamanla Türkler de bu federasyona dâhil edildi. Böylece Türk-Moğol  Kağanlığı (Hanlığı) kurulmuştur. Devletin bu niteliğe bürünmesine sebep Uygur  Türkleri&#8217;dir. Çünkü kültürleri biraz daha geri olan Moğollar, askerlik dışındaki  yönetim görevlerine (mali, idarî) Uygurlar getirilmiştir. Devletin başında Kağan  bulunurdu. Kağan, Türkçe Kağandan gelir. Zamanla devletin başına geçenlere han  devlete hanlık denilmiştir. Kağanı kurultayı seçer. Kurultayı yüksek seviyeli  idareciler meydana getirir. Hanın ölümü halinde kurultay yeni han seçene kadar  kağanlık görevini hatun (bigi, biki) yerine getirir. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Hanların durumu kut sahibi olmaları bakımından kağanlara  benzemektedir. Kut sahibi olmayan hiç kimse hakan olmazdı. Bu anlayış Türklerden  geçmiştir. Hakanın yetkileri mutlaktı. Hakanların eş ve cariye sayılarında sınır  yoklu. Eşlerinden biri baş hatun olurdu. Moğol olmayan anadan doğan çocukların  tahta hak iddia etmeleri zordu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Devletin en yüksek organı kurultaydır. Kurultaya hanın  oğulları, noyanlar, Moğol boy beyleri katılırdı. Kurultayın başkanı handı.  Kurultay han seçer ve çok önemli kararları (vergi koymak gibi) verirdi. Kurultay  Cengiz Yasasına göre çalışırdı. Moğollarda toplum yapışı ile yönetim ve askerî  mevkileri (rütbeleri) birbirinden ayırmak mümkün değildir. Toprak kağan  ailesinin (altın aile) ortak mülkü kabul edilirdi. Bunun için Cengiz Han ülkeyi  oğulları arasında pay edilmiştir. Bu paya ulus (ölüş), hisse de deniyordu.  Ancak, ulus; millet, esas olarak da devlet imparatorluk anlamına geliyordu.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kağanlara divan adı verilen meclis yönetimde yardımcı  oluyordu. Fakat görev sınırları açıklık kazanmamıştır. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Hanın buyruklarını damgacılar yazıyordu. Moğollarda  elçilik müessesesi de önemlidir. Adalet işlerine de yargucı denilen hâkimler  bakardı. Son derece disiplinli olan ordu Türk onlu sistemim aynen uygulamıştır.  Onluk, yüzlük, binlik ve on binlik(tümen) askerî birlikler çıkaracak şekilde  halk bölümlenmişti. Birliklerin basında noyan (bey, reis) adı verilen komutanlar  bulunuyordu. Noyanların ordudaki rütbeleri yüzbaşı, binbaşı ve tümenbaşı  şeklindedir. Bu görevler irsi olarak geçerdi. Noyanlara zamanla bagatur (yiğit  nlamında) denmiştir. Bu kelime bahadır, batır (batur) şekillerinde de  kullanılmıştır. Noyanlara nökör denilen görevliler yardım ederdi. Noyanlar  sadece askerî komutan olmayıp belirli bir topluluğu idare eden sivil bir  liderdi. Kendi başlarına işi bırakamaz, fakat han veya prens tarafından işten,  malı müsadere edilerek uzaklaştırılabilirdi Hanın seçme kişilerden meydana gelen  bir muhafız kıt&#8217;ası (keşik) bulunuyordu. Bir tümenden (10.000) müteşekkildi. Bu  tümenin erleri (çeri) dahi diğer birliklerin komutanlarından üstün  tutulurdu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Moğol ordusunun büyük kısmı atlılardan meydana getirdi.  Çok disiplinli idi. Başarısızlıklar cezalandırılırdı. Askerler ücretsizdi.  Ancak, ganimetlerden pay alırdı. Moğol orduları savaşta ve çapulda başarılı idi.  Türk-Moğol devletlerinde Türk asker sayısı zamanla arttı. Müslümanlığın  yaygınlaşmasından sonra Moğol-kalmadı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İran-Türk devleti dışında kalan devletlerde yönetim,  hatta sosyal yapı birbirine benzemektedir. Çünkü bu devletler Cengiz Yasasızdan  geniş olarak etkilenmişlerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">B-  TİMURLULAR<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Timurlular han, hakan gibi unvanlar kullanmamıştır.  Timur&#8217;un unvanı emir (bey) dir. Cengiz soyundan bir hükümdarı şeklen  bulundururdu. Kendi ailesi Kut sahibi olmadığından buna ihtiyaç duymuştur.  Ayrıca, Cengiz soyundan bir hanımla evlenmiş ve küregen (güveyi) olmuştur.  Küregenlik Moğol geleneğinde önem taşır. Timur&#8217;un çocukları da han-hakan  unvanını kullanmadılar. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Timurlularda merkez teşkilâtnda askerî ve mali işlere  bakan iki divan (bakanlık) önemlidir. Askerî divana Tavacı Divanı veya Türk  Divanı adı verilir. Bu divan bütün askerî işleri yürütürdü. Ordu Türk onlu  sistemine göre teşkilâtlanmıştı. Fillerden istifade ediliyordu. Yangın çıkarmada  ve sur yıkımında neft (petrol) kullanan birlikleri vardı. Savaşta başarılı  olanlara dirlik verilirdi. Bunlara suyurgal denir. Suyurgal sistemi Selçuklu  iktası veya Osmanlı tımarından farklıdır; yurtluk sistemine yakındır.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mali işlerin görüldüğü divana Divan-ı Mal denirdi. Vergi  toplamak, tarımı geliştirmek, para bastırmak, gelir-gider hesaplarını tutmak ve  şehirlerin bayındırlık hizmetlerini yürütmek görevlerini yerine getirirdiler.  Memleket eyaletlere ayrılmıştı. Başlarında mirza (emir oğlu) bulunurdu.  Şehirlerin idaresini daruga unvanlı kişiler yürütürdü. Bunlara hâkim de denirdi.  Yörenin; adli, askerî ve idarî işlerine bakarlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">C-  BABÜRLÜLER<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Devletin başında padişah bulunurdu. Zaman zaman şah,  hakan, şehinşah gibi unvanlar da kullanmışlardır. Padişahtan sonra vekil-i  mutlak denen kişi getirdi. Padişahtan sonra en yetkili kişiydi. Vezir, sayurgal  (dirlik), Sadriar da din, yardım ve vakıf işlerini yönetirlerdi. Babürlü ordusu  yayalar, attılar ve filli birliklerden meydana gelirdi. Ordunun mali ve idarî  işlerine bahsi (Mir Bahsi) bakardı. Türk – Hind devletinde modern ateşli  silahlara da önem verildiği anlaşılmaktadır. Taşra teşkilât şube denilen  vilayetlere ayrılmıştı. Başlarında sipehsalar unvanı verilen valiler bulunurdu.  Babürlüler Cengiz Yasası, Türk töresi ve İslâmi devlet kurallarının sentezini  devlet yönetiminde uyguladılar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.4pt; text-indent: 0.05pt"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.4pt; text-indent: 0.05pt"><strong><span style="font-size: 13pt">D- ÖZBEKLER,  KAZAKLAR, CÜZLER<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Özbeklerde, Kazaklarda ve Cüzlerde devlet başkanına  genel olarak han unvanı verilmiştir. Altın Orda ve onun devamı durumundaki  devletlerde de han unvanı kullanılmıştır. Yalnız, Cüzlerde han tayini her zaman  irsi yoldan yapılmıyordu; seçimle iş basına gelen hanlar da vardı. Bu  devletlerdeki yönetim şekli genel olarak Timurlularda görüldüğü gibi idi.  Hepsinde Cengiz Yasası&#8217;nın izleri görülür. Ancak, Türk töresi (gelenek ve  görenekler) ve İslâmi esaslar yaygın olarak uygulanmıştır, İslâmlığın geniş  ölçüde yayılmasından sonra söz konusu devletlerin (İlhanlılar, Çağataylılar  dâhil) Türklük ve İslâmlık özellikleri her zaman ağır basmış, ana karakteri  olmuştur. Ancak, İslâm çerçevesi dışında kalan, Uygur Türklerinden geniş ölçüde  yardım görmesine rağmen Kubilay Hanlığı bu yapılanmanın dışında kalarak eriyip  gitmiştir.<span>                                          </span><span>        </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">E-<span>  </span>SAFEVİLER<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Akkoyunlu Devleti&#8217;nin topraklarında kurulan Safevi  Devleti, bütün kurumlarını Akkoyunlular’dan almıştır. Osmanlı üstünlüğü fiili  olarak görülünce Osmanlı idarî yapısı taklit edilmeğe başlandı. Devletin başında  şah bulunuyordu. Şahtan sonra veziriazam en yetkili insandı. Şeriat hükümlerinin  uygulanmasından Divan Beği sorumluydu. Şii-Caferi mezhebinin çoğunlukta olduğu  İran&#8217;da din adamlarının (ahund) sosyal itibarları çok yüksekti. Hatta bir çeşit  imtiyazlara sahipti. İran&#8217;da taşra yönetimi eyaletler şeklinde düzenlemişti.  Eyaletlerin başında şehzadeler veya görevli memurlar (Beylerbeyi) bulunurdu.  Bunlara han veya sultan unvanı verilmişti. Safevi ordusu, önceleri Türkmen  süvari birliklerinden meydana geliyordu. Osmanlı yenilgisinden sonra ateşli  silahları kullanan birlikler oluşturuldu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yönetimde çok sıkı bir disiplin göze çarpmasına rağmen  Türk-Moğol beyleri arasındaki mücadele hiç kesilmemiştir. Devletin prensler  arasında bölüşümü, beylerin mücadelesi ve çeşitli dış tesirlerden dolayı  Timur&#8217;dan sonra Uluğ Türkistan&#8217;da güçlü bir siyasî birlik kurulamamıştır.  Mahalli milliyetçilik denebilecek kabile asabiyeti aşılamamıştır. Bitmez  tükenmez beylik mücadeleleri Türkistan&#8217;ı yorup bitirmiştir. Çin ve sonraları Rus  yayılma siyaseti, küçülmüş ve güçsüzleşmiş Türk hanlıklarını yavaş yavaş ortadan  kaldırmıştır. Osmanlı Devleti&#8217;nin de zayıflaması sonucunda Türkistan Çin (Doğu  Türkistan) ve Rusya (Batı Türkistan, Altın Orda Memleketleri)&#8217; nin sömürgesi  olmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt">TÜRKİYE  SELÇUKLULARI DÖNEMİNDE <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt">DEVLET  SİSTEMİ<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu devirde kurulan Türk devlet ve beyliklerinde  Hunlar&#8217;dan bu tarafa gelen Türk devlet yönetimi usulleri esas olarak aynen devam  etmiştir. Bunun yanında İslâmi devlet yöntemlerinin de benimsendiği görülür.  Selçukluların devlet yönetiminde Karahanlı devlet teşkilâtnı model aldıkları  anlaşılmaktadır. Ayrıca, İran ve Abbasi idare şekilleri de belirli oranda  benimsenmiştir. Türk devletlerinde devlet isimleri boy adlarına göre verilirdi.  Hunlar, Göktürkler, Uygurlar gibi. İslâmiyet&#8217;ten sonra ise İran ve Arap tesiri  ile devleti idare eden hanedan ailesinin adı ile isimlendirilmeğe başlanmıştır.  Selçuklular, Aydınoğulları, Osmanlılar gibi. Aslında bu devletler, değişik  isimler taşısa da birbirinin devamı durumundadır. Hun, Göktürk, Uygur ve  Karahanlı devletleri aynı bölgede ve aynı halka dayalı olarak ve birbirinin  devamı olan devletlerdir. Büyük Selçuklu ve Türkiye Selçukluları da birbirinin  devamıdır. Bunlar farklı devletler değildir. Bu bakımdan Türk devlet ve  beyliklerinde yönetim, çeşitli dış tesirlere rağmen, esas yapı ve görevini aynen  korumuştur. Hunlardan başlayıp binlerce yıl süren tecrübelerden süzülerek  şekillenmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkiye Selçuklularında devlet yönetim teşkilât  aşağıdaki unsurlardan meydana geliyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">A- Hükümdar Ve  Saray<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Devletin başında bulunanlara sultan unvanı veriliyordu.  Sultanlık babadan oğula veya kardeşlere geçerdi. Türk devlet anlayışına göre her  hanedan mensubu tahta geçme hakkına sahipti. Yönetimindeki halkın da bu hanedan  mensubunu destekleme hakkı vardı. Bu bakımdan, sultan olamayan hanedan mensubunu  destekleyenler, başarılı olamadıkları takdirde, cezalandırılmazdı. Sultanlığı en  başarılı olan ele geçirirdi. Ancak, bu taht mücadelesi devleti çok yıpratıyordu.  Bunun için II. Süleyman Şah (1156–1204) devletin şehzadeler arasında  bölüşülmesine son verdi. Sultanlık hevesine kapılan Mes&#8217;ud&#8217;u öldürttü. Böylece,  kardeş öldürülmesi hadisesi başladı <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Sultan, devletin taht şehrinde (başkentte) otururdu.  Hanedanın diğer üyeleri (şehzadeler) kendilerine verilen vilayetlerde hükümet  işlerini yürütürlerdi. Bunlara Melik denirdi. Melikler, atabey (atabeg) adı  verilen tecrübeli ve bilgili devlet adamlarının nezaretinde yetiştirilirdi.  Böylece, şehzadeler genel kültür ve devlet yönetimi konularında sultan  olabilecek niteliklere sahip bir şekilde hazırlanırdı. Askerî, siyasî ve idarî  bakımlardan bilgi ve tecrübeyle donatılırdı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Sultan devletin işlerini adaletle yürütmek, halkın refah  ve huzurunu sağlamakla yükümlüydü. Tebaası arasında ırk ve din ayrımı güdemezdi.  İlk sultanlar, haftada iki gün halkın dileklerini dinlerler, yılda bir kere  mahkemeye giderek haklarında şikâyet varsa kadının vereceği kararı dinleyip  uygularlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İslâmiyet&#8217;ten önce Türkler, kut sahibi olanların  hükümdar olabileceklerine inanıyorlardı. Kut&#8217;u, Tanrı verirdi. Tanrı&#8217;nın kut  verdiği sülaleden kağan çıkardı. Kut, babadan oğula geçerdi. Bu anlayış, İslâmi  kurallara uygun düşmemekle beraber, Türkler İslâmiyet&#8217;i kabul ettikten sonra da  devam etmiştir. Hatta İslâmi bir çerçeve içine girmiştir. Sultanlık, halifenin  Allah adına yönetme yetkisini veren fermanla (menşur) meşruluk kazanıyordu.  Sultanlar, Tanrı&#8217;dan aldıkları yetkiyi kullanıyor gözükseler de güçleri sonsuz  değildi. Dini ve örfi kurallar sultanları da bağlıyordu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Sultanın hükümdarlık alâmetleri vardı. Adına hutbe  okunur, Abbasi halifeleri tarafından sancak gönderilerek unvanlar verilir,  böylece sultanlığı meşrulaştırılırdı. Sultanların saraydan çıktıktan sonra başı  üstünde taşınan çetr (saltanat şemsiyesi)leri olurdu. Sultanın adına para  bastırılır, kapısında nevbet (bando, namaz vakitlerinde) çalınırdı. Sultan,  yasama görevini fermani, hükümlerle yerine getirirdi. Sultanın fermanları, imza  yerine geçer tuğra ile süslenirdi. Sancak, son derece sıkı korunan sultanlık  sembollerindendi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Saray teşkilât doğrudan doğruya sultanın şahsına  bağlıydı. Saraylara dergâh veya bargâh da denirdi. Sadece sultanın hizmetini  gören saray görevlileri sultanın en güvendiği insanlar arasında seçilirdi.  Bunlar, sultanın ev ve günlük hizmetlerini görürlerdi. Sultanın başkentte  bulunmadığı zamanlarda ona vekillik etmesi için bir Niyabet-i Saltanat Kurumu  kurulmuştur. Sultana vekâlet eden kişiye Naib adı verilmektedir. Sultanın  ölümünden sonra genellikle, büyük oğul tahta geçerdi. Ancak, bazen küçük oğulun  daha sultanın sağlığında tahtın varisi (veliaht) ilân edildiği de olurdu. Bu da  saltanat kavgalarına yol açmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkiye Selçuklularındaki saray teşkilât Büyük Selçuklu  Devleti&#8217;nden fazla farklılıklar göstermez. Bazı küçük ilaveler görülür. Sarayın  ihtiyaçları için kurulan fırın, mutfak, ahır gibi ünitelerin yönetimi ve  harcamalarından sorumlu olan üstaddar bunlardan biridir. Şehzadelerin eğitimi  ile uğraşan Şehzadegan Mektebi adlı bir ünite de yer alıyordu. Sultanın kız  çocuklarının da eğitildiğini görmekteyiz. Kızların öğretmenlerinin kadınlardan  seçildiği anlaşılmaktadır. Saray hizmetinde tabibler de  bulunmaktaydı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">B- MERKEZ  TEŞKİLÂTI<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkiye Selçuklularında, Büyük Selçuklularda olduğu  gibi, devletin bütün işleri divan (hükümet) da görülürdü. Divanlar ve görevleri  şunlardır:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span> </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">1-. Büyük  Divan:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> &#8220;Divan-ı Saltanat&#8221; da  denirdi. Büyük Divan’a Sultan, çoklukla da vezir başkanlık ederdi. Vezir,  sultanın en büyük ve en yetkili yardımcısıdır. Büyük Divan, devletin merkezinde  bulunurdu. Bu divana Osmanlılar Divan-ı Hümayun adını vereceklerdir. Devletin  bütün işlerinin görüşülüp karara bağlandığı Büyük Divan’ın çalışma şekli şu  şekildedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Divan toplantı salonuna sofa denir. Vezir burada kurulan  divana oturur. Devatdar tarafından vezirlik sembolü divit önündeki masaya konur.  Vezirin sağ ve soluna münşi adı verilen divan kâtipleri ve tercümanlar oturur.  Naib, İstifa, Arz, Tuğra, İsraf divanları başkanları (bakanlar) da yerlerini  alırlar. Pervaneci ve beylerbeyi de divan toplantılarına katılırdı. Tercümanlar,  yabancı ülkelere gönderilerek mektupları ilgili dilde yazarlar, divanda,  tercümanlık ederlerdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Divanın bütün karar ve işlemleri ile mali ve toprakla  ilgili kayıtlar Büyük Divan Defterleri (Defatir-i Divan-ı Ala) ne kaydedilirdi.  Bir önceki divanda verilen kararlar Kabız-ı Divan adı verilen görevli tarafından  vezire gösterilir varsa gerekli düzeltmeler yapılıp onaylandıktan sonra Divan  toplantısına son verilirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Divanın güvenliği Emir-i Şemşir tarafından sağlanırdı.  Divan kayıtlarının Arapça, sonradan Farsça tutulması Türkçe açısından  talihsizlik olmuştur. Divan, bu günkü Bakanlar Kurulu gibi değerlendirilebilir.  Büyük Divan&#8217;ı meydana getiren divanlar şunlardır:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><o:p><span style="text-decoration: none"> </span></o:p></span></u></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">2-  Niyabet-i Saltanat Divanı:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt">  Kendilerine son derece güvenilen yönetici veya kumandanlardan seçilirdi. Bunlara  Nâib denirdi. Nâib, sultanın merkezde bulunmadığı zamanlarda, sultanın yetki ve  görevine giren işleri yürütürdü. Türkiye Selçukluları Moğol hâkimiyetine  girince, Moğollar ikinci bir naib görevlendirdiler. Bunlara Naib-i Hazret denir  ve Tebriz&#8217;de oturan hükümdarı temsil ederdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">3- İstifa  Divanı:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Devletin bütün mali  işlerini yürüten bu divanın başkanına Müstevfi adı verilirdi. Gelir gider, vergi  koyma ve toplama konularında yetkili idi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">4- Arz  Divanı:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Başkanına Emir-i Arz  denirdi. Ordunun aylık ve teçhizat işlerim görür ve kontrol  ederdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><o:p><span style="text-decoration: none"> </span></o:p></span></u></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">5- Tuğra  (İnşa) Divanı:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Devletin iç ve  dış yazışmalarını hazırlardı. Arapça ve Farsçayı iyi bilen bilgin ve edipler  arasından seçilen şahıslardan meydana getirdi. Başkanına Tuğrai unvanı  verilirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">6- İsraf  Divanı:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Bu divan devletin  askerî yargı dışında kalan bütün mali ve idarî işlerini denetlerdi. Memleketin  gerekli görülen yerlerine de müfettişler yollayabilirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">C- Taşra  TEŞKİLÂTI<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Memleket vilayetlere ayrılmıştı. Vilâyetlerin başında  melikler veya merkezden tayin edilen valiler veya emirler bulunurdu.  Vilâyetlerde de daha küçük ölçüde görev yapan divanlar iş görürdü. Melikler,  Büyük Divana değil doğrudan doğruya sultana bağlı idiler. Bayrakları olup nevbet  çaldırabilirlerdi. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Taşrada merkez teşkilâtnın küçük bir örneği bulunurdu.  Vezir ve divanları vardı. Taşra, Büyük Divan&#8217;ın kararlarına aynen uyardı.  Vilâyetlerde asayişi subaşılar adalet işlerini kadılar düzenlerdi. Kale  komutanlarına dizdar denirdi. Belediye işlerini yürütenlere de muhtesip adı  verilirdi. Uçlardaki vilayetlerin basında Uç Beyi veya vali  bulunurdu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">D- Askerî Teşkilât<span>  </span><o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">1-  Merkez<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkiye Selçuklularında ordu; hassa, dirlik, Türkmen ve  tâbi devlet askerleri olmak üzere dört unsurdan oluşurdu. Bu yapıdan da  anlaşılacağı gibi Büyük Selçuklu askerî teşkilâtından farklı değildir.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Hassa Birlikleri, çeşitli kavimlerden (Rum, Rus, Gürcü  ve çeşitli Türk boyları) köle ve esir almak suretiyle oluşturulurdu. Bunlar  sarayda (Gulamhane) özel olarak yetiştirilir, ince bir terbiyeden geçirilir,  İslâmi bilgiler öğretilirdi. Bunlar doğrudan doğruya sultana bağlıydılar.<span>  </span>Yaya (piyade) ve atlı (süvari) lardan meydana  gelirdi. Seçkin komutanlarca idare edilirdi. Gulaman-ı Saray&#8217;dan çok değerli  devlet adamı ve kumandanlar yetişmiştir. Bu askerlere ücret ödenirdi.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkiye Selçukluları, merkezi idareyi güçlendirmek için  kapıkulu sistemine önem vermişler, böylece Türkmen beylerinin etkisini kırmak  istemişlerdir. Ancak, bu konuda başarılı olamamışlardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">2- Dirlik  Askerleri<span>                        </span><o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Dirlik Askerleri (Sipahiyan), iktadan geçimini sağlayan  askerlerdir. Devletin esas kuvvetini oluşturur. Tamamı Türk ve atlıdır. Bu  bakımdan Selçukluların uyguladığı askerî ıkta sistemi çok önemlidir. Ikta  askerlerinin en küçük birliği 50 kişiden oluşup başında bir komutan bulunurdu.  Bunlar genellikle vilayetlerde oturan subaşılara bağlıdır. Subaşılar vilayetin  dirlik ve düzenliğinden de sorumluydu. Subaşılar, Türkiye Selçuklularında  bölgenin efendisi (sahibi) değil, sadece amiri idi. Ordunun basında  melik’ül-ümera (beylerbeyi) denilen bir başkomutan yer alırdı. Beylerbeyi  başkentte otururdu. Karakoyunlu ve Akkoyunlularda başkomutana Emir-i Azam  denirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">3- Türkmen  Birlikleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ülkenin sınır bölgesinde kurulan uç beylerinin  askerleridir. Savaşa daima hazır olan bu birlikler en vurucu güçlerdendi. Bunlar  ülke sınırlarını korur, düşmana ani baskınlar düzenleyerek taarruz güçlerini  kırarlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">4- Bağlı  Askerî Birlikler<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu birlikler ise Konya&#8217;ya çeşitli şekillerle bağlanmış  ülkelerin askerleri olup Selçuklu ordusuna katılırlardı. Türkiye Selçuklularında  melik, vali, vezir gibi yüksek dereceli idarecilerin de kuvvetleri vardı.  Ayrıca, gerektiği zaman paralı asker de toplanırdı. Zaman zaman 100.000 kişiyi  bulan Türkiye Selçukluları ordusu en gelişmiş savaş araç gereçleri ile  donatılmış, devrin en güçlü ordusu idi. Ordu seferde iken seyyar hastane ve  seyyar hamamların kurulması çok dikkat çekicidir. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkiye Selçuklularının ordusu öncü, sağ, sol, kanat,  artçı, saka ve merkez hatlarından meydana gelirdi. Ok, yay, kılıç, kalkan,  kargı, gürz (topuz), nacak, mancınık, gülle gibi silahlar kullanılırdı. Okçu,  mancınıkçı, neftçi ve kale delicileri önemli görevler yaparlardı.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">5. Deniz  Kuvvetleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk denizciliğinin temeli İzmir’de bir beylik kuran  Çaka (Çakan) Bey tarafından atılmıştı. Çaka Bey Koyun Adaları Savaşında Sakız&#8217;ın  kuzey doğusunda Bizans donanmasını yok etmişti. 19 Mayıs 1090 tarihinde  kazanılan bu zafer, Türk Deniz Kuvvetleri&#8217;nin kuruluş tarihi olarak kutlanır.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkiye Selçukluları Karadeniz ve Akdeniz&#8217;de bulunan  bazı liman şehirlerinin fetihleri ile denizcilik faaliyetlerine hız verdiler.  Antalya (1207)&#8217;nın fethi ile donanma yapımına başlandı. Sinop’ta tersane  kuruldu. Bu şehir Karadeniz Türk deniz filosunun üssü haline gelmiştir.  Akdeniz&#8217;deki Alaiye (Alanya) şehrinde devrin en ileri teknolojisine sahip bir de  tersane kurulmuştur. Bu faaliyetlerin yanında Aydınoğulları Beyliğinin de güçlü  bir donanmaya sahip olduğunu bilmekteyiz. Gazi Umur Bey donanmasının gücüne  dayanarak Bizans&#8217;ın iç işlerine bile karışmıştır.<span>  </span>Menteşe ve Karesi beyliklerinin de  donanmaları vardı. Selçuklu deniz kuvvetlerinin teşkilâtlanması hakkında yeterli  bilgiye sahip değiliz. Ancak, donanmayı Emir&#8217;ül-Sevahil (Sahiller Emiri) veya  Reis&#8217;ül-Bahr (Deniz Reisi) unvanı verilen komutanların idare ettiği  bilinmektedir.<span>   </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">E- Adliye  TEŞKİLÂTI<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkiye Selçuklularında yargı sistemi, diğer Türk-İslâm  devletlerinde olduğu gibi şer&#8217;i ve örfi diye ikiye ayrılırdı. Şer’i sistem İslâm  Hukuku (fıkıh) na dayalı idi. Bu çeşit davalara sultan veya vezir tarafından  tayin edilen kadılar bakardı. Baş kadı (Kaadi&#8217;il-Kuzad) Konya&#8217;da otururdu. Bütün  kadıları denetlemek, yetkisi ve görevi idi. Kadılar; evlenme, boşanma, miras,  nafaka, vasilik ve borç davalarına bakar; noterlik ve vakıfların yönetim  işlerini yürütürlerdi. Kadıların kararı kesindi. Ancak, isabetsiz kararları  diğer kadılar tarafından altı imzalanarak sultana arz edilebilirdi. Askerlerin  şer&#8217;i davalarına da kadı-asker (kazasker, kadı-i leşker) bakardı. Bunlar ordu  kadıları idi. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Örfi yargı, geleneklere göre düzenlenen kanunlara aykırı  hareket edenleri yargılardı. Huzur ve düzeni bozanlar, amirlere itaatsizlik  edenler, siyasî suçlular bu mahkemede yargılanırlardı. Örfi yargının başında  Emir-<span>  </span>Dad (Adalet Bakanı) bulunurdu.  Yargı teşkilât hükümet dışında yer almıştır. Bunun için divanda yer almazlardı.  Böylece, siyasî baskı ve telkinlerden adalet sistemi uzak  tutulurdu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">F- Haberleşme  TeşkilÂtı<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Selçuklular süratli haber alma teşkilât meydana  getirmişlerdir. Posta hizmetleri sivil ve askerî amaçlara hizmet edecek şekilde  organize edilmiştir. Gizli istihbarata ayrı bir önem  verilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">G- Toprak  İdaresi<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Selçuklu toprak idare sistemi askerî ve idarî kurumların  en önemlilerindendir. Bu sistem, eski Türk toprak idare sisteminin yeni şartlara  uydurulmasından doğmuştur. Böylece, konar-göçer Türkmenler iskân edilmiş,<span>  </span>devletin geliri ve üretimi artırılmış, devlet  ücret ödemeden muazzam bir askerî kuvvete sahip olmuştur. Bu sisteme,  Selçuklular zamanında askerî ikta adı verilmektedir. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türkiye Selçuklularında toprak devletin malı kabul  edilmiştir. Bu topraklara miri arazi denmiştir. Miri araziler görev karşılığı  olarak yüksek dereceli devlet görevlilerine verilirdi. Devrin Türkiye&#8217;sinde,  toprak idaresi has, ikta, mülk ve vakıf olmak üzere dört şekilde karşımıza  çıkar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">1- Has  Arazi:</span></u></em></strong><strong><span style="font-size: 13pt"> </span></strong><span style="font-size: 13pt">Hükümdara  tahsis edilen arazidir. Geliri sadece sultana aittir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">2- İkta  Arazisi (Dirlik):</span></u></em></strong><strong><span style="font-size: 13pt">  </span></strong><span style="font-size: 13pt">İkta sahipleri bir çeşit kiracı  durumundadır. Devletten aylık almazlar. Kanunda belirtilenin üstünde veya  dışında ücret alamazlar. Kanuna aykırı hareket edenler, toprağı sebepsiz yere üç  yıl boş bırakanlar ve görevden çıkarılanlardan ikta geri alınır, ikta sahipleri  çiftçilere tohumluk ve çift hayvanı verir, böylece verimi artırmaya çalışırlar,  iktalar satılamaz, devredilemez ve miras bırakılamaz. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Görevliler, görevde kaldıkları sürece ikta sahibi  olabilirlerdi. Askerlere tahsis edilen iktalar babadan oğula, aynı hizmeti devam  ettirmeleri kaydıyla, geçebilirdi. Hükümdarın değişmesi halinde ikta izinleri  (berat) yenilenir, değiştirilir veya iptal edilirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">3- Mülk  Arazi:</span></u></em></strong><strong><span style="font-size: 13pt"> </span></strong><span style="font-size: 13pt">Miri araziden,  başarılı hizmetleri görülen devlet adamlarına verilen topraklardır. Mülk arazi,  sahiplerince istedikleri gibi tasarruf edilebilir. Ellerinden alınamaz,  çocuklarına miras kalır. Mülk arazileri, gerçek anlamda bir özel  mülkiyettir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">4- Vakıf  Arazi:</span></u></em></strong><strong><span style="font-size: 13pt"> </span></strong><span style="font-size: 13pt">Miri ve mülk  arazilerinden bazı topraklar belirli gayeler için tahsis edilirdi. Bu  toprakların gelirleri vakfiye denilen şartlar uyarınca hedef gösterilen yerlere  harcanırdı. Vakıf gelirleri, amaçlarının dışında harcanamazdı. Kendilerine mülk  sistemi ile toprak tahsis edilen devlet adamlarının büyük çoğunluğu, söz konusu  mülk gelirlerini vakıf haline getirmişlerdir. Türkiye Selçukluları zamanında çok  gelişen bu sistem tamamen sosyal refahı amaçlamıştır. Mülk arazilerin vakıf  haline getirilmesi suretiyle önemli ve büyük sosyal hizmetler  gerçekleştirilmiştir. Medreseler, camiler, köprüler, hastaneler, imaretler ve  bunlara benzer çeşitli kurumlar vakıflar yoluyla kurulmuş ve desteklenmiştir. Bu  eserleri günümüzde de görmek mümkündür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Son derece mükemmel işleyen toprak sistemi Moğollar  zamanında bozulmuştur. İktalar yurtluk, mülk haline getirilmiş, böylece  amacından saptırılan miri toprak sistemi önemini  kaybetmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 13pt">OSMANLILARDA  DEVLET YÖNETİMİ<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">A- DEVLET  ANLAYIŞI<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı yönetim sistemi Türk ve İslâm devletleri  gelenekleri ile Orta Doğu&#8217;daki eski yönetim anlayışlarının bir sentezi  durumundadır. Hunlardan başlayıp Göktürk, Uygur, Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu  devlet anlayışı Osmanlılarda bütün çizgileri ile kendini gösterir. Başta Abbasi  Devleti olmak üzere çeşitli İslâm devletlerinin yönetim şekillerinden etkilenir.  Sasani ve Bizans(Roma) tesiri de yer yer görülür. Türkler, Ötüken&#8217;den İstanbul’a  gelene kadar karşılaştıkları kültür ve medeniyetlerin çeşitli unsurlarım  almaktan çekinmemişler, bunları kendi potalarında eritip benimsemişlerdir.  Bundan dolayı Osmanlı devlet anlayışım iyi kavrayabilmek için eski Türk devlet  anlayışım gözden geçirmek gerekir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span>    </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı devlet anlayışının temelinde hükümranlık, adalet  ve nizam<span>  </span>(düzen) ilkeleri yatar. Bu  anlayışa göre, ülke (mülk) düzeninin temeli adalettir. O halde adalet ve  hükümranlık birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Çünkü adalet mülkün temelidir.  Daire-i Adliye (adalet dairesi) diye belirtilen bu görüş çerçevesinde şekillenen  yönetim anlayışının unsurlarım şu şekilde açıklayabiliriz.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">1-  Hükümranlık Anlayışı<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı hükümdarlarının hâkimiyet kaynağı da ilahi idi.  Kut terimi geçmemekle beraber, hükümranlıklarına meşruiyet kazandırmak  için,<span>  </span>soylarım ısrarla kut sahibi  kağanlara dayandırmaktadırlar. Bu hayalî şecere ile kut sahibi olduklarım  göstermek istiyorlardı. Nitekim Osmanoğullarının kanının akıtılmaması için  ibrişim iple boğulmaları, saltanat kavgasına kalkışan şehzadelere karşı  saygısızca davranan kişilerin yok edilmesi hep bu kutlu aile anlayışının  sonuçlarıdır. Buna göre, Osmanoğulları, halkı idare etmek üzere Tanrı tarafından  görevlendirilmiştir. Halk, Tanrı’nın kutsal emanetidir. Halk, ulu&#8217;1-emr olan  padişaha mutlak surette itaate mecburdur.<span>   </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">2- Adalet,  Huzur ve Barış<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin yönetiminde ölçü adaletti. Adalet  dağıtımında din,<span>  </span>dil, soy ve cins ayrımı  yapılmazdı. Bununla içte huzur sağlanıyor, reayanın devlete güveni ayakta  tutuluyordu. Barışın tehlikeye girmesi halinde savaş ilan edilirdi.<span>  </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">3-  Halk<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı halkı Müslim ve gayri Müslim olmak üzere iki  kısma ayrılır.<span>  </span>Gayri Müslim halka zımmi  denir. Bu isimlendirme bir İslâm geleneğidir.<span>   </span>Müslüman olmayan halk cemaatleri meydana getirir. Cemaatlere millet de  denmiştir. Bir bütün olarak Osmanlı halkına reaya denir. Reaya Osmanlı tebaasını  meydana getirir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">4- Milli  Şuur<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlıların kuvvetli bir dil ve tarih şuuruna sahip  olduklarım görmekteyiz: Osman Bey, adına hutbe okutmağa karar verdiğinde,  kendisinin Oğuz Han&#8217;ın soyundan geldiğini söylemiş, bu bakımdan hutbe okutmak  hakkına sahip olduğunu belirtmiştir. Osmanlılar, tarihlerini Türkiye  Selçukluları, Büyük Selçuklular ve Karahanlı zinciri ile Oğuz Han&#8217;a  bağlıyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span>     </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlılar, Selçukluların aksine Türkçeye önem  vermişlerdir. 2. Murad Han&#8217;ın Türkçe telif ve tercüme çalışmalarım teşvik etmesi  çok önemli bir davranıştır. Türkiye beylikleri döneminde başlayan Türkçenin  devlet dili (resmi dil) olarak kullanılması kuralı, Osmanlılarla  kökleşmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">5-  Cemaatlerin idaresi ve Din Hürriyeti<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı yönetiminde yaşayan çeşitli din ve soya mensup  insanların uyum içinde bulunmasına özen gösterilmiştir. Milletlerin çekişmesine,  din ve mezhep çatışmasına fırsat verilmemiştir. Medeni hukuku ilgilendiren bütün  işlemler cemaatlerin dini kuruluşlarına terkedilmiştir. Hatta bazı yörelerdeki  mahalli idare şekillerine dokunulmamış, aynen kalmasına izin verilmiştir.  Osmanlılar, devlete karşı olmamak kaydıyla hiçbir dini hareketi  engellememiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">6-  Merkeziyetçilik<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk devletlerinin merkezi yönetimleri, Osmanlılara  gelinceye kadar çok zayıftı. Osmanlılar, eski Türk geleneği olan, ülkenin  hanedan ailesine ait olduğu düşüncesini II. Murad zamanında terk ettiler.  Ülkenin sahibi olarak padişah ve erkek çocukları kabul  edildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">7. Devlet  Hizmetleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı Devleti, bu gün anlaşıldığı gibi bir sosyal  devlet değildi. Devlet, topladığı vergilerle halkın huzurunu, güvenliğini ve  barış içinde yaşamasını sağlamak için çalışmalar yapardı. Bayındırlık, sağlık ve  eğitim hizmetleri ise, vakıflar aracılığıyla, varlıklı kişiler tarafından  gerçekleştirildi. Osmanlı Devleti, bu hizmetlerin gerçekleştirilmesinde sadece  düzenleyici (nazım) rol oynamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">8- Şer’i  Kurallar<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tamamen özel hukuk atanma giren alanlarda geçerli  kılınmıştır, İslâm özel hukuk uygulamaları aynen benimsenmiş, bunlara  dokunulmamıştır. Tabiatıyla bu kurallar, Müslüman topluluklara  uygulanmıştır.<span>  </span><strong><o:p></o:p></strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">9- Örfi  Kurallar<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Şeriata aykırı olmamak üzere, padişahların koyduğu  hukuki kurallardır Türk hukuk sisteminde var olan hükümdarların yasama  yetkisini, Osmanlı padişahları çıkardıkları fermanlarla kullanmışlardır.  Fermanların dayanağı tecrübelerdir. Asırların birikimi sonucu oluşan bu hukuk  sistemine örfî hukuk<span>  </span>(adet hukuku)  denilmektedir. Bu şişleme dayanılarak çıkarılan kanunlar da hakani veya sultani  kanunlar diye adlandırılmıştır. Padişahların çıkardığı fermanlar, bir başka  padişah tarafından kaldırılmadığı sürece geçerliliğini korurlar. Bunlara kânun-ı  kadim (eski kanun) denirdi. Osmanlı padişahları arasında kanun koyuculuğu ile en  tanınmış olanı I. Süleyman&#8217;dır. Örfi Hukuk alanında Türk Töresi denilen  İslâmiyet’in kabulünden önceki eski Türk hukuk kurallarından da  yararlanılmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">10- Nizam–ı  Âlem<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Fetihten sonra, Osmanlı Devleti&#8217;nin başkenti İstanbul  olmuştur, İstanbul,<span>  </span>kısa bir süre Büyük  Roma&#8217;nın, 395–1453 arasında da Doğu Roma’nın başkentliğini yapmıştır. Romalılar  Pax Romana (Roma barışı) yı gerçekleştirmişlerdir. Osmanlı Devleti de Osmanlı  Barışı (Pax Ottomana) nı kurmağa çalışmıştır. Buna Nizam-ı Âlem (Dünya Düzeni)  denmiştir. Söz konusu misyonu yüklenen Osmanlılar, bunun için, devletlerine  devlet-i ebed-müddet (sonsuza kadar yaşayacak devlet) sıfatını vermişlerdir.  Osmanlılar,<span>  </span>Nizam-ı Âlem ile kamu  düzenini de anlatmak istemişlerdir. Osmanlı Devleti’nde Nizam-ı Âlem  anlayışının, din ve devlet birliğinin temsilcisi<span>  </span>(sembolü) padişahtır.<span>  </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">11-  Padişah<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı hükümdarlarına genel olarak padişah denirdi.  Değişik çevrelerde ve zamanlarda sultan, han, hakan, hünkâr unvanları da  kullanılmıştır. 1517 yılından sonra Müslümanların lideri, yani halife unvanını  da taşıdılar, ilk Osmanlı halifesi I. Selim&#8217;dir. Padişah-halife, devletin ve  dinin birlik sembolü idi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı padişahının, Osmanoğulları (Al-i Osman) soyundan  gelen erkek çocuklardan olması şarttır. Osmanlı Devleti süresince bunun aksi  düşünülmemiştir. Padişahın yetkileri mutlaktır; tartışılmaz. Osmanlı padişahları  yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerini şahıslarında toplanmışlardır. Aynı zamanda  halifedirler. Bu bakımdan, sadece Osmanlı ülkesinin değil, bütün Müslümanların  da lideridir. Abbasi halifeleri gibi Allah&#8217;ın yer yüzündeki gölgesi (mecazi  anlamda) dirler. Merkezi otoriteyi temsil eden padişaha itaatsizlik, kesin  olarak ölümle cezalandırılırdı. Hutbe, sikke, tabi (davul), sancak (bayrak) ve  tuğ Osmanlı hakanlık sembolleridir. Padişahla ilgili yer veya makam şahane veya  hümayun terimleri ile anılır: Orduyu Hümayun, Memalik-i Şahane  gibi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bütün bu yetki ve unvanlarla donatılmış padişah, emir ve  işlemlerinde çeşitli kayıtlara bağlı olarak davranmak mecburiyetindeydi. İlahi  bir niteliği yoklu. Bu bakımdan, firavun (Mısır), Sezar (Roma) ve kisra (İran)  kağan (eski Türk) gibi hükümdarlara benzemezdi. Mutlak yetkilerini örften doğan  kurallara, kendisinden önce çıkarılmış fermanlara (kanun-i kadim) ve şer&#8217;i  hükümlere uymak; adalet dairesine göre davranmak  mecburiyetindeydi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Devlet ileri gelenleri, padişahın bazı düşüncelerinin  divanda görüşülmesini isteyebiliyorlardı. Kanuni, Cerbe deniz savaşı gibi önemli  bir savaşın galibi Piyale Paşa&#8217;yı &#8220;iki yıl önce beylerbeyliğine terfi etti,  şimdi vezirlik verilmesi kanuna aykırıdır.&#8221; diyerek terfi tekliflerim reddetmek  mecburiyetinde kalmıştır. III. Mustafa&#8217;nın Mora İsyanının bastırılmasında önemli  hizmetleri geçen Müderris Osman Efendi&#8217;nin iki derece yükseltilmesini irade  buyurmuş, fakat Şeyhülislam, &#8220;iki rütbe yükseltilmesi kanun&#8221; olmadığı  gerekçesiyle iradeyi uygulamamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanoğullarının erkek çocuklarına, Tanzimat&#8217;a kadar  Şehzade, Tanzimat’tan sonra da efendi denmiştir. Şehzadeler 5–6 yaşlarından  itibaren hoca tutularak eğitim öğretime başlatılırdı. XVII. yüzyıla kadar  şehzadeler sancaklara sancak beyi olarak gönderilirdi. Buna sancağa çıkma  denirdir. Çok sıkı bir eğitim ve öğretimden geçen şehzadeler, sancaklarında  devleti yönetme tecrübesini kazanırlardı. Şehzadelere, tecrübeli devlet  adamlarından seçilen lalalar yardım ederdi. Şehzadeler, XVII. yüzyılın basından  itibaren İstanbul dışına çıkarılmamıştır. Bunlar, sarayda Şimşirlik veya kafes  denilen bölüme kapatıldılar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">XVII. yüzyıla kadar, Osmanlı tahtına geçiş konusunda bir  kural yoktu.<span>  </span>Genel kanaat en büyük  şehzadenin tahta geçeceği şeklindeydi. Ancak,<span>   </span>şehzadeler arasında taht kavgaları eksik olmadı. Bu durumda, devleti  yönetenlerin tercihleri, padişahı belirlemede etkili oldu. Asker ve sivil  yöneticilerin şehzadenin padişahlığını tanımasına biat denir. Biat  geleneği,<span>  </span>Hz. Ebu Bekir&#8217;in halife  seçilmesine dayanır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kendisinden önceki Osmanlı uygulamalarını bir araya  getirip onlara yeni hükümler ekleyen (Kanunname-i Al-i Osman) Fatih, devletin  devamlılığı için, padişah olanın diğer şehzadeleri ortadan kaldırmağa izin ve  imkân veriyordu. I. Ahmet (1603–1617) zamanında, tahta geçme usulü kesin ve açık  bir kurala bağlandı. Buna göre en yaşlı ve olgun şehzade Osmanlı tahtına  geçebilecekti. Bundan sonra şehzade idamları son  bulmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kuvvetli bir merkeziyetçi anlayışa dayalı olarak mutlak  yetkilerle donatılmış Osmanlı padişahları, devleti yönetirken tek başına  bırakılmış değildi. Padişaha yönetimde yardımcı olan, ona bağlı olarak yetki  kullanıp görev gören çeşitli merkez ve taşra teşkilâtları mevcuttu. Ancak bu  üniteler,<span>   </span>padişahın mutlak,  devredilemez ve ortak olunamaz hükümranlığını gerçekleştirilmesi için görev  yapabilirlerdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span>                                  </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">B- MERKEZ  TEŞKİLÂTI<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin yönetim merkezi (pay-i taht,  başkent) İstanbul’du. Söğüt, İznik, Bursa ve Edirne şehirleri de Osmanlı  Devleti&#8217;ne başkent olmuştu. İstanbul’a; Der-saadet, Asitane, Der-i Aliyye,  İslâmbol gibi isimler de verilmiştir. Osmanlı tarihçileri, pay-ı taht-ı cihan  (dünyanın baş- kenti) demişlerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Padişah İstanbul&#8217;da oturur, dolayısıyla devletin bütün  birimleri de buradan yönetilirdi. Üç kıtaya yayılmış Osmanlı topraklarının  idaresi İstanbul’daki saraya bağlıydı. Saray teşkilât, Osmanlı yönetiminin  beynidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">1- Saray  <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Padişahın resmi ve özel hayatının geçtiği, devlet  yöneticilerinin yetiştiği saray, Osmanlı devlet teşkilâtnda ayrı bir öneme  sahiptir. Fatih zamanında yaptırılan Topkapı Sarayı, XIX. yüzyılın ikinci  yarısına kadar yönetim merkezi olmuştur. Enderun ve Harem-i Hümayun ile Birûn  bölümlerinden meydana gelmiştir. Enderun ve Birûn üniteleri Babü&#8217;s-sa&#8217;ade adı  verilen kapı ile ayrılmıştı. Hz. Peygamberin hırkası ve diğer Kutsal Emanetler  (Emanat-ı Mukaddese) de bu sarayda, Hırka-ı Saadet Dairesi&#8217;nde korunmaktadır.  Saray, Osmanlı ülkesinin yönetim, nitelikli insan ve moda merkezi durumundaydı.  Sarayda üstün bilgili, kültürlü ve zevk sahibi olarak yetiştirilen insanlar  ülkenin dört bir yanında, çıkma denilen usulle görevlendiriliyordu. Böylece  sarayda öğrenilip uygulanan gelişmiş yaşama tarzı devletin her tarafına  taşınıyordu.<span>   </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Harem:</span></u></em></strong><strong><span style="font-size: 13pt">  </span></strong><span style="font-size: 13pt">Aslında Harem-i Hümayun olarak anılır.  Kadınların yaşadığı saray bölümüdür. Padişah, haremde yaşayan şehzadeler ve  harem ağaları dışında hiçbir erkek buraya giremezdi. Harem&#8217;i kızlar ağası (harem  ağası) ile hazinedar denen usta cariyeler yönetirlerdi. Harem&#8217;e alınacak kızlar  çok sıkı dini ve milli terbiyeden geçirilir, yeteneklerine göre güzel sanatlar  öğretilirdi. Terbiyelerine halife adı verilen kadın hocalar bakardı.  Cariyelikten başlamak üzere derece derece yükselebilirlerdi. Cariyelerin bir  kısmı, kapıkulundan biri ile evlendirilirdi. Böylece, yöneticilerin merkeze  bağlılığı pekiştirilirdi. Kapıkulu ile evlenen cariyeler, kocaları ile birlikte  Osmanlı ülkesinin her yanına gidiyorlardı. Bu yolla, sarayın incelmiş kültürü,  erkek ve kadın cinsleri ile memleketin her yanına  yayılıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Padişah hanımlığına yükselen cariyelere haseki veya  kadın (katun/ hatun) efendi denirdi. Padişah anaları valide sultan unvanını  taşırdı. Padişah hanım ve analarının politikaya karıştıkları bilinmektedir.  Kösem gibi şahsi ihtiraslarını tatmin için uğraşanlar olduğu gibi, Turhan gibi  devletin esenliğe çıkması için gayret gösteren valide sultanlar da  görülür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Enderun:</span></u></em></strong><strong><span style="font-size: 13pt">  </span></strong><span style="font-size: 13pt">Sarayın padişaha ayrılan bölümüdür. Arz  Odası denilen yer buradadır. Padişah, bu odada, elçileri ve devlet ileri  gelenlerini kabul ederdi. Görüşme sırasında musluklardan su akıtılarak  konuşmaların duyulmaması sağlanırdı. Harem de sarayın bu bölümünde yer alır.  Enderun, padişahın resmi ve özel hayatının geçtiği saray ünitesidir. Enderun&#8217;da,  Kapıkulu sistemi içinde, padişahın güvendiği, bilgili, yetenekli ve tecrübeli  devlet adamları yetiştirilirdi. Enderun, bu açıdan bakıldığında, asker ve sivil  yöneticiler yetiştirilen bir okuldu. Burada yetişen nitelikli insan,  yeteneklerine göre çeşitli yönetim ve askerî birimlere dağıtılırdı. Kapıkulu  sistemi devşirme usulüne dayanıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Buna göre, devşirilen erkek çocuklardan yetenekli  görülenler çeşitli saray okullarına gönderilirdi. Bunlara içoğlanı denirdi.  Saray okullarında Türk ve İslâm kültürü öğretilen içoğlanları arasında sıkı bir  eleme yapılarak Topkapı Sarayı(Enderun) na alınırdı. Enderun&#8217;da Büyük ve Küçük  odalarda çok ciddi bir eğitime tabi tutularak Türk ve İslâmi ilkeleri  konusundaki bilgileri pekiştirilirdi. Enderun’daki koğuşlara oda denirdi. Bu  odalar, birer eğitim üniteleridir. Odalarda eğitimlerini tamamlayanlar arasında  yeniden bir seçme yapılarak bir kısmı saraydaki hizmet için ayrılır, geriye  kalanlar da çıkma suretiyle Süvari Ocakları gönderilirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Büyük ve küçük odalardan sarayda kalmak üzere  seçilenler, hizmet ve eğitim odalarına gönderilirdi. Bu odalar; Kiler (Sofra  hizmeti), Hazine (Padişahın özel hazinesi), Seferli (müzisyen, hanende,  pehlivan, berber vs) ve Hasoda, padişahın günlük hizmeti ve korunması ile  görevli en yüksek den ibaretti. Odaların başında ağa unvanlı bir amir bulunurdu.  Çıkma usulüyle ağalar, sancak beyliğinde, odada yetişen içoğlanları da Birûn’da  görevlendirilirlerdi.<span>       </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Birûn:</span></u></em></strong><strong><span style="font-size: 13pt">  </span></strong><span style="font-size: 13pt">Topkapı Sarayı&#8217;nın Enderun dışında  kalan bölümüdür. Dış, taşra demektir. Birûn&#8217;da padişahın taşra hizmetlerini  gerçekleştiren birimler bulunurdu. Buradaki hizmetlerde çalışanlara da Birûn  halkı denirdi. Birûn’da sosyal ve siyasî hayatın gerektirdiği çalışmaları yapan  çeşitli üniteler vardı.<span>  </span>Eğitim,  hekimlik, imamlık, çeşitli eminlikler, avcılık, terzilik; kuyumculuk,<span>  </span>mutfak (matbah-ı amire) ve daha nice çeşitli  hizmetlerde çalışan görevlilerin bulunduğu bir saray bölümüdür. Birûn balkının  en önemli kısmını yeniçeriler meydana getirir. Altı bölükten meydana geldiği  için Altı Bölük Halkı da denen Kapıkulu Süvarileri de Birûn halkındandır.  Mehterhane de burada bulunurdu. Mehterhaneden Mir-i Âlem (Emir-i Âlem)  sorumluydu. Seferde sancakların önünde yürür ve ak âlem denilen sancağı taşırdı.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">2-  İstanbul’un Yönetimi<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İstanbul şehrinin, Osmanlı merkez yönetiminde özel bir  yeri bulunmaktadır. Osmanlılar, Anadolu&#8217;dan getirilip iskân edilen Türk  nüfusla,<span>  </span>İstanbul’un hızla Türkleşmesini  sağladılar. Şehri çeşitli Türk mimari eserleri ile donattılar, İstanbul, kısa  zamanda Türk ve İslâm dünyasının göz bebeği oldu; adeta kutsal bir kimliğe  kavuştu. Uzun süre dünyanın en kalabalık şehri olan İstanbul’un yönetimi,  padişahın da orada oturması sebebiyle çok önemli bir hizmet sayılmıştır.  Kalabalık nüfusun beslenmesi, huzur ve güvenliğin sağlanması için İstanbul  yönetimi ayrı ele alınmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İstanbul&#8217;un ve buradaki hizmet birimlerinin yönetiminden  sadrazam sorumludur. Çünkü sadrazam en yüksek örfi yetkiye sahip padişah  memurudur. İstanbul&#8217;daki her türlü seyfıye, ilmiye ve kalemiye sınıfının, diğer  illere göre, en yüksek derecelileri de İstanbul &#8216;da bulunurdu. Sadrazam sefere  çıktığı zaman, yerine sadaret kaymakamı bırakırdı. Diğer bölgelerden gelip  İstanbul &#8216;da süresiz veya uzun süreli kalma özel izne bağlıydı. Devletin  yönetim, ticaret, kültür ve moda merkezi olan İstanbul’a, bazı il tarım  ürünlerinden belirli bir miktarı da tahsis edilmiştir. Böylece artan nüfusun  doğurduğu beslenme ihtiyacı karşılanabilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">3- Divan-ı  Hümayun <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Padişahın elinde bulundurduğu yasama, yürütme ve yargı  güçlerinin uygulanabilmesi için, yönetim merkezinde bir divan oluşturulmuştur.  Divan geleneği Orta Doğu ülkelerinde Sasanilerden bu yana görülmektedir. Sasani  kaynaklı bu merkez yönetim birimini, çeşitli İslâm devletlerinden sonra Türkler  de kabul etmiştir. Osmanlılar, divan teşkilâtnı Selçuklulardan alıp  uygulamışlardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlılar, divana Divan-ı Hümayun adını vermişlerdir.  Divan, padişahın tekelinde bulunan yasama, yürütme ve yargı güçlerinin uygulama  aracıdır. Yargı ve yönetim (yürütme) de en üst kurumdur. Divan-ı Hümayunca bu  görevlerin yüklenmesi, merkezi yönetim anlayışının bir sonucu olarak ortaya  çıkmıştır. Bu bakımdan, Osmanlı yönetiminde divanın büyük önemi vardır. Ülkenin  en uzak köşesindeki reaya da divana ulaşabilmektedir. Halk,<span>  </span>şikâyetini bizzat veya bölgesinin kadısı  aracılığıyla yapabilmektedir Haksızlığa uğrayan, zulüm gören, mahalli adli  teşkilât tarafından aleyhine karar verilen hangi, din ve ırka mensup otursa  olsun herkes hakkını buradan arayabilirdi<span>      </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">a-  Kuruluşu:</span></u></em></strong><strong><span style="font-size: 13pt"> </span></strong><span style="font-size: 13pt">Osmanlı  Devleti&#8217;nin kuruluş döneminde divan, padişahın başkanlığında toplanırdı.  Fatih&#8217;in çıkardığı bir kanunnameyle (1475) padişahlar, başkanlık etmekten  çekildiler. Yerlerine sadrazamlar başkanlık etmeğe başladılar.<span>  </span>Divanda şu üyeler yer alırdı:  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1. Kubbealtı vezirleri: Birinci vezir sadrazam olmak  üzere rütbelerine göre sıralanırdı. 5–8 vezirden meydana getirdi.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2. Nişancı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3. Kazaskerler <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">4. Kaptan-ı Derya: Vezir rütbesi olan ve toplantı  sırasında merkezde bulunan kaptan paşa. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">5. Yeniçeri Ağası.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">6. Defterdarlar.<span>   </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">7. Sadaret Kethüdası (İçişleri Bakanı).  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">8. Reisülküttap. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Divan üyeleri, kanun gereği oturarak konuları müzakere  ederlerdi. Teknik ve bürokratik hizmetleri görenler ayakta beklemek  mecburiyetindeydi. Şeyhülislamlar, divan üyesi değildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Divan-ı Hümayun üyeleri, düşüncelerini serbestçe  belirtirlerdi. Dış politika gibi önemli konulardaki kararlar, padişahın  onayından sonra yürürlüğe girerdi. Diğer kararlar divanın kararı ile  kesinleşirdi. Bu durumda divan, padişahın yetkisinde bulunan yasama, yürütme ve  yargı işlerinde en yetkili ikinci devlet organı olmaktadır. Çok acele ve önemli  konularda divan padişahın başkanlığında toplanırdı. Padişahın huzurunda  oturulamayacağı için divan üyeleri ayakta müzakereye katıldığından bu divana  Ayak Divanı adı verilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Divan-ı Hümayun&#8217;da, devletin üç kuvvetinin bir denge  meydana getirecek şekilde temsil ettirildiği görülmektedir. Seyfiye, ilmiye ve  kalemiye sınıflarının divanda temsil şekli divanın yapısını meydana getirir. Söz  konusu sınıfların (kolların) arasında yatay geçiş yapmak pratikte imkânsız  gibiydi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Çünkü her sınıf ayrı amaca göre yetiştirilmiş, o alan  için gerekli bilgi ve tecrübe ile donatılmıştı. Seyfiye sınıfı için liyakat  esastı. Türkçe bilmeleri yeterliydi. Öğrenim durumları o kadar önemli  görülmezdi. Fakat diğer kollar için öğrenim ve yabancı dil (Arapça, Farsça)  mutlaka aranırdı. Öğrenimi olmayan sadrazam olabilir, fakat medresenin yüksek  kısmından mezun olmayan en küçük bir kadılığa dahi getirilemezdi. İlmiye ve  kalemiye sınıfının ezici çoğunluğu Türk asıllıydı. İlmiye sınıfı mensubu  yargılanmadan cezaya çarptırılamazdı. Ancak,<span>   </span>kul taifesi denen örf mensubu (seyfiye) hakkında, mahkemede yargılanmadan  padişah veya onun yetkisini kullananlar tarafından ceza verilebilirdi.<span>     </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><o:p><span style="text-decoration: none"> </span></o:p></span></u></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">b-  Yapısı:</span></u></em></strong><strong><span style="font-size: 13pt"> <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Seyfiye  (Ümera, Ehl-i Örf):</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Padişahın yürütme  gücünün uygulayıcılarıdır. Padişahın yürütme alanı için koyduğu kanunlara örf  denildiği için ehl-i örf, kılıç (silah) taşıma yetkisine sahip oldukları için  seyfiye, buyurma yetkisi bulunduğu için ümera gibi isimlerle anılmıştır. Bu  kolun en büyüğü Vezir-i Azam (Kanuni&#8217;den itibaren Sadrazam) dı. Seyfiye sınıfını  divanda vezirler temsil ederdi. Sadrazam hem Divan-ı Hümayun başkanı hem de  padişahın mutlak vekili idi. Vezir, beylerbeyi, sancak beyi, kapıkulu ve tımarlı  sipahiler seyfiye sınıfını meydana getirirdi. Padişahın yürütme gücünü uygulayan  seyfiyenin yönetim ve askerlik olmak üzere iki önemli görevi  bulunmaktadır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Yönetim  Görevi:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Osmanlı Devleti&#8217;nde yönetim  görevini üstlenenlere askerî denmiştir. Bunlar, kendilerini temsil eden divan  üyesinin teklifi ile Divan-ı Hümayun tarafından görevlendirilirdi. Buna berat  adı verilir. Beratlı olanların reayadan farkı, vergi mükellefi olmamalarıdır.  Seyfiyeden olup yönetim birimi başında bulunanlara paşa veya bey unvanı  verilmiştir. Seyfiye mensubu yöneticiler, kadıların hükümlerine göre hareket  etmek mecburiyetindeydi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Askerlik  Görevi:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Osmanlı Devleti, konumu ve  işlevi bakımlarından dünyanın en güçlü ve gelişmiş ordusunu beslemek  mecburiyetindeydi. Ordunun eğitimine önem verilirdi. Eğitimde yaralanma ve  sakatlanma olması tabii karşılanırdı. Ancak, bunların sosyal güvenlikleri  sağlanırdı. Ordu mensupları itaatkâr, dayanıklı ve sabırlı olmak  mecburiyetindeydi. Nefer donanımı hafifti. Dünyanın en hızlı hareket eden ordusu  idi. Son derece disiplinliydi. Fakat her asker, rütbesi ne otursa olsun,  iradesini kullanırdı. Osmanlı silahlı kuvvetleri, kara ordusu (Orduyu Hümayun)  ağırlıklı olmak üzere teşkilâtlanmıştı. Ancak, zamanla deniz kuvvetleri  (Donanma-yı Hümayun) da son derece önem kazanmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong><span style="font-size: 13pt">C- ORDU-YU  HÜMAYUN <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong><span style="font-size: 13pt">(KARA  ORDUSU)<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">1- Kapıkulu  Ocakları:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Kapıkulu askerleri,  Osmanlı hassa ordusunu meydana getirir. Ordunun merkez kuvvetleridir. Kapıkulu  askerleri sayıca az, fakat padişaha büyük bir teslimiyetle bağlı, vurucu gücü  yüksek bir silahlı birimdi. Bu ordu pençik ve devşirme usulüyle  oluşturulurdu.<span>         </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">2-  Pençik</span></u></em></strong><strong><em><span style="font-size: 13pt">:</span></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Savaşta  esir alınan Hıristiyan çocuklarının beşte biri devlet hizmetine alınırdı.  Sayılarının artmasından sonra bunlardan düzenli bir ordu kurulması fikri gündeme  geldi. Çandarlı Kara Halil&#8217;in teklifi ile I. Murad zamanında Kapıkulu Ocağının  temeli atıldı (1361). Savaş esiri olarak alınan bu Hıristiyan çocuklarına pençik  oğlanı adı verildi. Bunlar Türk köylülerinin yanına verilirdi. Burada Türk ve  İslâm terbiyesini öğrendikten sonra Acemi Ocağı&#8217;na alınırdı. Burada yetişenlere  yeniçeri denildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><u><span style="font-size: 13pt"><o:p><span style="text-decoration: none"> </span></o:p></span></u></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">3-  Devşirme:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Pençik usulüyle ocağı  beslemek her zaman mümkün olmadı. Bunun için belli kurallara göre Hıristiyan  ailelerden erkek çocuk alınmağa başlandı. Buna devşirme denir. Devşirme sistemi,  gelişigüzel çocuk toplama işi değildir. Devşirme yöntemi ve ilkeleri genel  olarak şu şekilde idi: <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Symbol"><span><img src="http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/wp-admin/DEVLETSON_dosyalar/image001.gif" alt="*" height="15" width="15" /><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">     </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Bir fermanla devşirilerek bölge ve memur (tumacıbaşı)  belirlenir. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Symbol"><span><img src="http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/wp-admin/DEVLETSON_dosyalar/image001.gif" alt="*" height="15" width="15" /><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">     </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Bölgedeki kadı, sipahi ve rahiple birlikte devşirilecek  çocuklar belirlenir. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Symbol"><span><img src="http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/wp-admin/DEVLETSON_dosyalar/image001.gif" alt="*" height="15" width="15" /><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">     </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Genel kural olarak Hıristiyan çocukları devşirilir.  (Anadolu&#8217;dan devşirilen çocukların bir kısmının Hıristiyan Türk çocukları olduğu  bilinmektedir.) <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Symbol"><span><img src="http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/wp-admin/DEVLETSON_dosyalar/image001.gif" alt="*" height="15" width="15" /><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">     </span></span></span><span style="font-size: 13pt">İhtiyaç oranında devşirme yapılır.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Symbol"><span><img src="http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/wp-admin/DEVLETSON_dosyalar/image001.gif" alt="*" height="15" width="15" /><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">     </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Orta boylular seçilir, vücut kusuru olanlar devşirilmez.  6. Bir erkek çocuğu olan aileden devşirme yapılmaz.<span>  </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Symbol"><span><img src="http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/wp-admin/DEVLETSON_dosyalar/image001.gif" alt="*" height="15" width="15" /><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">     </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Her aileden sadece bir çocuk alınır.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Symbol"><span><img src="http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/wp-admin/DEVLETSON_dosyalar/image001.gif" alt="*" height="15" width="15" /><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">     </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Çok küçük yaşta olanlar ve ergenlik çağına yaklaşanlar  devşirilmez. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Symbol"><span><img src="http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/wp-admin/DEVLETSON_dosyalar/image001.gif" alt="*" height="15" width="15" /><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">     </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Devşirilecek çocuğun soy ve sopunun belli olmasına  dikkat edilir; bazı ailelerin çocuğu alınmaz, papaz çocukları tercih  edilirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Aileler çocuklarını verirken çok rahat oldukları  düşünülemez. Bununla beraber, zamanla çocukların devşirilmesini isteyenlerin  çoğaldığı da bilinmektedir. Devşirme sistemi ile Hıristiyanların eritilmesinin  amaçlandığı iddiası ise dayanaksızdır. Bu kadar az sayıdaki erkek çocuğun  Müslüman yapılması ile etnik yapıyı değiştirmek mümkün  değildir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Rumeli&#8217;de devşirilen çocuklar Anadolu&#8217;daki, Anadolu&#8217;da  devşirilenler de Rumeli&#8217;deki Türk ailelerinin yanına veriliyordu. Buralarda Türk  yaşayışı,<span>  </span>gelenek ve görenekleri ile  İslâmi kuralları öğrendikten sonra Acemi Ocağı&#8217;na, oradan da Yeniçeri, Topçu ve  Cebeci ocakları ile tersaneye gönderilirlerdi. Devşirmeler arasında, yetenekli  ve vücutça gösterişli olanlar, saray hizmetleri için yetiştirebilmek üzere  çeşitli saray okullarına seçilirlerdi. Burada yetişenler devletin çeşitli  yönetim basamaklarında göreve getirilirlerdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">4- Osmanlı  Merkez Ordusu<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı ordusu, Osman Bey zamanında atlı aşiret  birliklerinden oluşuyordu. İlk daimi ordu Orhan Bey zamanında kuruldu. Biner  kişilik yaya ve müsellem (atlı) birlikler oluşturuldu. Tamamen Türklerden oluşan  bu birliklerin askerleri Kazasker Çandarlı Kara Halil tarafından seçilmişti. Bu  askerler savaş sırasında ücret alır ve vergiden muaf tutulurdu. Devlet büyüyünce  ordu teşkilât da değişti. Zamanla gelişen Osmanlı ordusunun merkez kuvvetini  Kapıkulu askerleri meydana getirirdi. Kapıkulu askerleri yaya (piyade) ve atlı  (süvari) olmak üzere iki bölüme ayrılıyordu.<span>           </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 53.45pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt"><span>a-<span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">      </span></span></span></em></strong><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Kapıkulu  Piyadeler<o:p></o:p></span></u></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><o:p><span style="text-decoration: none"> </span></o:p></span></u></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Devşirilip Türk aileleri yanında eğitilenler Acemi  Ocağı&#8217;na veriliyordu. Burada sıkı bir eğitimden geçirilen devşirmeler başta  Yeniçeri Ocağı olmak üzere Topçu, Cebeci, Humbaracı ve Lağımcı ocaklarına  gönderiliyordu. Yeniçeriler, Kapıkulu askerînin en önemli bölümüdür. Ocağın piri  ve manevi önderi olarak Hacı Bektaşi Veli kabul edilir. Yeniçeriler, Bektaşi  tarikatına bağlı kalmışlardır. En önemli görevleri padişahı korumaktır. Barışta  sarayda, savaşta otağın çevresinde yer tutarlardı. Yeniçeriler üç ayda bir ulufe  adıyla aylıklar alırlardı. Orta adı verilen bölüklere ayrılmışlardı. Yeniçeri  koğuşlarına oda, orta komutanlarına da çorbacı denirdi. Ocağın komutanına  Yeniçeri Ağası denilmekte olup doğrudan padişaha bağlıydı.<strong><em><u><o:p></o:p></u></em></strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kapıkulu piyadesinin diğer bölümleri de şunlardır:  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span> </span><strong>Cebeci Ocağı:</strong> Yaya sınıfı askerlerin  ocaklarındandır. Yeniçerilerin silah, araç ve gereçlerini (ok, yay; barut,  kurşun, kılıç, tüfek vd.) üreten sınıftır. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span> </span><strong>Topçu Ocağı</strong>: Top ve top mermisi dökmek  ve top silahını kullanmak için kurulan birliktir. Osmanlılar topu ilk defa  Kosova Savaşı (1389) nda kullanmışlardır. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><span> </span>Humbaracı Ocağı:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Elle ve topla (havan) atılan patlayıcı mermiler yapıp  atan ocaktır. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><span> </span>Lağımcı Ocağı:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> İstihkâm sınıfını oluşturur. Tünel açma, köprü yapım ve  onarım hizmetlerini görür. Kale duvarlarının dibine açılan tünellere  yerleştirilen lağımlar, surların çökmesini sağlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">XVIII. yüzyıla kadar Osmanlı top ve topçuluğu eşsizdi.  Dünyanın en ileri teknolojisi ile en gelişmiş toplar dökülüyor, bu topları en  usta askerler kullanıyordu. Havan topunun ilk örneğini, Fatih&#8217;in icat edip  kutlandığı bilinmektedir.<span>                       </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">b-Kapıkulu  Süvarileri</span></u></em></strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><o:p></o:p></span></u></em></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Saraydaki Altı Bölük Halkı, Kapıkulu süvarilerini  oluştururdu. Önceleri iki bölük (sipahi, Silahdar) iken, dört bölük daha  (sağ-sol ulüfeciler, sağ-sol garipler) eklenerek altı bölüğe yükseldiler.  Ağaları doğrudan padişaha bağlı olup padişahı ve ağırlıklarını korumakla  görevliydiler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kapıkulu askerlerinin sayısı, devletin en güçlü  zamanlarında 20.000 civarında kalmıştır. III. Murad zamanında, usule aykırı  olarak ocağa adam alınmış, dolayısıyla ocak bozulmuştur. Sayıları bazen  100.000&#8242;i aşmıştır. Hiçbir hizmette bulunmayan, fakat devletten aylık alan  asalak, başıboş bir topluluk haline dönüşmüştür. Sık sık isyan ederek devleti  güç durumda bırakan, hazineyi bitiren ve disiplini ile savaş kabiliyeti kalmamış  bir sözde ordu haline gelen Yeniçeri Ocağı, 1826&#8242;da kanlı bir şekilde ortadan  kaldırılmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">5- Eyalet  Askerleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı kara ordusunun en önemli ve en büyük bölümünü  oluşturur. Eyalet askerlerinin temeli tımar sistemine dayanır. Bunun için,  tımarlı sipahiler denir. Sipahi, kendisine dirlik olarak verilen toprağı işler,  böylece geçimini sağlardı. Buna karşılık askerlik etmekle  yükümlüdür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kapıkulu askerleri dışında kalan askerlere, genel olarak  eşkinci adı verilir. Bu kelime &#8220;sefere, savaşa giden&#8221; demek olup sefere eşmek  (savaşa gitmek, katılmak) kelime grubundan yapılmıştır. Eşkinciler, sefer haberi  (çağrı) geldiğinde savaşa katılmak mecburiyetindeydiler. Diğer zamanlarda işleri  güçleri ile uğraşırlardı. Osmanlı eyalet askerleri yerli kulu, serhad kulu ve  tımarlı süvariler diye üç gruba ayrılır:<span>                            </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">a- Yerli  Kulu:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Eyâlet ve sancak  beylerinin emrindeki askerlerdir. Doğrudan doğruya paşa veya beye bağlı olan bu  birliklerin komutanları da söz konusu yöneticiler tarafından tayin edilirdi.  Hizmet gördükleri sürece ücret alırlardı. Ücretleri eyalet veya devlet  hazinesinden karşılanırdı. Yerli kulu askerleri, görevlerine göre sınıflara  ayrılmıştı: <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt"><span> </span>Azaplar:</span></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Yerli kulu birliklerinin en büyük ve en önemli  bölümüdür. Azap &#8220;bekâr&#8221; demektir. Beylikler döneminde sadece donanma askerîne bu  isim verilirdi. Osmanlı yaya birliklerinin en dayanıklı sınıfıdır. Anadolu&#8217;daki  bekâr Türk gençlerinden meydana getirilmiştir. Azaplar, savaşta topçu,  birliklerinin önünde yer alır, düşman hücumunu ilk defa onlar karşılardı.<span>  </span>Sonradan yanlara açılarak topçu ateşine  fırsat verirlerdi.<span>                                  </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt"><span> </span>İcareliler:</span></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Sınır boyundaki kalelerde görevli ücretli topçu  askerleri.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt"><span> </span>Lağımcılar:</span></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Sınır boylarındaki kalelerde görevli, tünel ve hendek  kazıcılar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt"><span> </span>Müsellemler:</span></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Bunlar, kuruluş devrinde merkez ordusunun atlı  birliklerini meydana getiriyorlardı. Yeniçeri Ocağı&#8217;nın kurulmasından sonra geri  hizmetlerde ve eyalet askerî olarak görevlendirildiler. Vergiden muaf  tutulurlardı. Müsellemler, Rumeli&#8217;de Hıristiyan halktan, Anadolu&#8217;da da  Yörüklerden oluşturulmuştur. Bu çeşit hizmetleri görenlere Derbent Muhafızları  da denilmiştir. Bunlar, barış zamanında da ticari yolların, köprülerin,  geçitlerin güvenliğini sağlarlardı.<span>                      </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">b-  Sekban:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Gönüllülerden meydana  gelirdi. Hizmet sürelerince ücret alırlardı. Düşman hatlarını yarmada hizmet  veren sekbanların yerini, zamanla tüfekçiler almıştır.<span>    </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">c- Serhad  Kulu:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Osmanlılarda Rumeli sınır  bölgelerinde mevzilen-dirilmiş hafif süvari birliklerine akıncı denirdi.  Akıncılar ordunun serhad kulu bölümünü meydana getirirdi. Karahanlılar&#8217;da da  akıncı terimi kullanılmıştır. Akıncı birlikleri tamamen Türklerden meydana  gelmiştir. Akıncı askerliği, bir sanat gibi, babadan oğula geçerdi. Akıncılar,  ocaklar şeklinde teşkilâtlanmışlardı. Her akıncı ocağı, beyinin unvanı (lakabı)  ile anılırdı. Onarlı sisteme göre teşkilâtlanmışlardı. Her onlu grubun başında  bir komutan bulunurdu. Onbaşı, yüzbaşı, binbaşı. En büyük komutana Akıncı Beyi  veya Akıncı Sancak Beyi denirdi. Evlad-ı Fatihan olarak da anılan Akıncılar,  tımar sahibi veya vergiden muaf askerlerdendi. Akıncılar, günümüzdeki askerî ve  sivil istihbarat ile komando elemanlarının görevlerini görürlerdi. Avrupa&#8217;nın  çeşitli bölgelerinde ajanları bulunuyordu. Savaş zamanında da düşman  kuvvetlerinin lojistik desteklerini ve geçiş yollarını tahrip etmek, buna  karşılık Türk kuvvetlerinin yol emniyetini sağlamakla görevliydiler. Ayrıca, yol  göstermek suretiyle, ordunun tarım alanlarına zarar vermesine engel olur, düşman  birliklerinden tutsak alarak askerî bilgiler toplardı. Akıncı teşkilâtnın XVII.  yüzyıldan itibaren zayıflaması, Osmanlı askerî başarısızlığının önemli  sebeplerinden olmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">d- Tımarlı  Sipahiler:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Osmanlı kara  ordusunun tartışmasız en önemli ve en büyük sınıfıdır. Sipahiler, kendilerine  tahsis edilen devlet arazilerinde hem geçimim sağlıyor, hem de askerlik görevine  hazır bekliyordu. Dirlik sahibinin bulundurduğu askerî güce cebeli (cebelü)  denirdi. Osmanlı ordusunun bel kemiğini meydana getiren cebeliler, atlı  birliklerdi. Binicilikte ve kılıç kullanmakta dünyanın en iyi yetişmiş askerleri  idi. Savaşta yayaları korur ve kesin sonucu belirlemek üzere taarruza  geçerlerdi. Bir devşirme ordusu olan Kapıkulu askerleri karşısında Tımarlı  sipahiler, Osmanlı ordusunda bir denge unsuru idi. Tımar sisteminin bozulması  sonucunda, birlik önemini kaybetmeğe başladı. XVII. yüzyılın sonlarından  itibaren geri hizmete kaydırıldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tımarlı sipahi bölük komutanına subaşı denirdi. Tımarlı  sipahilerin on bölüğü bir alayı meydana getiriyordu. Başında alay beyi  bulunurdu. Bundan sonra sancak beyi yer alırdı. Beylerbeyi en yüksek rütbeli  komutanları idi. Beylerbeyleri de başkomutana (Serdar-ı Ekrem) bağlıydı. Mısır  ve Kırım askerleri ayrı bir ünite oluştururlardı. Mısır askerleri  Türk-Memluklarından meydana gelen atlı birliklerdi. Kırım ordusu da atlı  birliklerden meydana gelmekte olup Kırım Hanı&#8217;na bağlıydı. Kırım askerleri,  çağrıldıkları zaman Ordu-yu Hümayun&#8217;a katılır, barışta Ukrayna, Polonya ve Rusya  topraklarını denetlerdi. Zamanla Akıncı birliklerinin de yerini alan Kırım  kuvvetleri, vurucu güç olarak görev alırlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span>                       </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">6- Osmanlı  Ordusunda İkmal <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı ordusunun teşkilâtlanması, bakımı,  yetiştirilmesi ve savaşa katılması en ince noktaya kadar hesaplanır ve ona göre  hareket edilirdi. Ordu beslemek ve savaşa girmek çok para isteyen bir iştir.  Osmanlı ordusunun bakımı devrin en üst seviyesinde idi. Tımarlı sipahiler, silah  araç ve gereçlerini kendileri sağlarlardı. İstihbarata çok önem verilir, sefer  yolları sürekli bakımlı ve güvenilir tutulurdu. Hangi dine mensup olarsa olsun  reayanın malına zarar vermek veya ekili tarlasına ziyan getirmek en büyük  suçlardandı. Bu çeşit suçlar, çoklukla ölümle cezalandırılırdı. Ordu her gittiği  yerde bütün ikmal ihtiyaçlarını hazır bulurdu. Bunlar da devlet hazinesinden  karşılanırdı. Çağın diğer devletleri gibi halkın elinden gasp edilen  yiyeceklerle ordu beslenmezdi. Bu durum, Osmanlı hazinesine büyük yükler  getirmekteydi. Devletin iktisadi gücü ve gelirleri yüksekken pek fark edilmeyen  bu durum, zamanla devlet hazinesinin boşalmasına yol  açmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span>                   </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.4pt"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.4pt"><strong><span style="font-size: 13pt">D- DONANMA-YI  HÜMAYUN <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.4pt"><strong><span style="font-size: 13pt">(DENİZ  KUVVETLERİ)<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türklerde, gerçek anlamda, deniz kuvvetleri Türkiye  Selçukluları zamanında kurulmuştur. Osmanlı deniz faaliyetleri 1350 yıllarında  gelişmeğe başlamışsa da ilk ciddi hamle, I. Bayezid (Yıldırım) devrinde  Gelibolu&#8217;da bir tersanenin kurulmasıyla yapılmıştır. İstanbul&#8217;un fethinden sonra  tersaneler çoğaldı. II. Bayezid devrinde büyük Türk denizcileri yetişmeğe  başladı. Yavuz denizciliği teşvik etmekle beraber, önemli gelişme Kanuni  zamanında olmuştur. Kanuni, deniz kuvvetlerine en az kara ordusu kadar önem  vermiştir. Osmanlı donanması, XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar dünyanın sayılı  deniz kuvvetlerinden biri idi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Donanma-yı Hümayun&#8217;un komutanı Kaptan-ı Derya (Kaptan  Paşa) idi. Kaptan Paşa divan üyesi ve Cezair-i Bahr-i Sefid eyaleti beylerbeyi  olarak görev yapardı. Bu beylerbeyliğe bağlı sancak beylerine de deryabeyi  denirdi. Kızıldeniz ve Hint Okyanusu&#8217;ndaki donanma ile Tuna filosu kaptan paşaya  değil divana bağlıydı. Kaptan Paşa, bütün tersanelerin de amiri idi. Tersaneyi,  Kaptan Paşa&#8217;ya bağlı olarak Tersane Emini ve yardımcısı Tersane Kethüdası  yönetirdi. Gemi yapımından mühendis olan ser imar-ı tersane-i amire sorumluydu.  İstanbul (Kasımpaşa, Haliç), Gelibolu, Süveyş ve Cezayir&#8217;de büyük tersaneler  yapılmıştı. Ayrıca, çeşitli merkezlerde yelken, zift ve katran fabrikaları  bulunmaktaydı. İstanbul tersanesinde aynı anda irili ufaklı 180 gemi kızağa  konup inşa edilebilmekteydi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Deniz askerîne levent adı verilirdi. Deniz topçusu  leventlerden seçilirdi. Deniz azabı sınıfı ise denizci olmayıp bu günkü deniz  piyadeleri gibi görev yaparlardı. Bir levent, yeteneği ve gayreti ile paşalığa  (amiralliğe) kadar yükselebilirdi. Kaptan Paşanın savaşta çeşitli yardımcıları  vardı. Bunların bindikleri gemiler de ayrı ayrı  isimlendirilirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı eyalet donanmaları bile devletlerin deniz  kuvvetlerim vergiye bağlayabiliyordu. Bu konuda en tipik hadise şudur: Yeni  kurulan Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nin deniz ticaret filosu Cezayirli gemiciler  tarafından rahatsız ediliyor, hatta gemiler zapt ediliyordu. Bunun üzerine  Amerika Birleşik Devletleri ile Osmanlı Devleti&#8217;nin Cezayir Eyaleti valisi  (beylerbeyisi) arasında bir antlaşma imzalanıyor (1875). Buna göre, Amerika  Cezayir&#8217;e yıllık vergi ödeyecekti. Bu, Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nin bir  yabancı devlete vergi ödediğini belgeleyen ve aynı devletin resmi dilinin  dışında (Türkçe olarak) imzaladığı ilk ve tek antlaşmadır.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı deniz kuvvetleri Çeşme (1827) de büyük darbe  yemiş, Sultan Abdülaziz döneminde tekrar eski gücüne yaklaşmış, ancak 93  Harbinden (1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sonra önemli bir güç olmaktan  çıkmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">E- TAŞRA  TEŞKİLÂTI <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">1- Tımar Ve  İltizam Sistemi<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tımar sisteminin benzer uygulamaları bazı eski Orta Doğu  ülkelerinde de görülmüştür. Türklerdeki yurtluk sistemi de tımara benzer.  Selçuklularda, Memlüklerde ve diğer Türk-İslâm devletlerinde ikta adıyla  uygulanmıştır. Osmanlılar, yurtluk ve ikta sistemlerini daha da geliştirerek en  verimli seviyeye çıkarmışlardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Genel olarak tımar: bir kimseye, belli bir hizmet için,  belli bir ücret karşılığında, devlet denetimindeki gelir getiren kaynakların  tahsis edilmesi sistemine denir. Ancak, bu tanım bize tımar terimim tam olarak  anlatmaz. Bunun için, tımar sistemim meydana getiren hususları saymamız gerekir:  1) Tahsis edilen (ayrılan) gelir getirici mülk devletindir. 2) Bu mülk, ordu ve  yönetim mensuplarına tahsis edilebilir. 3) Toprak, sanayi kuruluşu veya gelir  getiren hizmet birimleri tahsis edilebilir. 4) Bu mülk ve hizmet birimlerinden  toplanan vergilerin bir kısmı, tımar sahibine ücret olarak ödenir. 5) Alınan bu  ücret karşılığında çeşitli devlet hizmetleri gördürülür. Tahsis edilen bu  gelirlere dirlik denir. Demek ki, Osmanlı tımar sisteminde tahsis edilen sadece  vergi geliridir. Osmanlılarda tımar sistemi daha çok devlet arazilerinde  uygulanmıştır. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Dirlik görevlileri, vergileri kendi adına kaynağında  topluyor, bununla asker besliyor, üreticiye destek sağlayarak üretimin sürekli  artmasını sağlıyorlardı. Devlet, tımar sistemi sayesinde, vergi gelirlerini  toplamak için bir mali teşkilât kurmadığı gibi, ücret ödemeksizin güçlü bir  orduya sahip oluyordu. Ayrıca, taşradaki denetimi  sağlıyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Dirlik arazileri, gelir durumlarına göre bölümlere  ayrılırdı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><o:p><span style="text-decoration: none"> </span></o:p></span></u></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><span> </span>Has:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Padişahlara ve yüksek dereceli devlet memurlarına  tahsis edilen dirliklerdi. Geliri 100.000 akçayı aşan dirlik dilimidir.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><span> </span>Zeamet:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Geliri 20.000 – 100.000 akça olan dirlikler.  Beylerbeyi, sancak beyi, alay beyi ve diğer üst görevli örf mensuplarına tahsis  edilirdi. Bu görevliler, görevleri süresince dirlikleri yönetebilirlerdi.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><span> </span>Tımar:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Geliri 20.000 akçaya kadar olan dirliklerdi. Sipahilere  tahsis edilirdi. Sipahiler, kanuna aykırı davranmadıkları sürece ömür boyu  dirliğini kullanabilir, hatta bazı şartlar çerçevesinde mirasçısına kalabilirdi.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Dirlik sahipleri toprağın sahibi değildir. Toprağı  kullanmakla görevlendirilmiş hizmet sahibi şahıslardır. Mülkiyet hakları yoktur.  Sadece kendilerine ayrılan yerleri yönetmek ve korumakla görevlidirler. Toprak  devletindir. Dirlik sahibi, padişahın örf gücünün temsilcisi olup Kadı’nın,  hükmüne göre yöneticilik görevini yürütür. Çağrıldığında askerleriyle birlikte  sefere katılmakla yükümlüdür. Bu çağrıya uymayanlardan dirlikleri derhal geri  alınırdı. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin bütün vergi kaynakları tımar  yöntemiyle idare edilmezdi. Bazı vergi gelirleri mukataa (kesim) usulüyle  toplanıyordu. Mukataa diye, belirli vergi gelirlerini sağlayan kaynaklara  denirdi. Bir sanayi işletmesi veya belirli bir arazinin vergisi gibi. Bu tür  vergi kaynakları ya devlet görevlisi (emin) tarafından yönetilir veya açık  artırma yoluyla vergilerin toplaması için, birisine verilirdi. Bu düzenleme  şekline iltizam, bu işi yapana da mültezim denirdi. Mültezimler, vergileri  hazineye aktarırken, belli bir miktarını da, hizmetleri karşılığı olarak,  kendilerine ayırıyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tımar sisteminin zayıflaması ile mukataa düzeni  yaygınlaşmıştır. Devlet, merkezi gelirlerini artırmak için bu yola başvurmuştur.  Bu uygulama, tımar sisteminin çöküşünü hızlandırmıştır. İltizam sistemi, zamanla  amacından sapmıştır. Mukataa sahibi olmak isteyenler, açık artırmada yüksek  fiyat teklif etmeğe, hatta rüşvet vermeğe başladılar. Mültezimler, bu durum  karşısında, vergileri toplamak için, halka zulmettiler. Kötü uygulama karşısında  halk, yöneticilerden soğudu. Çiftçi, koyunu terk etmeye başladı. Üretim daha da  düştü. Bir eziyet haline gelen iltizama Arazi Kanunnamesinden sonra son verildi.  Ancak, toprak üzerinde hiç bir hak sahibi olmamak kaydıyla, aşar iltizamına  devam edildi. Buna da Cumhuriyet döneminde son verildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">2-  Askerî-İdarî Teşkilât<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Klasik dönemde Osmanlılar taşra idaresini, merkezden  atanan ve birbirinden bağımsız iki ayrı yönetici aracılığıyla  gerçekleştirmişlerdir: bey ve kadı. Dolayısıyla, klasik dönem taşra teşkilât  askerî-idarî ve kazaî-idarî olmak üzere ikiye ayrılır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Askerî-idarî teşkilâta göre, ülke Beylerbeylik (Eyalet)  lere bölünmüştü. Bu teşkilâtn temel birimi sancaktı. Sancaklar, sancak beyleri  tarafından yönetilirdi. Birkaç sancağın bir araya gelmesiyle bir Beylerbeyilik  oluşurdu. Sancakların alt birimi ise tımar nahiyeleri idi. Askerî-idarî  birimlerin başına Enderun&#8217;da yetişmiş kapıkullarından görevliler getirilirdi.  Bunlar yöneticilik ve komutanlık görevlerini birlikte yürütürlerdi. Padişahın  yürütme gücünün uygulayıcısı idiler. Bu görevliler  şunlardır:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Beylerbeyi:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Eyaletin en büyük yöneticisidir. Oturduğu sancak,  eyalet merkezi olup paşa sancağı diye isimlendirilirdi. Beylerbeyleri taşrada  başarılı olan yöneticilerden veya Enderun&#8217;dan çıkma suretiyle görevlendirilen  kapıkullarından seçilirdi. Eyaletlerde divan kurulurdu. Bu divana kethüda,  merkez kadısı, eyalet defterdarı, subaşı ve diğer görevliler katılırdı. Paşa  Divanı da denen bu divan, aynı zamanda ilk şikâyet ve müracaat makamı idi.  Burada halledilemeyen işler Divan-ı Hümayun&#8217;a giderdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Sancakbeyi:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Sancak bölgesinde, beylerbeyi yetkilerini  kullanırlardı. Beylerbeyi ve sancak beylerinin en büyük yardımcıları subaşı idi.  Bunlar kamu düzenini sağlarlardı. Paşalar ve beyler, kadı&#8217;nın işlerine  karışamaz, onların verdikleri yargıları uygularlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı Devleti&#8217;nde eyaletler, tımar sisteminin  uygulanıp uygulanmamasına göre iki kısma ayrılıyordu: <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1. Saliyanesiz eyaletler. Tımar sisteminin geçerli  olduğu eyaletlere bu ad verilirdi. Rumeli, Budin, Anadolu, Karaman, Dulkadir,  Sivas, Diyarbakır, Erzurum, Halep, Şam ve Trablusşam saliyanesiz eyaletlerdi.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2. Saliyaneli eyaletler: Tımar sisteminin uygulanmadığı  eyaletlerden yıllık, belirli bir vergi alınırdı. Buna saliyane denir. Bağdat,  Mısır, Habeş, Basra, Yemen, Cezair-i Bahr-i Sefid eyaletleri saliyaneli idi.  Bunların vergileri iltizam yöntemiyle toplanırdı. Bu vergilerin bir kısmı ile  yönetici, memur ve askerlerin ücretleri ödenir, geriye kalan da devlet  hazinesine gönderilirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Beylerbeyi ve sancak beyleri yokluklarında vekil  bırakabilirlerdi. Önceleri kethüdaları vekil olurken, zamanla müsellim denilen  kişilere bırakıldı. Vekillik işinin sürekli hale getirilmesi, tımar sisteminin  bozulmasının sebeplerindendir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tımar sisteminin bozulmasının önemli bir sebebi de  tımarların asker olmayan sınıflara verilmesi ve bazı tımar gelirlerinin doğrudan  hazineye aktarılması oldu. Bu sisteme mukataa adı verilirdi. Hazineye aktarılan  gelirlere de mukataa-ı miriye denildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Miri mukataalar, belirli süreler (1–3 yıl) için  şahıslara tahsis edilirdi. Bunun yanında bazı devlet arazileri malikâne olarak  verilirdi. Bunlar kaydı hayat şartıyla şahsa verilen arazilerdi. Satılamaz,  miras bırakılamazdı. Tımar sisteminden farkı bu çeşit görevlendirmenin  (tevcihin) her hangi bir hizmet karşılığı olarak  verilmemesidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı toprak sisteminde bir de ocaklık sistemi vardır.  Yurtluk ve ocaklık şeklinde de isimlendirilen sisteme göre, toprak miras yoluyla  nesilleri son bulana kadar varislerine intikal ederdi. Bu sistem, devletin doğu  hudutlarında uygulanmıştır. Yurtluk ve Ocaklık sahipleri, sefer zamanında  alaybeyi olarak, beylerbeyinin emrine girerlerdi. Bir de tersane ocakları vardı.  Bunlar tersanenin ihtiyacı olan kereste, zift, urgan, yelken bezi, demir halat,  kürek gibi araç ve gereçleri üretmek için kurulmuştu. Burada çalışanlar  hizmetleri karşılığında vergiden muaf tutulmuşlardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">3-  Kazaî-İdarî Teşkilât<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İdarî-askerî teşkilâtlanmanın yanında bir de kazaî-idarî  teşkilâtlanma sistemi ile karşılaşmaktayız. Bu sistemde; sancaklar kazalara  ayrılmıştı. Tımar nahiyeleri de kazaların alt yönetim birimiydi. Kazalar,  kadıların hüküm alanı idi. Kazaların yönetiminden (askerlik dışında) kadılar  sorumluydu. Kadıların ilmiye sınıfı anlatılırken belirtilen görevleri yanında 1.  Reaya istek ve şikâyetlerini divana ulaştırmak, 2. Vergi toplanmasına bakmak  gibi görevleri vardı. Avarız vergisi denilen örfî verginin toplanması kadının  gözetiminde oturdu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">4- Taşra  Yönetiminde Diğer Görevliler<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Askerî-idarî ve kazaî görevlerinin dışında çeşitli  görevleri yürüten görevliler vardı. Bunlar, devlet aylık almazlar, taşra  yöneticilerine bağlı olarak çalışırlardı. Yaptıkları hizmet karşılığı kanunda  belirtilen ücretleri alırlardı. Bunlar reayanın sosyal, ekonomik ve sağlık  hizmetlerini gerçekleştirirlerdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Muhtesib: Ticaret sisteminin sağlıklı yürümesini  sağlamakla görevli idiler. Çarşı-pazarı denetler, niteliklerine uygun üretimin  yapılmasını sağlamağa çalışır, fiyatları belirler (narh), aksine hareket  edenleri kadıya teslim ederlerdi. Bir çeşit belediye hizmetlerini görürlerdi.  Muhtesiblerin dışında, kamu çıkarını korumakla görevli Beptülmal Emini, çeşitli  tarım ve deniz ürünlerinin adaletli olarak perakendecilere dağıtımını sağlayan  Kapan Amili, çeşitli esnaftan vergi toplamakla yükümlü olan Bac ve Gümrük  eminleri ve diğer kamu hizmetleri için görevliler bulunmaktaydı.<span>        </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">5- Mahalli  Teşkilât<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Padişahın otoritesi altında yer almakla beraber, halkın  iradesini yansıtan teşkilâtlanmalar mahalli teşkilât meydana getirmiştir. Bunlar  köy, mahalle ve esnaf teşkilâtlarıdır.<span>   </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.4pt; text-indent: 0.05pt"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.4pt; text-indent: 0.05pt"><strong><span style="font-size: 13pt">F- DEVLET  YÖNETİMİNDE DEĞİŞMELER<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">XVI. yüzyılın sonuna doğru Osmanlı devlet yapısında  bozulmalar başladı. Avrupa devletlerinin Osmanlılardan daha kalabalık sürekli  ordu beslemeleri tımar sisteminin zayıflamasına dolaylı bir sebep olmuştur.  Çünkü tımar sahipleri yılın belli zamanlarında sefere çıkarak geri döner ve  vergilerim toplarlardı. Ayrıca, tımara dayalı ordu; eski silahtan kullanıyor,  ateşli silahlardan mahrum bulunuyordu. Avrupalıların bu tutumları karşısında  kapıkulu askerlerinin sayışı çoğaltıldı. Denge tımarlıların aleyhine bozuldu.  Paralı askerler, devlet hazinesine yük olmağa başladı. Reaya asker olmak için  toprağını bıraktı. Bu gelişme üretimi düşürdü. Hızlı nüfus artışı, ticaretin  Atlas Okyanusu kıyılarına kayması ve Avrupa&#8217;daki diğer gelişmeler Osmanlı klasik  devlet sistemini derinden sarstı. XVII. yüzyılda kendini korumaya çalışan  sistem, XVIII. yüzyılda hızla değişmeye zorlandı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.4pt; text-indent: 0.05pt"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.4pt; text-indent: 0.05pt"><strong><span style="font-size: 13pt">G- XVIII.  YÜZYILDAKİ DEĞİŞMELER<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">1- Merkez  TEŞKİLÂTI<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu devirde, genel olarak, klasik Osmanlı kurumlarından  hiçbiri kaldırılmamış veya yeni bir kurum getirilmemiştir. Ancak, mevcut  kurumların işlevlerinde değişmeler olmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Padişahlık:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> XVII. yüzyıldan itibaren tahta geçme yöntemi, yeni  ilkelere bağlanmış, dolayısıyla padişahlık yarış ve çekişmesi ortadan  kalkmıştır. Şehzadelerin taşrada yetişmeleri terk edilmiş, bunun yerine saray  eğitimi getirilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><em><u><span style="font-size: 13pt"><o:p><span style="text-decoration: none"> </span></o:p></span></u></em></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Divan-ı  Hümayun:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Divan toplantıları,  Paşa Konağı denilen Bâb-ı Âli&#8217;de yapılmaya başlandı. Bu terim, sonraları Osmanlı  hükümetlerini ifade eder olmuştur. III. Selim zamanında Meşveret Meclisi adı  altında özel danışma meclislerinin kurulması, Divan-ı Hümayun’un önemini daha da  azalttı. Sadrazamların yetkileri ön plana çıktı. Divanda temsil edilen sınıflar  arasında da denge bozuldu. Diplomasinin önem kazanması üzerine Reisülküttaplık  ve ona bağlı ünitelerin itibarı yükseldi. Bu durum Kalemiye sınıfının lehine bir  gelişmeydi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span> </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">III. Selim, Avrupa Medeniyeti&#8217;ne Osmanlı kapılarını açan  padişah olarak bilinir. Avrupa kültür, bilim ve siyasetini takip etmek üzere  Paris, Viyana, Londra ve Berlin gibi önemli ve etkili başkentlerde onun  zamanında ilk defa daimi büyükelçilikler açıldı. Sivil ve askerî Batı eğitim  kurumlarını kurdu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">2- Taşra  TEŞKİLÂTI<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Taşra yönetiminde en önemli değişiklik tımar sisteminde  oldu. Eyaletler ve sancaklar, yüksek dereceli devlet yöneticilerine gelir  kaynağı olarak verildi. Bu yöneticiler görevlerine gitmediler. Eyalet ve  sancakları vekil tutarak yönettiler. Bu vekiller (müsellim, mütesellim) idarî  birimlerin fiili yöneticileri oldu. Bu şekilde vilayet ve sancakların gelir  kaynağı olarak bazı devlet görevlilerine verilmesine arpalık usulü denir.  Beylerbeyi ve sancak beylerinin vekillerini taşradaki ileri gelenlerden  seçmeleri sonucunda ayanlık adıyla anılan bir sınıfı ortaya çıkardı. Bu uygulama  ile biri asıl, biri de vekil olmak üzere, eyalet ve sancakların iki yetkilisi  yönetim sisteminde yerini alıyordu. Bu gelişmeyle reaya, askerî sınıfa geçmiş  oluyordu. İltizam usulüyle vergi toplama da voyvodalık kurumunu doğurdu.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İltizama verilen bir yerin vergisini toplamak üzere  görevlendirilen kişilere voyvoda denilmiştir. Mültezimler, vergi toplanması için  verilen yerleri kendileri veya voyvodası aracılığıyla yönetmeğe başladılar.  Mültezimlerin ayandan seçilmesi taşra eşrafının askerî sınıfa geçmesini  kolaylaştırdı. Bu da merkezle bağın zayıflamasına sebep oldu.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tımarlı sipahilerin yerine istihdam edilen sanca sekban  adlı askerler, barış zamanında kendi başlarına kaldıkları için huzursuzluk  kaynağı oldular. Tımar sistemi, nüfusu yöresine bağlıyordu. Sistem bozulunca  şehirlere göç başladı. Köyler boşalınca üretim düştü ve vergi de  azaldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bunlar; sistemin bozulduğunu gösteriyor, devletin  yeniden yapılanmasını gerektiriyordu. Buna rağmen, Osmanlı Devleti&#8217;nde ıslahat  çalışmalarına ordudan başlanması şu etkenlere dayanır: l) Psikolojik etkenler  (Eski zaferler özleniyor, bunun düzenli bir ordu ile gerçekleştirildiği  biliniyordu). 2) Devletin esas görevi ülkeyi dış tehlikelerden korumaktı. 3)  Öncelikle devleti sarsan ve büyük masrafa sokan düşman kuvvetlerini yok etmek  gerekiyordu. Bu sebeplerden dolayı ordunun güçlendirilmesine çalışıldı.<span>    </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">H- XIX. Yüzyılda Değişmeler  <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı yönetimi XIX. yüzyılda iç ve dış etkilerin  sonucunda çok hızlı ve köklü değişikliklere uğradı. İçte klasik sistemin  bozulması, gayrı Müslim unsurların istekleri, dışta yenilgiler ve Avrupa  devletlerinin zorlamaları yönetimde değişmeleri hızlandırmıştır. Bu sefer ordu  üzerindeki değişiklik ve düzenlemelerle yetinilmemiş, yönetimde köklü  değişiklikler gerçekleştirilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">1- Merkez  Teşkilâtı<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">XIX. yüzyılda gerçekleştirilen değişiklikler, örfi  yönetim anlayışından Kanun-i Esasi (Anayasa) düzenine geçişi hazırlayan  düzenlemelerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Bâb-ı  </span></u></em></strong><em><span style="font-size: 13pt">Â<strong><u>li’den  Hey&#8217;et-i Vükelâ&#8217;ya Geçiş:</u></strong></span></em><span style="font-size: 13pt">  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Mahmud, devletin başına sürekli mesele çıkaran  Yeniçeri Ocağı&#8217;nın düzeltilmesi yerine ortadan kaldırılmasını tercih etti.  Böylece dünya tarihinde ilk defa kurulu bir ordu bütün unsurları ile ortadan  kaldırıldı. Buna Vak&#8217;a-yi Hayriye (Hayırlı Olay) denildi (1826). Yerine sâkir-i  Mansure-i Muhammediye adlı bir ordu kuruldu. Merkezi yönetimi Avrupa ülkelerine  benzer bir şekilde yeniden düzenledi. Yönetme yetkileri divan üyeleri arasında  paylaştırıldı. Her üyenin baktığı iş alanına nezaret denildi. Sadaret  Kethüdalığı Dâhiliye Nezareti, Reisülküttaplık Hariciye Nezareti, Hazine-i.  Amire Maliye Nezareti adını aldı. Bunların yanında Evkaf ve Ticaret nezaretleri  kuruldu. Sadrazamlık makamına Başvekâlet denildi. Divanın yerini Meclis-i Hass-ı  Vükela aldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Mahmud, yönetimdeki bu düzenlemelerin amacına uygun  çalışabilmesine yardımcı olmak üzere çeşitli meclisler kurdurdu: Dar-ı şüra-yi  Askerî (Askerlik İşleri), Dar-ı şüra-i Bab-ı Ali (Mülkiye ile ilgili işleri),  Meclis-i Vala-i Ahkâm-ı Adliye (Memurların yargılanması ve halk ile hükümet  arasındaki davalar için kurulmuştur (1838). (Danıştay&#8217;ın çekirdeğidir). Meclis-i  Vala&#8217;nın yapılacak yenilikleri görüşmek gibi çok önemli bir görevi de  bulunmaktaydı. Bu meclisler yürütme gücüne sahip değildi. Danışma ve planlama  görevlerini üstlenmişlerdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kamu hizmetlilerinin mallarına el koyma usulü olan  müsadere kaldırıldı. Kanunsuz suç ve ceza olamayacağı ilkesi benimsendi.  Siyaseten katl yasaklandı. Ulema ve memurlar için ayrı ayrı kanunnameler  yayınlandı. Bütün bu gelişmeler modern hukuk anlayışının benimsendiğini  göstermektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Tanzimat  Meclisleri:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Padişah  Abdülmecit’in 3 Kasım 1839&#8242;da Gülhane&#8217;de okuttuğu ferman, Osmanlı yönetim  anlayışının tamamen değiştiğini göstermektedir. Ayrıca, XIX. yüzyıla kadar  yapılan reform çalışmalarının yanlış olduğunu, esas düzenlemenin yönetimde  yapılması lazım geldiğim de vurgulamaktadır. Yani, Osmanlı ıslahat  hareketlerinin yönü ve hedefi değişmiştir. Bu fermanla, ülkede kanun  üstünlüğünün ilke alınacağı bildirilmiştir. Tanzimat Fermanı&#8217;yla padişahın  yasama ve yargı yetkileri sınırlandırılmış, örfi ceza verme yetkisi  kaldırılmıştır. Yargılamanın her çeşidi mahkemelere geçmiştir. Islahat  Fermanı&#8217;yla da zimmet (zimmîlik) kurumu kaldırılarak; Müslim ve gayri Müslim  tebaa eşitlenmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tazminat döneminde, başvekâlet tekrar sadrazamlık haline  getirildi. Şeyhülislamlık kurumunun siyasi danışmanlık işlevi kısıtlandı.  Askerlik konusu düzenlenerek Seraskerlik makamı kuruldu: Meclis-i Vala-i Ahkâm-ı  Adliye, bu devir çalışmalarına yön vermiştir. Hem yüksek mahkeme, hem de kanun,  tüzük ve yönetmelikler hazırlamak görevlerini gerçekleştirmiştir. Görevinin  çoğalması üzerine Meclis-i Ali-i Tanzimat kurulmuş ve mevzuat hazırlama görevi  bu meclise devredilmiştir. Sonraları bu iki meclis birleştirilmiş, 1868&#8242;de de  Şüra-yı Devlet ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye kurulmuştur. Bu meclisler 1876&#8242;ya kadar  görevlerini sürdürmüşlerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><o:p><span style="text-decoration: none"> </span></o:p></span></u></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Osmanlı  Ordusunda iyileştirme Çalışmaları:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Osmanlı Devlet yönetme anlayışında ordunun çok önemli  yeri ve işlevi bulunduğunu biliyoruz. Ordunun düzelmesi ile bütün devlet  teşkilâtnın düzenli işleyeceği kanaati yerleşmiştir. Bunun için, ordudaki  iyileştirme çalışmaları ayrı bir önem taşımaktadır. Yüzyıllardan beri dünyanın  en güçlü, en disiplinli ve en modem araç-gereçlerle donatılmış ordusu olan  Osmanlı askerî gücü, üstünlüğünü XVII. yüzyıldan itibaren kaybetmeye başladı.  İçte düzenin bozulması, dışta meydana gelen hızlı gelişmeler, Osmanlı ordusunu  zayıf duruma düşürmüştü. Avrupa&#8217;daki gelişmelere ayak uydurulması gerektiği  kesin olarak kabul edildi. Ordudaki ilk Avrupai düzenleme 1.Mahmud ( 1730–1754)  zamanında topçu sınıfında yapıldı. Humbaracı Ocağı, Topçu Okulu haline  dönüştürülmeğe çalışıldı. Hendeseliane adlı bir askerî mühendis okulu kuruldu.  Fakat yeniçerilerin isyanı üzerine bu çalışmalar  durduruldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Rusya&#8217;nın Çeşme&#8217;de (1770) Osmanlı donanmasını yakması  olayından kurtulan Cezayirli Gazi Hasan Paşa donanmayı yeniden oluşturmak için  çalıştı. Bunun için deniz subayı yetiştiren Mühendishane-i Bahri-i Hümayun adlı  okul, padişah fermanı ile kuruldu (1773). Osmanlı ordusundaki iyileştirme  çalışmalarına Avusturya ve Rusya engel olmaya çalıştı. Bu devletler, Fransa&#8217;ya  baskı yaparak, ordunun eğitimine yardımcı olan Fransız subaylarını geri  çektirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">III. Selim (1789–1807) konuya daha ciddi ve ilkeli  yaklaştı. Mühendishane genişletilerek Mühendishane-i Berri-i Hümayun (1795)  açıldı. Bu okul kara ordusuna subay yetiştirecekti. Okulun &#8220;kurmay&#8221; subay  yetiştiren Erkan-ı Harb bölümü de vardı. II. Osman (1618–1622) yeniçerilerin  artık işe yaramadığını anlamış, fakat bu düşüncesi fark edilince tahtını ve  hayatını kaybetmişti. III. Selim, ocağın kaldırılmasını göze alamadı. Ancak,  Nizam-ı Cedid (1794) adını verdiği yeni bir ordu kurdu. Bu ordunun askerleri  Anadolu&#8217;dan getirtilen Türk delikanlıları idi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Nizam-ı Cedid, deyimi Osmanlılarda ilk defa, devlet  yönetiminde yapılması gereken iyileştirme ve düzenleme anlamında Köprülüzade  Fazıl Mustafa Paşa (1637–1691) tarafından kullanılmıştır. Fransa&#8217;da kurulan  cumhuriyet rejimi de Fransa Nizam-ı Cedidi diye isimlendirilmiştir. Bu terimle  Avrupa Medeniyeti ölçülerine göre yapılan düzenlemelerin kastedildiği  anlaşılmaktadır. Nizam-ı Cedid ordusu Fransız, İngiliz, Alman subaylarının  yardımıyla oluşturulmağa başlandı. Bu yeni ordunun giderlerini karşılamak üzere  de ayrı bir bütçe meydana getirildi. Buna da İrad-ı Cedid denildi. Ancak,  yeniçerilerin isyanı ile kaldırıldı. III. Selim zamanında, Tersane Eminliği  kaldırılarak Umur-ı Bahriye Nezareti kurulmuş, gemi yapım işleri kendisine  ayrılan gelirlerle bu kuruluşa devredilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Mahmud (l808–1839) Nizam-ı Cedid yerine Sekban-ı  Cedid&#8217;i kurdurdu. Yeniçeriler bunu da kaldırttılar. Bundan sonra, II. Mahmud,  yeniçerilerden seçtiği neferlerden Eşkinci adıyla bir yeni sınıf oluşturdu.  Yeniçeriler buna da isyan edince, ocağı topa tutturarak imha ettirdi.  Yeniçerilerin büyük bir kısmı öldürüldü. Yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye  adlı yeni bir merkez ordusu meydana getirildi (1826). Bu ordunun taşra teşkilât  için redif birlikleri kuruldu (1834). Orduda gerçek askerlik hizmeti görenler,  belli bir süre de ordunun yedeği olarak görevli kılındılar. Bunlar, gerektiği  zaman eğitime çağrılıyorlardı. İşte bu görevlilere, yedekteki anlamında redif  denildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Mahmud zamanında Askerî Tıbbiye (Mekteb-i Tıbbiye,  Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Mamure) açıldı (1826). 1834 yılında orduya subay  yetiştirmek üzere Mekteb-i Ulum-ı Harbiye (Harp Okulu) kuruldu.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Sultan Abdülaziz (1861–1876) devrinde ordu tekrar  düzenlendi. Mansure yerine Nizamiye denildi. Bab-ı Seraskerî&#8217;ye Harbiye  Nezareti, seraskere de Harbiye Nazırı denildi. Harp Okulu, Mekteb-i Fünün-ı  Harbiye adını aldı. Donanmaya ayrı bir önem verilerek Bahriye Nezareti kuruldu  (l 866). Ordu için yeni kışlalar inşa edildi. Bu sistem, bazı değişikliklerle  devletin yıkılışına kadar devam etti. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı ordusundaki iyileştirme ve yenileştirmeler  önceleri Fransız etkisinde gelişti. 1884 yılından sonra Alman eğitim sistemi  ağırlık kazanarak devam etti. III. Kanun-i Esasi ve Sonrası Fransız İhtilali&#8217;nin  dünyaya yaydığı yeni yönetim ilkelerinden Osmanlı aydınları da etkilenmiştir.  Özellikle, Fransa&#8217;ya öğrenim için gönderilen gençler demokrasi düşüncesinden  geniş olarak etkilendiler. Tanzimat dönemindeki gelişmeler, devletin rejimini  Anayasa hukukunun üzerine oturtmaya doğru gitmekteydi. Huzuru ve kalkınmayı  sağlamak, Avrupa devletlerinin, sık sık gündeme gelen iç işlerine müdahalelerini  önlemek için meclise (parlamento) dayalı yönetim sistemi, yani rejim değişikliği  şart görülüyordu. Batı etkisinde yetişen genç aydın ve yöneticiler, hükümdara  baskı uygulamağa başladılar. Mutlak yetkilerini bırakmak niyetinde olmayan  Sultan Abdülaziz&#8217;i bir darbe ile tahttan indirdiler. Bu davranışla, yeni kurulan  Osmanlı ordusu da politikaya karışmağa başladı. Tahta çıkarılan V Murad  rahatsızlığı sebebiyle hal&#8217; edildi. Anayasayı ilan etme sözünü veren II.  Abdülhamid tahta çıktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kanun-i Esasi (Anayasa) 1876&#8242;da ilan edildi. Bu anayasa,  Prusya ve Belçika anayasalarından yararlanılarak hazırlanmıştı. 119 maddeden  meydana gelmişti. Osmanlı toplumunun çeşitli unsurları nüfusları oranında  mecliste temsil edilecek, böylece halk, meclisine ve devletine sahip çıkacaktı.  Yeni yönetim şekline göre devletin başında padişah bulunacak ve son karar makamı  olarak görev yapacaktı. Anayasaya göre iki meclis  oluşturulmuştu<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><span> </span>Ayan Meclisi</span></u></em></strong><strong><em><span style="font-size: 13pt">:</span></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Üyeleri  padişah tarafından tayin edilecekti. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt"><span> </span>Meclis-i Mebüsan:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt"> Dört yılda bir 50.000 Osmanlı (erkek) oyuyla seçilen  mebus (milletvekili) lardan oluşuyordu. Kanun yapma yetkisi Meclis-i Mebusan ile  Ayan Meclisi&#8217;nin idi. Kanun Padişahın onayından sonra yürürlüğe girerdi.  Bakanlar Kurulu (Hey&#8217;et-i Vükela), padişaha karşı sorumluydu. Kanun-i Esasinin  kabulü ile Osmanlı tarihinde Meşrutiyet Dönemi  başlamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Abdülhamid, 1877–1878 Osmanlı-Rus savaşlarında  mebusların davranışlarını ve meclisteki temsil oranındaki dengesizlikleri sebep  gösterip, Anayasa&#8217;nın kendisine verdiği yetkiye dayanarak, Meclis-i Mebüsan&#8217;ın  çalışmalarını süresiz tatil etti. Gayri Müslimler, daha az seçmenle mebus  çıkarmışlardı. Avrupa&#8217;nın baskısıyla oluşan bu durum meclisteki dengeyi  bozmuştu. Ayrıca, bazı mebuslar, devletin çıkarlarından çok etnik çıkarları  gözetmeğe başladıklarından, meclis çalışmalarını çıkmaza  sokmuşlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Abdülhamid, ordu ve aydınların baskısıyla 1908&#8242;te  Meclis-i Mebusan&#8217;ın çalışmasına izin verdi. Bu şekilde II. Meşrutiyet dönemi  başladı. 1909&#8242;da II. Abdülhamid, 31 Mart hadisesi bahane edilerek tahttan  indirildi. Anayasada çeşitli değişiklikler yapıldı. 1912 yılında da siyasî  partilere dayalı hükümetler dönemi başladı.<span>   </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">2- TAŞRA  TEŞKİLÂTI<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Tanzimat  Öncesinde Yapılan Düzenlemeler:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt">  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">III. Selim&#8217;in iyileştirme çalışmaları daha çok ordu ile  ilgiliydi. II. Mahmud, yönetimle ilgili düzenlemeler de yapmıştı. Ancak, taşra  teşkilâtnda da yönetim sağlıklı çalışmıyordu. Kadıların idarî ve yargı işlevleri  gereği gibi işlemiyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Eyaletlerde merkezi otorite zayıflamıştı. Bunun için  nüfuzlu görevlilerin merkezden atanması yolu seçilmiş, fakat bazı nüfuzlu  ayanlarla Sened-i İttifak (1808) imzalanmak mecburiyetinde kalınmıştır. Sened-i  İttifak, merkezi otoritenin gücünü artırmakla beraber, merkezi gücün  denetlenmesi, sınırlanması anlamlarını da taşıyordu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Mahmud devrinde taşrada da düzenlemeler yapıldı.  Taşrada merkezi otoriteyi sağlamak üzere redif birlikleri kuruldu. Anadolu ve  Rumeli&#8217;de müşirlikler oluşturuldu (1836). Eyalet valilerine müşir unvanı  verildi. Askerî birlikler de bunlara bağlandı. Böylece, valiler hem sivil hem de  askerî yetkilerle donatıldı. Sancaklarda, müşirliklere bağlı feriklikler  kuruldu. Merkezden tayin edilmesine özen gösterilen mütesellimler de mali ve  idarî görevlerine devam ettiler. II. Mahmud, köy ve mahallelerde muhtarlık  teşkilâtnı kurdu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Tanzimat  Döneminde Yapılan Düzenlemeler:</span></u></em></strong><span style="font-size: 13pt">  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tanzimat Fermanı ile reayanın mal güvenliği sağlanacağı  bildirilmişti. Bu ilkeye dayalı olarak, halkı sıkıntıya sokan iltizam yöntemi  kaldırıldı. Vergilerin toplanması için muhassıllıklar kuruldu. Bu görevi  yürütenlere muhassıl denirdi. Sancak merkezlerinde Muhassıllık Meclisleri  meydana getirildi. Bu meclis, hazine gelirlerinin usulüne uygun toplanması için  muhassıllara yardımcı oluyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Muhassıllık teşkilâtndan istenilen sonuç elde  edilemeyince 1842&#8242;de yeni düzenlemeler yapıldı. Mülki idarede gerçekleştirilen  bu düzenlemeğe göre, eyalette vali, sancakların başında kaymakam bulunacak,  sancağın alt birimi olarak da kaza ünitesi kurulacaktı. Kazanın başına, kaza  halkının isteği doğrultusunda kaza müdürü getirilecekti. Eyaletlerde güvenlik  işleri için zaptiye teşkilât kuruldu. Başına da zaptiye müşiri getirildi.  Eyaletin mali işlerine ise defterdar bakacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu devirde taşra yönetim birimlerinde meclislerin  kurulduğunu görmekteyiz. Eyaletteki yöneticilerden Eyalet Meclisi (Büyük  Meclis), sancaklarda da Sancak Meclisi (Küçük Meclis)  oluşturuldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><u><span style="font-size: 13pt">Vilâyet  Nizamnamesi İle Yapılan Düzenlemeler:</span></u></em></strong><strong><em><span style="font-size: 13pt">  <o:p></o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Meşrutiyetin ilanında ve Kanun-i Esasi’nin  hazırlanmasında önemli rolleri bulunan Mithat Paşanın valiliğinde, Tuna  bölgesinde gerçekleştirdiği uygulamalar çok başarılı bulunmuş ve bu uygulamalar  bir nizamname haline getirilmiştir. Bunun için “Tuna Vilâyet Nizamnamesi” diye  de isimlendirilen bir Vilâyet Nizamnamesi bütün memleket çapında, yavaş yavaş ve  bölge bölge uygulanmaya konmuştur. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu nizamnameye göre mülkî teşkilât ve görevlileri  şunlardı: Vilâyet, vali; liva (sancak), mutasarrıf; kaza, kaymakam; nahiye,  nahiye müdürü. Nahiye Müdürleri seçimle belirlenecekti. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mülki idarede yapılan düzenlemelerde halkın yönetime  katılmasında ilerlemeler olduğu görülmektedir. Yeni düzenlemeden sonra Eyalet  Meclisi Vilâyet İdare Meclisi, Sancak Meclisi de Liva İdare Meclisi şekline  değiştirildi. Bunun yanında yılda bir kere toplanan Vilâyet Umum Meclisi  kuruldu. Bu düzenlemeler, zaman zaman çeşitli değişikliklere uğradıysa da esas  itibariyle günümüzde de devam etmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">KAYNAK: <span>     </span>TÜRKLÜK BİLGİSİ<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span>                         </span>Yrd. Doç. Dr. Ali GÜLER<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span>                         </span>Yrd. Doç. Dr. Suat AKGÜL<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span>                         </span>Atilla ŞİMŞEK<o:p></o:p></span></p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/turk-devlet-sistemi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>OSMANLI İMPARATORLUĞU</title>
		<link>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/osmanli-imparatorlugu.html</link>
		<comments>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/osmanli-imparatorlugu.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2008 14:24:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[TARİH]]></category>
		<category><![CDATA[OSMANLI İMPARATORLUĞU]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/?p=29</guid>
		<description><![CDATA[&#160;
Anadolu(Türkiye) Selçuklularının 1308 yılında ortadan  kalkmasıyla beraber, özellikle Batı Anadolu&#8217;daki beylikler arasında, Türk  birliğini yeniden tesis etmeyi amaçlayan mücadeleler kızışmış idi. İşte bu  mücadelelerin neticesinde Anadolu&#8217;da Osmanoğullarının yıldızı parlayacak ve altı  yüz yılı aşan muhteşem bir Türk devletine tarih tanıklık edecektir.  

 
Osmanoğullarının Menşe&#8217;i: Tarihi kaynaklara göre Osmanlı devletini kuranlar, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="Section1">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Anadolu(Türkiye) Selçuklularının 1308 yılında ortadan  kalkmasıyla beraber, özellikle Batı Anadolu&#8217;daki beylikler arasında, Türk  birliğini yeniden tesis etmeyi amaçlayan mücadeleler kızışmış idi. İşte bu  mücadelelerin neticesinde Anadolu&#8217;da Osmanoğullarının yıldızı parlayacak ve altı  yüz yılı aşan muhteşem bir Türk devletine tarih tanıklık edecektir.  <o:p></o:p></span></p>
<p><span id="more-29"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Osmanoğullarının Menşe&#8217;i</span></strong><span style="font-size: 13pt">: Tarihi kaynaklara göre Osmanlı devletini kuranlar,  Oğuzların 24 boyundan biri olan Kayı boyuna mensuptur. Oğuz an’anesine göre  Kayılar, sağ kolda yer alan Boz-okların Günhan kolunun en büyük boyudur.  Dolayısıyla Oğuz teşkilât yapısında Kayılar, hâkim unsurdur. Bundan dolayı Dede  Korkut&#8217;ta &#8220;hâkimiyet bir gün Kayı&#8217;ya değe; bu dediğim Osman neslidir&#8221; denilerek  Osmanoğullarının hâkimiyeti meşrulaştırılır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kayılar, Malazgirt Savaşı&#8217;nın hemen akabinde Anadolu&#8217;ya  gelen Oğuz boylarındandır. Dolayısıyla onların Anadolu coğrafyası içerisinde  yurt tutmaya yönelik göç hareketleri hem Anadolu&#8217;nun Türkleşmesi hem de Türkiye  tarihinin şekillenmesi bakımından oldukça önemlidir. Tarihî kaynaklara göre elli  bin kadar Tatar ve Türkmen gaza ve cihat maksadıyla önce Erzurum ve Erzincan&#8217;a,  ardından da Artuklu sahasında yer alan Güneydoğu Anadolu&#8217;ya yönelmişlerdi. Kayı  boyunun beyi Süleyman Şah, Halep&#8217;e giderken Fırat&#8217;ta boğulmuş ve &#8220;Türk Mezarı&#8221;  da denilen Caber Kalesi&#8217;nde defnedilmiştir. Beylerini kaybeden &#8220;göçer evli&#8221;lerin  bir kısmı, bugünkü Urfa-Viranşehir ve Mardin-Derik kazaları arasında bulunan  Beriyye&#8217;ye gitmiş bir kısmı ise Anadolu&#8217;ya dağılmıştır. Bu sahalar, Kayı boyuna  mensup Karakeçililer&#8217;in günümüzde de yoğun olarak yaşadıkları  bölgelerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Babasının ölümü üzerine dört yüz kadar göçer evli ile  bölgeyi terk eden Ertuğrul Gazi önce Pasin Ovası&#8217;na, Sürmeliçukuru&#8217;na varıp bir  müddet burada kalmış, sonra Selçuklu Hükümdarı Sultan Alaaddin&#8217;in çağrısı  üzerine Adıyaman ve ardından Ankara civarına gelmiştir. Yaklaşan Moğol tehlikesi  ve uçları basan Bizans&#8217;a karşı yardımını gördüğü Ertuğrul Gazi liderliğindeki  Kayıları Ankara civarındaki Karacadağ&#8217;a konduran Sultan Alaaddin, Rumlara karşı  Sultanönü (Eskişehir)&#8217;nde kazanılan zaferde, ordusunun akıncılığını üstlenen  Ertuğrul Gazi&#8217;ye Söğüt, Domaniç ve Ermeni Beli&#8217;ni yaylak ve kışlak olarak tahsis  etmiştir. Ertuğrul Gazi&#8217;nin vefatı üzerine (1281 veya 1288), küçük oğlu Osman  Bey, Kayıların başına geçmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">A- Kuruluş  Devri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">1- Osmanlı  Beyliği&#8217;nin Kuruluşu<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">a- Osman Bey  <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla başa geçtikten sonra,  siyasî ve dinî bakımdan Anadolu&#8217;nun en itibarlı ve nüfuzlu tarikatlerinden  Ahilerin mühim bir şahsiyeti olan Şeyh Edebali&#8217;nin kızı ile evlenerek, gücünü  artırmış idi. Bundan sonra Osman Gazi, Bizans&#8217;a karşı genişleme politikasını  uygulayarak, İnegöl, Karacahisar ve Yarhisar&#8217;ı ele geçirdi ve bölgenin mühim  merkezlerinden olan Bilecik&#8217;i alarak, burayı beyliğin merkezi yaptı (1299). Bu  tarih devletin kuruluş tarihi olarak kabul edilir. Selçuklu Sultanı III.  Alaaddin Keykubad&#8217;ın İlhanlı Hükümdarı Gazan Han&#8217;ın kuvvetleri tarafından  tutulup, İran&#8217;a götürülmesi üzerine Selçuklu ümerasından bazıları ve bölgedeki  Türkmen beyleri Osman Bey&#8217;e teveccüh göstermiş; Oğuz an&#8217;anesine göre onun  hâkimiyetini tanımayı kabul etmişlerdir. Nitekim Oğuz beyleri Oğuz Han töresine  göre tertip edilen bir törende Osman Bey&#8217;in önünde diz çökerek, onun verdiği  kımızı içmek suretiyle tâbiyetlerini sunmuşlardır. Ancak henüz küçük bir beylik  durumundaki Osmanoğullarının, şeklen de olsa bu dönemde, İlhanlı hâkimiyetini  tanıdıkları bilinmektedir. Osman Gazi, beyliğini ilân ettikten sonra idaresi  altındaki bölgeleri beş kısma ayırarak buraları güvendiği ve savaşlarda yararlık  gösteren kimselere tevcih etti. Oğlu Orhan&#8217;a Sultanönü, büyük kardeşi Gündüz  Bey&#8217;e Eskişehir&#8217;i, Aykut Alp&#8217;e İnönü&#8217;yü, Hasan Alp&#8217;e Yarhisar&#8217;ı ve Turgut Alp&#8217;e  de İnegöl&#8217;ü verdi. Diğer oğlu Alâeddin’e ise Şeyh Edibali’nin emin ve  nazırlığında, ailenin geçimi için, Bilecik ve havalisinin gelirleri tahsis  edildi.1302&#8242;de Bursa tekfurunun liderliğinde birleşen Rum tekfurlarının  Koyunhisar (Bafeon) savaşında ağır bir mağlûbiyet tatmaları, Osman Bey&#8217;in Bursa  ve Kocaeli taraflarına akınlar yapmasını oldukça kolaylaştırmıştı. Bir taraftan  Bursa öte taraftan İznik Türk kuşatması altında tutuluyordu. Ancak yaşlılık  sebebiyle Osman Bey, fetihler için oğlu Orhan&#8217;ı görevlendirmişti. Nitekim 1324  yılında Osman Bey vefat etti ve oğlu Orhan Bey Osmanlı tahtına  çıktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span> </span><strong>b- Orhan Bey<o:p></o:p></strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1326 yılında Bursa&#8217;yı, uzun süren kuşatmanın ardından,  ele geçirince babasının vasiyetini yerine getirerek, Osman Gazi&#8217;nin naaşını  Bursa&#8217;ya nakletti ve burayı devletin yeni merkezi yaptı. Orhan Bey&#8217;in  komutanlarından Akçakoca ve Karamürsel ise İstanbul kıyılarına kadar akınlarda  bulunuyorlardı. Bu fetih ve akınlardan telâşlanan Bizans İmparatoru Andranikos  büyük bir ordunun başında Osmanlılara karşı harekete geçtiyse de Maltepe  (Palekanon) Savaşı&#8217;nda ağır bir yenilgi aldı (1329). Bu zafer, İznik ve İzmit&#8217;in  ele geçirilmesini kolaylaştırmıştır.<strong>  <o:p></o:p></strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Rumeliye  Geçiş:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Karasi Beyliğinde başlayan taht  mücadelelerinden istifade eden Orhan Bey, Balıkesir ve civarını topraklarına  katarak, ileride gerçekleşecek olan Rumeli fetihleri için mühim bir mevkiye  sahip olmuştur. Nitekim Karasi Beyliğinin deniz gücü ve Hacı İl Bey, Evrenos Bey  gibi değerli komutanlar artık Osmanlıların emrine girmişlerdir. Bizans içindeki  taht kavgaları ve Bulgar-Sırp saldırıları karşısında, gittikçe güçlenen  Osmaoğullarından yardım isteyen Kantakuzen&#8217;in talebi üzerine Orhan Bey&#8217;in oğlu  Süleyman, bir orduyla Rumeli&#8217;ye geçti (1345). Edirne&#8217;yi kuşatan Bulgar-Sırp  kuvvetlerini bozan Süleyman Paşa bu zaferin karşılığında Gelibolu&#8217;daki Çimpe  Kalesi&#8217;ni Bizans&#8217;tan aldı. Böylece Osmanlılar ilk kez Rumeli yakasında bir üs  elde etmiş oluyordu (1356). Süleyman paşa Gelibolu&#8217;nun ardından Tekirdağ&#8217;a kadar  olan bölgeleri de ele geçirerek buralara Anadolu&#8217;dan getirilen Türkmenleri  yerleştirdi. Böylece Rumeli&#8217;de de Türkleşme hareketi  başlamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Osmanlıların  Rumeli’de İskân Siyaseti:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Osmanlılar,  Rumeli’de fethettikleri bölgelerin siyasi ve askeri emniyetini sağlamak  istiyordu. Bunun için Anadolu’dan getirilen birçok Türk ailesi bu bölgelere  yerleştirildi. Balkanlar’ı fethettikten sonra orda tutunup kökleşmenin başka  çaresi yoktu. Önce Gelibolu, daha sonra bütün Rumeli, Türklerle iskân edilmeye  başlandı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span>   </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlının Rumeli’de iskân planı, çok iyi düşünülüp  gerçekleştirilmiş bir politikadır. Türklerin, Hristiyanları Müslümanlaştırma  diye bir siyaseti olmamıştır. Kendiliklerinden İslam dinine girenlerin sayısı da  Balkanları Türkleştirmeye yetmezdi. Bunun için konargöçer boylar getirilip  planlı bir şekilde iskân edilmiştir. Göçürülecek aşiretler, birbirine hasım  olanlardan seçilmiştir. Böylece, hasım aşiretler birbirlerinde uzaklaştırılarak  sosyal huzur da sağlanmıştır. Bu göçmenlerin geriye dönüş yolları da  kapatılmıştır. Fakat yerleşik hayat için gerekli araç gereç bakımından  desteklenmiş, belli bir süre için de vergiden muaf tutulmuşlardır. Göçmen  toplanan bölgelerde de göçürmek sebebiyle ekonomik hayatın bozulmamasına dikkat  edilirdi. Rumeli’nin Türkleşmesinde kendiliğinden gelip yerleşen Türk boylarının  da rolü büyüktür. Osmanlının Rumeli’yi iskân politikası XVI. yüzyıla kadar  sürmüştür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">c- Rumeli ve  Balkanlarda Fetihler<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">I. Murat (Hüdavendigar) önce tahtta hak iddia eden  kardeşlerini bertaraf etmekle işe başladı ve bu arada elden çıkan Ankara&#8217;yı  yeniden aldı. Anadolu&#8217;da birliğin sağlanmasının ardından Murat Hüdavendigar,  inkitaya uğrayan Rumeli ve Balkanların fethine yöneldi. Bu sırada Balkanlar  karşıklık içindeydi. Bir taraftan Sırp Hükümdarı Düşan&#8217;ın ölümü ile Sırplar  arasında iç mücadeleler şiddetlenmiş, öte yandan Macar Kralı Layoş, Balkanlarda  Ortadokslara olan baskıları artırmıştı. Evrenos ve Hacı İl Bey komutasındaki  kuvvetler bu durumdan da yararlanarak Keşan&#8217;dan Dimetoka&#8217;ya kadar olan yerleri  fazla bir mukavemet görmeden ele geçirmişlerdi. Sazlıdere Zaferi ile Edirne ve  Filibe, Lala Şahin Paşa tarafından fethedildi (1363/4). Bu savaşlarda  Bulgarların yanında yer alan Bizans barış yapmak zorunda kaldı. Türk  ilerleyişini durdurmak isteyen Macar, Bulgar, Sırp ve Ulahlardan müteşekkil bir  Haçlı ordusu Macar Kralı Layoş&#8217;un liderliğinde Edirne üzerine yürüdü. Ancak  Meriç sahilindeki Sırp Sındığı denilen mevkiide, kalabalık Haçlı ordusunu  hazırlıksız yakalayan 10 bin kişilik kuvvetiyle Hacı İl Bey, büyük bir bozguna  uğrattı (1364). Sırp Sındığı zaferiyle Osmanlılar, Balkanlardaki fetihlerine hız  verdiler ve bunu kolaylaştıracağı için Osmanlı başkenti Bursa&#8217;dan Edirne&#8217;ye  nakledildi. Fetihler karşısında çaresiz kalan Bulgarlar Türk himayesini kabul  etmek zorunda kaldılar (1369). Çirmen Zaferi ile (1372) Batı Trakya ve  Makedonya&#8217;nın bir kısmı Osmanlı hâkimiyetine girdi ve Selanik ile Köstendil&#8217;in  de ele geçirilmesinin ardından Sırp Kralı Lazar, vergi verip, gerektiğinde asker  göndermek şartıyla Osmanlılarla barış anlaşması imzaladı(1374). Yaklaşık on yıl  süren mücadelede, Rumeli ve Balkanlarda fethedilen bölgelere Anadolu&#8217;dan  mütemadiyen Türk nüfus kaydırılarak bölgede demografik dengeler Osmanlılar  lehine değiştirilmeye başlanmıştı. Bu tarihten sonra bir müddet Balkanlardaki  fetihlere ara verilmiş ve Anadolu&#8217;da Türk birliğini sağlamlaştırmaya yönelik  düzenlemelere geçilmiştir. Bu maksatla I. Murat, oğlu Bâyezid&#8217;i Germiyan beyinin  kızı ile evlendirmiş; Tavşanlı, Emet ve Simav gelinin çeyizi olarak Osmanlılara  verilmiştir. Aynı şekilde Akşehir, Yalvaç, Beyşehri gibi bazı şehir ve kasabalar  Hamidoğulları&#8217;ndan para karşılığı satın alınmış, Candaroğullar da Osmanlı  hâkimiyetine girmişti. Artık Osmanlıların karşısında tek bir güç kalmıştı;  Karamanoğulları.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Alaaddin Ali Bey, Osmanlıların yeniden Balkanlara  yönelmesini de fırsat bilerek, harekete geçmiş ancak I. Murat Konya önlerinde  Karamanoğullarını yendiğinde Karaman beyi af dilemek zorunda kalmıştır  (1387).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Murat Hüdavendigar&#8217;ın yeniden Rumeli&#8217;ye yönelmesiyle  birlikte Niş ve Sofya da dâhil olmak üzere bütün Bulgaristan  fethedildi.(1385/88). Timurtaş Paşa&#8217;nın Sırp kuvvetleri tarafından baskına  uğratılıp, yenilmesi üzerine cesaretlenen Bulgar, Leh, Çek ve Macar kralları da  Sırpların yanında yer aldılar. Fakat Çandarlı Ali Paşa, Bulgar Kralı Şişman&#8217;ı  esir alarak Bulgarları bu ittifakın dışına attı. Buna rağmen Haçlı ordusu  ilerleyişini sürdürünce, I. Murat ordusunun başına geçerek düşmanı Kosova&#8217;da  karşıladı. I. Murat&#8217;ın oğulları Bâyezid ve Yakup&#8217;un da yer aldığı Osmanlı  birlikleri büyük bir zafer kazandı. Sırp Kralı Lazar ve oğlu esir edilmiş,  düşman kuvvetlerinin büyük bir kısmı imha olmuştu (20 Haziran 1389). Fakat I.  Murat savaş meydanını gezerken bir Sırp tarafından hançerlenerek şehit düştü.  Bunun üzerine Sırp kralı da Osmanlı askerleri tarafından öldürüldü. Osmanlılar  için Balkanlarda tutunabilmek yolunda ölüm kalım savaşı olarak görülen I. Kosova  Zaferi Sırplar tarafından asla unutulmamıştır. Günümüzde dahi masum Müslüman  halka yönelik vahşetin arkasında bu mağlûbiyetin ezikliği ve intikam hissi  yatmaktadır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">c- Anadolu  Türk Birliğinin Sağlanması ve İlk İstanbul Kuşatması<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span> </span>1389 yılında  Bulgaristan ve Bosna&#8217;nın fethi gerçekleştirildikten sonra, Anadolu&#8217;da durumun  karıştığını haber alan Yıldırım Bayezid, Balkan devletleriyle açık antlaşmalar  imzaladı. Yıldırım, Sultan Murad&#8217;ın ölümünü fırsat bilip Osmanlılara karşı güç  birliği yapan Anadolu Beyliklerine karşı mücadeleye girişti. Karamanoğulları hem  Beyşehir’i işgal etmişler, hem de Saruhan, Menteşe, Aydın ve Germiyanoğullarını  kışkırtmışlardı. Yıldırım Bayezid beraberindeki kuvvetleriyle Anadolu’ya girdi  ve bu beyliklerin hepsini ele geçirdi. Ayrıca Candaroğlu İsfendiyar Bey’de  Osmanlı hâkimiyetini kabul etmek zorunda bırakıldı. Böylece Anadolu Türk birliği  sağlanmış oldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span>    </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span> </span>Karaman  Seferinde Yıldırım Bayezid ile beraber olan Sırp Kralının oğlu Manuel, Bursa’ya  geldikten sonra izinsiz bir şekilde İstanbul’a gitti. Yıldırım Bayezid bunun  gizli maksadı olduğunu düşünerek daha önce planlamış olduğu Macaristan seferini  iptal etti ve İstanbul’u kuşatma kararı aldı.1391 yılında karadan ve denizden  kuşatılan İstanbul, büyük ve kuvvetli toplar olmadığından dolayı kuşatmadan  ziyade şehri abluka altına aldı. Bu Osmanlı Devletinin yaptığı İstanbul’u ilk  kuşatmadır. Boş durmayan Macarlar kuzeyden Osmanlı topraklarına girdi ve 1392  yılında yenilgiye uğratıldı. Tuna ve Eflak seferinden dönüldüğünde Selanik ve  çevresi de Osmanlı topraklarına katılmış oldu (1394). 1395 yılında İstanbul’u  tekrar kuşatan Yıldırım Bayezid Haçlıların harekete geçmesiyle birlikte  kuşatmayı ilk seferde olduğu gibi başarıya ulaştıramadan  kaldırdı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">d- Niğbolu  Savaşı<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlılar karşısında yalnız kalan Macarlar, Türkleri  Balkanlar’dan çıkarmak için Papa’dan yardım istediler. Papa’nın öncülüğünde  birleşik Hristiyan kuvvetlerinden oluşan yeni bir ordu kuruldu. Bu Haçlı  ordusunun başında Macar kralı Sigismund bulunuyordu. Haçlı ordusu Macarlardan  başka Fransa, İngiltere, Hollanda, Avusturya ve İtalya, İsviçre ile Güney Avrupa  ülkelerinden gelen kuvvetlerden oluşuyordu. Bu güçlü Haçlı ordusu Balkanlar’da  ilerleyerek Niğbolu’yu kuşattı. Sultan I. Bayezid çok hızlı bir şekilde Niğbolu  önlerine geldi. Başarılı bir savaş taktiğiyle Haçlıları büyük bir bozguna  uğrattı(1396). Haçlı komutanları ve Macar kralı canlarını zor kurtardılar.  Niğbolu zaferi ile Osmanlılar, Bulgaristan’ın tamamına hâkim oldular.<span>       </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">e- Ankara  Savaşı ve Fetret Devri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yıldırım Bâyezid, Fırat boylarına kadar topraklarını  genişlettiği sırada, Timur da İran, Azerbaycan ve Irak&#8217;ı ele geçirmişti. Bazı  Anadolu beyleri Timur&#8217;a sığınırken, ülkeleri istilâ edilen Celayirli Ahmet ve  Karakoyunlu Kara Yusuf da Yıldırım Bâyezid&#8217;in yanına kaçmıştı. Böylece her iki  devlet bir birine sınır komşusu olmuş, ancak bu durum iki hükümdarın da Türk  dünyasının liderliğine oynamaları sebebiyle olumsuz neticeler doğurmuştur.  Timur, Osmanlılara sığınan Celayirli Ahmet ve Kara Yusuf&#8217;un iade edilmemesini  bahane edip Sivas&#8217;ı kuşatmış ve kendisine teslim edilmesine rağmen şehri tahrip  etmişti (1400). Bu olaydan sonra da her iki hükümdar arasında mektuplaşmalar  devam etti. Fakat Timur&#8217;un, Anadolu beyliklerine topraklarının geri verilmesi ve  bazı şehirlerin kendine bırakılması gibi talepleri Yıldırım tarafından  reddedildi. Dolayısıyla iki fatih için savaş artık kaçınılmaz hâle gelmişti. 160  binlik Timur&#8217;un ordusunu, 70 bin kişiyle Çubuk Ovası&#8217;nda karşılayan Yıldırım  Bâyezid, savaşın başlarında üstünlüğü ele geçirdi. Ancak Timur&#8217;un safında eski  beylerini gören bazı askerlerin saf değiştirmesi ve Kara Tatarların Osmanlı  ordusunun arkasını çevirmesi savaşın talihini değiştirdi. Bir avuç askerle  direnmeye çalışan Yıldırım Bâyezid sonunda esir edildi (26 Temmuz 1402). Ankara  Savaşı&#8217;nı kazanan Timur, Anadolu beyliklerini tekrar ihya etti ve böylece  Anadolu Türk birliği parçalandı. Balkanlardaki Türk ilerleyişi durduğu gibi bir  kısım topraklar da elden çıktı. Yıldırım&#8217;ın oğulları arasındaki taht  mücadeleleri Osmanlı devletinin &#8220;Fetret Devri&#8221; boyunca 12 yıl müddetle devam  etti. Şayet bu savaş gerçekleşmemiş olsaydı, hiçbir direnme gücü kalmayan  İstanbul büyük bir ihtimalle Yıldırım Bâyezid zamanında Türklerin eline  geçecekti. Dolayısıyla Ankara Savaşı Osmanlıları en az 50 yıl geriye  götürmüştür. Esir düşen Yıldırım Bâyezid, yedi ay boyunca Timur&#8217;un yanında şehir  şehir dolaştırıldıktan sonra üzüntüsünden ecele yenik düştü. Osmanlı şehzadeleri  tahtın sahibi olabilmek için kıyasıya birbirleriyle mücadele etmeye başladılar.  Bu mücadele Çelebi Mehmet&#8217;in tek başına devlet idaresine hâkim oluşuna kadar  devam etti (1413). Çelebi Mehmet kardeşleri Süleyman, İsa ve Musa Çelebi&#8217;yi  bertaraf ettikten sonra Anadolu Türk birliğini yeniden tesis etmek için çaba  sarf etti. Güçlenen Karamaoğullarının nüfuzunu kırdı, Karamanoğlu Mehmet Bey&#8217;in  eline geçen Osmanlı topraklarını geri aldı. Candaroğulları beyliğinden  Çankırı&#8217;yı ve ardından Canik (Samsun) bölgesini yeniden Osmanlı ülkesine kattı.  Fakat Şehzade Mustafa ve Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedreddin&#8217;in isyanları ülkeyi  karıştırmaktaydı (1419). Şehzade Murat Rumeli ve Manisa&#8217;da ortaya çıkan bu  isyanı bastırdı, Şeyh Bedreddin ve adamları yakalanarak idam edildi. Timur&#8217;un  beraberinde götürdüğü Mustafa Çelebi de Anadolu&#8217;ya döndüğünde tahtta hak iddia  etmişti. Şehzade Mustafa&#8217;nın Selanik’te başlattığı isyan bastırıldı. Asi şehzade  Bizans&#8217;a sığınmak zorunda kaldı. Çelebi Mehmet öldüğü zaman Osmanlı ülkesinde  sükûnet büyük oranda tesis edilmeye başlanmıştı (1421).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Babasının en büyük yardımcısı olan şehzade Murat tahta  çıktığı zaman Bizans tarafından karşısına çıkarılan amcası Mustafa Çelebi&#8217;nin  isyanını bir kez daha bastırdı ve Bizans&#8217;ı cezalandırmak için İstanbul&#8217;u  kuşattı(1422). Bu defa küçük kardeşi Şehzade Mustafa&#8217;nın isyan haberini alan II.  Murat, kuşatmayı kaldırarak kardeşini cezalandırmak zorunda kaldı. İsyancıların  yanında yer alan Anadolu beyliklerine karşı harekete geçen II. Murat, Candaroğlu  İsfendiyar Bey&#8217;i itaat altına aldı. İzmir Beyi Cüneyd&#8217;i ortadan kaldırıp, İzmir,  Aydın ve Menteşe civarını ele geçirdi. Germiyanoğlu Yakub Bey&#8217;in çocuğu  olmadığından, topraklarını Osmanlılara bırakmayı vasiyet etmişti. Onun ölümüyle  Germiyan ili de Osmanlılara katılmış oldu (1428). Balkanlarda da durum  Osmanlılar lehine düzelmeye başladı. Nitekim Fetret devri sırasında elden çıkan  topraklar geri alındığı gibi, 1440&#8242;a kadar Belgrat hariç bütün Sırp toprakları  Osmanlı hâkimiyetine girmişti. Fakat Erdel ve Eflâk&#8217;ta üst üste gelen bazı küçük  bozgunlar Avrupa&#8217;da büyük bir sevinçle karşılanarak, Osmanlılara karşı yeni bir  Haçlı seferinin tertip edilmesine cesaret vermişti. II. Murat, Balkanlardaki  Osmanlı varlığını tehlikeye atmamak için Macarlarla Segedin Antlaşmasını  imzaladı (1444) ve bu anlaşmadan sonra tahttan feragat etti. Küçük yaştaki oğlu  II. Mehmet&#8217;in hükümdar olmasını fırsat bilen Macarlar anlaşmayı bozdu ve yeni  bir Haçlı ittifakı oluşturuldu. II. Murat yeniden ordunun başına geçerek düşmanı  Varna Savaşı&#8217;nda karşıladı. Macar kralı öldürüldü. Haçlıların lideri durumundaki  Jan Hünyad güçlükle kaçabildi (1444). Çandarlı Halil Paşa&#8217;nın ısrarıyla ikinci  kez tahta çıkan II. Murat, Mora ve Arnavutluk&#8217;a sefer düzenledi. Varna&#8217;nın  intikamını almak isteyen Jan Hünyad yeniden harekete geçti. Fakat II. Kosova  Muharebesi&#8217;nde bir kez daha Sırplar büyük bir yenilgiye uğratıldı (1448). Varna  ve Kosova savaşlarıyla Osmanlılar Balkanlardaki durumunu iyice güçlendirmiş,  Bizans&#8217;ın batıdan yardım alma umutları ise tamamen ortadan kaldırılmıştır. II.  Murat 48 yaşında ölünce II. Mehmet yeniden Osmanlı tahtının sahibi olmuş (1451)  ve Osmanlı Devleti artık bu dönemde tam bir cihan devleti hâline  gelmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">f- Osmanlı  Devleti’nin hızlı yükselişinin sebepleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1.Osman Gazi ve haleflerinin gerçekleştirdiği fetihler,  Anadolu halkı için yeni gaza ve yerleşme sahaları açmakta idi. Osmanlıların  devamlı ilerlemesini gören Anadolu&#8217;daki yiğit ve savaşçı gaziler gittikçe artan  bir sayıda, Rumeli uçlarına intikal ediyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2. Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut alp,  Abdurrahman Gazi, Hacı İlbeyi ve Evrenoz Bey gibi hareket serbestîsi olan  beylerin idaresinde toplanan kuvvetler, devamlı taarruz ve ilerlemeyle yeni  hatlara yerleşiyorlar ve akınlar devam ediyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3. Fethedilen bölgelere, Anadolu&#8217;dan göçen yörük ve  köylü kitleleri, alp-erenler, dervişler, ahiler öncülük etmekteydiler. Onlar  gazilerin yanında, hatta bazen ilerisinde zaviyeler kurarak, sonradan gelen  köylüler için tutunma ve toplanma merkezleri meydana  getiriyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">4. Anadolu&#8217;dan gelen fakir köylülerle ırgatlar, zaviye  etrafında, ekseriya derviş adı altında, bazı yükümlülüklerden muaf olarak  toprağı işlemekte ve bir Türk köyünün doğmasına yol açmakta idiler. Nitekim  Trakya&#8217;da köy adlarının büyük çoğunluğu bu gibi derviş, şeyh veya fakihlerin  isimlerini bugün bile taşımaktadır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">5. Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha çok  istimâlet denilen uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika neticesinde  gerçekleşmekteydi. Osmanlı idaresinin, gayrimüslimlere can ve mal güvenliğiyle  dinlerinde serbestlik tanıması, onların gitgide İslâm&#8217;ı kabul etmelerine yol  açıyordu. Yine bu durumun sonucu olarak çok defa, geniş bölgeler, şehir ve  kasabalar kendiliğinden Osmanlı hâkimiyetini tanımakta  idiler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">6. Osmanlılar, Anadolu&#8217;da, Hıristiyan varlıklarını ve  idare tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılar. Bu  müsamahayı, Rumeli&#8217;de daha geniş surette ve onların eski varlıklarını korumak  üzere uyguladılar. Baştanbaşa Hıristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarımadası  halkı, kısa zaman içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idarî siyasetteki  incelik sayesinde İslamiyet&#8217;i seçti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">7. Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş olan  yönetim tarzı neticesinde, ağır ve keyfî vergiler, soygunlar ve asayişsizlik  yayılmıştı. Buna mukabil, Türklerin disiplinli hareketleri, fethedilen yerlerin  halkına karşı adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir politika takip etmeleri,  vergilerin, tebaanın ödeyebileceği şekilde uygulanması ve özellikle mutaassıp  Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmeleri için ölümle tehdit  edenlere karşı, Türklerin buralardaki unsurların dinî ve vicdanî duygularına  hürmet göstermeleri, Balkan halkının, Osmanlı idaresini Katolik baskısına karşı,  bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep oldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">8. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı, gelişigüzel,  macera ve çapul şeklinde değil, bir program altında, şuurlu bir yerleşme  şeklinde olmuş olmasıdır. Bu da fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve  yeni idareden memnun olmalarına yol açtı. Fetih programının esaslarından biri de  yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve önemli şehir ve kasabalara  Anadolu&#8217;dan göçmenler getirilerek yerleştirmek suretiyle muhtelif kısımlara  ayrılıp, şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve sosyal müesseseler  oluşturulmasıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">9. Nihayet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve  istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra  Hıristiyanlığı kabul etmiş olan, fakat Türklüğünü unutmayan Peçenek, Kuman ve  Gagavuzlar ile Vardarların da etkili olmaları ihtimal  dâhilindedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">2- Fatih ve  Cihan Devleti&#8217;nin Doğuşu<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">a-  İstanbul&#8217;un Fethi</span></strong><span style="font-size: 13pt"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Mehmet, babasının ölümü üzerine ikinci kez Osmanlı  tahtına oturduğunda, devletin ortasında bir şer adacığı hâlinde kalmış köhne  Bizans&#8217;ı ortadan kaldırmayı öncelikle hedef olarak belirlemişti. Böylelikle  Osmanlı devleti tam bir cihan devleti haline gelebilecekti. Hedefini  gerçekleştirmek için ilkin Sırbistan ve Eflâk ile anlaşma imzalayan Fatih,  Karamanoğlu tehlikesini de geçici de olsa bertaraf etti. Bizans&#8217;a ulaşabilecek  muhtemel yardımı önlemek için Boğaz&#8217;ın Avrupa yakasına Rumeli Hisar&#8217;ını  yaptırarak kuşatma hazırlıklarını tamamladı. Nihayet kuşatılan İstanbul&#8217;a karşı  6 Nisan 1453&#8242;te kara ve denizden saldırı başlatıldı. II. Mehmet, Edirne&#8217;de  döktürdüğü çağının en güçlü toplarıyla İstanbul surlarını karadan sarsarken 18  Nisan&#8217;da donanma bütün İstanbul adalarını ele geçiriyordu. Fakat Haliç&#8217;in  zincirle kapatılması sebebiyle kara ve deniz birlikleri müşterek bir harekâta  geçemiyor ve bu durum da kuşatmanın başarısına gölge düşürüyordu. Nihayet 22  Nisan&#8217;da Osmanlı donanmasının karadan Haliç&#8217;e indirilmesi gibi müthiş bir plânın  gerçekleştirilmesi, kuşatmanın seyrini değiştirmeye başlamıştı. Seksen parçalık  donanmayı bir anda karşılarında gören Bizans&#8217;ın direnme gücü artık kırılmıştı.  29 Mayıs 1453&#8242;teki nihaî harekâtla İstanbul fethedildiğinde, II. Mehmet,  Peygamberimizin müjdesine mazhar oluyor ve &#8220;feth-i mübin&#8221; ile &#8220;Fatih&#8221;lik  şerefini elde ediyordu. Bizans’ın ortadan kaldırılması hem Türk tarihi hem de  dünya tarihi açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu fetihle Osmanlı Devleti,  artık tam bir cihan devleti hâline gelmiş, İslâm dünyası ve Avrupa içinde büyük  bir prestij ve güç kazanmıştır. Avrupa için bu fetih çağ açıp, çağ kapayan bir  fetihtir. Katolik Avrupa&#8217;nın, Ortadoks dünyasıyla bütünleşme çabaları,  İstanbul&#8217;un fethiyle önlenmiş, aksine Balkanları da tamamen ele geçirmek  suretiyle Fatih, kısa zamanda Ortadoksları himayesi altına almıştır. Nitekim  Papa V. Nikola&#8217;nın Türklere karşı harekete geçilmesi fikri pek taraftar  bulamamış, aksine, Ege adalarındaki halk, Balkanlardaki bazı despotluklar ve  prensler Fatih&#8217;i İstanbul&#8217;un fethinden dolayı kutlayan mektuplar yazmışlardır.  Papa&#8217;nın isteğine sadece Almanya, Napoli ve Venedik olumlu cevap vermiş fakat  onlar da kendilerinden ziyade Sırp, Macar ve Arnavutları kışkırtarak sonuç  almaya çalışmışlardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">İstanbul’un  Fethi’nin Türk ve Dünya Tarihleri Bakımından Önemli Sonuçları:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> İstanbul’un fethiyle Türk birliği kesin olarak  sağlandı. Anadolu ve Rumeli tabii merkezinde birleşti. Osmanlı Devleti  kuruluşunu tamamlayarak cihan devleti olma yolunda büyük bir hamle attı. Fatih;  Türkler için Büyük Türk Hakanı, Avrupalılar için, aynı zamanda, Doğu Roma  İmparatoru oldu. Ayrıca, Türkler, ticari ve stratejik önemi bulunan boğazların  tek ve mutlak hâkim oldular. Fetih İslam dünyasında sevinçle karşılandı. Memluk  Sultanı fethin eğlencelerle kutlanmasını emretti. Abbasi Halifesi Türk şehitleri  için camilerde dualar okuttu. Fetihte topun kullanılması, Avrupa’nın sosyal ve  siyasi yapısının değişmesine yol açtı. Nitekim top karşısında tutunamayan feodal  hükümdarlar, merkezi hükümete tabii oldular. Ortodoks kilisesinin başı olan  patrik, dini konularda tamamen serbest bırakıldı. Ermeni kilisesi de hürriyetine  kavuşturuldu. Devrine göre ihtilal niteliği taşıyan bu gelişmeler, Orta Çağ’ın  kapandığını ve yeni bir çağın başladığını göstermektedir. Tarihçiler buna Yeni  Çağ adını vermişlerdir. İstanbul’un fethiyle Roma İmparatorluğu da tarihe  karışmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">b- Fatih&#8217;in  Batı Politikaları</span></strong><span style="font-size: 13pt"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">1. Sırbistan  Seferleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İstanbul&#8217;un fethinden sonra Osmanlılara bağlılığını  bildiren ve ele geçirdiği bazı kaleleri geri veren Sırplar Macarlar ile iş  birliği yaparak yeniden düşmanlıklarını göstermeye başlamışlardı. Bunun üzerine  1454–1457 arasında üç kez peşpeşe Sırbistan&#8217;a sefer düzenlendi. Belgrat  dışındaki bütün Sırp toprakları ele geçirildi. Sırp Kralı Bronkoviç&#8217;in ölümüyle  başlayan taht mücadelelerinden faydalanan Osmanlılar, Sırpları vergiye  bağladılar. Taht kavgalarının yeniden alevlenmesi üzerine, Mora seferinde  bulunan Fatih, Sırp meselesine son verilmesini emretti. Mahmut Paşa, 1459&#8242;da  başkentleri Semendire&#8217;yi ele geçirerek, Semendire Sancakbeyliğini oluşturdu.  Böylece Sırbistan&#8217;da 350 yıl sürecek Osmanlı hâkimiyeti başlamış  oluyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">2. Arnavutluk  Seferleri <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Papalık ve Napoli krallığının desteği ve kışkırtmasıyla  harekete geçen Arnavutluk hâkimi İskender Bey, vurkaç taktiği ile Osmanlı  kuvvetlerine baskınlar düzenlemekteydi. Bunun üzerine Fatih, bizzat sefere  çıkmaya karar verdi. 1465 yılında gerçekleşen I. seferde, İlbasan Kalesi&#8217;ni  yaptırıp, içine asker yerleştiren Fatih, Balaban Paşa&#8217;yı bölge için  görevlendirerek, geri döndü. Ancak, Papa ve diğer devletlerden aldığı  kuvvetlerle Türklere saldıran İskender Bey, Balaban Paşa&#8217;yı şehit etti ve  İlbasan kalesi&#8217;ni kuşattı. Bunun üzerine Fatih II. Arnavutluk Seferi&#8217;ne çıktı  (1467). Ele geçirilen topraklarda yeni garnizonlar oluşturuldu. Bu sırada  İskender Bey ölmüş ve yerine oğlu Jean geçmişti. Arnavutlukta başlayan kargaşa  sebebiyle Fatih 3. kez Arnavutluk seferini başlattı. Arnavutların elinde kalmış  olan Kroya ve İşkodra kuşatıldı. Nihayet 1479&#8242;da Arnavutluk da bir Osmanlı  vilayeti haline gelmiş oluyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">3. Mora  Seferleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İstanbul&#8217;un fethinden sonra Bizans İmparatoru XII.  Konstantin&#8217;in oğulları, rakipleri Kantakuzen ailesine karşı Mora&#8217;da,  Osmanlıların yardımını istemişlerdi. Turahanoğlu Ömer Bey, akıncıları ile duruma  müdahale etti ve muhalifler bertaraf edildi. Fakat bu sefer iki kardeş arasında  mücadele başlamıştı. Bölge ülkelerinin Mora&#8217;yı istilâ niyetlerini bilen Fatih  1458&#8242;de harekete geçti. Korent&#8217;i ele geçiren Fatih, Mora&#8217;nın bir kısmını merkeze  bağlayarak, burada bir sancak oluşturdu. Atina ve diğer bölgeler ise Osmanlı  yönetimini kabul etti. Kardeşi Dimitrios&#8217;a karşı Arnavutların desteğini alan  Tomas&#8217;ın Osmanlılarla yapılan anlaşmayı bozması üzerine 2. kez Mora&#8217;ya sefer  düzenlendi. Tomas, Papa&#8217;nın yanına kaçmak zorunda kaldı. Bölgeye çok sayıda Türk  yerleştirildi. Venedikliler bölge halkını Osmanlılara karşı ayaklandırmaya  çalışıyorlardı. Ancak bunda başarı kazanamayan Venedik, Osmanlı kuvvetleri  tarafından bozguna uğratıldı (1465).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">4. Eflâk ve  Boğdan Seferleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yıldırım zamanında vergiye bağlanan Eflâk Prensliği&#8217;nin  başına Fatih tarafından Vlad (Kazıklı Voyvoda) getirilmişti (1456). Osmanlılara  bağlı görünen Vlad aslında gizliden gizliye düşmanlık ediyordu. Vlad&#8217;ın Fatih&#8217;in  elçilerini kazığa oturtarak öldürmesi üzerine 1462 yılında Fatih, Eflâk&#8217;a bir  sefer düzenledi. Boğdan&#8217;dan da yardım alan Osmanlı kuvvetleri voyvodayı uzun  süre takip etti. Neticede, sığındığı Macarların, Osmanlılarla yaptığı anlaşma  üzerine Vlad&#8217;ı esir etmeleri ile mesele çözüldü. Fatih voyvodalığa Radul&#8217;u  getirdi ve Eflâk bir Osmanlı eyaleti hâline geldi. 1455&#8242;ten itibaren Osmanlı  Hâkimiyetini tanıyan Boğdan Prensliği&#8217;nin Kefe&#8217;nin fethinden sonra izlediği  düşmanca siyaset üzerine Osmanlı kuvvetleri 1476&#8242;da Boğdan&#8217;a girdi. Fatih&#8217;in  bizzat başında olduğu Osmanlı kuvvetleri Boğdan ordusunu büyük bir bozguna  uğrattı. Böylece Boğdan da yeniden Osmanlı hâkimiyetini tanımış  oluyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">5.  Bosna-Hersek Seferleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlılara vergi yoluyla bağlı olan Bosna Kralının,  anlaşmalara riayet etmemesi üzerine Üsküp&#8217;ten harekete geçen Fatih, Sadrazam  Mahmut Paşa ve Turahanoğlu Ömer Bey&#8217;e Bosna&#8217;nın tamamen fethedilmesi emrini  vermişti. 1463 yılındaki seferle Bosna Kralı Osmanlı hâkimiyetini yeniden  tanıdı. Ancak şeyhülislamın da fetvasıyla sonra öldürüldü ve bu topraklarda  Bosna Sancakbeyliği oluşturuldu. Fakat ordunun İstanbul&#8217;a dönmesi üzerine aynı  yıl, Macar kralı Bosna&#8217;ya girdi. İkinci kez düzenlenen seferle Osmanlılar, Yayçe  dışındaki bütün kale ve şehirleri yeniden ele geçirdiler. Bosna seferleri  esnasında Hersek Kralı Stefan da ülkesinin bir kısım toprağının Osmanlılara  doğrudan bağlanması şartıyla tahtında bırakılmıştı. Ancak 1483 yılında Hersek  tamamen Osmanlı toprağı hâline gelecektir. Fatih, Bosna&#8217;yı Osmanlı topraklarına  kattığı zaman &#8220;Bogomil&#8221; mezhebindeki Bosnalılara çok iyi davranmıştı. Hem  Katolik hem de Ortadoksların kendi kiliselerine almak için baskı yaptıkları  Bogomiller bu sebeple Osmanlı yönetimine sıcak bakmışlar ve kendilerine sağlanan  din ve vicdan hürriyetinden etkilenerek zamanla Müslüman olmuşlardı. İşte bu  Müslüman Bosnalılara &#8220;Boşnak&#8221; denilmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Fatih devrinde Osmanlıların karada en güçlü komşusu ve  rakibi Macarlar, denizde ise Venedik idi. Macarlar bu dönemde tek başlarına  Osmanlılarla baş edemeyeceklerini bildiğinden, doğrudan bir savaşı göze  alamamış, Fatih de tabiî sınır olan Tuna&#8217;yı geçmeyi düşünmemiştir. Ancak  akıncılar vasıtasıyla, Macaristan&#8217;a güvenliğin sağlanmasına yönelik yüzlerce  başarılı akın düzenlenmiştir. Keza Venedik Cumhuriyeti de Osmanlılarla doğrudan  karşılaşmaktansa Balkanlardaki diğer devletleri kışkırtmayı yeğ tutmuştur. Güçlü  donmasıyla Mora ve Ege&#8217;deki adalara sahip olmak isteyen Venedik, Osmanlılar  karşısında istediği sonucu alamamış, aksine pek çok ada ve kıyı kaleleri  Osmanlıların eline geçmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">6. Ege  Adalarının Fethi<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İstanbul&#8217;u ele geçiren Fatih, Bizans&#8217;a ait bütün  toprakları hâkimiyeti altında birleştirmek istiyordu. Böylece Bizans&#8217;ın yeniden  dirilmesini önleyeceği gibi, iktisadî ve siyasî açıdan da nüfuz alanını  genişletebilecekti. Öncelikle Anadolu kıyısına yakın adaları hedef alan Fatih,  Bizans, Venedik ve Cenevizlilerin elindeki bu adalardan Anadolu&#8217;ya yapılan  korsan akınlarının önünü kesmiş olacaktı. İkinci olarak Orta ve Doğu Akdenizdeki  adalar hedef alınmıştı ki, bu adalar Fatih&#8217;in İtalya&#8217;ya yani eski Roma&#8217;ya  geçişini kolaylaştıracaktı.( Nitekim Gedik Ahmet Paşa komutasındaki bir Osmanlı  donanması Napoli Krallığının elindeki Otranto&#8217;yu fethetmiş ve buradan Güney  İtalya&#8217;ya akınlar düzenlenmiştir.(1480) Fakat Fatih&#8217;in ölümünden sonra başa  geçen II. Bâyezid, Gedik Ahmet Paşa&#8217;yı geri çağırınca, şehir savunmasız kalmış  ve İtalyanlar kaleyi tekrar ele geçirmişlerdir).1456 yılında öncelikle Çanakkale  Boğazı&#8217;na hâkim olan adalardan Gökçeada (İmroz), Taşoz Enez ve Semendirek  adaları ele geçirildi. Aynı tarihlerde Limni ve Midilli halkı Türk yönetimine  girmek için Osmanlılara başvurmuştu. Önce Limni, ardından, uzun süren kuşatmayı  müteakip Midilli (1467) ele geçirildi. Venedikliler 264 yıldır ellerinde  tuttukları Ağrıboz Adası&#8217;ndan Mora ve Ege adalarındaki Türk birliklerine karşı  saldırılarını yoğunlaştırmaktaydılar. Bunu önlemek maksadıyla Ağrıboz&#8217;un fethine  karar veren Osmanlılar neticede 17 gün süren kuşatmadan sonra amaçlarına  ulaştılar. Epir despotunun elindeki Zanta, Kefalonya ve Ayamavra gibi adalar da  Fatih&#8217;in saltanatının son zamanlarında Osmanlı topraklarına dâhil edilmiştir.  Ancak St. Jean şovalyelerinin elindeki Rodos&#8217;a karşı girişilen birkaç muhasara  neticesiz kalmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">c- Fatih&#8217;in  Doğu Politikası<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Karadeniz Politikası; Osmanlılar, Anadolu&#8217;nun büyük bir  kısmını hâkimiyetleri altına almalarına rağmen kuzeyde, Karadeniz kıyısındaki  bazı yerler Trabzon Rumları, Cenevizliler ve Candaroğullarının elinde  bulunuyordu. Anadolu Türk birliğinin sağlanması ve ticaret güvenliği açısından  bu bölgelerin ele geçirilmesi şarttı. İşte bu sebeplerle, Fatih karadan ve  denizden kuvvetlerini harekete geçirdi. 1461 yılında Cenevizlilerin elindeki  önemli bir üs olan Amasra teslim olmak zorunda kaldı. Seferin kendisine karşı  yapıldığını sanan Candaroğlu İsmail Bey, Kastamonu&#8217;yu terk ederek Sinop&#8217;a  çekildi. Bursa&#8217;ya dönerek birliklerini takviye eden Fatih, Trabzon seferine  çıkarken, Sinop da dâhil Candaroğullarının topraklarını savaşmaksızın ele  geçirdi. Fatih&#8217;in asıl amacı 1204 yılında Lâtinlerin İstanbul&#8217;u işgal etmesi  üzerine Bizans hanedanına mensup Komnenlerin ayrı bir devlet oluşturdukları  Trabzon idi. Osmanlılara vergi vermeyi kabul eden Trabzon Rumları bir taraftan  Fatih&#8217;in rakibi olan Uzun Hasan ile ittifak içine girmişti. Nihayet Fatih,  karadan birliklerini Trabzon&#8217;a gönderirken, bir donanma da Sinop&#8217;tan kalkarak  bölgeye yöneldi. Bu sırada Uzun Hasan&#8217;ın Osmanlı ordusunu arkadan çevirebileceği  ihtimaline karşı Fatih, ordusunu Sivas&#8217;ın güneyinden Yassıçemen&#8217;e çevirdi. Uzun  Hasan&#8217;ın annesi Sara Hatun&#8217;un ricası üzerine Akkoyunlularla bir anlaşma yapıldı.  Anlaşmaya göre Akkoyunlular, Trabzon Rumlarına yardım etmemeyi vaat etmişlerdir.  Anlaşmanın akabinde kara ve denizden Trabzon yeniden kuşatıldı. Çaresiz kalan  Trabzon Hâkimi David Komnen şehri teslim etmeyi kabul etti (26 Ekim 1461).  Böylece 258 yıl devam eden Trabzon Rum İmparatorluğu da tarihe karışmış  oldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Karadeniz&#8217;in Anadolu kıyılarını tamamen hâkimiyetine  alan Fatih&#8217;in bundan sonraki hedefi, önemli ticaret limanları olan Ceneviz  kolonilerini ortadan kaldırarak, Karadeniz&#8217;i tam bir Türk gölü yapmak  idi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Gedik Ahmet Paşa komutasındaki donanma 1475 yılında  Kefe, Azak ve Menkup iskele ve kalelerini ele geçirdi. Böylece Osmanlılar,  Altınorda Hanlığı&#8217;nın zayıflamasıyla ortaya çıkan Kırım Hanlığı ile komşu oldu.  Azak Kalesi&#8217;nin düşürülmesi sonucunda bazı Cenevizliler ile birlikte Kırım  hanlarından Mengli Giray Han da esir edilmişti. Mengli Giray Han&#8217;ın İstanbul&#8217;a  getirilmesiyle Kırım Hanlığı Osmanlı hâkimiyetine girmiş oldu (1478). Kırım  hanları 350 yıl boyunca Osmanlıların batıya karşı en güçlü müttefikleri olarak  hizmet vermişlerdir. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Anadolu’da Türk Birliğinin  Gerçekleşmesi;</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Osmanlıların kuruluş  devrinden beri en ciddî rakipleri durumundaki Karamanoğulları, Fatih&#8217;in  politikalarına karşı, Akkoyunlu ve Memlûklu devletlerinin desteğini sağladığı  gibi, Venediklilerle de bir ittifak kurmakta sakınca görmemişlerdi. Bu düşmanca  tavır üzerine Fatih 1466 yılında Karamanoğulları üzerine yürümeye karar verdi.  Beylik topraklarının büyük kısmı Osmanlıların eline geçmesine rağmen Fatih,  Larende ve Silifke yörelerine çekilen Karamanoğullarına karşı mücadeleyi,  Otlukbeli Savaşı&#8217;nın sonrasında da sürdürmüştür. Fakat Karaman Beyi Kasım&#8217;ın  ölümünden sonra (1483) beylik tamamen ortadan kalkmış olacaktır. Akkoyunlu Beyi  Uzun Hasan, 1467 yılında Karakoyunlu topraklarına sahip olunca Osmanlılar  aleyhine hâkimiyetini genişletmeye başlamıştı. Anadolu birliği yönündeki bu  tehlike üzerine Fatih, 1473&#8242;te harekete geçti. Otlukbeli mevkiinde yapılan  savaşta Osmanlılar büyük bir zafer kazandılar. Artık Akkoyunlular Osmanlılar  için bir tehlike olmaktan çıkmıştı. <strong><o:p></o:p></strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">II. BAYEZIT  DEVRİ<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Cem Sultan  Olayı</span></strong><span style="font-size: 13pt">:</span><span class="MsoHyperlink"><span style="font-size: 13pt; color: yellow; font-family: 'Comic Sans MS'">  </span></span><span style="font-size: 13pt">Fatih&#8217;in ölümüyle oğulları II.  Bayezıt ve Cem Sultan arasında taht kavgası başlamış, Cem Sultan Bayezıt&#8217;a  yenilmiş ve Mısır&#8217;daki Memlük Devletine sığınmıştır. Bir süre sonra yeniden  Anadolu&#8217;ya gelen Cem Sultan tekrar taht mücadelesine girişmiş, ancak yine  başarısız olarak, bu defa da Rodos adasına kaçarak, buradaki Saint Jan  Şövalyelerine sığınmıştı. Şövalyeler Cem&#8217;i Papaya teslim etmişler, daha sonra  Fransa&#8217;ya gönderilen Cem burada ölmüştür. 3 Mayıs 1481&#8242;de Fatih Vefatından 4 yıl  sonra 1499 yılının Ocak ayında Cem Sultan&#8217;ın cenazesi Osmanlı topraklarına  getirilerek Bursa&#8217;da kardeşi Şehzade Mustafa&#8217;nın yanına gömüldü. Böylece yıllar  süren macerası sona erdi ve en azından cenazesi kendi topraklarına  defnedildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Cem Sultan&#8217;ın Hırıstiyan Avrupa&#8217;nın elinde olması,  II.<span>  </span>Bayezıt döneminde Avrupa&#8217;ya karşı  Osmanlıların önemli bir sefer geliştirmesini önlemiştir. Bu yüzden II.<span>  </span>Bayezıt Dönemi sönük bir devir  olmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Cem Olayının  Osmanlı Devletine Etkileri</span></strong><span style="font-size: 13pt"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1)- Cem&#8217;in hırıstiyanların eline geçmesi, batılı  devletlerin Osmanlı Devleti&#8217;nin iç işlerine karışmasına neden  olmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2)- Osmanlılar&#8217;ın batıdaki fetihlerinin durmasına neden  olmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3)- Cem Sultan’ın Memlükler’e sığındığı dönemde bu  devlet tarafından padişah gibi karşılanıp, himaye görmesi, Osmanlı-Memlük  ilişkilerinin daha da bozulmasına sebep olmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Osmanlı-Venedik İlişkileri</span></strong><span style="font-size: 13pt">: Bu dönemde de Venediklilerle deniz savaşı yapılmış,  Osmanlılar yenilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Osmanlı-İran  İlişkileri</span></strong><span style="font-size: 13pt">: İran&#8217;da Akkoyunlu  Devleti&#8217;nin yerine Safevi Devleti kurulmuştu. Safeviler:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">a)- Doğu Anadolu&#8217;yu ele geçirmek  istiyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">b)- Anadolu&#8217;ya gönderdikleri dervişlerle Şii mezhebini  Anadolu&#8217;da yaymaya çalışıyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Safevilerin bu faaliyetleri sonucu 1511 yılında  Anadolu&#8217;da Şah Kulu İsyanı çıktı. O sırada Trabzon valisi olan Şehzade Selim  (Yavuz), babası II. Bayezıt&#8217;ın Safevi ve Şii tehlikesine karşı yeterli önlem  almaması üzerine Yeniçerilerin desteğiyle babasını tahttan indirerek padişah  oldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">II. Bayezıt  Döneminde Osmanlı Memlük İlişkileri</span></strong><span style="font-size: 13pt"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı Memlük ilişkilerinin bozulma  sebepleri:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">a)- Fatih Döneminde Hicaz suyolları meselesi. Fatih  Memlük Sultanına Mekke yolunda gerekli önlemlerin alınarak hacıların rahatça  seyahat etmelerinin sağlanmasını rica etmişti. Ancak Memlükler bu isteği iç  işlerine karışma şeklinde yorumlamışlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">b)- Memlüklerin Cem Sultan&#8217;ı himaye  etmeleri,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">c)- Osmanlı Devleti ile Memlük Devleti arasında yer alan  Güneydoğu Anadolu&#8217;daki Dulkadiroğulları Beyliği yüzünden iki devletin  çekişmesi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Sonuç</span></strong><span style="font-size: 13pt">: Osmanlı  Devleti ile Memlükler arasında 8 yıl süren savaş yaşandı. Bu savaş süresince iki  taraf birbirlerine karşı üstünlük sağlayamadılar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt"><strong><span style="font-size: 13pt">Karamanoğulları Beyliğine Son <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt"><strong><span style="font-size: 13pt">Verilmesi</span></strong><span style="font-size: 13pt"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Bayezıt döneminde Cem olayına karıştığı için bu  beylik kesin olarak ortadan kaldırıldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">Yavuz Sultan Selim  Devri</span></strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Henüz Trabzon&#8217;da vali iken Doğu&#8217;da Safevilerin nasıl  güçlendiğini gören ve onlarla başarılı bir mücadeleye giren Selim, tahta  çıktıktan sonra, Anadolu&#8217;daki mezhep mücadelesine bir son vermek için  Safevilerle doğrudan savaşa girmeyi kaçınılmaz görmekteydi. Nihayet ordusunun  başında Doğu seferine çıkan Yavuz Selim, Çaldıran Ovası&#8217;nda Şah İsmail&#8217;in  ordusuyla büyük bir meydan muharebesi yaptı. İki Türk hükümdarının  mücadelesinden Selim üstün çıktı (23 Ağustos 1514). Doğu Anadolu toprakları  Osmanlıların eline geçti. Yavuz, Tebriz&#8217;e kadar Şah İsmail&#8217;i takip etti.  Dulkadiroğulları beyliği Osmanlı yönetimine alındı ve sonra ilhak edildi (1515).  Babası döneminde Memlûklara karşı yapılan seferlerin çoğu kez başarısızlıkla  neticelenmesi, Osmanlıların doğu&#8217;da ve İslâm dünyasında üstünlük kurmaları  önündeki en büyük engel idi. Bu sebeple, Safavi tehlikesini bertaraf ettikten  sonra Yavuz, Memlûklara karşı büyük bir ordu hazırladı. Mısır Memlûk Sultanı  Kansu Gavri, Osmanlı ordusunu Halep&#8217;in kuzeyinde karşıladı. Ancak Mercidabık  Savaşı Osmanlıların zaferiyle son buldu (24 Ağustos 1516). Kansu Gavri savaş  sırasında öldü. Malatya&#8217;dan Sina yarımadasına kadar olan topraklar Osmanlıların  eline geçti. Kışı Şam&#8217;da geçiren Yavuz, tekrar Mısır&#8217;a yöneldi. Yeni Memlûk  Sultanı Tomanbay ile Kahire&#8217;nin kuzeyindeki Ridaniye mevkiinde yapılan savaşı da  Osmanlılar kazandı. (22 Ocak 1517). Bu savaş Memlûk Devleti&#8217;nin sonu oldu.  Suriye, Filistin, Mısır ve Hicaz Osmanlı hâkimiyetine girdi. Hülagû&#8217;nun Bağdat&#8217;ı  işgal etmesiyle Memlûk himayesine giren halifelik müessesesi de böylece  Osmanlılara geçmiş oluyordu. Nitekim Mekke şerifi şehrin anahtarını Yavuz Sultan  Selim&#8217;e sunarak itaatini bildirmişti. Yavuz dönemi Osmanlıların doğu&#8217;da ve İslâm  dünyası&#8217;nda en büyük güç haline geldiği bir dönemdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">Yükseliş Döneminin  Zirvesi<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">Kanuni Sultan  Süleyman<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yavuz Sultan Selim&#8217;in sekiz yıl süren hâkimiyet  devrinden sonra Osmanlı tahtına oğlu I. Süleyman geçti (1520). I. Süleyman&#8217;ın 46  yıllık saltanatında Osmanlı Devleti siyasî, askerî ve iktisadî açılardan zirveye  ulaşmıştır. Bu sebeple dost düşman ona Kanuni, Muhteşem, Büyük Türk gibi  lâkaplarla hitap etmiş ve tarihe de böyle geçmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Avrupa&#8217;daki  Gelişmeler<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kanuni döneminde özellikle Avrupa&#8217;da önemli dinî ve  siyasî değişiklikler söz konusudur. Güçlü Macar krallığının Osmanlı hâkimiyetine  girmesinden sonra, Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Şarlken en ciddî rakip hâline  gelmiş, onun oluşturduğu imparatorluğun uzantısı durumundaki Avusturya  Arşidükalığı Osmanlılara sınırdaş olmuştur. Bu devlet ile Avrupa&#8217;nın en güçlü  hanedanı olacak olan Habsburglar Avrupa&#8217;yı âdeta parselleyeceklerdir. Bu dönemde  güçlenmeye başlayan Protestanlık, Avrupa&#8217;da mezhep çatışmalarının  şiddetlenmesine sebep olmuştu. Doğu Avrupa&#8217;da da Lehistan ve Ortadoks Rusya  güçlenmeye başlamıştı. Kanuni, Avrupa&#8217;daki siyasî ve dinî çekişmelerden  faydalanarak, onların birleşmemesine özen göstermiş ve bunu bir devlet  politikası hâline getirmiştir. Yine bu dönemde Akdeniz&#8217;de ve Okyanuslarda güçlü  bir ticarî ve iktisadî filo oluşturan İspanyol ve Portekiz donanmaları  Venedik&#8217;in yerini almış görünüyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Belgrat&#8217;ın  Fethi ve Macaristan Seferi<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Fatih&#8217;in Sırbistan seferinde ele geçirilemeyen Belgrat,  Avrupa içlerine yapılacak akınlar için bir sıçrama noktası idi. Bu sebeple  Kanuni, Macaristan seferine çıktığında ilkin Belgrat&#8217;ı kuşattı ve ele geçirdi  (1521). Burayı bir üs olarak kullanan Osmanlılar artık rahatlıkla Avrupa  içlerine sefer yapabilecekti. Nitekim Şarlken&#8217;e tutsak olan Fransa Kralı  Fransuva&#8217;yı, kendisinden yardım talep etmesi üzerine, kurtarmayı amaçlayan  Kanuni, 1526 yılında karşısındaki ittifakı parçalamak amacıyla yeniden  Macaristan üzerine bir sefer düzenledi. 29 Ağustos 1526&#8242;da Mohaç Meydan  Muharebesi ile Macar ordularını imha eden Kanuni, Budin&#8217;i (Budapeşte) ele  geçirdi. Macaristan&#8217;ın bir bölümü ilhak edildi ve kalan kısmı Erdel Krallığı  oluşturularak Osmanlı hâkimiyetine alındı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Avusturya  Seferleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Macaristan&#8217;ın ele geçirilmesi üzerine, ölen Macar kralı  ile akrabalığını öne süren Avusturya Arşidükü Ferdinand, Macar topraklarında hak  iddia etmiş ve Budin&#8217;i işgal etmişti. Bunun üzerine Kanuni, yeniden Macaristan&#8217;a  sefer düzenledi. Budin kurtarıldı. Ancak Kanuni&#8217;nin asıl maksadı Viyana idi.  Osmanlı ordusu şehri kuşattı ise de ele geçirmeye muvaffak olamadı(1529). I.  Viyana Kuşatması&#8217;nın sonuçsuz kalmasından cesaretlenen Ferdinand, Budin&#8217;i tekrar  işgal etti. Kanuni ünlü &#8220;Alman Seferi&#8221; ile mukabele ederek işgal edilen yerleri  geri aldı. Ferdinand ile İstanbul&#8217;da bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre  Ferdinand, Macaristan üzerinde hak talep etmeyecek ve Osmanlı hâkimiyetini  tanıyacak ve elinde bulundurduğu Macaristan&#8217;a ait topraklar için de Osmanlılara  vergi verecekti (1533).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ferdinand&#8217;ın Macar kralının ölümünü fırsat bilerek  anlaşmayı bozması üzerine Kanuni yeniden sefere çıktı. 1562&#8242;deki bu sefer  sonucunda Macaristan&#8217;da Erdel Beylerbeyliği oluşturuldu. Avusturyalılar fırsat  buldukça Macar topraklarına tecavüz etmişler ve her seferinde de Osmanlılardan  gerekli cevabı almışlardır. Nitekim Kanuni&#8217;nin son seferi de Avusturya&#8217;ya karşı  olmuş ve Zigetvar Kalesi kuşatılmıştır (1566).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong><span style="font-size: 13pt">Fransa ile  Münasebetler ve İlk <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong><span style="font-size: 13pt">Kapitülâsyon  <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Avrupa birliğini sağlamak isteyen Roma-Cermen İmparatoru  Şarlken, bu maksatla Fransız Kralı Fransuva&#8217;yı esir etmişti. Kendisinden yardım  isteyen kral ile iyi ilişkiler kuran Kanuni böylece Şarlken&#8217;e karşı bir müttefik  kazanmış oluyordu. 1535 yılında iki ülke arasında ticaret ve dostluk anlaşması  imzalandı. Anlaşma ile her iki ülke serbest ticaret hakkı elde edecek ve bu  haklar iki hükümdarın yaşadığı sürece geçerli olacaktı. Lâkin kapitülasyon  adıyla tarihe geçecek olan bu ticarî imtiyazlar sürekli hâle getirilmiş, sonraki  devlet adamlarının basiretsizliği sebebiyle tek taraflı işlemeye başlamış ve  başka devletlere de imtiyazların tanınmasıyla Osmanlı ekonomisi giderek dışa  bağımlı hâle gelmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">İranla  Münasebetler <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Şah İsmail&#8217;in yerine geçen oğlu I. Şah Tahmasp, babası  gibi, Osmanlıların düşmanı olan Venedik ve Avusturya ile ittifak kurmakta bir  beis görmüyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı ordusu, Avrupa&#8217;ya sefere çıktığında Safaviler,  Doğu Anadolu topraklarına karşı saldırıya geçiyordu. Bu sebeple, Kanuni, Irakeyn  (iki Irak; Irak-ı Acem ve Irak-ı Arap) seferi diye bilinen bir sefere çıktı  (1534–35). Tebriz ve Bağdat Osmanlı topraklarına katıldı. Osmanlının Avrupa ile  ilgilenmesinden yararlanan Safaviler fırsat buldukça yeniden harekete  geçtiklerinden, bölgeye 1555 yılına kadar Nahcivan ve Tebriz üzerine birkaç kez  sefer düzenlenmiştir. Osmanlılar karşısında fazla bir varlık gösteremeyen Şah  Tahmasp nihayet barış anlaşması imzalamayı kabul etmek zorunda kalmış ve Amasya  Antlaşması (1555) ile Osmanlı üstünlüğünü kabul ederek Bağdat, Tebriz ve Doğu  Anadolu&#8217;nun Osmanlı hâkimiyetinde olduğunu tasdik  etmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Deniz  Seferleri ve Fetihler<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kanuni devri karada olduğu gibi denizlerde de büyük bir  üstünlüğün sağlandığı bir devirdir. Fatih&#8217;in alamadığı, St. Jean şövalyelerinin  elindeki Rodos ve çevresindeki adacıklar, başarılı bir kuşatma sonunda ele  geçirilmiş (1522. II. Bâyezid zamanından beri Akdeniz&#8217;de serbestçe faaliyet  gösteren Barbaros kardeşlerin devlet hizmetine alınmasıyla deniz ve kıyılarda  pek çok yer Osmanlı hâkimiyetine dâhil olmuştur. Cezayir&#8217;i ellerinde bulunduran  ve Osmanlılar adına, 1492 yılında İspanya&#8217;da soykırıma uğrayan Musevîleri  İstanbul&#8217;a gemilerle nakleden Barbaros kardeşler haklı bir üne sahip olmuşlardı.  1533 yılında Cezayir&#8217;i Osmanlılara bırakarak kaptan-ı deryalık görevini kabul  eden Barbaros Hayrettin Paşa (Hızır Reis), 1538 yılında Andrea Doria  komutasındaki Haçlı donanmasını Preveze&#8217;de büyük bir bozguna uğratarak,  Osmanlıların Akdeniz&#8217;in tek hâkimi olduğunu bütün dünyaya kabul  ettirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Barbaros&#8217;un ölümünden sonra yerine geçen Turgut Reis de  fetihlere devam etti. Nitekim St. Jean şövalyelerinin elinde bulunan Trablusgarp  onun tarafından fethedilmiş (1551), Preveze&#8217;den sonraki en büyük deniz zaferi  sayılan Cerbe Savaşı sonunda Haçlı donanması bir kez daha hezimeti tatmıştır.  Sadece Akdeniz&#8217;de değil Kızıl Deniz ve Hint Okyanusunda da Osmanlı donanması  faaliyette bulunmuştur. Uzak denizlerde istenilen sonuçlar elde edilememişse de  bu dönemde Yemen ve Arabistan&#8217;ın güney kıyıları ile Habeşistan ele  geçirilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Kanuni&#8217;nin  Ölümü ve Sonrası <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Zigetvar Muhasarası esnasında hastalanan Kanuni kalenin  fethini göremeden 66 yaşında öldü (1566). Siyasî, askerî ve iktisadî bakımlardan  Osmanlıyı zirveye çıkaran bu büyük hükümdarın yerine geçen ne II. Selim  (1566–1574) ne de III. Murat (1574–1595) aynı evsafta kişiler değillerdi. Ancak  Kanuni devrinde başlayan fetih rüzgârları o derece şiddetliydi ki, bu  hükümdarlar devrinde de hızını devam ettirebildi. Şüphesiz bu başarılarda  sadrazam Sokullu Mehmet Paşa&#8217;nın dirayetli siyasetinin de rolü büyüktür.  Anadolu&#8217;nun Akdeniz&#8217;e bakan kıyılarında bir çıbanbaşı gibi duran Venedik&#8217;in  elindeki Kıbrıs bu fetih rüzgârıyla kuşatıldı. Lala Mustafa Paşa komutasındaki  Osmanlı donanması adayı ele geçirir geçirmez (1571), buraya Anadolu&#8217;nun çeşitli  sancaklarından Türkler yerleştirildi. Artık Kıbrıs da Türk olmuştu. Bu durumu  hazmedemeyen Venedik, İspanyol, Malta donanmaları Papa ve diğer bazı Avrupa  devletlerinin de desteği ile harekete geçerek büyük bir savaş filosu  oluşturdular. Korent Körfezi yakınlarında, İnebahtı önlerinde yapılan deniz  savaşını Osmanlılar kaybetti (1571).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ancak kendileri de oldukça fazla zaiyat verdiğinden,  Haçlı donanması Osmanlı kadırgalarını takip edecek durumda değildi. Sokullu kısa  zamanda donanmayı yenileyerek yeniden Akdeniz&#8217;e indirdi. Venedik bu durum  karşısında yeni bir savaşı göze alamadı ve Osmanlılara vergi vermeyi kabul etti.  Kılıç Ali Paşa komutasındaki donanma Tunus&#8217;u yeniden Osmanlı topraklarına kattı  (1574). Bu esnada II. Selim ölmüş ve yerine III. Murat geçmişti. Bu padişah  devrinde, Şah Tahmasp&#8217;ın ölümüyle çalkanan İran&#8217;a savaş açıldı (1576). Gürcistan  ve Azerbaycan&#8217;ın büyük bir kısmının ele geçirilmesiyle neticelenen ilk seferden  sonra savaş 15 yıl sürdü. Bu uzun savaş ile daha fazla yıpranmak istemeyen  Osmanlı Devleti ile İran arasında 1590&#8242;da bir barış anlaşması yapıldı. Yine bu  dönemde başlayan Türk-Macar Savaşı I. Ahmet devrine kadar devam etti. Don ve  Volga nehirlerini birleştirmeyi amaçlayan kanal projesi ile Süveyş kanalı  teşebbüsünün mimarı olan Sokullu&#8217;nun 1579&#8242;daki ölümü ile Osmanlı Devleti büyük  bir yara almıştır. Özellikle III. Murat’ın oğlu III. Mehmet’in (1595–1604),  hükümet işlerini annesine bırakıp, bir köşeye çekilmesi Osmanlı&#8217;yı XVII.  yüzyılda daha kötü yılların bekleyeceğinin âdeta habercisi  idi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">DURAKLAMA  DEVRİ<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Osmanlı  Devleti’nin Duraklamasının Sebebleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">A &#8211; </span></strong><strong><span style="font-size: 13pt">İç  Nedenler<span style="text-transform: uppercase"><o:p></o:p></span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">1-  </span></strong><span style="font-size: 13pt">Kanuni’den sonra gelen padişahlar  devlet yönetiminden uzaklaşmışlardı, seferlere katılmıyorlardı. Böylelikle  sadrazamlar padişah adına devleti yönetmeye başladılar. Sokullu Mehmet Paşa ve  Köprülü ailesi döneminin padişahlarını gölgeleri altında  bırakmışlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">2-  </span></strong><span style="font-size: 13pt">Kanunlara uyulmamış, ocak ağaları ve  saray kadınları ve ulema sınıfı devlet işine karışınca devlet yönetimi bozulmaya  başlamıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">3-  </span></strong><span style="font-size: 13pt">I. Ahmet’ten sonra şehzadelerin sancağa  çıkma usulü kalkınca, şehzadeler devlet yönetiminde tecrübe kazanmaktan yoksun  kaldılar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">B &#8211; </span></strong><strong><span style="font-size: 13pt">Dış  Sebepler<span style="text-transform: uppercase"><o:p></o:p></span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">1-  </span></strong><span style="font-size: 13pt">Devletin doğal sınırlarına  ulaşması.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">2-  </span></strong><span style="font-size: 13pt">Avrupa’da merkezi krallıkların  kurulması.(Topun kullanılması, feodalitenin çözülmesi)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">3 &#8211;  </span></strong><span style="font-size: 13pt">Avrupa’da Reform ve Rönesans sonucu  bilim ve tekniğin çözülmesi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">4 &#8211;  </span></strong><span style="font-size: 13pt">Avrupa’nın coğrafi keşiflerle birlikte  yeni ticaret yolları bulması, İpek ve Baharat yolunun önemini  kaybetmesi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">5 &#8211;  </span></strong><span style="font-size: 13pt">Coğrafi keşifler sonucu Avrupa’da  altının artması ve akçenin değerini kaybetmesi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Duraklama  Dönemi ve Son Başarılar<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">III. Mehmet zamanında Avusturya&#8217;ya karşı devam ettirilen  savaşlarda Eğri, Kanije ve Haçova zaferleri elde edilmişse de I. Ahmet  (1604–1617), Zitvatorok Antlaşmasını imzalayarak (1606), Osmanlının, Avrupa&#8217;daki  üstünlüğünün sona erdiğini bir anlamda kabul ediyordu. Her ne kadar ele geçen  topraklar bu anlaşmayla Osmanlıda kalıyorsa da, artık iki devletin &#8220;eşit&#8221;  sayıldığı hükme bağlanmıştı. XVI. yüzyıl başlarından itibaren Avusturya ve  İran&#8217;la girilen uzun savaşlar, ehliyetsiz idareciler, liyakatin yerini iltimas  ve rüşvetin alması, buna bağlı olarak devletin askerî ve iktisadî düzeninin  temelini oluşturan tımar sisteminin bozulmaya başlaması, devletin güç ve  otoritesini, halkın huzur ve asayişini güvenliğini sarsmıştır. XVII. yüzyıla  girilirken bu olumsuz şartlar, anarşinin artmasına sebep olmuştur. Merkez ve  taşra teşkilâtında görülen bozulmalar, pek çok isyanın çıkmasını ve dolayısıyla  devlet nizamının sarsılmasını beraberinde getirmiştir. Bu isyanları üç grupta  toplamak mümkündür; Taşrada çıkan Celalî İsyanları, Eyalet İsyanları ve İstanbul  merkezli Kapıkulu İsyanları. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Celalî İsyanları’nın en önemli sebepleri, yukarıda da  belirttiğimiz gibi, devletin uzayan savaşlara bağlı olarak azalan gelirlerini  karşılayabilmek için vergileri artırması, tımar sistemindeki bozulmalar ve  köylünün artan vergilere karşı huzursuzlukları idi. Halkın devlete olan  güveninin sarsılması, isyancıların gücünü daha da artırıyordu. Kalenderoğlu,  Karayazıcı, Deli Hasan gibi Celâlîlerin isyanlarına, medrese öğrencisi suhteler  ve başıboş leventlerin isyanları da eklenince, devlet isyanları bastırmada  oldukça zorlandı. Bu isyanlar yüzünden özellikle Anadolu&#8217;da dirlik ve düzenlik  kalmadığı gibi, iktisadî durum da oldukça bozulmuştur. Yine bu otorite boşluğu  nedeniyle Erzurum ve Sivas gibi yerlerin valileri ile Yemen, Bağdat, Eflâk,  Boğdan gibi bağlı eyaletlerin yerli yöneticileri de isyan  etmişlerdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İstanbul&#8217;daki yeniçerilerin ulûfelerini zamanında  alamamalarını bahane ederek çıkardıkları isyanlar doğrudan sarayı hedef  almıştır. Fesat yuvası hâline gelen Yeniçeri Ocağı&#8217;nı düzenlemek isteyen II.  Osman (1618–1622) yeniçerilerin hışmına uğramış, isyancılar sarayı basmıştır.  Yeniçeriler, Genç Osman&#8217;ı tahttan indirerek yerine, III. Mehmet&#8217;in kardeşi I.  Mustafa&#8217;yı getirmişler ve bununla da kalmayarak, Genç Osman&#8217;ı Yedikule  Zindanlarında katletmişlerdir. Bu olay yeniçerilerin bir padişahı tahttan  düşürüp, katletmelerinin ilk örneği olması açısından dikkat  çekicidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yeniçerilerin başa geçirdiği I. Mustafa&#8217;nın bir yıl  sonra ölmesiyle, Osmanlı tahtına IV. Murat geçer (1623–1640). Genç padişah,  hâkimiyetinin ilk on yılında devlet idaresindeki üstünlüğün Valide Kösem  Sultan&#8217;a bırakmış ve güçlenene kadar fesat çıkaranlara karşı tedbirli  davranmıştır. Ancak saraydaki huzursuzluk ve Anadolu&#8217;da yeniden patlak veren  isyanların tehlikeli boyutlara ulaşması üzerine 1632&#8242;de duruma müdahale eden IV.  Murat, kısa zamanda otoriteyi tesis etmiştir. Sert tedbirlerle nifak  çıkaranları, şeyhülislâm ve kardeşleri de dâhil, öldürtmekten çekinmemiş,  boşalan devlet hazinesini yeniden çeki düzene koymuştur. Toparlanan Osmanlı  Devleti, Bağdat&#8217;ı ele geçiren İran&#8217;a savaş açtı. IV. Murat, ünlü seferiyle  Bağdat&#8217;ı geri aldı (1638). İran ile yapılan Kasr-ı Şirin Antlaşmasıyla (1639),  bugünkü sınırlara yakın olan Türk-İran sınırı yeniden  çizildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1640&#8242;ta, IV. Murat&#8217;ın ölmesi üzerine yerine kardeşi I.  İbrahim geçti (1640–1648). Fakat onun sekiz yıllık saltanatında devlet her  açıdan kötülemeye başlamıştı. Sonunda 1648 yılında o da öldürüldü ve çocuk  yaştaki IV. Mehmet Osmanlı tahtına çıkarıldı (1648–1687). Harem ve Yeniçeri  Ocağı devlet işlerine istedikleri gibi müdahale eder olmuşlardı. Bu kötü gidiş  1656&#8242;da Köprülü Mehmet Paşa&#8217;nın sadrazamlık vazifesine getirilmesine kadar devam  etti. Köprülü Mehmet Paşa ve onun ailesinden olan diğer sadrazamlar XVIII.  yüzyıl başlarına kadar Osmanlı Devleti&#8217;nin idaresinde belirleyici bir rol  oynamışlardır. Köprülüler Devri olarak bilinen bu dönemde geçici de olsa bir  istikrar sağlanmış ve Osmanlılar son fetihlerini bu devirde  gerçekleştirebilmişlerdir. Köprülü Mehmet Paşa, içerde sükûneti sağladığı gibi,  Venediklilerin eline geçmiş olan Bozcaada ve Limni&#8217;yi geri alıp, Çanakkale  Boğazı&#8217;nı ablukadan kurtardı. Köprülü Mehmet Paşa öldüğünde, padişah yine geniş  yetkilerle oğlu Köprülü Fazıl Ahmet Paşa&#8217;yı sadarete getirdi (1661). Erdel  işlerine karışan Avusturya&#8217;ya karşı başlatılan savaşta Fazıl Ahmet Paşa, Uyvar&#8217;ı  fethetti. Avusturya yapılan anlaşmayla, Erdel ile Uyvar ve Neograt kalelerinin  Osmanlı hâkimiyetinde olduğunu kabul etti. Uzun süredir kuşatılan, Venedik&#8217;in  elindeki Girit, Kandiye Kalesi&#8217;nin düşmesiyle Osmanlı hâkimiyetine girdi (1669).  Lehistan&#8217;a yapılan sefer sonucunda Podolya da Osmanlı topraklarına katıldı  (1676).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Büyük başarılara imza atan Fazıl Ahmet Paşa&#8217;nın genç  yaşta ölmesi üzerine, IV. Mehmet, Köprülü&#8217;nün damadı Kara Mustafa Paşa&#8217;yı  sadrazamlığa getirdi (1676).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kara Mustafa Paşa, Çehrin&#8217;i ele geçirdi (1678). Bu  zaferden sonra, Ruslar, Dinyeper nehrinin sağında kalan toprakları Osmanlılara  bırakmak zorunda kaldıkları ilk anlaşmayı Türklerle yapmıştır (1681). Zaferlerin  devamı getirerek Osmanlı&#8217;yı yeniden Avrupa&#8217;daki en geniş sınırlara ulaştırmak  isteyen Kara Mustafa Paşa, Orta Macaristan&#8217;da, Katolik Avusturya&#8217;ya karşı isyan  eden Protestan Macarları himayesine aldı. İmre Tököli Osmanlılar tarafından Orta  Macaristan kralı olarak tanındı. Mustafa Paşa, büyük bir orduyla Viyana&#8217;ya sefer  düzenledi. Kanuni&#8217;nin ele geçiremediği Avusturya&#8217;nın merkezi Viyana&#8217;ya karşı  başlatılan bu ikinci sefer boyunca Osmanlılar hiçbir direnmeyle karşılaşmadılar.  1683&#8242;te kuşatma başladığında, Avusturya imparatoru çoktan şehri terketmişti.  Ancak kuşatmanın uzun sürmesi, Lehistan ve Alman askerlerinin, şehrin imdadına  yetişmesiyle neticelendi. İki ateş arasında sıkışan Kara Mustafa Paşa, büyük bir  bozguna uğradı. (12 Eylül 1683). Osmanlılar Belgrat&#8217;a kadar geri çekilmek  zorunda kaldı. Viyana bozgunu, sadrazamın Belgrat&#8217;ta hayatına mal olmuştu.  Osmanlı devletine karşı Avusturya, Lehistan, Malta, Venedik ve son olarak  Rusların katıldığı (1696) büyük bir ittifak oluşturuldu. Osmanlılar dört cephede  bu ittifaka karşı mücadele verdiği sırada, içte de huzursuzluk artmaktaydı. IV.  Mehmet’in tahttan indirilmesiyle yerine geçen II. Süleyman (1687–1691), ve daha  sonra II. Ahmet (1691–1695) devirlerinde de huzursuzluk devam etti. Bu dönemde  yine bir Köprülüzade olan Fazıl Mustafa Paşa, ordu ve maliyeyi düzene koymaya  yönelik başarılı icraatlerde bulunmuş ise de aynı aileden Hüseyin ve Nu&#8217;man  Paşalar, sadaret makamında başarı sağlayamamışlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Mustafa (1695–1703), Viyana bozgunu ve ardından  gelen toprak kayıplarını önlemek amacıyla üç kez Avusturya&#8217;ya sefer düzenledi,  ilk iki seferde kısmen başarı sağlandıysa da son seferde Osmanlı ordusu Zenta  denilen yerde bozguna uğradı. Bunun üzerine İngiltere&#8217;nin araya girmesiyle  Osmanlılar, ittifak güçleriyle Karlofça Antlaşması&#8217;nı imzalamak zorunda kaldı  (26 Ocak 1699). 25 yıl için geçerli olacak bu anlaşma sonunda, Avusturya&#8217;ya  Macaristan&#8217;ın büyük bir bölümü ve Erdel, Venediklilere Dalmaçya kıyıları ve  Mora, Lehistan&#8217;a ise Podolya ve Ukrayna bırakılıyordu. Rusya ile yapılan üç  yıllık ayrı bir anlaşma ile de Azak Kalesi Ruslara terk ediliyor ve onların  İstanbul&#8217;da daimî bir elçi bulundurmaları kabul ediliyordu. Karlofça Antlaşması,  Osmanlıların toprak kaybıyla neticelen şimdiye kadar imzaladıkları en ağır  anlaşma idi.<strong> </strong>Bu anlaşmadan sonra  Osmanlı Devleti sürekli olarak eski topraklarını elde etme isteğini taşımıştır.  Fakat Osmanlı Devleti’nin karşısında yalnız Avusturya değil, artık Rusya’da  saldırgan olarak yer alacaktır. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">I. Edirne Vakası adı verilen bir ayaklanma ile Osmanlı  tahtına III. Ahmet geçirildi (1703–1730). Rusya bu dönemde hem Doğu Avrupa hem  de Karadeniz istikametinde topraklarını genişletme gayesini gütmekteydi. Poltova  yenilgisinden sonra Osmanlılara sığınan İsveç Kralı XII. Şarl, iki ülke arasında  yeniden bir savaşın başlamasına sebep oldu. Bu savaş ile Osmanlılar, Karlofça&#8217;da  kaybettikleri toprakları tekrar kazanma fırsatını bulacaktı. Nitekim Prut&#8217;ta  sıkıştırılan Ruslar (1711), anlaşma yaparak, Azak&#8217;ı terk etmek zorunda kaldılar.  Karadağ&#8217;da isyan çıkartan Venedik&#8217;e karşı açılan savaşlarda ise işgal altındaki  Mora kurtarıldı (1715). Bu başarılar üzerine, sıranın kendisine geldiğini  düşünerek harekete geçen Avusturya, Osmanlıları yenilgiye uğrattı. Temeşvar ve  Belgrat düştü. Osmanlılar Pasarofça Antlaşmasını imzalayarak (1718), Temeşvar ve  Belgrad ile birlikte Küçük Eflâk ve Kuzey Sırbistan&#8217;ı Avusturya&#8217;ya bıraktı.  Dalmaçya kıyılarındaki bazı kalelerin Venedik&#8217;e terki mukabilinde Mora muhafaza  edildi. Osmanlıların Balkanlar ve Orta Avrupa seferleri için staratejik bir  mevkiide olan Belgrat&#8217;ın düşmesi, ağır sonuçlar doğurmuştur. Avusturya,  Belgrat&#8217;tan Balkan içlerine sarkmakta daha başarılı  olacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Lâle  Devri:<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Pasarofça Antlaşması neticesinde ortaya çıkan barışı iyi  kullanmak isteyen Osmanlılar, artık Avrupa karşısında savunma durumunda  kalacağını anladığından, Balkanlardaki sınır kalelerini tahkim etme, bölge  halkını yanında tutmak için vergileri azaltma siyaseti uygulamaya ağırlık  vermekteydi. Damat İbrahim Paşa, Osmanlılara üstünlük kurmuş olan Avrupa&#8217;yı her  yönüyle tanımak için Avrupa başkentlerine elçiler göndertti. 1718–1730 yılları  arasındaki bu dönem, sanatta lâle motifinin işlenmesi sebebiyle &#8220;Lâle Devri&#8221;  adıyla anılmaktadır. Bu dönemde matbaa açılması, çini ve kumaş fabrikası  kurulması gibi bazı müspet yenilikler yapılmışsa da, III. Ahmet ve saray  çevresinin şaşalı eğlenceleri ve harcamaları huzursuzluğu artırmaktaydı. Damat  İbrahim Paşa&#8217;nın, İran&#8217;a karşı başlatılan savaşta (1722) kesin netice alamaması  ve uzayan savaş esnasında Tebriz&#8217;in sadrazamın gizli emriyle İran&#8217;a terk  edildiği haberi, muhalefetin harekete geçmesine yetti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Patrona Halil Ayaklanması&#8217;nın patlak vermesiyle bu dönem  sona eriyordu. Damat İbrahim Paşa ve yakınlarıyla Sultan III. Ahmet asiler  tarafından katledildiler (1730). Bu olayın ardından III. Ahmet&#8217;in yeğeni I.  Mustafa hükümdarlığa getirildi. (1730–1754). Kafkaslardaki sınır olaylarını  bahane eden Rusya, Kırım Tatarlarına karşı büyük bir saldırı başlattı. Azak ve  Bahçesaray Rusların eline geçti (1739). Fransa&#8217;nın da teşvikiyle Osmanlılar,  Rusya&#8217;ya karşı savaş ilân etti. Rusya&#8217;nın yanında savaşa katılan Avusturya da,  Eflâk ve Boğdan&#8217;a girmişti. Osmanlılar iki cephede de büyük başarılar  kazandılar. Prusya, Fransa ve İsveç&#8217;in Osmanlılara yakınlaşması, Osmanlılar  karşısında ummadıkları bir yenilgi tadan Rusya ve Avusturya&#8217;yı barış yapmaya  zorladı. Bu savaş sırasında tekrar Osmanlıların eline geçen Belgrat&#8217;ta bir  anlaşma imzalandı (18 Eylül 1739). Belgrat Anlaşmasıyla, Avusturya, Pasarofça  barışıyla elde ettikleri tüm topraklardan geri çekildi. Ruslar da Azak&#8217;ı  terkederek bölgedeki kıyı ve deniz ticaretinin Osmanlı gemileriyle yapılmasını  kabul etti. Bu anlaşma geçici de olsa Osmanlıların toparlanmasını sağlamıştır.  Savaşta Türklerin tarafını tutan Fransa&#8217;yla, Kanuni döneminde tanınan  imtiyazları genişleten ve süre tahdidi koymayan yeni bir kapitülâsyon antlaşması  imzalanmıştır (1740). Damat İbrahim Paşa zamanında başlayan İran savaşları Lâle  Devri&#8217;nden sonra da devam etmekteydi. Ruslar, çöküş dönemine giren Safavilerin  elindeki Azerbaycan ve Dağıstan&#8217;ı işgal etmişlerdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Şirvan halkının talebi üzerine Osmanlılar duruma  müdahale etmiş, iki ülke arasında çıkabilecek savaş Fransa&#8217;nın araya girmesiyle  önlenmişti. Rusya&#8217;nın kuzeydeki işgaline karşın Osmanlılar da Güney Azerbaycan&#8217;ı  topraklarına kattılar. Şah Tahmasp 1732&#8242;de Osmanlılar ile barış yaptı. Bu durumu  kabullenemeyen Afşar Nadir Bey, Şah Tahmasp&#8217;ı devirerek kendi hâkimiyetini ilan  etti (1736). Osmanlılar bazı toprakları Nadir Han&#8217;a bırakmaya razı oldu. Her iki  taraf için de yıpratıcı olan bu uzun savaşlar, Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla  çizilen sınırların aynen kabul edildiği 1746 anlaşmasıyla son  bulmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">I. Mahmut döneminde, başarılı savaşların yanı sıra, ordu  içinde de yeni düzenlemelere gidilmiştir. Aslen Fransız olup Osmanlı hizmetine  girerek beylerbeyi olan Ahmet Paşa, Humbaracı Ocağı&#8217;nı kurarak (1734), batı  savaş tekniklerini burada hayata geçirmiş idi. I. Mahmut&#8217;un üvey kardeşi III.  Osman’ın (1754–1757) yerine geçen, amcaoğlu III. Mustafa (1757–1773) zamanında  da ordu içerisinde bazı ıslahatlar devam ettirilmiştir. Nitekim onun döneminde  Tophane ıslah edilerek yeni ve güçlü toplar dökülmüş, donanma yenilenmiştir.  Ancak, Rusya ile başlayan harpler bu yeniliklerin yeterli olmadığını  gösterecektir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">Gerileme Dönemi  ve<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.4pt; text-indent: 0.05pt"><strong><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">Gerilemeyi Durdurma  Çabaları<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1764 yılında Rusya, Osmanlıların toprak bütünlüğünü  garanti ettiği Lehistan&#8217;ı işgal etmiş ve kaçan mülteciler Osmanlı sınırını geçen  Ruslar tarafından katledilmiştir. Bu olay üzerine Osmanlı Devleti Rusya&#8217;ya savaş  ilân etmiştir (1768). Ruslar, Baserabya ve Kırım&#8217;ı işgal ettikleri gibi,  İngilizlerin de yardımıyla, Baltık filosonu Akdeniz&#8217;e göndererek, Mora Rumlarını  isyana teşvik etmişler ve Çeşme&#8217;de demirli Osmanlı donanmasını gafil avlayarak,  gemileri yakmışlardır. Bu arada Mısır&#8217;da da bir isyan hareketi başlamıştır.  Ruscuk ve Silistre önlerinde Osmanlı kuvvetlerinin mevzii başarılar kazanmasının  ardından II. Katerina, Lehistan işini halletmeyi plânladığından Osmanlılarla  anlaşma yapmayı kabul etmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Küçük  Kaynarca Anlaşması’nın Önemli Sonuçları:</span></strong><span style="font-size: 13pt"> Bu anlaşmaya göre Kırım’a bağımsızlık verildi. Ruslar,  Karadeniz’de ticaret yapıp, donanma bulundurabilecekler ve Balkanlarda Ortodoks  toplulukların haklarını koruyacaklardı. Osmanlı Devleti, Rusya’ya savaş  tazminatı verecek, ancak Rusya Eflak, Boğdan, Beserabya ve Akdeniz’de işgal  ettiği adaları Osmanlı’ya geri verecekti. Fakat Osmanlı Devleti bu bölgelerde  genel af ilan edecek, halka din ve mezhep özgürlüğü verecek, halktan vergi  almayacak, isteyen istediği bölgeye göç edebilecekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Küçük Kaynarca anlaşması Osmanlı Devleti’nin kurulduğu  günden bu yana imzaladığı en ağır şartlar ihtiva eden anlaşmadır. İlk defa halkı  tamamen Türk ve Müslüman olan bir eyalet kaybedilmiştir. Kırım’ın  kaybedilmesiyle Karadeniz’in bir Türk gölü olma özelliği de böylelikle sona  ermiştir. Osmanlı Devleti ilk defa savaş tazminatı ödemek zorunda bırakılmıştır.  Rusya’ya kapitülasyonlardan yararlanma hakkı verilmiştir. Rus ticaret gemileri  bu anlaşmayla birlikte Boğazlardan serbestçe geçebilme hakkına sahip  olmuşlardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Rusya&#8217;nın nihaî amacı, İstanbul&#8217;u ele geçirerek Bizans&#8217;ı  yeniden diriltmek idi. İşte bu maksatla, Osmanlı Devleti&#8217;ni taksim etmek üzere  Avusturya ile gizli bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmayı haber alan Osmanlı  Devleti, Prusya ve İngiltere&#8217;nin de tahrikiyle Rusya&#8217;ya karşı savaş açtı. Halkın  infialine neden olan Kırım&#8217;ı geri almak Osmanlının en büyük arzusuydu. Ancak bu  savaşa Rusya&#8217;nın müttefiki olan Avusturya&#8217;nın da katılmasıyla, Osmanlılar iki  cephede birden mücadele etmek zorunda kaldılar (1788). Avusturya&#8217;ya karşı iki  kez savaş kazanıldı. Belgrat ve Banat ele geçirildi. Ancak Rusya&#8217;ya karşı doğu  cephesinde başarı sağlanamadı. Bu tarihlerde Osmanlı tahtına III. Selim çıkmıştı  (1789–1807). III. Selim İsveç ile bir anlaşma yaparak Rusya&#8217;ya karşı bir  müttefik kazanmıştı. Ancak Rusya Bükreş ile Küçük Eflâk&#8217;ı almış, ardından da  Belgrat ve Bender düşmüştü. 1790&#8242;da Avusturya İmparatoru II. Joseph ölünce iç  ayaklanmalar baş göstermiş ve Fransız ihtilalinin etkileri bu ülkede de  hissedilmeye başlanmıştı. Bunun üzerine yeni İmparator II. Leopold, Ziştovi  anlaşmasını imzalayarak Osmanlılarla olan savaşı sona erdirdi (1791). Bu anlaşma  mevcut statükoyu muhafaza eden maddelerden ibaretti. Rusya ile de, İspanya&#8217;nın  aracılığıyla Yaş Barış Antlaşması imzalandı (1792). Rusya&#8217;nın savaş sırasında  işgal ettiği yerlerden sadece Özi, anlaşmayla verilmiş oluyordu. Hem Avusturya  hem de Rusya bu anlaşmalarla, Fransa ve Lehistan&#8217;daki gelişmelere dikkatlerini  verirken, Osmanlı Devleti de gerekli ıslahatları yapmak için bir soluklanma  zamanı bulabilecekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong><span style="font-size: 13pt">19. y.y.  Osmanlı Devleti&#8217;nde Islahat <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong><span style="font-size: 13pt">Çabaları<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Nizam-ı  Cedit<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İyi bir eğitim görmüş olan III. Selim bu barış  döneminden faydalanarak, devlet içinde, özellikle askerî alanda, ıslahatlar  yapmak istiyordu. Bu maksatla, Nizam-ı Cedit adı verilen ilk ıslahat  hareketiyle, yeni bir ordu kurdu (1793). Yeniçeri Ocağı&#8217;nı kaldıramayacağını  bildiğinden, öncelikle Nizam-ı Cedid denilen bu orduyu batılı tarzda düzenleyip,  başarısını kanıtlamak gerekliydi. Ancak bundan sonra Yeniçeri Ocağı  lağvedilebilirdi. Fakat kendileri aleyhine ortaya çıkan gelişmelerden endişe  duyan Yeniçeriler, bazı devlet adamlarını da yanlarına çekerek yeniliklere karşı  çıktılar ve isyan ettiler. Üstelik bu arada Napolyon Bonapart, bir orduyla  Mısır&#8217;ı işgale başlamıştı (1798). Osmanlılar, Rusya, İngiltere ve Sicilya&#8217;nın da  menfaatlerine dokunan Fransız işgaline karşı harekete geçti. Ehramlar savaşıyla,  Mısır&#8217;ı ele geçirip, kuzeye yönelen Bonapart, Akka&#8217;da Osmanlı savunmasını  geçemedi (1799). Kuşatmayı kaldıran Napolyon geri dönerken, yerine bıraktığı  ordu komutanları da mağlûp edildiler. Neticede Fransızlar Mısır&#8217;ı terk etmek  zorunda kaldı (1801). Fransa&#8217;yı barışa zorlayan önemli sebeplerden birisi de,  Akdeniz&#8217;de Rus ve Türk donanmalarının iş birliği yapmaları, İngiltere&#8217;nin  Fransız savaş ve ticaret gemilerini taciz etmesiydi. Fransa&#8217;nın Akdeniz ve Orta  Doğu&#8217;daki ticarî menfaatlerinin zedelenmesi onları barışa  zorlamaktaydı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1802&#8242;de imzalanan anlaşmayla Fransa bölgede yine ticaret  yapma güvencesi almış ve kapitülâsyon hakkını elde etmiştir. Bu olayı bahane  ederek Akdeniz&#8217;e inen Rus donanması, Osmanlı donanmasıyla birlikte Fransa&#8217;nın  elindeki bazı adaları ele geçirmiş idi. Fakat halk, ebedî düşman olarak gördüğü  Rusya ile iş birliği yapılmasına büyük tepki göstermiş ve bunun sonunda III.  Selim&#8217;e ve ıslahatlarına karşı cephe genişlemişti. Üstelik Napolyon&#8217;un, Orta  Doğu&#8217;da Araplara yönelik propagandasının da etkisiyle bölgede bazı isyanlar  çıkmıştı. Böylece Bulgaristan ve Sırbistan&#8217;da çıkan isyanlara bir de Suriye&#8217;de  ve Hicaz&#8217;da çıkan isyanlar eklenmiş oluyordu. Vehhabiler ayaklanarak,  1803-1804&#8242;te Mekke ve Medine&#8217;yi ele geçirmişlerdi. Osmanlıların tekrar Fransa  ile yakınlaşmaları, İngiliz ve Rusları harekete geçirmiş ve sonunda Rusya Eflak  ve Boğdan&#8217;ı işgal etmişti. Bu savaş sürerken Nizam-ı Cedit&#8217;in Rumeli&#8217;ye  kaydırılmasından memnun olmayan isyancılar Şehzade Mustafa&#8217;nın tahrik ve  teşvikiyle birleşerek İkinci Edirne Vak&#8217;ası denilen büyük bir ayaklanma  başlatmışlardı (1806). Neticede İstanbul&#8217;da patlak veren Kabakçı Mustafa İsyanı  III. Selim&#8217;in sonunu hazırladı. Saraya giren isyancılar III. Selim&#8217;i tahttan  indirerek yerine IV. Mustafa&#8217;yı tahta geçirdiler (29 Mayıs 1807). Nizam-ı Cedid  lağvedildi. Fakat III. Selim’e bağlı olan Ruscuk bayraktarı Mustafa, yenilik  taraftarlarıyla birleşerek, karşı darbede bulundu. Amacı III. Selim&#8217;i yeniden  tahta çıkarmaktı. IV. Mustafa&#8217;nın, sabık padişahı öldürttüğünün öğrenilmesi  üzerine, kardeşi II. Mahmut başa geçirildi (28 Temmuz  1808).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Alemdar Mustafa Paşa sadareti üslenerek, III. Selim&#8217;in  başlattığı ıslahatları devam ettirmeye çalıştı. Nizam-ı Cedit&#8217;i, Sekban-ı Cedit  adı ile yeniden canlandırdı. Ancak ulemayı ve yeniçerileri memnun edemeyen  Alemdar Mustafa Paşa, 1809&#8242;da çıkan bir isyanda öldü.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">II. Mahmut ve  Islahat Hareketleri <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Mahmut devri (1808–1839), hem gerçekleştirilen  yenilik hareketleri ile hem de etnik ve siyasî isyanlarıyla Osmanlı Devleti&#8217;nin  yol ayrımına girdiği bir dönemi ifade eder. II. Mahmut, öncelikle orduyu baştan  aşağı düzenlemek ile işe başladı. Yeniliklere karşı çıkan Yeniçeri Ocağı bir  nizamname ile ortadan kaldırıldı. Vak&#8217;a-yı Hayriye olarak adlandırılan bu köklü  değişiklikle (15–16 Haziran 1826), yeni bir ordu oluşturuldu. Ancak yeniçeriler  bu düzenlemeye boyun eğmeyerek isyan ettiler. Sadrazam&#8217;ın sarayını basan  yeniçeriler sadrazamın ve ıslahatçıların başlarını istediler. Ancak At  Meydanı&#8217;nda toplanan yeniçeriler dağıtıldı, ocakları bombalandı. Böylece Avrupa  tarzında yeni bir ordunun kurulması yönündeki en büyük engel ortadan kaldırılmış  oluyordu. II. Mahmut hükûmet teşkilâtında da değişikliklere giderek kabine ve  nezaret (bakanlık) usulünü benimsedi. 1836 yılında Dâhiliye ve Hariciye  Nazırlıkları kuruldu. Avrupa devletleri ile A.B.D ile ticarî anlaşmalar yapıldı.  İktisadî ve adlî sistemde değişikliklere gidildi. Avrupa tarzında eğitim veren  rüştiyeler, Harbiye ve Tıbbiye okullarının açılması vb. gibi eğitim alanında da  ıslahatlar gerçekleştirildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Fakat kimi şeklî, kimi öze yönelik bu yenilikler  devletin içinde bulunduğu zorlukları aşmasına yetmediği gibi, Osmanlı  coğrafyasındaki parçalanma II. Mahmut döneminde daha da hissedilir hale  geldi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Milliyetçilik  Akımları ve Yeni Meseleler:<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">1- Sırp  İsyanı<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlılarla Ruslar ve Avusturyalılar arasında yapılan  savaşlar Sırpları olumsuz etkiledi. Rusya ve Avusturya Sırpları kışkırtmaya  başladılar. Fransız İhtilali’nin de etkisiyle Sırplarda ayrılma fikri ağırlık  kazanmaya başladı. Sırplar, Kara Yorgi adındaki tüccarın önderliğinde  ayaklandılar (1804). Rusya ile yapılan Bükreş Anlaşması’yla Sırplara çeşitli  ayrıcalıklar tanındı (1812). Ancak buna rağmen Sırpların istekleri sona ermedi.  Rusların Sırbistan’ı daha fazla kışkırtmasında çekinen Osmanlılar, Sırbistan’a  önemli ayrıcalıklar tanıdılar. Sırbistan, Ruslarla Osmanlılar arasında yapılan  Edirne anlaşmasıyla ile muhtar bir devlet haline getirildi (1829). Berlin  anlaşması ile de bağımsızlığını kazandı (1878).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">2- Yunan  İsyanı<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Rumlar, Osmanlı Devleti içerisinde huzur içerisinde  yaşıyorlardı. Ayrıca, diğer Hristiyan gruplarından farklı olarak, devlet  yönetiminde önemli görevlere getiriliyorlardı. Üstelik refah seviyeleri oldukça  yüksekti. Bütün bunlara rağmen, Fransız İhtilali’nin etkisiyle Rumlar arasında  ayrılıkçı fikirler yayılmaya başladı. Rus Çarlığının da desteğini alan bir grup  Rum, Rusya’nın hâkimiyetinde Odessa’da Etnik-i Eterya adlı bir cemiyet kurdular  (1814). Bu cemiyet (Megalo İdea), yani Büyük Yunanistan kurma amacını taşıyordu.  Bunlara göre, Patrik yönetiminde Bizans İmparatorluğu yeniden kurulacaktı. Bu  amaçla çalışan cemiyet, birçok yerde şube açtı. Mora’da ise büyük bir isyan  planladı.1821 yılında Mora’da başlayan Yunan isyanı kısa bir sürede yayıldı.  İsyanın bastırılması için Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’dan yardım istendi. Mora  Valiliği kendisine verilmek şartıyla Mehmet Ali Paşa, oğlu İbrahim Paşa’yı  isyanı bastırmakla görevlendirdi. İbrahim Paşa, isyanı kısa bir sürede bastırdı.  Ancak, Avrupa devletleri olaya müdahale ederek Yunan isyanına destek verdiler.  Çünkü bölgede Mehmet Ali Paşa’nın etkili bir güç hale gelmesini çıkarlarına  uygun görmüyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Avrupa, Rumları, Yunan Medeniyeti’ni yaratan insanların  torunları olarak görüyor, bunun için Rumlara sempati duyuyordu. Bu düşünceden  hareketle İngiltere ve Rusya anlaşarak bağımsız bir Yunan devletinin kurulmasına  karar verdiler. Fransa da bu karara katıldı. Osmanlı Devleti bu karara şiddetle  karşı çıktı. Bu devletler, ortak bir donanma oluşturarak Türk kara sularına  gönderdiler. Navarin limanındaki Mısır ve Osmanlı gemileri yakıldı (1827).  Ardından Rusya, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti (1828). Ordusunu yeni kurmaya  başlayan Osmanlı Devleti’nin savaşacak gücü yoktu. Ruslar, Doğu’da Erzurum’a,  batıda Edirne’ye kadar ilerlediler. Prusya’nın aracılığıyla Osmanlılar barış  istemek durumunda kaldılar. Yapılan Edirne anlaşması ile Yunanistan’ın  bağımsızlığı tanındı (1829). Avrupa’nın güçlü devletleri Yunan meselesi yüzünden  birlikte hareket ederek Osmanlı Devletine saldırmışlardı. Yunanistan bu olaydan  sonra, günümüzde olduğu gibi, Türkiye ile bütün meselelerinde böyle bir  beklentinin içerisinde olmuştur. Ayrıca, Mora’nın bağımsızlığı için uğraşan  İngiltere’nin, aynı tarihlerde, İrlanda’nın bağımsızlık isteklerini kanlı bir  şekilde bastırması dikkat çekicidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Mehmet Ali  Paşa İsyanı ve Mısır Meselesi</span></strong><span style="font-size: 13pt">; Mora&#8217;nın  elden çıkmasıyla, oğlu İbrahim&#8217;in Mora valisi olma ümidini kaybeden Mısır Valisi  M. Ali Paşa, II. Mahmut’tan, yardımlarına karşılık, Suriye&#8217;nin idaresini istedi.  Bu isteğin reddedilmesi üzerine M. Ali Paşa harekete geçti ve Filistin ile  Suriye&#8217;ye girdi (1831). Akka ve Şam, oğlu İbrahim tarafından ele geçirildi.  İbrahim Paşa, kısa zamanda Anadolu&#8217;ya kadar ilerledi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Konya yakınlarındaki savaşta Osmanlı ordusunu yenilgiye  uğrattı. Her birinin ayrı hesabı olduğu büyük devletler, telâşlanarak araya  girmek istediler. Fransa ve İngiltere&#8217;nin anlaşamaması üzerine, Rusya durumdan  faydalandı. Zor durumdaki II. Mahmut, Rus ordusunun ve donanmasının İstanbul  yakınlarına gelmesine müsaade etti. Rusya&#8217;nın kârlı çıkmasından endişelenen  Fransa ve İngiltere, II. Mahmut ile anlaşma yapması için M. Ali Paşa&#8217;ya baskı  yaptılar. Neticede Kütahya Antlaşması imzalandı (1833). Bu anlaşmayla, Mehmet  Ali Paşa, Mısır ve Girit&#8217;ten başka Şam ve oğlu İbrahim de, Cidde valiliği yanı  sıra Adana&#8217;yı uhdelerine alacaklardı. Rusya, yardımlarına karşılık II. Mahmut  ile Hünkâr İskelesi Antlaşması diye bilinen bir anlaşma yaparak, İstanbul&#8217;daki  durumunu kuvvetlendirmeyi başardı (1833). Anlaşmaya göre Osmanlı Devleti&#8217;nin  toprak bütünlüğünün garantisi ve gereğinde Osmanlının yardımına koşulması  karşılığında Rusya, Boğazların bütün yabancı savaş gemilerine kapatılmasını  kabul ettiriyordu. II. Mahmut, Kütahya anlaşmasından memnun değildi. Bu sebeple  M. Ali Paşa&#8217;ya karşı yeniden harekete geçti. Fakat Osmanlı ordusu Nizip&#8217;te bir  kez daha yenildi (1839). Üstelik Kaptan Paşa, Osmanlı donanmasını Mısır&#8217;a teslim  etmişti. Bu arada II. Mahmut ölmüş ve yerine I. Abdulmecit geçmişti (1839–1861).  Mısır Meselesi&#8217;nin Çözümü ve Boğazlar Meselesi; Rusya&#8217;nın Hünkâr İskelesi  Antlaşmasına dayanarak duruma tek başına müdahale etmesini uygun bulmayan  İngiltere ve Fransa yeniden devreye girdiler. Avusturya ve Prusya&#8217;nın da  katılmasıyla Londra&#8217;da bir konferans toplandı (1840).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Toplantıda Mehmet Ali Paşa&#8217;nın veraset yoluyla Mısır  valiliğine sahip olması karşılığında, Suriye&#8217;den ve elinde tuttuğu Osmanlı  donanmasından vazgeçmesi istendi. Konferans kararlarını M. Ali Paşa&#8217;nın  tanımaması üzerine İngiltere, Suriye limanlarını donanması ile topa tuttu.  Nihayet M. Ali Paşa durumu kabul etti. I. Abdulmecit de iki ferman yayımlayarak  onun valiliğini onayladı. Ardından İngiltere kendileri aleyhine olan Hünkâr  İskelesi Antlaşması&#8217;nın yürürlükten kaldırılmasını öngören uluslararası bir  konferansa ev sahipliği yaptı. Londra Antlaşması ile (Temmuz 1841), İstanbul ve  Çanakkale boğazları&#8217;nın barış zamanında savaş gemilerine kapalı tutulmasının  kararlaştırıldığı bir Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Böylece İngiltere,  Rusya&#8217;nın elinden inisiyatifi almış oluyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Tanzimat  Dönemi<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Daha önceleri gerçekleştirilmeye çalışılan Islahat  Hareketleri, Osmanlı Devleti&#8217;nin kendi iradesiyle uygulamaya çalıştığı, içte ve  dıştaki başarısızlıklarını önlemeye yönelik yenilikleri ifade etmekteydi. Ancak  Avrupa ve Rusya&#8217;nın mütemadiyen iç işlerine müdahale etmesi, Osmanlı Devleti&#8217;ni,  kendi inisiyatifi dışında, yeni tedbirler almaya zorlamaktaydı. Özellikle  gayrimüslim unsurları bahane eden devletlerin müdahalelerine fırsat vermemek  için idarî ve hukukî düzenlemelere gidilmesi düşünülmekteydi. Hariciye Nazırı  Mustafa Reşit Paşa&#8217;nın hazırladığı düzenlemeler, I. Abdülmecit tarafından tasdik  edilmişti. 3 Kasım 1839&#8242;da I. Abdülmecit &#8220;Gülhane Hatt-ı Hümayunu&#8221;nu ilan  ettirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu fermanda, dini ve ırkı ne olursa olsun Osmanlı  tebaasından olan herkesin eşit olması, herkesin yasalara göre yargılanması,  varlığı ölçüsünde vergilendirilmesi ve askerlik süresinin 4–5 yılı geçmemesi  gibi hükümler yer alıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti bu dönemde Avrupa tarzına  öykünen idarî düzenlemelerde de bulundu. Bu şekilde Avrupa devletlerinin en  azından bazılarının, Osmanlı Devleti&#8217;nin toprak bütünlüğüne saygısının  kazanılması hedeflenmekteydi. Fakat gelişen siyasî olaylar, bunun o kadar kolay  olmayacağını gösterecektir.<strong> </strong>Fermanın  en dikkate değer yanı, padişahın yetkilerinin sınırlandırılması ve konan  kanunlara uymak mecburiyetinin gösterilmesidir. Ancak, bu sınırlamayı millet  iradesi değil, padişah fermanı getirmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Şark Meselesi  ve Kırım Savaşı<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tanzimat döneminde nispeten sağlanan barış ortamı,  Rusya&#8217;nın müdahalesiyle tekrar bozulmaya başladı. Balkanlarda panislavist bir  politika izleyen Rusya, aynı zamanda &#8220;Kutsal yerler sorunu&#8221;nu ortaya atarak,  doğrudan doğruya Osmanlı Devletinin varlığını hedef almaktaydı. Avrupalılar  tarafından &#8220;Şark Meselesi&#8221;, önceleri Osmanlı Devleti&#8217;nin toprak bütünlüğünün  sağlanması şeklinde düşünülürken, daha sonra bu toprakların paylaşımı sorunu  hâline dönüştürüldü. Çünkü Osmanlı Devleti artık bir &#8220;hasta adam&#8221; idi. Ancak R.  Mantran&#8217;ın da ifade ettiği gibi, hasta, kendisini iyileştirmeyi amaçlamayan  doktorların insafına kalmıştı. Onlar, Avrupa&#8217;nın hasta adamının mirasını  paylaşma telâşındaydı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Küçük Kaynarca antlaşması&#8217;ndan sonra Osmanlı  topraklarındaki Ortodokslar&#8217;ın haklarını koruma rolünü üstlenen Rusya, Kudüs  merkezli &#8220;kutsal yerler&#8221;in korunması ve idaresi hususunu da gündeme getirdi.  Fransızlarla imzalanan kapitülâsyonlarda, Lâtin din adamlarına Kudüs Kilisesi  üzerinde bazı haklar tanınmıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1808&#8242;den itibaren Rusya&#8217;nın baskıları neticesinde  onların yerini Ortodoks papazlar almaya başladı. Fransa&#8217;nın ve Rusya&#8217;nın  1850-51&#8242;de Bab-ı Ali&#8217;ye bu durum hakkında yaptıkları müracaatlar, kurulan  komisyonlarda değerlendirildi ve bazı kararlar alındıysa da hiçbirini memnun  edemedi. Bunun üzerine Çar I. Nikola, İngiltere&#8217;ye Osmanlı Devleti&#8217;ni aralarında  paylaşmayı teklif etti ve İngilizlerin sessizliğini koruması üzerine de  askerlerini Baserebya ve Lehistan&#8217;a çıkarttı. Rus elçisi Mençikof&#8217;un aşırı  tavizler içeren teklifini reddeden I. Abdülmecit, İngilizlere yakın olan Mustafa  Reşit Paşa&#8217;yı sadrazamlığa getirdi. Ruslar 26 Haziran 1853&#8242;te, Prut&#8217;u geçerek,  Eflâk ve Boğdan&#8217;ı istilâ ettiler. Osmanlı Devleti, Fransa ve İngiltere ile  ittifak anlaşması imzaladı. Bu ittifaka Avusturya ve İtalyan birliğini kurmaya  çalışan Piyemento hükûmeti de katıldı. İttifak donanması Çanakkale&#8217;de  mevzilenmişti. Durumdan endişelenen Rusya, askerlerini geri çekmeye başladı.  Müttefikler, Rusya&#8217;nın Karadeniz&#8217;deki gücünü ortadan kaldırmak için, Kırım&#8217;a  yöneldiler. Rusların en büyük üssü olan Sivastopol, bir yıl süren bir kuşatmanın  ardından ele geçirildi (1855). Bu sırada tahta oturan II. Alexandre, barış  yapmayı kabul etti. Müttefiklerin yanı sıra Prusya&#8217;nın da katıldığı Paris  Antlaşması ile (30 Mart 1856), taraflar işgal ettikleri bölgelerden çekilecek,  Osmanlıların toprak bütünlüğü ve Boğazların statüsü, Avrupa&#8217;nın &#8220;kefilliği&#8221;  altında korunacaktı. Osmanlıların Avrupa Konseyi&#8217;ne dahil edilmesi karşılığında  ise, sultan yeni bir ıslahat fermanı irat edecekti. Bu madde ve Karadeniz&#8217;in  tarafsızlığının kabulü, savaşın galibi durumundaki Osmanlılardın aleyhine idi.  Nitekim Eflâk ve Boğdan&#8217;ın birleşmesi ve Sırbistan&#8217;a yönelik yeni haklar da  Paris Antlaşmasıyla tescil edilmişti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Islahat  Fermanı <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Henüz Kırım Savaşı sürerken, Viyana&#8217;da bir araya gelen  İngiltere, Fransa ve Avusturya, Hristiyanlarla Müslümanlar arasındaki  farklılıkların her alanda ortadan kaldırılmasını öngören bir fermanı sultanın  yayımlamasını, barış için ön şart koşmuşlardı. Paris Antlaşması müzakere  edilirken, müttefiklerin bu istekleri I. Abdülmecit tarafından yerine getirildi  ve Islahat Fermanı ilân edildi (18 Şubat 1856). Tanzimat&#8217;la kabul edilen  hususların esas alındığı bu fermanla, Müslümanlarla Hristiyanlar arasında  eşitlik sağlandığı Avrupa&#8217;ya garanti edilmiş oluyordu. Ayrıca iç hukuk alanında  ve ticaret hukukunda da yenilikler getiriliyor, Ceza ve medenî hukukun bir  bölümü, dinî esaslardan arındırılıyordu. Aslında Tanzimat süreciyle başlayan bu  değişiklikler, idari yapılanmada da kendisini hissettirmiştir. 1868&#8242;de Şura-yı  Devlet ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye kurularak buralarda hem Hristiyanlar hem de  Müslümanlar görevlendirilmiştir. Islahat Fermanı ile getirilen düzenlemelerin  uygulanması daha çok I. Abdülaziz&#8217;in tahta çıkması (1861–1876) ile  gerçekleşebilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Paris Antlaşmasına imza koyan devletler, anlaşma  maddesinde de yer aldığı için Islahat Fermanı&#8217;nı, Osmanlı Devleti&#8217;ne müdahale  etmede bir koz olarak kullanmışlardır. Nitekim Fransa, Dürzîlerin Katolik  Marunîlere saldırmasını bahane ederek Lübnan&#8217;a asker çıkarmış ve 1871&#8242;e kadar  orada kalmıştır. Karadağ&#8217;da çıkan bir anlaşmazlık yine büyük devletlerin  aracılığı ile halledilmiştir (1862). Güçlü devletler tarafından teşvik ve tahrik  edilen Balkanlardaki Hristiyan toplulukları, çıkardıkları isyanlar bastırılsa  dahi, Osmanlı Devleti&#8217;nden yeni haklar elde etmeyi başaracaklardır. Örneğin  Sırplar ve Bulgarlar yeni haklar elde etmiş, Eflâk ve Boğdan&#8217;ın Romanya adı  altında birleşmeleri kabul edilmiştir. Muhtariyet hakları genişletilen Mısır&#8217;da,  İngiliz-Fransız nüfuz mücadelesi kızışmış, III. Napolyon&#8217;un teşebbüsü üzerine,  Abdülaziz istemediği hâlde Süveyş Kanalı projesini kabul etmek zorunda kalmış ve  kanal 1869&#8242;da büyük bir törenle açılmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Panslavizm  Hareketi ve Balkanlar’da Ayaklanmalar<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Panslavizm:</span></strong><span style="font-size: 13pt">  Rusya’nın bütün Slav ülkelerini bir bayrak altında toplama çalışmalarına  Panslavizm adı verilmektedir. Bu düşünceyi Rus fikir ve sanat adamları yaymaya  çalıştılar. Dostoyevski’nin “<strong>İstanbul  mutlaka Rus şehri olmalıdır” </strong>sloganı bunun en belirgin ifadesidir. Ruslar,  Avrupa’da siyasi dengenin bozulmasını fırsat bilerek Paris Anlaşmasındaki  aleyhine maddeleri tanımadığını bildirdi. Kurdurduğu derneklerle Balkanlar’da  Panslavist propogandaya hız verdi. Politikasını Rusya’ya göre ayarlayan Mahmut  Nedim Paşa’nın sadrazamlığında Bulgar Kilisesi’nin Fener Rum Patrikliği’nden  ayrılmasını sağladılar. Bu durum Bulgaristan’ın bağımsızlığına kadar uzanacak  gelişmelere yol açtı. Rusların propogandaları ve Rusya’da Panslavist militanlar  olarak yetiştirilen gençlerin çalışmaları sonucunda Balkanlar’da çeşitli etnik  topluluklar peş peşe ayaklanmaya başladılar. Osmanlı Devleti, Hersek(1876)  isyanını bastıramadı. Bunun üzerine Bulgarlar isyan etti. Osmanlılar bu  isyanlarla uğraşırken Rusya’nın teşviki ile Sırplar ve Karadağlılar da isyana  katıldı. Sırp ve Bulgarların Türk ve Müslüman halka uyguladıkları şiddet ve  katliam, Avrupa’ya “Hristiyanlara soykırım uygulanıyor” diye yansıtıldı. Avrupa  kamuoyu Panslavist derneklerin propoganda bombardımanı altındaydı. Tek taraflı  ve asılsız propogandanın tesiri altında kalan Avrupa halkı, Osmanlı Devleti’nin  aleyhine tavır aldı. Hersek, Sırp, Karadağ ve Bulgar isyanları bastırılmış,  ancak milletlerarası politikada Osmanlılar kaybetmişti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu sırada İstanbul’da önemli değişiklikler oluyordu.  Sultan Abdülaziz tahttan indirilmiş, V. Murad padişah ilan edilmişti. Üç ay  sonra Sultan Murad ta tahttan indirildi. Yerine II. Abdulhamit padişah oldu.  Osmanlılar, iç siyasetle uğraşırken Avusturya ve Rusya, Balkanların  paylaşılmasında anlaştılar. İngiltere, çıkarları aleyhine gelişen bu olaylar  karşısında İstanbul’da bir konferans toplanmasına ön ayak oldular. <strong><span> </span></strong><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">I. Meşrutiyet  Dönemi<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İstanbul Konferans çalışmaları sürdürülürken II.  Abdülhamit Meşrutiyet&#8217;i ilân etti (23 Aralık 1876). Kurulacak Meclis-i  Mebusan&#8217;da bütün topluluklar temsil edilebilecekti. Parlâmenter monarşi,  İstanbul Konferansı&#8217;nın toplanış sebebini tamamen ortadan kaldırmasına rağmen,  konferansa katılan devletler, Balkan topluluklarının bağımsızlıklarını  istediklerinden bir sonuca varılamadı. Osmanlı Devleti&#8217;nin çağrılmadığı  Londra&#8217;da toplanan bir başka konferansta, büyük devletler isteklerini  tekrarladılar. Rusya, Osmanlı Devleti&#8217;ne alınan kararları kabul ettirmek için  savaş ilân etti.(Nisan 1877). Tarihimizde &#8220;93 Harbi&#8221; diye bilinen 1877–1878  Osmanlı Rus Harbi, askerî ve siyasî bakımdan önemli sonuçlar  doğurmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kanun-ı Esasi&#8217;nin kabulü ile açılan Genel Meclis,  padişah tarafından seçilen Ayan Meclisi ve halk tarafından seçilen Mebusan  Meclisi&#8217;nden ibaretti. Londra Konferansı&#8217;ndan önce çalışmaya başlayan bu meclis,  hükûmet tarafından sunulan teklif ve kanun tasarılarını karara bağlayarak ilk  dönem çalışmalarını tamamlamıştı. Ancak 93 Harbi&#8217;nin sürdüğü sıkıntılı  zamanlarda meclisteki azınlık mebusları çalışmaları sekteye uğrattığı gibi,  bunalımın artmasını da sağlıyorlardı. Nitekim Gazi Osman Paşa&#8217;nın büyük bir  kahramanlık göstererek 5 ay savunduğu Plevne&#8217;yi aşan Ruslar, Yeşilköy&#8217;e kadar  ilerlemişlerdi. Doğu&#8217;da ise ancak Erzurum önlerinde durdurulmuşlardı. Meclis  savaşın gidişatından hükûmeti ve padişahı sorumlu tutarak, siyasî tansiyonu  yükseltmekteydi. II. Abdülhamit, devletin ileri gelenleri ve bazı mebuslarla  yaptığı toplantıdan bir sonuç alamayınca, Kanun-ı Esasi&#8217;nin kendisine verdiği  yetkiyi kullanarak, etnik yapısının karışıklığı sebebiyle çalışmaları aksayan  meclisi kapattı (14 Şubat 1878). Bu I. Meşrutiyet&#8217;in sonu  demekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Berlin Kongresi ve Balkanlardaki  Gelişmeler</span></strong><span style="font-size: 13pt">; İstanbul önlerine kadar  gelmiş olan Rusya ile Yeşilköy (Ayastefanos) Antlaşması imzalandı (3 Mart 1878).  Bu anlaşmayla, sözde Osmanlı&#8217;ya bağlı Dobruca, Doğu Makedonya ve Trakya&#8217;yı içine  alan Büyük Bulgaristan Prensliği kuruluyor; Romanya, Sırbistan ve Karadağ  bağımsızlıklarına kavuşuyordu. Ancak, Rusya&#8217;nın genişlemesinden rahatsızlık  duyan Avrupa devletlerinin araya girmesiyle bu anlaşma hükümleri yürürlüğe  giremedi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İngiltere, Osmanlı Devleti ile yaptığı bir anlaşmayla  donanmasını harekete geçirdi ve Kıbrıs&#8217;a yerleşti ( 4 Haziran 1878). Araya giren  Bismark, ülkesinde bir konferansa ev sahipliği yaparak hem muhtemel bir savaşı  önlemek hem de Almanya&#8217;nın menfaatlerini korumak istiyordu. Nitekim Osmanlı  Devleti, İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya ve Rusya&#8217;nın da katıldığı  Berlin Kongresi 13 Temmuz 1878&#8242;de imzalanan bir anlaşmayla son buldu. Bu  anlaşma, artık Rusya&#8217;nın yanı sıra, diğer devletlerin de parçalamaya  çalıştıkları Osmanlı&#8217;dan, kendi paylarını alma anlaşmasıydı. Berlin ve  Ayestafanos antlaşmalarında öngörüldüğü gibi, Sırbistan, Karadağ ve Romanya&#8217;nın  bağımsızlığı onaylandı. Bulgaristan üç bölüme ayrıldı. Bulgaristan Prensliği  haricinde müstakil bir Doğu Rumeli eyaleti oluşturuldu. Girit&#8217;in statüsüne  benzer bir statüyle Makedonya, Osmanlı Devleti&#8217;nin elinde kaldı. Yunanistan  Tesalya ve Epir&#8217;in bir bölümünü aldı. Bosna-Hersek, Avusturya tarafından işgal  edildi. Rusya, Kars, Ardahan ve Batum&#8217;a sahip oldu. Berlin Kongresi, büyük  devletlerin Osmanlı Devleti&#8217;ni paylaşma ve ortadan kaldırma arzularının bir  neticesi idi. Balkanlarda büyük devletlerin inisiyatifiyle ortaya çıkan küçük  devletçikler, bölgede o dönemden günümüze kadar ulaşan siyasî ve etnik  çatışmaların piyonları olmaktan öteye gidemediler. Nitekim Avusturya&#8217;nın ve  Rusya&#8217;nın Balkanlarda nüfuzlarını artırmaları, Balkan Savaşları ve I. Dünya  Savaşı&#8217;nın çıkmasına yol açacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Berlin  Kongresi&#8217;nin sonuçları kısa zamanda ortaya çıkmaya  başlamıştı.<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Balkanlardan bir pay alamayan Fransa, önceden nüfuz  sahasına dâhil ettiği Cezayir ile Tunus arasındaki sınır problemini bahane  ederek, Tunus&#8217;u işgal etti (1881). Fransa ile İngiltere arasında çekişmeye sahne  olan Mısır&#8217;da, Hidiv İsmail Paşa&#8217;ya karşı başlatılan bir askerî ayaklanma ile  ortaya çıkan durum İstanbul&#8217;da görüşülürken, İngilizler İskenderiye&#8217;yi topa  tuttu. Osmanlıların karşı çıkmalarına rağmen İngilizler Mısır&#8217;ı ele geçirdiler  (1882). Bulgaristan Prensliği, Doğu Rumeli&#8217;de çıkan isyanı değerlendirerek  (1885), bölgeyi kontrolü altına aldı. Osmanlı Devleti Rusya&#8217;nın baskısı sonunda,  Kırcaali ve Rodop dışındaki Doğu Rumeli Valiliği&#8217;nin Bulgar Prensliği&#8217;nin  idaresine geçmesini kabul etmek zorunda kaldı (1886). İkinci Meşrutiyet&#8217;in ilânı  sırasında ise Bulgarlar bağımsızlıklarını ilân ettiler (1908). Bulgar, Yunan ve  Arnavutların hak iddia ettiği Makedonya&#8217;da çıkan olaylar Osmanlı kuvvetleri  tarafından bastırıldı. Fakat Rusya ve Avusturya devreye girerek Osmanlı  hâkimiyetindeki Makedonya&#8217;da, ülkelerinden iki gözlemcinin görev yapmasını  sağladılar (1893). Megalo İdea adını verdiği Bizans&#8217;ı diriltme çabasındaki küçük  Yunanistan, 1896&#8242;da çıkan isyanı bahane ederek Girit&#8217;i ilhaka yeltendi (1896).  Osmanlılar Dömeke Meydan Savaşı ile Yunanlıları büyük bir bozguna uğrattılar  (1897). Fakat Rusya ve Avrupa devletlerinin müdahalesi ile İstanbul&#8217;da toplanan  bir konferans ile Girit&#8217;te valiliğine Yunan kralının oğlunun getirildiği özerk  bir yönetim kurulması, adanın fiilen Yunanistan&#8217;a bırakılması anlamına  geliyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">93 Harbi&#8217;nden sonra sun&#8217;i bir Ermeni Meselesi ortaya  çıkarılmıştı. Osmanlı Devleti&#8217;ne bağlılıkları sebebiyle &#8220;millet-i sadıka&#8221; olarak  adlandırılan Ermeniler, önceleri Doğu Anadolu&#8217;yu ele geçirmek isteyen Rusya ve  ardından İngiltere tarafından kullanılmaya başladılar. Hınçak ve Taşnak tedhiş  örgütlerini kurarak, İstanbul ve taşrada terör yaratan bazı Ermeniler özellikle  İngilizler tarafından destekleniyorlardı. Doğu&#8217;da hiçbir zaman çoğunluk olamayan  Ermenilere kurdurulacak bir devlet ile Rusya Akdeniz ve Orta Doğu&#8217;ya  sızabilecekti. İngiliz himayesindeki bir Ermeni devleti ise aksine bunu  önleyebilirdi. Her iki tarafında kullandığı Ermeniler 1889&#8242;dan itibaren tedhişe  başladılar. Van, Erzurum ve Bitlis&#8217;te çıkan olaylar bastırıldı. Ardından  başkentte Osmanlı Bankası&#8217;na kanlı bir baskın yaparak bankayı işgal ettiler. II.  Abdülhamit’e yönelik bir suikast teşebbüsünde bulundular. I. Dünya Savaşı ve  İstiklal Harbi yıllarında da Ermeniler devlet aleyhine faaliyetlerini devam  ettirmişlerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">II.  Meşrutiyet Dönemi<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">I.Meşrutiyet&#8217;in kaldırılmasından sonra II. Abdülhamit  içte ve dışta meydana gelen olumsuz gelişmelerin de etkisiyle, katı bir yönetim  sergilemeye başlamıştı. Meşrutiyet taraftarları da buna karşılık  muhalefetlerinin dozunu artırmışlardı. Osmanlılık fikrinin temsilcisi olan  Sadrazam Midhat Paşa 1881&#8242;de ölüm cezasına çarptırılmış, sonra affedilerek,  Arabistan&#8217;a sürgüne gönderilmiş ve 1883&#8242;te öldürülmüştü.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ali Suavi, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi kişiler de  sultan tarafından bertaraf edilmişlerdi. Ancak devletin içinde bulunduğu güç  durum onların başlattığı muhalefetin güçlenerek büyümesine zemin  hazırlamaktaydı. Balkanlardaki çalkantıların yanı sıra Osmanlı Devleti iktisadî  açıdan da çok zor durumda idi. Devlet iç ve dış borçlarını kapatabilmek için  batılıların elindeki Osmanlı Bankası ile malî bir anlaşma imzalamak zorunda  kalmıştı (1879 ve 1881). Buna göre banka mali yardımları karşılığında, devletin  bazı gelirlerini devralıyordu. İngiliz ve Fransızların kontrolünde bu maksatla  kurulan Düyun-ı Umumîye İdaresi Osmanlı ülkesini âdeta bir sömürge hâline  getirecektir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Genç Türkler veya Jön Türkler adı verilen ve yurt  dışında ve içinde faaliyet gösteren Meşrutiyet taraftarları, İstanbul&#8217;da  İttihad-ı Osmanî derneğini kurmuşlar ve bu dernek 1894/95&#8242;te İttihat ve Terakki  Cemiyeti adını almıştı. Selanik&#8217;te Enver ve Niyazi Paşalar gibi subayların da  katılmasıyla güçlenen İttihatçılar, Osmanlı devletini ancak Kanun-ı Esasî&#8217;nin  yeniden kabulünün kurtarabileceğini düşünüyorlardı. Kolağası Niyazi Bey ve ona  katılan Enver Bey&#8217;in Resne&#8217;de isyan ederek dağa çıkmaları ve Rumeli&#8217;de halk  tarafından büyük bir destek bulmaları üzerine II. Abdülhamit anayasayı yürürlüğe  koyarak II. Meşrutiyet’i ilân etti (23 Temmuz 1908).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">17 Aralık 1908&#8242;de meclis yeniden açıldı. Yapılan  seçimlerde İttihat ve Terakki Fırkası büyük bir başarı sağlamıştı. Ancak bu  gelişmeler esnasında Bulgaristan bağımsızlığını elde etmiş ve Girit Meclisi  Yunanistan&#8217;a ilhak kararı almıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İşgal altındaki Bosna Hersek ise Avusturya tarafından  fiilen ilhak edilmişti (5 Ekim 1908) Millî bir politika izlemeyi amaçlayan  İttihatçılar, olumsuz gelişmelerin de etkisiyle gittikçe otoriter bir idare  oluşturmaya başlamışlardı. Bundan faydalanmak isteyen Meşrutiyet aleyhtarları,  bazı Avrupa devletlerinin de kışkırtmasıyla isyan ettiler. İstanbul&#8217;daki Avcı  Taburları&#8217;nın 13 Nisan 1909&#8242;da başlattıkları isyan sırasında pek çok İttihatçı  öldürüldü. II. Abdülhamit olayları önleyemedi. Bunun üzerine Mahmut Şevket Paşa  komutasındaki ordu Selanik&#8217;ten yola çıktı. Harekât Ordusu adı verilen bu ordunun  kurmay başkanı Mustafa Kemal idi. Harekât Ordusu, kısa sürede duruma hâkim  olarak isyanı bastırdı. İsyandan sorumlu tutulan II. Abdülhamit, şeyhülislâmdan  alınan fetva ile meclis tarafından tahttan indirildi (27 Nisan 1909) ve kardeşi  V. Mehmet Reşat yerine getirildi. V. Mehmed (1909–1918) devlet idaresinde  inisiyatifi İttihatçı hükûmete bırakmıştı. Yeni iktidar zamanında da felâketler  birbirini takip etti. Osmanlı Devleti hızla dağılma devrine  girmekteydi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Trablusgarp  Savaşları<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlıların iç işleri ve Balkanlardaki gelişmelerle  uğraşmasını fırsat bilen İtalyanlar, Avusturya&#8217;nın Bosna-Hersek&#8217;i ilhak etmesi  (1908), Arnavutların isyanı (1910) gibi olaylardan da cesaretlenerek, pastadan  pay alabilmek için Trablusgarp&#8217;a asker çıkardı. (Eylül 1911). İtalyan donanması  denizden, İngilizler ise Mısır&#8217;ı ellerinde bulundurduğundan karadan,  Osmanlıların bölgeye asker göndermesini imkânsız hâle getirmişti. Bu sebeple  Osmanlı hükûmeti gizlice Türk subaylarını bölgeye göndererek mahallî bir  direnişi örgütleme yolunu seçmişti. Derne ve Tobruk&#8217;da Mustafa Kemal, Bingazi&#8217;de  ise Enver Paşa İtalyanlara karşı büyük başarılar kazandı. Savaşı  kazanamayacağını anlayan İtalya, Osmanlıları barışa zorlamak için Oniki Ada&#8217;yı  işgal etti. Ancak bundan ziyade Balkanlarda başlayan savaş Osmanlıları barış  imzalamaya zorladı. Uşi Antlaşması ile İtalyanlar işgal ettikleri yerleri  muhafaza ettiler (1912).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">Balkan  Savaşları<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Türk-İtalyan Savaşı&#8217;nın başladığı sırada Balkan  devletleri aralarındaki anlaşmazlıkları bir tarafa bırakarak, Osmanlı Devleti&#8217;ne  karşı bir ittifak oluşturdular. Rusya&#8217;nın mimarlığında gerçekleşen Bulgar-Sırp  ittifakına daha sonra Yunanistan ve Karadağ da katıldı (1912). Karadağ ile  başlayan savaşa 18 Ekimde diğer Balkan devletleri de iştirak etti. Bu sırada  Osmanlı askerleri, subayların bir kısmının politik çekişmelerle meşgul  olmasından dolayı dağınık bir hâldeydi. Bunun sonucunda Balkan devletleri,  Osmanlılar karşısında kendilerinin de beklemediği bir zafer kazandılar.  Yunanlılar Ege adalarını ele geçirdiler. Sırplar Kumanova&#8217;da üstünlük  sağladılar. Sırpların denize çıkmalarını önlemek için Avusturya&#8217;nın desteği ile  Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti (28 Kasım 1912).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bulgarlar ise Edirne&#8217;yi ele geçirerek Çatalca&#8217;ya kadar  ilerlediler. (19 Kasım 1912). 16 Aralıkta Londra&#8217;da başlayan görüşmeler bir ara  iktidardan düşen İttihatçıların yeniden iş başına gelmesi üzerine kesilmişti.  Nihayet Mayıs ayında Londra Antlaşması imzalanarak I. Balkan Savaşı sona erdi.  Gelibolu Yarımadası hariç Trakya, Bulgaristan&#8217;a verildi. Makedonya&#8217;nın büyük bir  kısmı Yunanistan ve Sırbistan arasında paylaşıldı. Özellikle Makedonya&#8217;nın  paylaşımı Bulgarları rahatsız etmekteydi. Sırbistan ve Yunanistan, Bulgarlara  karşı ittifak oluşturdu. Bu ittifaka Romanya da katıldı. Bulgaristan ile bu  ittifak savaşa girince, durumdan faydalanmak isteyen Osmanlı Devleti de Bulgar  işgalindeki toprakları geri almak için harekete geçti. Kırklareli ve Edirne  kurtarıldı. II. Balkan Savaşı, tarafların imzaladığı Bükreş Antlaşması ile sona  erdi (1913). Bulgaristan ile imzalanan İstanbul Antlaşması ile Meriç nehri iki  ülke arasında sınır oldu. Bulgaristan&#8217;daki Türklerin hakları belirlendi (29  Eylül 1913). Yunanistan ile imzalanan Atina Antlaşması ile Girit&#8217;in Yunanistan&#8217;a  bırakılması kabul edildi (14 Kasım 1913). Büyük devletler bu anlaşmalardan sonra  Çanakkale Boğazı yakınlarındaki Bozcaada ve İmroz&#8217;u Osmanlılara geri verdiler.  Balkan Savaşları, Balkanlardaki Türk varlığının büyük bir kıyıma uğramasına  sebep olmuştur. Yüz binlerce Türk savaşlar sırasında ve sonrasında aç ve yokluk  içinde buradan göç etmek zorunda kalmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong><span style="font-size: 13pt">I. Dünya  Savaşı ve Osmanlı <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong><span style="font-size: 13pt">Devleti&#8217;nin  Yıkılışı<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Sadrazam Mahmut Şevket Paşa&#8217;nın öldürülmesi ile (21  Haziran 1913), İttihat ve Terakki Fırkası, hükûmetin idaresini tamamen ellerine  geçirmişti. Enver, Talat ve Cemal Paşalar, Osmanlı Devleti&#8217;nin iç ve dış  politikasını belirlemede en etkili nazırlardı. Balkan savaşlarından sonra, ordu  ve donanmayı güçlendirmek isteyen hükûmet, Avrupa devletlerinden mühendisler ve  askerî uzmanlar getirtmekteydi. Osmanlı Devleti, dış siyasetini de, dengeleri  gözeterek yeniden belirlemek ihtiyacını hissetmekteydi. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt">I. Dünya  Harbinin Sebepleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">20.yüzyıla girdiğimiz yıllarda A.B.D, İngiltere,  Almanya, Fransa, İtalya, Rusya, Osmanlı Devleti, Avusturya-Macaristan, Çin ve  Japonya dünyanın büyük devletleri arasında yer alıyordu. Amerika Birleşik  Devletleri sanayide çok ileri gitmiş yeni bir dünya devletiydi. İngiltere, geniş  bir sömürge imparatorluğuna ve deniz harp filosuna sahip güçlü bir devletti.  Fransa da büyük sömürgelere sahipti. Almanya, hızla sanayileşmesini bitirmiş,  büyük ve güçlü kara ordusunu kurmuştu. İtalya ile birlikte dünya bölüşümünden  pay almak istemekteydi. Ayrıca, hızla gelişen sanayisi için hammadde ve pazar  aramaktaydı. Avusturya, Almanya ile birlikte hareket etmekte, Rusya’nın  Balkanlardaki nüfusunu kırmaya çalışmaktaydı. Rusya, Slav birliği ve sıcak  denizlere inmek amacındaydı. Rusya doğuda Japonya tarafından durdurulmuştu. Çin,  Japonya’nın baskısı altındaydı. Bunlar arasında İngiltere ve Almanya, lider  devletler rolünde olup birbiriyle şiddetle rekabet  halindeydi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Avrupa, bu siyasi duruma göre ikiye ayrıldı. Üçlü  İttifak (Almanya, Avusturya, İtalya) ve Üçlü İtilaf (İngiltere, Fransa, Rusya).  İki tarafta hızla silahlanmaya başladı. Her devletin kendine göre, savaşa girmek  için sebebi bulunmaktaydı. Ancak, bütün devletler sömürgeci amaçlarını  gerçekleştirmek için savaş istiyordu. Avusturya-Macaristan Veliahtı  Ferdinand&#8217;ın, Sırbistan ziyareti esnasında bir Sırp tarafından öldürülmesi (28  Haziran 1914), bu iki cepheyi sıcak savaşa sokmaya yetti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Daha sonra Romanya, Japonya ve ABD İtilaf Devletleri,  Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ise İttifak devletleri safında bu savaşa  girdiler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı Devleti savaştan önce İngiltere ve Fransa&#8217;ya  yakın bir politika izlemek istedi. Ancak hem hükûmet ve halk içerisindeki  tepkiler hem de İtilaf Devletleri&#8217;nin buna sıcak bakmaması, Osmanlıları  Almanya&#8217;ya yanaştırmaktaydı. Özellikle Enver ve Talat Paşalar, Osmanlı  Devleti&#8217;nin yeniden silkinmesi ve kaybettikleri toprakları kazanabilmesi için  Almanya&#8217;nın yanında yer almayı uygun buluyorlardı. Hükûmet başlangıçta tarafsız  kalmayı tercih etmişti. Almanların II. Abdülhamit devrinden itibaren Osmanlı  Devleti&#8217;nin yenileşme çabalarına katkıda bulunması ve bu maksatla gönderdikleri  askerî ve sivil uzmanların varlığı, İtilaf Devletleri&#8217;nin, Osmanlı Devleti&#8217;nin  tarafsız kalamayacağı şüphesini artırıyordu. Bu tutum, dolayısıyla Almanya  yanlılarının tezini kuvvetlendirmekteydi. Enver ve Talat Paşa&#8217;nın öncülük ettiği  bu grup, Almanların yanında savaşa girmekle, Kafkaslar, Balkanlar ve Ege&#8217;de  kaybedilen toprakların geri alınabileceği ve Osmanlı Devleti&#8217;ni nefes alamaz  hâle getiren kapitülâsyonlar ve düyun-ı umumîden kurtulunabileceğini öne  sürmekteydiler. Nitekim Almanya&#8217;ya ait Goben ve Breslav zırhlılarının Türk  bayrağı çekilerek, Rus limanlarını bombalaması, Osmanlı Devleti&#8217;nin Almanya  safında savaşa girmesine vesile olacaktır<span>   </span>(1 Kasım 1914).<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı&#8217;nda tam yedi cephede  mücadele etti; Kafkasya, Kanal, Hicaz ve Yemen, Irak, Suriye ve Filistin,  Galiçya ve Çanakkale. Bütün cephelerde Osmanlı askerleri büyük bir kahramanlık  örneği gösterdiler. Ancak, yedi cephede birden savaşı sürdürmek, zor şartlar  içerisinde bulunan Osmanlı Devleti için çok güçtü. Enver Paşa&#8217;nın kumanda ettiği  Kafkas Cephesi&#8217;nde Osmanlılar büyük zayiat verdiler. Doğu Anadolu ve Trabzon  düştü. Kanal (Süveyş) cephesinde ise Cemal Paşa, Fransız ve İngilizlere  başarıyla direndi. Hicaz ve Yemen&#8217;deki Osmanlı birlikleri, destek görmemelerine  rağmen, kutsal yerleri korumak uğruna, harbin sonuna kadar Şerif Hüseyin ve  İngilizlere karşı koydular. Basra&#8217;ya çıkan İngilizler Kuttü&#8217;l-Amare&#8217;de büyük bir  bozguna uğradılar. Komutanları General Townshend esir edildi (29 Nisan 1916).  Ancak, 1918&#8242;de yeni birliklerle saldıran İngilizler, ihanet eden Arap  kabilelerinin de yardımıyla Basra&#8217;da olduğu gibi, Suriye&#8217;de de saldırılarını  artırdılar. M. Kemal, Halep&#8217;te bir savunma hattı oluşturdu. Galiçya, Makedonya  ve Romanya&#8217;da Osmanlı birlikleri, Avusturya ve Bulgaristan&#8217;a yardımcı olmak için  büyük bir özveriyle savaştılar. Türkler, en büyük direnmeyi Çanakkale&#8217;de  gösterdiler. İtilaf Devletleri 19 Şubat 1915&#8242;den itibaren muazzam bir donanma ve  yüz binlerce askerle saldırıya geçtiler. 18 Mart&#8217;ta İtilaf donanmasına ait pek  çok gemi batırıldı. Ardından Gelibolu Yarımadası&#8217;ndaki Settü&#8217;l-Bahir ve  Arıburnu&#8217;na asker çıkararak, karadan da saldırıya geçtiler. Anzak ve Hint  birliklerinin de katıldığı kara savaşları, tam bir ölüm kalım savaşı oldu. M.  Kemal&#8217;in de büyük bir askerî deha olarak ortaya çıktığı bu savunma karşısında  İtilaf Devletleri geri çekilmek zorunda kaldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bütün dünyaya öğretilen &#8220;Çanakkale Geçilmez&#8221; sözü, 250  bin Türk evlâdının şehit kanıyla yazılan bir büyük destan oldu. İtilaf  Devletlerinin Çanakkale bozgunu, Rusya&#8217;nın yardım alma ümitlerini suya düşürmüş  ve bunun neticesinde gerçekleşen Bolşevik İhtilâli, Çarlık Rusyası&#8217;nın sonu  olmuştur. Rusya&#8217;nın savaştan çekilmesi üzerine 7 Aralık 1917&#8242;de imzalanan  anlaşmayla Doğu cephesinde Türk-Rus Savaşı sona ermiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı&#8217;nda yedi düvele karşı  muhteşem bir mücadele sergilemiştir. Ancak 29 Eylül 1918&#8242;de Bulgaristan&#8217;ın  teslim olması Osmanlılar ile Almanya arasındaki irtibatın kesilmesine yol  açmıştır. Müttefiklerinin savaştan yenik ayrılmasıyla birlikte Osmanlılar da  ateşkes anlaşmasını imzalamak durumunda kalmışlardır. İttihat ve Terakki  Fırkası&#8217;nın hükûmetten çekilmesinin ardından kurulan Ahmet İzzet Paşa  başkanlığındaki hükûmet, Bahriye Nazırı Rauf Bey başkanlığındaki bir heyeti  Limni&#8217;nin Mondros limanına göndermiş ve Mondros Ateşkes Anlaşması&#8217;nın  imzalanmasıyla (30 Ekim 1918), Osmanlılar resmen savaştan çekilmişlerdir.  Ateşkes anlaşmasıyla İtilaf Devletleri, Osmanlı ülkesini işgal etme hakkını elde  etmişlerdir. Bu durum, Osmanlı Devleti&#8217;nin fiilen paylaşılması  demekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Nitekim İngiliz, Fransız, İtalyan birlikleri bu  anlaşmaya dayanarak Anadolu&#8217;da işgallere başlamışlar, Asırlarca Osmanlının  hâkimiyetinde yaşayan Yunanlılar da, ağabeylerinin müsaadesiyle İzmir&#8217;e asker  çıkarmışlardır (15 Mayıs 1919). İşgaller, Anadolu Türk&#8217;ünde büyük bir infial  yaratmış ve 19 Mayıs 1919&#8242;da Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Samsun&#8217;a çıkmasıyla, düşmana  karşı &#8220;Milli Mücadele&#8221; başlamıştır. İtilaf Devletlerinin Sevr Anlaşması&#8217;nı  İstanbul hükümetine imzalatması (10 Ağustos 1920), Milli Mücadele&#8217;nin  güçlenmesinden endişe eden düşmanların bir an önce Türk millî varlığını ortadan  kaldırmayı amaçlamalarından başka bir şey değildi. Fakat bu anlaşma hükümleri  hiçbir zaman uygulanamadı. Ankara&#8217;da açılan Milli Meclis&#8217;in iradesi, Mustafa  Kemal ve arkadaşlarının büyük ve onurlu mücadelesi bu oyunları bozdu. İstiklâl  Harbi&#8217;nin kazanılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuş oldu. Yeni Türk  devleti &#8220;Millî Hâkimiyet&#8221; ilkesinin tabii bir neticesi olarak 1 Kasım 1922&#8242;de  saltanatı kaldırdı. Dolayısıyla bu tarih 622 yıl devam eden Osmanlı Devleti&#8217;nin  de resmen sonu oluyordu. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 13pt"><span> </span><o:p></o:p></span></p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/osmanli-imparatorlugu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TÜRK SİYASİ HAYATI</title>
		<link>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/turk-siyasi-hayati.html</link>
		<comments>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/turk-siyasi-hayati.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2008 14:22:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[TARİH]]></category>
		<category><![CDATA[TÜRK SİYASİ HAYATI]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/?p=28</guid>
		<description><![CDATA[&#160;
GİRİŞ
 
 
Ünlü İslam düşünürü olan  İbn-İ Haldun Mukaddime adlı eserinde  “  Devletler de insan gibidir. Doğar, büyür ve ölürler. Bu kaderdir. Ancak mühim  olan, ibret ve hikmetleri kavramak ve gerekli dersleri almaktır.”  demiştir. Tarih boyunca hemen hemen tüm  devletler bu kaderi paylaşmışlardır.   Türk milleti de tarihin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="Section1">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><o:p></o:p><span style="font-size: 13pt"><o:p></o:p></span><strong><span style="font-size: 13pt">GİRİŞ<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ünlü İslam düşünürü olan  İbn-İ Haldun Mukaddime adlı eserinde<span>  </span>“  Devletler de insan gibidir. Doğar, büyür ve ölürler. Bu kaderdir. Ancak mühim  olan, ibret ve hikmetleri kavramak <span>ve</span> gerekli dersleri almaktır.”<span>  </span>demiştir. Tarih boyunca hemen hemen tüm  devletler bu kaderi paylaşmışlardır.<span>   </span>Türk milleti de tarihin değişik evrelerinde birçok farklı devlet kurmuş  bu sayede sağlam bir devlet geleneğine sahip olmuş, tarih sahnesinden  silinmeyerek en büyük medeniyetlerden biri olarak varlığını devam  ettirmiştir.<span>  </span>Yani devletler fiiliyatta  tarih sahnesinden çekilirler fakat bıraktıkları devlet geleneği ve medeniyet  yapısı itibariyle kendinden sonraki devletler ve toplumlar üzerinde etkilerini  devam ettirirler.<span>  </span>Yeni kurulan devletler  kendinden önce kurulmuş olan devletin mirası üzerine kurulmuştur.<span>  </span><o:p></o:p></span></p>
<p><span id="more-28"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span>            </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı Devleti tarihsel  süreçte incelendiğinde İbn-i Haldun’un yapmış olduğu tarife uymaktadır. Osmanlı  devleti bir beylik olarak kurulmuş, sağlam devlet geleneği ve sistemi sayesinde  hızla ilerlemiş ve bir imparatorluk haline gelmiştir. Bu büyüme beraberinde  çözülmeyi de getirmiştir. Devlet sistemi zamanla toplumun ihtiyaçlarını  karşılayamaz hale gelmiş ve çöküş başlamıştır. Osmanlı Devleti tarih sahnesinden  silinmeye çalışılmış ancak bu başarılamamıştır. Osmanlı devleti sahip olduğu  medeniyet ile bugünde ayaktadır. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><span>            </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tarih bir milletin  hafızasıdır. Bu manada geçmişi iyi bilmek bugünü iyi yönetebilmektir.<span>  </span>Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gelecekte var  olabilmesi, etkili bir siyaset güdebilmesi için Osmanlı Devletinin yıkılma  sürecini hazırlayan zaaflarını iyi tetkik ederek önlem alması ve aynı hatalara  düşmemesi gerekmektedir. Bu bağlamda Osmanlıyı zayıflatan hadiselerin bilinmesi,  üzerinde durulması çok yararlı olacaktır.<span>             </span><span>    </span><o:p></o:p></span></p>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt">KARLOFÇA  ANTLAŞMASI (1699)<o:p></o:p></span></h1>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Köprülü döneminde elde edilen askeri başarıları vermiş  olduğu haz ile Kara Mustafa Paşa komutasındaki Türk ordusu Avrupa’da yeni fetih  girişimlerine başladı. Herkes tarafından beklenen bu sefer, 1683 Nisan’ında  başladı.<span>  </span>Padişah Belgrat’ta odu  gerisinde kaldı, zira bu son yüz yıllarda bir gelenek halini almış ve padişah  ordusuyla sefere çıkmayıp cephe gerisinde kalır olmuştu.<span>  </span>Bu durumda Avrupa’da fetih peşinde koşacak  oldukça büyük Türk ordusu vezir Kara Mustafa Paşa’nın kontrolüne bırakılmış  oldu.<span>  </span>Kara Mustafa Paşa böyle büyük bir  ordu toplanmışken ikinci kez Viyana üzerine yürünmesini daha uygun  görmüştür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlının II. Viyana seferinden hemen önce Osmanlıya  karşı Avrupa da destek arayan Venedik, tüm Avrupa da “Osmanlıyı Avrupa’dan  atmak” fikrini yayıyordu.<span>  </span>Bununla  beraber Papa’nın da sefer öncesi girişimleri başarıya ulaşmış ve Osmanlıya karşı  Avrupa-Hıristiyan birliği böylece oluşturulmuştu.<span>  </span>Son yıllarda Osmanlıya karşı ağır yenilgiler  alan Venedik, Polonya ve Rusya’nın da savaşa girmesiyle Osmanlı dört cephede  savaşmak zorunda kaldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1683 tarihinde Viyana&#8217;nın ikinci defa kuşatılıp mağlup  olmamızla başlayan savaşlar, 16 sene boyunca devam etmiş ve yapılan maddi ve  manevi fedakârlıklara rağmen, Kırım&#8217;dan Dalmaçya sahillerine kadar uzanan çok  geniş cephede (mukaddes İttifak&#8217;a dâhil) müttefiklere,<span>  </span>Venediklere, Avusturya’ya, Lehistan’a ve  Rusya yeniliyorduk. Savaşa devem etmekle yeni ve daha büyük zararlara  uğranılacağı anlaşılıyordu. Bunu sezen Sadrazam Amcazade Hüseyin Paşa,<span>  </span>Padişah II. Mustafa’ barış yapılması  konusunda tavsiyede bulunmuş ve kaybedilecek yerleri daha sonra bu devletlere  tek tek savaş ilan etmek yoluyla alabileceklerini söylemiştir.<span>   </span>Padişah da bu fikri kabul etmiş ve düşmanlar  ile &#8220;Karlofça Muahedesi&#8221; imzalamıştır. Bu antlaşma ile:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1 &#8211; &#8220;Küçük Eflak&#8221; da denilen Banat Eyaleti müstesna,  Erdel (Transilvanya) dâhil bütün Macaristan&#8217;ı Avusturya&#8217;ya verdik. Hudut Sava ve  Tisa nehirden geçiyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2 &#8211; Lehistan&#8217;a, Podolya ve Ukrayna&#8217;yı  verdik.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3 &#8211; Rusya&#8217;ya Azak Kalesini verdik.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">4 &#8211; Venedik&#8217;e Dalmaçya sahilleri ile birlikte tekmil  Mora Yarımadası&#8217;nı verdik.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">5 &#8211; Tebaamız olan ortodoksların mezhep hürriyetlerin  temin edilecekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">6 &#8211; Devletlerin Babıâli’ye verdikleri vergiler bundan  böyle alınmayacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Karlofça Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu ilk defa  parçalayan bir muahede olması bakımından önemlidir. Bu muahede ile Osmanlı  İmparatorluğunun zaafları açık bir şekilde anlaşılmaya başlanmış ve bundan sonra  bu zaafların giderilmesi hususunda çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. 1699  yılından sonra girilen muharebelerde Türk Orduları, Avrupa karşısında başarı  sağlayamamış, Karlofça Antlaşmasıyla verilen yerler geri alınamadığı gibi  bugünkü milli sınırlarımıza kadar olan topraklar  kaybedilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Karlofça Atlaşmasıyla kaybedilen yerleri geri alma  siyasetine devam edildi. 1711 yılının baharında 100 kişilk Osmanlı Ordusu ve 40  bin kişilik Kırım ordusuyla Rusya’nın üzerine gidildi. Bu savaşta ablukaya  alınan Rus ordusu’nu tamamen imha etmek fırsatı ele geçmişken,<span>  </span>Osmanlı Sadrazamı,<span>  </span>barış temennisiyle huzuruna gelen Rus  elçileri kovmuş fakat ikinci kez gelen Rus elçilerinin Sadrazama sundukları  Petro’ya ait mektupta dile getirilen isteklerin, divana sunulması sonucu barış  kabul edilmiştir. 21 Temmuz 1711’de imza edilen Prut  Anlaşmasıyla:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1- Ruslar Azak kalesini silah, cephane ve tahkimatı ile  iade ediyorlar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2- Hududunuzdaki inşa ettikleri birkaç kaleyi  yıkacaklarını vaat ediyorlar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3- Kırım&#8217;ın ve Lehistan&#8217;ın dâhili işlerine  karışmayacaklarını vaat ediyorlar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">4- Şarl&#8217;ın İsveç&#8217;e dönmesine mani olmayacaklarını  vadediyorlar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">5- İstanbul&#8217;da Rus elçisi bulundurmayacaklarına söz  veriyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Baltacı Mehmet Paşa savaş alanında galip gelmiş fakat  diplomaside yenilmişti. Mehmet Paşa, ileriyi görebilen, yarını iyi mütalaa  edebilen bir şahsiyet değildi. O, o gün Osmanlı Devletinin halletmek istediği  meseleler üzerinde durmuş ve bunu da maddi ve manevi masraflara girmeden muahede  ile temin etmişti. Fazlasını, ne düşünebilmiş ne de lüzumlu görmüştür.<span>   </span>Savaş meydanından galip çıktığımız bu tarihi  olaya ilgili olarak çeşitli görüşler mevcuttur: Mehmet Paşa, Rus kuvvetlerini  kuşatmıştır. Fakat müteaddit defalar taarruz emri verdi ise de, zaten şirazesi  bozulmuş olan Yeniçeriler emre itaat dip taarruz etmediler. Biraz daha  beklenirde, Ruslar ordumuzun bu halini öğrenir, bir huruç hareketine girişirler,  60.000 kişilik kuvvetleriyle 140.000 kişimizi mağlup ve perişan ederlerse, âleme  rezil olurduk. Onun için böyle muahede imzalanmıştır diyenler vardır. Hâlbuki  yeni tetkikler böyle itaatsizlikten bahsetmezler ve &#8220;Böyle bir muahedenin  imzalanmasında ahlaksız devlet ricalinin mühim tesiri olmuştur. Ruslar rüşvetle  onları kandırmışlar, muahedeyi imzalatmışlardır&#8221; derler. Üçüncü olarak Katerina,  Paşayı kandırmıştır, diyenler de vardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ruslarla yapılan anlaşmanın şartları incelendiğinde  vaatlerle dolu olduğu görülür. Rusların vaatleri yerine getirip getirmeyeceği  meçhuldür. Bu konu bir tek Devlet Giray’ın aklınla gelmiştir ve onun uyarıları  da dikkate alınmamıştır.<span>  </span>Oysa Padişah,  Sadrazam Mehmet Paşaya sefere çıkarken “ Tatar emrine amel eyle” diye öğüt  vermiştir. Fakat padişahın bu öğüdü dinlenmemiş, Devlet Giray’ın uyarıları  dikkate alınmamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu savaş sonunda Rusya’ya ağır bir darbe indirip daha  sonra Osmanlıya sorun çıkarması önlenebilecekken çok hafif şartlarla anlaşma  imzalanmıştır. 1711 Prut Antlaşması zafer kazanışmış edalarıyla  kutlanmıştır.<span>  </span>Sadrazam, III Ahmet  tarafından tebrik edilmiş, ancak ilerleyen zamanda antlaşmanın başarısızlık  olduğu kanaatine varılmış ve Baltacı Mehmet Paşa görevinden  azledilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Prut Antlaşmasının zamanla hatalı yanlarının fark  edilmesine rağmen, 1699 yılında kaybedilen yerleri geri alma siyaseti gereğince  Anzak kalesinin geri alınmış olması Osmanlı İmparatorluğuna cesaret vermiştir.  Baltacı Mehmet Paşanın azledilmesinden sonra bu geri alma siyasetini Baltacı’dan  sonra üçüncü sadrazam olan Damat yahut Çorlulu Ali Paşa başarmak istiyordu.  Venediklilerin, asi Karadağlılara yardım etmeleri, mülteci Karadağlıları, himaye  edip, istenildiği halde vermemeleri, Akdeniz&#8217;deki korsan gemilerin ticaret  gemilerimize rahat vermedikleri ve nihayet Venedik idaresinden memnun olmayan,  Mora Rumlarının bizden yardım istemeleri, Venedik ile bir muharebe yapılması  için kâfi sebep addedildi. 1714&#8242;te Venedik&#8217;e harp ilan edildi. Sadrazam  kuvvetlice bir ordu ile karadan, Kaptan-ı Derya Canım Hoca Mehmet Paşa da  denizden gelerek Mora havalisinde Venedikliler ile muharebeye başladılar.  Venediklilerin tamamen Mora&#8217;dan kovulması için üç ay kâfi geldi. Avusturya bunun  üzerine Osmanlı imparatorluğuna bir nota göndererek ciddi bir sebep yok iken  Venediklere savaş açarak Karlofça Antlaşmasını bozdunuz diyerek Venediklilerin  zararlarının tazmin edilmesini aksi takdirde Osmanlı imparatorluğu ile sulh  içerisinde olmayacaklarını bildirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bunun üzerine kazandığı zaferden feyiz alan Sadrazam Ali  Paşa Avusturya ya savaş ilan ederek Belgrat’a kadar geldi. Petervaradin de  başlayan sert çarpışmalarda sadrazamın şehit düşmesiyle ordumuz başsız kaldı ve  geri çekilmeye başladı.<span>  </span>Ordumuzu takip  eden Avusturya prensi Ojen, Banat ve Belgrat’ı ele geçirdi. İngiltere ve  Felemenklerin aracılığıyla iki devlet arasında Pasarofça Antlaşması imzalandı:  Buna göre:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1- Banat, Küçük Eflak, Belgrat dâhil Şimali Sırbistan&#8217;ı  ele geçiren Avusturya&#8217;ya terk ediyorduk. Böylece Şimali Sırbistan&#8217;ı ele geçiren  Avusturya, Bosna-Hersek üzerinden Adriyatik&#8217;e, Eflak üzerinden Karadeniz’e  çıkmaya hazırlanmış, Osmanlıları Balkanlardan terk etmek için de Belgrat&#8217;ta  pusuya yatmış oluyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2- Venediklilerden Ati, Mora ve bazı yerleri alıyor,  Arnavutluk ve Bosna-Hersek sahilinden bazı yerleri terk  ediyorduk.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3- İşbu muahede 24 sene yürürlükte  kalacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu Antlaşma ile gerçi Mora ele geçirilmişti. Fakat  şimalde Avusturya&#8217;ya terk edilen araziler hem daha genişti, hem de Balkanların  ehemmiyeti bakımından daha mühimdi. Bu itibarla artık istirdat siyasetinden  vazgeçilmiş, mevcudun muhafazasına çalışılmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Artık balkanlarda etkili bir konuma gelen Avusturya’nın  bundan sonraki hedefi Osmanlıyı Balkanlardan atmak olacaktı. Aynı şeyleri Rusya  da düşünmekteydi. Aynı ülkeleri ele geçirmek isteyen Avusturya ve Rusya’nın  zaman zaman karşı cephelerde olması Osmanlının balkanlardan tasfiyesini  geciktirmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt">LALE DEVRİ (  1718–1730)<o:p></o:p></span></h1>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1718–1730 seneleri arasındaki devir, tarihimizde &#8220;Lale  Devri&#8221; olarak isim alır. Ömrü kısa, zevki derin olan bu devri, Sadrazam  Nevşehirli Damat İbrahim Paşa yaratmıştır. İbrahim paşa umumiyetle kuvvetli  devletlere karşı dostane, zayıf devletlere karşı ise düşmanca bir harici siyaset  takip etmiştir. Fazla bir tahsili olmamakla beraber adam yetiştirmeye, memleketi  imara, memlekete yeni bir fikrin ve telakinin girmesine  çalışmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu devirde yeni ve görkemli saraylar yaptırılmış, herkes  zevk ve sefa ile günlerini geçirir olmuştu. &#8220;Lale Devri&#8221;nin bu eğlence, sefahat  tarafı bir yana, o vakte kadar cemiyetimizde mevcut olmayan bir takım  yeniliklerin yapıldığı görülür. Bunlardan biri ve belki de birincisi, matbaanın  açılmasıdır. Avrupa&#8217;da matbaa açılalı 270–300 sene olduğu halde, bizde matbaanın  kıymet ve ehemmiyeti anlaşılmamıştı. Onun için de Lale Devrine kadar bir  matbaanın kurulmasına kimse çalışmamıştı. Gerçi çok önceden beri Rumların kendi  lisanın da eserler bastıkları matbaalar mevcuttu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1717&#8242;de Fransa&#8217;ya elçi olarak gönderilen Yirmi Sekiz  Çelebi Mehmed Efendi, beraberinde oğlu Said Efendi&#8217;yi Paris&#8217;e götürmüştü. Orada  matbaacılıktan anlayan İbrahim müteferrika ile görüştü. Said Efendi, Bir  taraftan İbrahim Müteferrika&#8217;yı bir matbaa açmak için teşvik ederken, bir  taraftan da Sadrazam İbrahim Paşa ile görüşerek, ona matbaanın önemini, bir  matbaa açılırsa memleket irfanına yapılacak büyük hizmeti anlattı. Sadrazam  paşa, matbaanın ehemmiyetini takdir ederek açılmasına müsaade etti. Hatta bir  miktar da para vererek açmak isteyenlere yardım etti. Öbür taraftan Şeyhülislam  Abdullah Efendi&#8217;ye müracaat edilerek, ondan &#8220;Matbaa-i ceditte dini kitaplar  değil, ancak lugat, mantık, tarih, coğrafya, hey&#8217;et ve hikmet gibi ulum-ı  akliyeye ait kitaplar tab olunabilecektir&#8221; mealinde bir fetva alındı. Bunun  üzerine ilk matbaayı İbrahim Müteferrika, önce Sultan Selim&#8217;de sonra Üsküdar&#8217;da  &#8220;Dar-üt Tabaa-t&#8217;ül-amire&#8221; ismi ile açtı. O zamandan beri memleketimizde matbaa  vardır. Şüphesiz, o zamana kadar memlekete böyle bir şey olmadığı için bunu  memlekette sokup yaşatanları hayırla yâd etmek lazımdır.<o:p></o:p></span></p>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><em><span style="font-size: 13pt">Patrona Halil isyanı<o:p></o:p></span></em></h1>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Patrona Halil isyanına bir halk hareketidir, bu isyana  katılanlar esnaf ve avam sınıfıdır diyenler vardır fakat meydana gelen hadisenin  boyutları farklıdır.<span>  </span>Daha önce vuku  bulan Yeniçeri ayaklanmalarından farksızdır. Bu isyanı diğerlerinden ayırmak  icap ederse, asi liderlerinin birçoğu Arnavut olduğundan Patrona Halil yahut  Arnavut İsyanı demek mümkündür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İran 18. yüzyıl başlarından beri karışıklık  içerisindeydi.<span>  </span>Şah Abbas döneminde  sağlamlaştırılan merkezi yönetim aradan geçen zaman içerisinde etkisini yitirdi  ve Safevi ülkesinde İsfahan’ın buyruğunu dinlemeyenler duruma hâkim olmaya  başlamışlardı.<span>  </span>Şah Hüseyin ‘in oğlu  Tahmasp ile Mahmut han ülke yönetimini ele geçirmek için kıyasıya bir  mücadelenin içine girdikleri sırada Rusya ve Osmanlı Devleti, bu karışıklıktan  faydalanmak için fırsat kollamaya başlamışlar ve birbirlerin kazançlarını  sınırlandırmak içinde uyanık davranma çabaları gütmeye başlamışlardır.<span>  </span>Şah Tahmasp iktidar olabilmek için Rusya’dan  yardım istemiş ve bu yardım karşılığında hazar denizi kıyılarını Rusya ya  vermeyi de kabul etmişti. Bu durum Rusya ile Osmanlı çıkarlarını  çatıştırmıştır.<span>  </span>Osmanlı devleti 1725  yılında Rusya’nın ilerlemesini kabul etmek zorunda kalmıştır.<span>  </span>Bunun yanında Osmanlı Devleti,<span>   </span>Kafkasya’da Azerbaycan’da ve batı İran da  girdiği savaştan önemli kazançlarla ayrıldı.<span>   </span>İran’daki iç dengelerin yeniden değişmesi sonucunda Safevi direnişi ile  karşılaşan Osmanlı Eşref han’da kopardığı topraklardan geri çekilmek zorunda  kaldı.<span>  </span>Daha sonra Tahmasp İran’ın bütün  kayıplarını geri almak için 1730 yılında büyük bir doğu seferine karar  verdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1725 yılında Rusya’ya verilen ödünler ve İran askerleri  karşısında yaşanan geri çekilmeler sonucunda Tebriz’in düşmesi Osmanlı  payitahtında zaten önceden beridir var olan huzursuzluğu artırdı. Lale Devri’nin  zevk ve israfıyla suçlanan yöneticilere karşı sert bir hava oluştu.<span>  </span>Bir kısım yeniçerinin başlattığı ayaklanma  kısa sürede büyüdü.<span>   </span>Hareket ilk önce  vezir-i azam İbrahim paşaya yöneldi. Veziri azam idam edildi fakat isyan  yatışmadı.<span>  </span>Bunun üzerine III. Ahmet  tahtını yeğeni Şehzade Mahmut’a bırakarak köşesine çekildi.<span>  </span>Eski yönetimin simgesi olan III. Ahmet  saltanatında saraylar ve konaklarla donatılmış Sadabad, Lale devrinin izi  kalmasın diye yerle bir edilmiştir.<span>   </span>Asilerin başı Patrona Halil ve diğer elebaşları isyan başarılı olsa bile  yeni padişahın kendilerini er ya da geç idam ettireceğinden korkuyorlardı.<span>  </span>Bu maksatla güçlerini devam ettirebilmek için  devletin önemli kademelerine kendi yandaşlarını getirebilmek için  uğraşıyorlardı.<span>  </span>Ancak yeni  yöneticilerinde padişahın yanında yer alması sonucu I Mahmut’un tahta  çıkmasından iki ay sonra,<span>    </span>Patrona  Halil ve isyanın elebaşları idam edildiler ve isyan bu şekilde son bulmuş  oldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İstanbul’daki saltanat değişiminden sonra İran ile olan  savaş tekrar ele alındı.<span>  </span>Osmanlı  Devletiyle İran arasında meydana gelen savaşlar aralıklarla tam 24 yıl  sürdü.<span>  </span>1746 yılında taraflar 17. yüzyıl  da oluşturulmuş sınırlara geri çekildiler.<span>    </span>Sonuçta Kanunu Sultan Süleyman döneminde oluşan denge  değişmedi.<o:p></o:p></span></p>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt">I. MAHMUT DÖNEMİ  (1730–1754)<o:p></o:p></span></h1>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">I. Mahmut tahta çıktığında, yönetime Patrona Halil ve  etrafındakiler hâkimdi. Bu zorbaların yaptıkları artık halkı iyiden iyiye  huzursuz etmeye başlamıştı. Bunun üzerine I Mahmut bu zorbaları halletmenin  yollarını aramaya başladı. Padişah bu zorbaların yaptıklarına bir müddet göz  yummak zorunda kaldı. Bu arada şüphelenmesinler diye asilere “siz bana tahtı  temin edensiz. Velinimetimsiniz. Elbette her arzunuz yerini bulmalı.&#8221;<span>  </span>Şeklinde konuşuyordu. Padişah ve Sadrazam  asileri ortadan kaldırmak için bir plan yaptılar. O sırada sürmekte olan Iran  savaşıyla ilgili karar alınması için bir divan toplanmasına karar verdiler. Bu  divana Patrona Halil ve yandaşları da katılacak ve burada idam edileceklerdi.  Nihayet divan 25 Ekim 1730 yılında toplandı.<span>    </span>Patrona Halil tarafından azledilen Çorbacı Halil, beraberindeki güçlü  kuvvetli 17 adamıyla Revan odasına saklandılar. Toplantı bittikten sonra herkes  sırayla Revan odasına girdi ve burada padişah beklenilmeye başlandı. Kırım  han’ın bir emriyle asilerin defteri burada dürüldü. Naaşları At Meydanında  sallandırıldı. Patrona Halil ‘in yandaşlarından Kutsizade planı öğrenmiş ve  Patrona Halil’e divana gitmemesi yönünde bir tezkere göndermiştir. Divan  kapısında eline geçen tezkereyi okumadan cebine koyan Patrona Halil ölümden  kaçamamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ruslarla 1711 yılında yapılan Prut Antlaşmasından sonra  Osmanlılarla kolay başa çıkabileceğini düşünen Rusya, ilk önce Fransa ile  ittifak kurarak Osmanlıyı yalnız bırakmanın yollarını aradı. Ancak bu ittifakı  gerçekleştirmede muvaffak olamadı. Bunun üzerine Avusturya ile ittifak kurma  yoluna gitti.<span>  </span>1726&#8242;da başlayan  Rusya-Avusturya ittifakı, mukaddes ittifakı teyit eder mahiyette idi.  Rus-Avusturya ittifakı Lehistan&#8217;ın taksim edilmesine, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun  bir hayli arazi kaybederek küçülmesine sebep oldu. Lehistan’ı hâkimiyetine alan  Rusya sıranın Osmanlıya geldiğini düşünerekten savaş çıkarmak için bahaneler  aramaya başladı. O sıralarda Osmanlı ve İran arasındaki savaşlar devam  etmekteydi.<span>   </span>Osmanlı Kırım hanından bu  savaşlar için yardım istemiş, Kırım hanı Kaplan Giray da yardım için yola  çıkmıştı. İran’a ulaşmak için Kabartay bölgesinden geçmekte olan Giray’ını  ordularına Ruslar müdahale ettiler. Buraların kendi toprakları olduğunu ileri  sürerek sözde topraklarını müdafaaya kalkıştılar ve Giray’ın ordularını mağlup  ederek geçirtmediler. Rusya, Kabartay ihtilafını bahane ederek, güya kırılmış  olan şeref ve haysiyetini telafi etmek maksadıyla, harp ilanına bile lüzum  görmeden, Feld Mareşal Münih kumandasında üç koldan topraklarımıza taarruz etti.  Avusturya elçisinin oyalama taktiği olarak bu olayın sulh ile çözülebileceğini  bildirmesi üzerine Osmanlı orduları hazırlığa başlamadı ve sulh olacak günü  beklemeye başladı.<span>  </span>Bu arada Fransa,  Osmanlıya Avusturya’nın sulh çabalarına güvenmemesini ve derhal taarruza  kalkışılması gerektiği yönünde isteklerini bildirdi. Bunun üzerine Mehmet Paşa  Tuna boylarına hareket ederek hem Fransa’nın telkinine olumlu cevap veriyor hem  de sulh görüşmelerini devam ettiriyordu. Osmanlı Orduları sözde sulh  anlaşmasının imzalanacağı yere geldiğinde artık Avusturya savaş hazırlıklarını  tamamlamıştı. Avusturya elçi maskesini atarak Bosna ve Sırbistan’ın Avusturya ya  verilmesi karşılığında sulh olabileceğini söyledi.<span>  </span>Rusya ve Avusturya muharebe etmeden,  gönlümüzü ederek, bir blöf ile alacakları yerleri bizden istiyorlar, en ağır  şartlarını teklif ediyorlardı. Kabul edilmeyecek kadar ağır olan bu teklifleri  elçilerimiz reddettiler. Bunun üzerine Avusturya da üç koldan topraklarımıza  taarruz etti. Bunun üzerine Sadrazam Mehmet Paşa azil, kethüdası Osman Halise  Efendi idam edildi. Sadrazamlığa Muhsinzade Abdullah Paşa tayin edildi. Osmanlı  orduları Rusları mağlup ederek Kırımı düşman işgalinden kurtardılar.<span>  </span>Balkanlarda ise Avusturya Kralı Ordularımız  karşısında mağlup olarak Belgrat’ı Osmanlıya terk ederek yeni toprak kaybetmemek  içinde Osmanlı ile Belgrat anlaşmasını imzaladı. Buna  göre:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1 &#8211; Şimali Bosna&#8217;yı, Sırbistan&#8217;ı, Belgrat’ı Küçük  Eflâk’ı Avusturyalılar bize iade ediyorlardı. Böylece &#8220;1718 Pasarofça Muahedesi&#8221;  ile Tuna&#8217;nın cenubuna inen ve Balkanlar için tehlikeli bir hal alan  Avusturyalılar, ismi geçen yerleri bize iade ederek Tuna&#8217;nın şimaline  çekiliyorlar ve tehlikeleri bertaraf ediliyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2 &#8211; Azak Kalesi, yine Ruslarda kalacaktı. Lakin kale  tahkim edilmeyecek, bir ticaret limanı haline getirilecekti. Bir taraf bir  mıntıka olacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3 &#8211; Tarafların hududunda Osmanlılar kale inşa  edebilecek, Ruslar inşa edemeyeceklerdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">4 &#8211; Ruslar, Azak ve Karadeniz&#8217;de hiç bir suretle gemi  bulundurmayacaklardı. Rus tüccarları ecnebi gemi ile nakliyat  yapabileceklerdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">5 &#8211; Harbin zahiri sebebi olan Kabartay ülkesi müstakil  olacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">6 &#8211; Muahede 27 sene yürürlükte  kalacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bilhassa Rusya&#8217;nın bizim için çok karlı olan böyle bir  muahedeyi 1739&#8242;da imza etmeye mecbur olmasının sebebini 1738&#8242;de siyasi  müzakerelerine başlanmış ve 1740&#8242;da imza edilmiş olan &#8220;Osmanlı-İsviçre  ittifakı&#8221;ndan çekinmiş olmasında aramak lazımdır. Nitekim böyle bir ittifak  karşısında büsbütün yalnız kalmamak için, harp esnasında kendisinden ayrılarak  bizimle muahede imzalayan Avusturya&#8217;ya darılmamış, hatta 1726 ittifakını tecdit  etmiştir. Bu, karla imzaladığımız son barıştır. 1739 Belgrat Antlaşmasında  arabuluculuk yaptığı ve bize karlı bir anlaşma imza ettirdiği için Fransa,  1740&#8242;da eski &#8220;kapitülasyonların&#8221; yenilenmesini istedi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1535 tarihinde Kanuni&#8217;nin bir lütuf olarak Fransa&#8217;ya  ihsan eylediği kapitülasyonlar, azanla sınırlarını genişleterek Osmanlı  İmparatorluğu&#8217;nun çökmesini hazırlayan amillerden biri  oldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt">ISLAHATLAR<o:p></o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">I Mahmut tahta çıktığı zaman Şark&#8217;ta İran muharebeleri  devam ediyordu. Bu muharebeler bazen galip, bazen mağlup olarak, Aralıklarla  1764 tarihine kadar devam etmiştir. Şarkta bu muharebeler devam ederken yukarda  ana hatlarına temas ettiğimiz (1736–1739) Osmanlı Avusturya, Osmanlı Rus  muharebeleri de başlamıştır. Demek ki Osmanlı Devleti mevzu bahis tarihlerde  şarkta İranlılar, Şimalde Ruslar, Balkanlar&#8217;da Avusturyalılar ile uzun  muharebeler etmişlerdir. Bütün bu muharebelerde evvelki senelere ve gelecek  senelere kıyasla, bir başarı göre çarpmaktadır. Bunun sebebini sadece bir  tesadüfe mi, yoksa başka bulunan ricalin, idaredeki maharetine mi atfetmelidir?  Başarıların sebebini sadece tesadüflere atfetmek, padişahın ve devlet ricalinin  kiyaset ve maharetlerini inkâr etmek, insafsızlık olur. Bir defa I. Mahmut her  şeyden önce iyi bir padişahtı. Emrine amade olan hazineye el sürmemiştir.  Selefleri gibi hazineyi har vurup harman savurmamıştır. Koskoca bir  imparatorluğun padişahı olduğu halde boş kaldığı zamanlarda kuyumculuk yapar,  bunları sattırır kendisinin ufak tefek ihtiyaçlarını karşılardı. Yine bir gün  böyle çalışırken, vezirlerden biri: &#8220;Şevketlüm, milletin hazinesi sizin  demektir. Niçin böyle çalışır üç-beş kuruş için kendinize zahmet edersiniz&#8221;  dedikte, I. Mahmut &#8220;Devletin hazinesi benim değil, milletindir. Hazine, millet  ihtiyacı için saklanır ve yeri gelince sarf edilir. Hazineye uzanan eller yanar.  Saniyen insan olana, alın teri dökerek çalışıp kazandığı paranın zevki başkadır.  Herkes alın teri ile kazansa hem paranın kıymetini bilir. Hem de millet zengin  olur&#8221; demiştir. Gerçi, bir padişahın böyle çalışmasında ne olur, diye akla bir  soru gelebilir. Lakin onunki, çalışmayan millet için bir nasihat ve yol  göstermektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bununla beraber padişah sözün nasihatin ve tehdit ile  devlet işlerinin düzelmeyeceğini biliyordu. Bunun için cemiyet içerisinde  birtakım değişiklikler ve yenilikler yapmak istiyordu. Lakin kendisine bu konuda  fikren yardım edecek kimse yoktu. <span> </span>Yeni  okullar açmayı düşünüyordu. Ancak bu okullarda riyaziye hendese, teknik gibi  bilgileri kim verecek ve okutacaktı? Kitap ve öğretmen lazımdı. Memlekette,  koskoca imparatorluk dâhilinde garbın tarekkiyat ve fikriyatına malik hemen  hemen kimse yoktu. Fakat o sıralarda Avrupa görmüş bir iki Türk ile bize iltica  etmiş ve Müslümanlığı kabul etmiş olan bir kaç mülteci vardı. Bunların başında  aslen Avusturyalı olup &#8220;1716–1718 Osmanlı-Avusturya muharebelerinde esir  olduktan sonra Müslümanlığı kabul eden İbrahim Müteferrika ile aslen bir Fransız  olan (Kont dö Bonneval) Humbaracı Ahmet Paşa vardı. Padişah, Müteferrika’yı  huzuruna alarak İslam’ın mağlubiyetinin sebepleri nelerdir? Diye sordu.  Müteferrika cevaben “Askerleriniz kendi zevkine düşmüş, coğrafya bilgisinden  mahrum ve Avrupa’ da ki askeri gelişmelerden bihaberdirler. Oysa Türkler  yeniliklere açık ve kavrayışlıdır” demiştir.<span>   </span>Bunun üzerine I. Mahmut İslamiyet’i kabul edip &#8220;Ahmet Ağa&#8221; ismini alan  Kont Dö Bonneval&#8217;e vezir rütbesi verdi. Bonneval, &#8220;Ahmet Paşa&#8221; oldu ve teşkili,  düşünülen humbaracıların<span>  </span>(Topçu) başı  tayin edildi. Humbaracı Ahmet Paşa, 300 kişi ile işe başladı. Bunları Fransız,  Prusya usulünce yetiştirdi. Onları Avrupa tarzında giydirdi. Avrupa tarzı  silahlarla talime başladı. Onları bölük, tabur ve alaylara ayırdı. Manevra ve  harp oyunları yaptırdı. Padişah tarafından Ahmet Paşa&#8217;ya ihtimam gösterilmesi,  yeniden bazı Avrupalı ricalin İstanbul&#8217;a gelerek Osmanlı idaresinde vazife  almalarına sebep oldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Humbaracı başı Ahmet Paşa&#8217;nın arzusu ve I. Mahmut&#8217;un  muvaffakatı ile birazda Yeniçeri Ocağından ve onların gözünden uzak olmak üzere,  Üsküdar&#8217;da Toptaşında 1734&#8242;de bir de &#8220;Humbarahane&#8221; ile &#8220;Hendesehane&#8221; açılmıştır.  Ancak 1740 tarihine kadar faaliyette bulunabilecek, sonra Yeniçeriler duyunca  mırın kırın edecek ve nihayet isyanlarına mani olmak için kapatılacak olan bu  Humbara ve Hendesehane bizde ilk askeri mekteptir. Daha doğrusu şimdiki Topçu  Atış Okulunun ilk nüvesidir. Sonra III. Mustafa zamanında Baron Dö Tot&#8217;un arzusu  ile okul yeniden açıldı ve 1760&#8242;tan 1793&#8242;e kadar devam etti. 1793&#8242;te III. Selim  Halıcıoğlu&#8217;ndaki kışlayı yaparak Humbarahane ve Hendesehane&#8217;yi buraya  naklettirip ismini de &#8220;Mühendishane-i Berri-i Humayun&#8221;  koydu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">I. Mahmut&#8217;un 1754 tarihinde ölümü üzerine tahta çıkan  III. Osman (1754–1757), üç senelik saltanatı zamanında mühim bir hadise yoktur.  Dâhilde ise devlet adamlarını dama taşı gibi oynamış, sık sık azl ve tayinler  yapmıştır. Bu azl ve tayinler esnasında çok defa liyakat ve kabiliyetten,  hüsnüniyet ve istikametten ziyade sadakat ve emin olunmak ön planda tutulmuştur.  Dolayısıyla ehil ve namuslu adamlar uzaklaştırılarak, işten anlamaz, cahil ve  beceriksiz adamlar iş başına getirilerek devlet nizamı  bozulmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt">III. MUSTAFA  DÖNEMİ (1757–1774)<o:p></o:p></span></h1>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Falcılara, müneccimlere, sihirbazlara inanırdı. Sarayını  bu tip adamlar ile doldurmuştu. Onların sözleriyle hareket ederdi. Avrupa&#8217;daki  terakkiyatı, kuralların kuvvetli ve ehil müneccimlere sahip olmalarında  zannediyordu. Hatta bu merakını tatmin etmek için adamlarından birini II.  Frederik&#8217;e gönderip ondan müneccimler istemiştir.<span>  </span>Samimi, ancak pek sathi bir Müslüman olup Rus  elçilerinin geçeceği yere muskalar gömdürterek medet  beklemiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bir milleti zillete sevk eden birçok sebepler vardır.  Milleti, millet yapan meziyet ve hasletler ortadan kalktıkça fertler ve  dolayısıyla millet zelil olur. Her şeyden önce III. Mustafa&#8217;nın hüsnüniyet  sahibi, millet ve memleketin refahını isteyen bir adam olduğu anlaşılıyor. Bütün  cehline ve sathiliğine rağmen, onun ıslahat için say-ü gayret sarf ettiğini,  milletin perişan haline kan ağladığını da kabul etmek icap eder. O, mekanizmanın  bozukluğunu, genel olarak iş başında bulunanların ehliyetsizliklerini,  Yeniçerilerin ıslahı kabul etmez, söz anlamaz bir halde olduklarını  gördükçe;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;Yıkılıp durur bu cihan, sanma ki bizde  düzele,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Çark-ı Devlet dönüverdi, kamu  mübzele,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Şimdi ebvab-ı gezer, hep hazele,<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İşimiz kaldı, hemen merhamet-i lemyezele.&#8221;  Diyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">III. Mustafa zamanında, Koca Ragıp Paşa ile Baron Dö  Tot&#8217;un ıslahat hareketlerine devam etmelerini sağlamak için Ragıp Paşayı  sadrazamlıkta tuttu. Onları himaye ve onlara yardım etti. Dö Tot, 600 topçu  neferi Kâğıthane’de yeni talim ve terbiye ve yeni silahlar ile işe başladı.  Talimatname&#8217;yi kendisi yazdı. Bir taraftan yeni usul ile talimler devam ederken,  bir taraftan da 1760&#8242;da Kâğıthane’de, Karaağaç&#8217;ta bir de Hendese ve Humbarahane  açtılar. Önce 1736–1740 arasında, şimdi 1760&#8242;da yeniden açılan bu mektep, 1793  tarihinde Halıcıoğlu&#8217;na nakledilecek ve Mühendishane-i Berri-i Humayun ismini  alacaktır. &#8220;Mühendishane&#8221; ıslah edilerek yeni tip toplar dökülmeye başlandı. Bu  küçük faaliyetler ıslahat için atılmış ilk adımlar olması hasebiyle fikir ve  tekâmül tarihimizde mühim yer işgal ederler. Küçümsememek lazımdır. Bunlar küçük  olmakla beraber, cehlil zulmeti ortasında yakılmış birer ışıktır. Zamanla  artacak, &#8220;Tanzimat&#8221; ve Meşrutiyetlerin kaynağı olacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yine III. Mustafa zamanında XV&#8217;nci asırdan sonra ilk  defa olmak üzere Avrupa&#8217;daki misali gibi yedi-sekiz yaşlarında bir çocuğun iç  uzuvlarını gösterir balmumundan bir iskelet yapılmış, üzerinde tıp tedrisatına  başlanmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">1769–1774 SAVAŞI  <o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">I. Mustafa&#8217;nın ilk sadrazamı olan Koca Ragıp paşa,  hariçte bir mesele çıkarmadan sulh içinde yaşamak azminde ve kararında idi.  Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun dâhili vaziyetini oldukça iyi bilen Ragıp paşa  sadrazamlık makamında kaldığı müddetçe sulhun devamını  sağlamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1762&#8242;de Prusya kralı II. Frederik, karısı Madam  Pampadur&#8217;un teşviklerine kanan XV. Lui&#8217;nin, Avusturya Kraliçesi Mari Terez&#8217;in,  Çariçe Elizabet&#8217;in kendisine karşı birleşmeleri karşısında hariçten yardım  istedi. Osmanlı devletinden yardım istedi. Toplanan divanda padişah ve ricalin  çoğu ittifak yapılmasına ve Frederik&#8217;e yardım edilmesine taraftar oldularsa da  padişah mağrur bir eda ile yüksekten atarak: &#8220;Lala, ne tereddüt edersiz? Eğer  para lazımsa Edirnekapı&#8217;dan Rusçuk&#8217;a dek altın döşeteyim&#8221; dedi. Bunun üzerine  Koca Ragıp Paşa; Şevketlüm, Osmanlı Devleti bir harp aslanıdır. Yıllarca dünyayı  titretti. Şimdi tırnakları kırıktır. Pençeleri kuvvetten düşmüştür. Onu yine  saldırmaya kışkırtırsak zaafını açığa vurmuş oluruz. Ondan duyulan korku da  ortadan kalkar. Bırakınız ihtiyar aslan dinlensin. Para işine gelince, bilmez  misiniz, hazinede para yok&#8230;&#8221; dedi. Böylece 1762&#8242;de harbi önledi. Lakin altı  sene sonra, yani 1768&#8242;de harbi önlemek mümkün olmadı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1738 yılında Ruslar tarafından Krallığa getirilen II.  Ogüst, 1764&#8242;de ölmüştü. Bunun üzerine Ruslar silah zoruyla kendi yandaşlarından  olan birisini Lehistan krallığına getirmek için girişimlere başladılar.  Rusların, Stanislas Paniatovski&#8217;yi Leh tahtına çıkarmaları, Lehistan&#8217;da  karışıklığa sebep oldu. Lehistan&#8217; da ki milliyetçilerin çıkardıkları bu isyanı  ikinci defa Varşova&#8217;ya giren Rus ordusu düzeltti. Rus askerlerinden kaçarak  Osmanlı hududlarına sığınan leh vatanseverlerin ardından gelen Rus orduları  sınırda kıyım yaptılar. Köyleri talan edip masum insanları öldürdüler. Bunun  üzerine o zamana kadar İstanbul&#8217;da esen sulh havası birdenbire değişti. Şiddetle  harp taraftarı olan, fakat coğrafya ve askeri bilgiden mahrum olan Mehmet Emin  paşa, sadrazamlığa getirildi. Ruslar üç koldan Balkanlar&#8217;a Kırım&#8217;a, Kafkaslara  taarruz etmişlerdi. 45 günde Edirne&#8217;den Rusçuk&#8217;a gelen sadrazam paşa, burada  akdettiği bir divanda &#8220;benim muharebe ile ülfetim yoktur. Din-ü devlet için  hangi taraf iyi ise öyle idelüm&#8230;&#8221; dedi. Azıları muhasara halinde olan Hotin  kalesini kurtaralım, bazıları hele Tuna şimaline geçip hadiselere intizar  edelim, dedi. Sonunda Hotin üzerine hareket edildi. Bu olayın ardından Sadrazam  Mehmet emin paşa görevinden azledildi ve yerine Ali Paşa getirildi.<span>  </span>Ordunun yol almış olmasından dolayı Ali Paşa  da Hotin üzerine doğru devam etti. Lakin yağmurlar, iaşesizlik ve firarlar  sebebiyle müşkül durumlar hâsıl oldu. Hotin&#8217;e yaklaşılmışken Rusların Özi  Eyaletimizi işgal ederek Tuna ağzına doğru sarktıkları haberi alındı. Gerileri  tehlikeye düşen sadrazam, Hotin&#8217;e varmadan geri dönüp, feci bir şekilde Tuna&#8217;nın  cenubuna çekilmek zorunda kaldı. Özi, Eflak, Buğdan, Besarabya Rusların eline  geçti. İsmail Kalesi civarında 130,000 kişilik ordumuz Abdi Paşa kumandasında  30,000 kişilik Rus ordusunu muhasara etmişti. Prut tekrar edecek gibi idi. Lakin  casusları vasıtasıyla ordumuzun içyüzünü öğrenen Ruslar mukavemet ettiler. Sonra  da bir huruç yaparak ordumuzu darmadağın edip 50,000 ölü verdiler. 1770&#8242;de vuku  bulan bu hadise tarihlerimize &#8220;Kartal Felaketi&#8221; diye geçmiştir. Bu felaket ile  Balkanlar Ruslara açılmış oluyordu. Edirne&#8217;ye kadar ilerlemeleri  mümkündü.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İngiltere&#8217;den hareket eden Rus donanması,  Cebelitarık&#8217;tan Akdeniz&#8217;e geçti. Mora&#8217;ya gelip karaya asker çıkardı. Yapılan  propagandalara o zamana kadar inanmayan Rum ve Rus müşterek kuvvetleri Modon,  Koron, Navarin&#8217;i alarak Patras&#8217;a ve buradan Atina&#8217;ya doğru ilerlemeye  başladılar. Fakat alınan acil tedbirler ve oraya gönderilen Muhsinzade Mehmet  paşa&#8217;nın himmeti ile Rus ve Rum kuvvetleri Korent berzahı civarında mağlup  edilerek geri atıldı. Karadan bir başarı temin edemeyen Aleksi Orlof, tekrara  donanmasına çekildi. Karadaki mağlubiyetini denizden temin edeceği bir zaferle  telafi etmek maksadıyla Akdeniz&#8217;deki donanmamızı aramaya başladı. Nihayet  Hüsamettin Paşa ile Cezayirli Hasan Paşa&#8217;nın idare ettiği donanmamızı Çeşme  Limanında pek gafil bir halde ve birbirine rampa etmiş vaziyette yakaladı. Kısa,  fakta sert bir savaştan sonra 60 gemilik donanmamızdan 50 tanesi, içinde bulunan  10,000 kadar askerle beraber yandı veya battı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1770 tarihinde meydana gelen bu olaya da &#8220;Çeşme  Felaketi&#8221; denir. &#8220;Aleksi Orlof&#8221;un Çeşme zaferi Moskova&#8217;dan duyulunca, II.  Katerina gönlerce zafer şenlikleri yaptırmıştır. Rus donanmasının Baltık  Denizi&#8217;nden Akdeniz&#8217;e geleceği haberi bazı mahfillerce duyulmuş, rical de ikaz  edilmişti. Fakat Baltık Deniz&#8217;inden Akdeniz&#8217;e yol olmadığını bilen (!) devlet  ricalimiz bu habere inanmamıştı. Bütün bu üzücü hadiseler arasında yüzümüzü  ağartan, göğsümüzü kabartan Cezayirli Hasan Paşa&#8217;nın kahramanca bir hareketi  olmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;Çeşme Deniz muharebesi&#8221; başladıktan bir müddet sonra  Hasan Paşa&#8217;nın gemisine iki düşman gemisi, iki yandan rampa ettiler. Bunlara  uzun zaman vuruşan &#8220;Hasan Paşa&#8221; altı yerinden yaralandı. Gemisi ile beraber esir  olacağını anlayınca, gemisine ateşe verdi. Tutuşan kendi gemisi ile birlikte iki  düşman gemisi de yanarken, Hasan paşa aldığı yaradan akan kana ehemmiyet  vermedi, mert ve cesur bir Türk evladına yakışacak şekilde kılıcını ağzına alıp.  Denize atladı. Kendisine kurşun yağdıran düşman gemileri arasından bazen  batarak, bazen su üstüne çıkarak yüzüp karaya çıkmaya ve kurtulmaya muvaffak  oldu. İstanbul&#8217;a gelip tedavi olduktan sonra kaptan-ı deryalığa tayin edildi.  Tekrar Akdeniz&#8217;e açılarak Aleksi Orlof&#8217;u aradı. Lakin Aleksi Orlof muharebeden  sonra bir müddet daha Akdeniz&#8217;de kalmış, hatta önünde esaslı bir mânia da  olmadığı halde, Elfiston&#8217;un ihtarına rağmen İstanbul&#8217;a  gelememiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Rusya’nın balkanlarda etkili bir konuma gelmesi ve şark  meselesini kendi arzu ve istekleri doğrultusunda gerçekleştirmesi Avusturya’nın  işine gelmiyordu. Bu nedenle Rusları balkanlardan uzaklaştırmak amacıyla Osmanlı  imparatorluğu ile anlaşma yoluna gitti. Avusturya ve Osmanlı imparatorlukları  arasında yapılan bu ittifak Prusya kralını telaşa düşürdü. Çünkü Prusya kralının  olası bir savaşta Rusya’nın yanında yer alması gerekiyordu ancak Prusya savaşa  hazır değildi. Prusya savaşa hazır olmadığı için Rusya ve Avusturya ya  Lehistan’ın taksimini teklif etti. 1772&#8242;de Prusya, Avusturya ve Rusya arasında  Lehistan ilk defa taksim edildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bunun üzerine 1770&#8242;den beri ara verilmiş olan  muharebeler 1772&#8242;de yeniden başladı. Bazen galip, bazen mağlup devam eden  muharebeler esnasında III. Mustafa 1774&#8242;te öldü. Yerine kardeşi I. Abdülhamit  tahta çıktı. Yeniden sadrazamlığa getirilen Muhsinzade Mehmet Paşa Rusların  üzerine yürüdü. İlk başta Rus ilerlemesi durdurulduysa da, daha sonra toparlanan  Rus orduları Osmanlı ordusunu mağlup etmeyi başardı. Bunun üzerine barış  anlaşması imzalamaya mecbur kaldık. Barış anlaşması, Rusların gününü ve yerini  kasten tayin ettikleri Kaynarca&#8217;da ve 21 Temmuz 1774&#8242;de, yedi saat kadar devam  eden bir müzakereden sonra, adeta Rusların dikte ettirmesiyle imza edilmiştir.  Ruslar, anlaşmanın Kaynarca&#8217;da imzalanmasını istemekle, burada kaybettikleri bir  muharebenin, 21 Temmuzda imza etmekle, &#8220;Prut Anlaşması”nın intikamını almak  istiyorlardı. &#8220;Kaynarca Antlaşması &#8221; 25 madde olarak, çok kere de maddeler  tekrar edilerek ve tefsire müsait olarak şekilde, elastiki bir halde tespit  ediliş ve imza ettirilmiştir. Nitekim Ruslar bu antlaşmanın her maddesini kendi  menfaatlerine uygun gelecek şekilde tefsir etmişler ve dâhili işlerimize  müdahalelerde bulunmuşlardır. Elçilerimiz, istikbalde kötü neticeler tevlit  edecek olan bu maddeler üzerinde hiçbir şekilde durup düşünmemişlerdir.  &#8220;Kaynarca Antlaşması”na göre:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1 &#8211; Kırım&#8217;ın istiklalini tanıyorduk. Cengiz Han  neslinden seçilecek olan kırım Hanları, hiçbir devlete tabi  olmayacaklardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2 &#8211; İki taraf, Kırım&#8217;ın iç işlerine karışmayacaklar,  fakat Kırım, şeri bakımdan Osmanlı padişahlarına bağlı olacaklardı. Zaten  1770&#8242;de Kırım&#8217;a giren Ruslar &#8220;siz, Cengiz Oğullarısınız. Müstakil bir devlet  idiniz. Osmanlı idaresine girmiştiniz. Onlar isiz bir vilayetleri gibi idare  ediyorlar. İstiklalinizi ister ve sahip olursanız, hürv e müstakil olarak  yaşayacaksınız. Biz bu hususta size yardım etmeye geldik&#8221; diye propaganda  yaparak halkı isyan için teşvik ve tahrik etmişler, hatta Rus taraftarlığı eden  Sahip Giray&#8217;ı Kırım Han&#8217;ı tayin ederek Kırım&#8217;ı kolayca istila etmişlerdi.  Müzakereler esnasında da Rus elçileri &#8220;Bizim Kırım&#8217;a istiklal verilmesini  istememizin sebebi, Osmanlılara güvenen tatarların ikide bir Rus arazisine  girmelerini ve bu yüzden iki memleket arasını açmaya çalışmalarını önlemektir&#8221;  diye kandırmaya çalışmışlardır. Ruslar emellerinin birine daha muvaffak  olmuşlardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3 &#8211; &#8220;Belgrat Antlaşması&#8221; ile istiklali tanınan Kabartay  Devleti dâhil, Yeni kale, Kerç, Kilburun Kaleleri ile Dinyeper ve Buğ Nehirleri  arasındaki arazi Rusya&#8217;ya terk edilecekti. Hudut Buğ nehri  olacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">4 &#8211; Karadeniz&#8217;de Ruslar donanma bulundurabilecekler ve  bu donanma bütün denizlerde yüzebilecekti. Karadeniz&#8217;deki bir donanmanın bütün  denizlere yüzebilmesi için Boğazlar&#8217;dan geçmesi lazımdır. Rus elçilerinin  dolambaçlı bir ifade ile boğazları, Rus emeline hizmet edebilecek bir statüye  sokmak istedikleri anlaşılıyor.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">5 &#8211; Ruslar, Osmanlı İmparatorluğu dâhilince istediği her  yerde konsoloshaneler açabilecekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">6 &#8211; Ruslar, Beyoğlu&#8217;nda bir kilise açacaklar, bu kilise  her nevi taarruzdan masun olacaktı. Ruslar yalnız Beyoğlu&#8217;ndaki kilisenin değil,  bütün Ortodoks kiliselerinin de taarruzdan uzak olduklarını kabul ettiğimiz de  iddia etmişlerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">7 &#8211; Rus tebaası serbestçe Osmanlı arazisinden geçip  ticaret ve hac yapılabilecek, bunlardan vergi  alınmayacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">8 &#8211; Eflak-Buğdan&#8217;ı Ruslar tahliye edecekler;  Eflak-Buğdan bize ait olacak, fakat İstanbul&#8217;da birer maslahatgüzar  bulunduracaklar, Osmanlı Devleti bunlara sefir muamelesi edecekti. Bize tabi  iken bu beylikler ne münasebetle maslahatgüzar bulunduracaklardı? Bunun manası  neydi? İşte bu müphemdi. Bu madde ile Eflak ve Buğdan&#8217;ın istiklali için ilk  adımın atılmış olduğu aşikârdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">9 &#8211; Rus sefirlerinin Eflak-Buğdan&#8217;ın menfaat ve  siyasetine ait maruzatları Babıalice hüsnü kabul  görecekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">10 &#8211; Ruslar, Ortodoks halkın hamisi olacaklardı.  Osmanlılar da Hıristiyanlığı ve Ortodoksları bundan böyle himaye edecekti. Yani,  Ortodokslar için hami ikileşiyordu. Osmanlı&#8217;lar Ruslar&#8230; Osmanlılar himaye  etmezse; zulme maruz kalır, haksızlık edilirse, Ruslar onları  koruyacaklardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">11 &#8211; Ruslar, Akdeniz&#8217;de elde ettikleri adaları,  Gürcistan&#8217;ı bize iade edeceklerdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">12 &#8211; Osmanlı devleti 15,000 kese akçe (4.500.000 ruble)  harp tazminatı verecekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Şuraya aldığımız birkaç madde bile &#8220;Kaynarca Anlaşması&#8221;  hakkında bir fikir vermeye ve Rusların &#8220;Boğazlar&#8221; mıntıkasını ele  geçirebilmeleri için bir çıkış noktası teşkil ettiğini anlatmaya kâfidir  sanırım. Bu muahede, bir taraftan Kırım gibi bir Müslüman ülkenin ilk defa elden  çıkmasını temin, bir taraftan Rusların dâhili işlerimize müdahalesine yol açtığı  için imzaladığımız en fena anlaşmalardan birisi olmuştur. Anlaşmanın  &#8220;Karadeniz’de Ruslar donanma bulundurabilecekler. Bu donanma bütün denizlerde  yüzebilecektir&#8221; maddesi Avrupa diplomasisini ve Osmanlı Devleti arazisinde gözü  ve menfaati bulunan devletleri pek heyecana getirmişti. . &#8220;Kaynarca  Antlaşması&#8221;ndan sonra, Kırım&#8217;ı kaybeden Osmanlı devleti, bu acıyı unutamadığı  için, el altından Kırım&#8217;ı tekrar almak için, Kırım&#8217;ın istiklalini, kendisine  ilhak etmek için ilk adım telakki eden Ruslar, bahane ve çareler aramaya  başladı. Petersburg&#8217;da oturup Rus tara1ftarlığı eden Şahin Giray&#8217;ı, II. Katerina  bir Rus ordusu ile Kırım&#8217;a gönderdi. Onu halk sevmediği halde &#8220;Kırım Hanı&#8221; tayin  etti. Bu hal, Kırım&#8217;da olduğu kadar Babıâli’nin de infialine sebep oldu.  Babıâli’de Selim Giray&#8217;ı han tayin ederek Kırım&#8217;a gönderdi. Lakin Selim Giray  mağlup olarak İstanbul&#8217;a döndü. Ruslar ile yeniden bir muharebeye kadar verildi.  Fakat Fransa&#8217;nın tavassutu ile 1778&#8242;de &#8220;Aynalıkavak Tenkihnamesi&#8221; imzalandı.  Buna göre:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1 &#8211; Ruslar, Kırım&#8217;dan askerlerini  çekecekler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2 &#8211; Osmanlılarda Rusya&#8217;nın han tayin ettiği Şahin  Giray&#8217;ın hanlığını tanıyacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yine aldanmıştık; Kırım&#8217;a, Rus bendesinin han tayini  demek, Kırım&#8217;dan sarfınazar etmek demekti. (1779) Aradan beş sene geçmeden Rusya  Kırım&#8217;ın ilhakını ilan etti.(1783) Osmanlı İmparatorluğu 1784&#8242;te bunu kabul  etmek zorunda kaldı. Kırım&#8217;ın kaybı ile Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun, Müslüman olan  arazisi de parçalanmaya başlanmış oluyordu. Kırım, Rus idaresine geçince halkın  büyük bir kısmı İstanbul&#8217;a, Anadolu&#8217;ya ve Özi Eyaletimize göç  etti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">&#8220;Kaynarca Muahedesi&#8221; ile ve Kırım&#8217;ın ilhak edilmesi ile  Rusya&#8217;nın niyetleri Aşikâr bir şekilde anlaşılmıştı. Hariçte düşman ile  savaşırken, bozuk idarenin neticesi olarak dâhilde de Cezzar Ahmet paşa ve  habiler, Canpolat Oğulları isyan halinde idiler. İşte bu harici ve dâhili  tehlikelerin şahlandığı bir zamanda köhne teşkilat, müessese, talim, terbiye ve  esliha ile idame-i hayat mümkün olamazdı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu sırada sadrazamlığa getirilen ve bu halleri yekinen  bilen Halil Hamit paşa, memlekette bir ıslahatı zaruri görüyordu. Dertlere deva  olur düşüncesiyle ve imkânların müsaadesi nispetinde ıslahat yolunu tuttu. Tımar  ve zeamet erbabını, işlerin başında, tımar ve zeametlerinde oturmaya mecbur  etti. Yeniçeri ocağına neidüğü belirsiz olanların alınmasını menetti. Bender,  Yerköy, Belgrat, Filibe, Sofya gibi serhat kalelerini tamir ve tahkim etti.  Buralara bir saldırı sırasında istifade edilmesi için zahire depo ettirdi. Koca  Yusuf Paşa &#8220;1787 – 1792 seferlerini, Halil Hamit paşa&#8217;nın bu tedbirleriyle  kazandık&#8221; diyor. İstanbul&#8217;da Hasköy Tophanesini de ıslah etti. Tophane ve Hasköy  Tophanesi&#8217;nde Türk ve Fransız ustalarının nezareti altında toplar döktürmeye  başladı.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">GREK  PROJESİ<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Katerina&#8217;nın, 1779&#8242;da bir erkek torunu doğmuş,  ismini kasten &#8220;Kostantin&#8221; koymuştu. Katerina, hayalinde canlandırdığı Gellen  Devleti&#8221;nin başına torununu getirmek istiyordu. 1780&#8242;de bir mülakatları  esnasında maksadını II. Jozef&#8217;e açtı. 1781&#8242;de ikisi arasında Petersburg&#8217;da gizli  bir taksim projesi hazırlandı. Topraklarımızı taksim etmek maksadıyla hazırlanan  gizli taksim projesi arasında bir orijinalite teşkil eden bu projeye göre; Eflak  ile Buğdan &#8220;Daçya&#8221; ismi altında birleştirilecek, Avusturya himayesine  verilecekti. Şimal Bosna, Sırbistan ile Banat ve Küçük Eflak Avusturya&#8217;ya ilhak  edilecekti. Ege Denizindeki bazı adaları, Bulgaristan&#8217;ı, sahil boyunca  Dinyester&#8217;e kadar olan araziyi Rusya ilhak ediyordu. Geride kalan Osmanlı  arazisinden, bilhassa Avrupa ve Anadolu&#8217;daki arazi birleştirilerek merkezi  İstanbul olmak üzere bir Gelen (Helen) Devleti&#8221; kurulacak, Krallığına  Takerina&#8217;nın torunu Kostantin getirilecekti. Bu devleti Rusya himayesine  alacaktı. Bu proje hiçbir zaman gerçekleşmedi ama 1918 yılına kadar devam eden  gizli taksim projelerinin bir başlangıcı oldu. Bu projenin gerçekleşmesi için  ilk olarak Kırım’ın alınması gerekiyordu. Bu yüzden Rusya ve Avusturya Kırımı  almak için harekete geçti. Osmanlı devleti İngiliz teşviki ve sadrazam koca  Yusuf paşanın ısrarı ile savaş kararı aldı. 1787 yılından 1892 yılına kadar  devam edecek olan bu savaşta ordularımız Avusturya cephesinde galip, Rus  cephesinde mağlup oldular. Ruslar Hotin, Yaş, Kili, Akkerman kalelerini  zaptederek güneye doğru ilerlemeye başladılar. Mağlubiyetlerden müteessir olan  I. Abdülhamit, 1789&#8242;da aniden vefat etti. Yerine III. Selim geçti (1789–1807).  III. Selim Rusları da yendikten sonra barış yapılması taraftarıydı fakat bu  olmadı.<span>  </span>Bir taraftan İsveç, Prusya ve  İngiltere&#8217;nin birleşmesi, Lehistan&#8217;da Rusya aleyhine bir mukavemetin meydana  gelmesi ve Fransız ihtilalinin etkilerinden çekinilmesinden dolayı Avusturya ve  Rusya barış anlaşması imzalamak zorunda kaldı. Avusturya ile yapılan &#8220;1791  Ziştovi Antlaşması &#8221; ile taraflar;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1 &#8211; Osmanlılar, harp esnasında Avusturya tarafını tutan  Bosna, Sırbistan, Karadağ&#8217;da af ilan edecekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2 &#8211; Avusturya, Belgrat dahil, aldığı yerleri iade  edecekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3 &#8211; Ruslar harbe devam ederse, Avusturya ona yardım  etmeyecekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Rusya ile 1792&#8242;de imzalanan &#8220;Yaş Muahedesi&#8221;  ile<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1 &#8211; Hudut Dinyester olacaktı. Kafkasya&#8217;da Kuban nehri  sınır olacaktı. Özi ve Kırım’ın bir kısmı Rusya’ya  bırakılacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2 &#8211; Ruslar Eflak-Buğdan&#8217;ı tahliye ve bize iade  edeceklerdi.<o:p></o:p></span></p>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.4pt"><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.4pt"><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.4pt"><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.4pt"><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">III. Selim Dönemi  (1789–1807)<o:p></o:p></span></h1>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">III. Selim, III. Mustafa’nın Oğluydu. Amcası I  Abdülhamit’in ölümü üzerine tahta geçti.<span>   </span>18. yy boyunca devam eden ıslahat çalışmaları onun döneminde de sürmüş ve  daha ileri noktalara varmıştır.<span>  </span>Yeni  çeri ocağı dışında ilk kez çağdaş bir ordu kurabilmiş olması onun en büyük  başarılarındandır.<span>  </span>Selim ıslahatçı  gelenek içerisinde yetişmiş ve daha veliaht iken ihtilal öncesi Fransa’nın son  kralı olan XVI. Louis ile yapılabilecek ıslahatlar konusunda mektuplaşmış ve  ondan tavsiyeler almıştır.<span>    </span>III. Selim  Osmanlı imparatorluğunun çöküş nedenlerini iyi görmüş ve batının teknolojisi  kullanılmadan. Osmanlının toparlanamayacağını anlamıştır.<span>  </span>Bu nedenle yenileşme hareketlerine askeriye  den başlamıştır.<span>  </span>Çünkü bu sırada Osmanlı  Ruslarla savaş içerisindedir ve durum hiçte iç açıcı değildir. Rusya ile olan bu  savaş belirli aralıklarla I. Dünya Savaşına kadar devam  etmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">III. Selim askeri alandaki yeniklerinin yanında hariciye  alanında da yenikler yapmak istedi ve Avusturya ile Fransa’ya elçiler  gönderdi.<span>  </span>Ebubekir Ratip Efendi  Viyana’ya elçi olarak gönderildi.<span>  </span>Görevi  Avusturya hakkında bilgi toplamaktı.<span>   </span>Ratip efendi dönüşte Avusturya hakkında beş yüz sayfalık bir rapor  getirdi. Bunun üzerine III. Selim muhalefetten gelen seslere aldırmadan Ratip  Efendi’nin sefaretnamesinden ve XVI. Louis’in tavsiyelerinden hareketle Nizam-ı  Cedid hareketine girişti.<span>  </span>Nizam- ı Cedid  ıslahatlarının etkisi en çok askeri alanda görüldü.<span>  </span>Yeni düzenlemeye göre askerler bundan sonra  düzenli talim yapacaklardı.<span>  </span>Yeni çeri  ocağının sayısı azaltıldı ve 30 bine indirildi.<span>   </span>Yeniçeri ocağı ıslahatları kabul etsin diye subaylara özel armağanlar ve  iltizam verildi.<span>  </span>Yapılan ıslahatlar en  iyi sonuçlarını Baron de Tot ve haleflerinin çalışmış olduğu ocaklarda  verdi.<span>  </span>Bunun üzerine 24 Şubat 1793 ‘te  Nizam-ı Cedid adında yeni bir ordu kuruldu.<span>    </span>Fransız ve İsveç subaylar yönetiminde 1602 er ve subay ile işe  başlandı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yeniçerilerin aksine Nizam- ı Cedid Orduları başarılı  oldular.<span>   </span>Napolyon’a karşı Akka zaferini  bu ordu kazanmıştır.<span>  </span>Bu başarı yeni  ordunu kalıcı olmasını sağladı. Yeniçeriler bu ocaktan rahatsız olmaya  başladılar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Maaşların zamanında ödenememesi ve üst üste gelen  yenilgiler, yeniçerilerin huzursuzluklarını artırdı.<span>  </span>Yeni çeriler aynı zamanda esnaflıkla da  uğraştıklarından bu durum talim yapmalarını engelliyordu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1795’de Mühendishane-i Berr-i Hümayun, yani Padişahın  Kara Mühendishanesi kuruldu.<span>  </span>Buradan  yetişenler nizam- Cedid ve topçu ocaklarına subay oldular. Donanmada Gazi  Hasan’ın başlatmış olduğu ıslahatlara devam edildi. <span> </span>1792 yılında Kaptan-ı Derya Tayazade Damat  Hüseyin Paşanın çalışmaları önemlidir.<span>   </span>Paşa terfileri ve tayinleri düzene soktu,<span>  </span>yolsuzlukları önlemek için bir teftiş kurulu  oluşturdu.<span>  </span>Disiplin uyguladı ve  donanmaya adam yetiştirmek için Ege bölgesi halkına zorunlu hizmet koydu.<span>  </span>Mühendishane-i Bahrinin programı  genişletildi.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">ÂDEM-İ  MERKEZİLEŞME<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Eyalet yönetimleri güçlendirmek anlamına gelmektedir. .  Bugünkü anlamında federal yapıyı güçlendirmek demektir. . Böyle bir düzenlemeye  ihtiyaç duyulmasının nedeni ise; ekonominin çökmesi, fetihlerin bitmesiyle  hazinenin boşalması ve Osmanlı Devletinin vergilendirmeye gitmesidir. İltizam  usulüne göre vergi toplayan adama mültezim denirdi. Bu aynı zamanda yerel  beylere vergi toplama yetkisi verdi. Böylece merkez yönetimi zayıfladı. Askeri  yenilgiler artınca Âdem-i Merkezileşme güçlendi. Çünkü içeride ve dışarıda isyan  vardı. Trablusgarp bağımsızlaştı. Napolyon’un Mısır ve Suriye seferleri  Osmanlıyı zayıflattı. Kendi beyleri Osmanlıya karşı ayaklanmaya başladı.  Pazvondoğlu isyanı çıktı. Ayaklanmalar kısmen bastırıldı. Napolyon Avrupa’da  Yunanistan’ı alıp Osmanlıya komşu oldu daha sonrada Mısır’ı işgal etti, Akka’da  Osmanlıya komşu oldu. Nizam-ı Cedid Askerlerin başarıları sonucunda Mısır’dan  çıkarıldılar ama burada bela olan Kavalalı Mehmet Ali’yi bıraktılar. . Bu esnada  Kavalalı ayaklandı ve 1805’te Mısır’a vali oldu. Osmanlı gittikçe eriyordu.  Özellikle Fransız devrimiyle başlayan ulusçuluk akımından Osmanlı devleti kötü  etkilendi. Ayanlar’da Osmanlı devleti için halledilmesi gereken bir sorun olmaya  başladı. Mısır ve Balkanlarda Ayanlar,<span>   </span>Beyler sorun çıkardılar. Rusya’yla Fransızlara karşı ittifak yapıldı.  1806’da Napolyon tanındı. Akka zaferi hem yeniçeriyi hem de ayanları kızdırdı.  Balkan ayanlarını kontrol etmek için Rusya’ya savaş açıldı. Milliyetçilik akımı  dış güçler tarafından balkanlarda hızla yayılmaya dam  etti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">III. Selim iyi niyetli bir padişah olarak tahta çıktı.  Kendince yenilikler yaptı ve başarılı da oldu. Ancak menfaat kültürü III.  Selim’inde karşısına çıktı. Eşkıyalar, yeniçeriler ve ayanlar III. Selim’e geri  adım attırabilmek için taviz kar bir politika izledi. Balkanlarda ayanlar  ayaklandı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Padişaha yakın çevreler yeniçerilerin kışkırtmasıyla  bazı paşalarla işbirliği yaptı. Yeniçeriler, ayanlar ve paşalar III. Selim’in  muhalefetiydi. Amaçları; III. Selim’i saltanattan uzaklaştırmaktı. Sadrazam  değişikliği isteniyor ve Selim ıslahatların engellenmemesi için bunu kabul  ediyordu. Paşalar ve ayanlar ayaklanıyorlar III. Selim ise yapısı gereği  savaşmak yerine uzlaşmayı tercih ediyordu. Fakat III. Selimin tüm bu iyi niyetli  yaklaşımlarına rağmen ayanlar ikna olmadılar. İstanbul’da bunlar olurken  Rusya’da savaş, Balkanlarda ise isyanlar devam ediyordu. <st1:metricconverter style="background-position: left bottom; background-image: url('res://ietag.dll/#34/#1001'); background-repeat: repeat-x" tabindex="0" w:st="on" productid="1806’">1806’</st1:metricconverter> da Sırp  ayaklanması oldu. Dışarıda toprakları korunmaya çalışılıyordu. 1807’de Kabakçı  Mustafa isyanı başladı. III. Selim yerine 1 yıllığına Mustafa geçti ve  Yeniçeriler IV. Mustafa’yı tahta getirdiler ve Nizam-ı Cedid askerlerine karşı  bir katliama giriştiler. Bunun üzerine 1808’de Alemdar Mustafa Paşa karşı bir  isyan başlattı. Alemdar Mustafa Paşa saraya yürüdü ve Şeyhülislamı kendisinin  hal’edildiğini bildirmesi için IV Mustafa’nın yanına gönderdi. IV. Mustafa da  bunun üzerine rakipsiz kalmak için III. Selimi ve II. Mahmut’un boğdurulmasını  emretti.<span>  </span>Alemdar Mustafa Paşa kapıları  açtırarak içeri girebildiğinde cellâtlar III. Selimi boğmuşlardı. Mahmut ise  dama çıkarak mucize eseri ölümden kurtuldu ve padişah oldu. II. Mahmut akıllı  davranarak yeniçerilerle uzlaşma yapacağını söyledi ve Kabakçı isyanında yer  alanlara ceza vermeyeceğini açıkladı. Alemdar Mustafa Paşa II. Mahmut’un Padişah  olmasını sağlamıştır bu yüzden Alemdar’ı sadrazam yapmıştır. Sadrazamlığı tepki  almıştır. Ancak Alemdar, Selim’in katilleri diye birkaç yüz kişiyi idam  ettirmiştir.<span>  </span>III. Selim Genç Osman’dan  beridir ıslahat konusunda oldukça ileri gitmiş bir padişah olarak nedenli  tehlikeli bir yolda olduğunun farkındaydı bu yüzden bir hayli ihtiyatlı  davranmıştır. III. Selim tam bir Osmanlı padişahı özelliklerine sahipti 18 yıl  padişahlık yaptığı göz önünde bulundurulursa memleketi kötü yönettiği  söylenemez.<o:p></o:p></span></p>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt">II. MAHMUT DÖNEMİ  ( 1808–1839)<o:p></o:p></span></h1>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Mahmut 23 yaşında tahta çıkmıştır. Babası I.  Abdülhamit’tir.<span>  </span>Tarihçilerin büyük  kısmının yaptığı benzetmeye göre II. Mahmut Osmanlının Büyük Petro’sudur.  Islahatçılık konusunda III. Selimden etkilenmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Mahmut’la beraber yeni bir modernleşme başladı ancak  yeniçeri ve ayan belası devam ediyordu.<span>   </span>Padişah,<span>  </span>Ayanları susturmak için  1808’de ayanlarla masaya oturmuştur. 9 ayanın oturduğu masada Sened-i İttifak  imzalandı. Bazı tarihçilere göre Sened-i İttifak Türk tarihinin Manga  Carta’sıdır. Padişah’ın sınırlandırılma sürecinin başlangıcıdır ancak tarihte  kalmıştır daha öteye gidememiştir. Ayrıca tarihçiler Sened-i İttifakı,<span>  </span>Âdem-i Merkeziyetçiliği yerleştirdiği için  kötü olarak yorumlarlar.1808 &#8211; Sened-i İttifak’a göre;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1- Ayanlar padişah’a bağlı olacaklar, ihanet  etmeyecekler, isyan etmeyecekler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2- Asker toplamaya yardım  edecekler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3- Vergiler düzenli toplanacak, ağır  olmayacak.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">5- Sadrazam’a kanunlara uyduğu sürece itaat  edilecek.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">6- Suç kesinleşmeden ceza  verilmeyecek<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">7- İsyan çıkarsa ayanlar padişah’la birlikte isyanı  bastıracaklar.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">Sekban-ı Cedid  Ocağı<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Mahmut siyaseti daha iyi bilen bir padişah’tı.  Yapacağı ıslahatların uzun ömürlü olması için yeniçerilerden ordu kurmak için  izin istedi. Önceki olaylardan ders almasını bilmiş bir padişahtı.<span>  </span>Askere eğitim ve talim yaptırdı. Sekban-ı  Cedid ocağının kurulmasından 3 ay sonra ağalar ayaklanma çıkardı. Gerekçe ise  Alemdar’ın zorbalık yapmasıydı. Alemdar Paşa yeniçerilerin talimden kaçmalarını  önlemek için esnafa bile talim zorunluluğu getirmişti.<span>  </span>İsyanla birlikte Alemdar Paşa öldürüldü ve  yeniçeriler, ağalarıyla birlikte İstanbul’u kasıp kavurdular. Saraya  saldırdılar. Amaç; IV. Mustafa’yı yeniden padişah yapmaktı ancak o gece II.  Mahmut, IV. Mustafa’yı boğdurdu. II Mahmut direndi ve yeniçeriler itaat belgesi  imzaladılar. Karşılığında II. Mahmut’tan Sekban-ı Cedit’in kaldırılmasını  istediler. Saraya sığınanlara ilişilemeyeceği sözü alındı ve anlaşma sağlandı.  II. Mahmut’u kullanarak Rumeli’deki bazı paşalar öldürüldü. Burada da  yeniçerililerle işbirliği sağlandı.<span>   </span>Osmanlı devleti bu arada savaşıyordu, Rusya’yla yaklaşık 200 yıldır  süregelen bir savaş vardı. . 1807’de Fredland’da Napolyon Rusları yeniyor ve  1808’de Rusya’yla geçici bir anlaşma imzalanıyor. Bu anlaşmaya göre; Ruslar;  Eflak ve Boğdan’ı bırakarak karşılığında boğazlardan geçecekti. Ancak sadece  Eflak boşaltılmıştır. Osmanlı Devleti 1809’da İngiltere ile ittifak imzaladı.  Kapitülasyonları kabul etti. 1811’e kadar Rusya’yla savaş devam etti. 1811’de  tekrar mütareke yapıldı. 1812 yılında Bükreş anlaşması yapıldı. Tuna nehri sınır  oldu. Bu sırada içeride ayanlar sorun olmuştu. Özellikle 1810 – 1908 arasında  ayanlar Osmanlıyı olukça zorlamıştır. Ayanlık kurumu herkesin tepkisini  çekiyordu. II. Mahmut ayanları kaldırmak için bazılarını sürgüne gönderdi.  Ayanlık biraz zayıflamış olsa da sürüp gitti. Arabistan, Mısır, Irak’ta benzeri  uygulamalar yapıldı. Bazılarında başarılı olundu ancak 1812 – 1815 arası  Avrupa’daki savaş yoğunlaştı. Burada 1800’lü yıllarda başlayan bir Sırp sorunu  vardı. Sırplar, Bulgarlar, Yunanlar, Rus desteği ile bağımsızlık mücadelesine  girişiyorlardı. Sırp isyancılar örgütlendiler. İlk büyük çatışma, 1801’de  oldu.<span>  </span>Sırplar Belgrat’ın Osmanlı  Valisini öldürdüler. Osmanlı’da Sırp önde gelenlerinde birkaç kişiyi  öldürdü.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1813’de Belgrat geri alındı, ancak bu süreç devam etti.  1829’da Sırbistan – Karadağ özerkliğini aldı. Ardından Yunanistan gelecektir.  Her biri 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmış, geleneklerini göreneklerini,  dinlerini hiçbir zorlama ve engelleme olmaksızın yaşamışlar, kendi dillerini de  özgürce konuşabilmişlerdir.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">TEPEDELEN’Lİ ALİ  PAŞA<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Balkanlarda, bazı yerlerde Tepedelenli ailesi hâkimiyet  kurdu. Arnavutluğun bir kısmını elde ettiler. II. Mahmut çok hin olan Halet  Efendi’den yardım aldı. Tepedelenli hareketi 17 ay sonra bitti ve idam edildi.  Halet Efendi birkaç ayanı daha ortadan kaldırdı. II. Mahmut’un gözüne girdi.  Ancak Halet bundan yararlanacaktır kendisine nam ve şöhret elde etmek için  kullanacak ve bu da sonu olacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">YUNAN  BAĞIMSIZLIĞI<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Rum Ortodoks kilisesi çok güçlüydü ve bağımsızlığa  destek verdi. 1813’te 3 kişiyle başlayan isyan giderek büyüdü. 1821’de Mora’da  bütün Türkleri kılıçtan geçirdiler. Oysa Osmanlı Mora’yı aldığında halka refah  ve barış getirmiş, Müslümanlarla Hıristiyanlar bir arada barış içinde yaşar  olmuşlardı. Yunanlıların Mora’ da yaptıkları katliam göz önünde bulundurulursa  Türklerle (Müslümanlarla) bir arada yaşamak gibi bir düşüncelerinin kesinlikle  olmadığı anlaşılıyor. Bu olaylar üzerine Osmanlı harekete geçti. Mora hariç tüm  Yunanistan’ı kontrol altına aldı ve Patrik idam edildi. Patrik Grigorius  Patrikhanenin orta kapısına asıldı ve yaftası göğsünde üç gün teşhir  edildi.(22.4.1821)<span>  </span>Bilindiği gibi bu  kapı bugünde kapalıdır. Bazı iddialara göre bu kapının açılması için,<span>   </span>bu olayın iki yüzüncü yıl dönümü  beklenmektedir. Daha sonra fesat olduğu ve II. Mahmut aleyhine olduğu için Halet  efendi de idam edildi. Avrupa Yunanistan’ın bağımsızlığını destekliyordu.  Kavalalı Mehmet Ali Paşa Osmanlıya yardım edecekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mısır’dan gelen kuvvetlerin isyanı bastırmadaki  başarısı, yeniçerilerin defterinin dürülmesine neden oldu.<span>  </span>Yeniçeriler Avusturya ve Rusya orduları  karşısında rezil olmuşlardı.<span>  </span>Bu olay  karşısında kamuoyu tepkisi de artmıştı. Halk silahlandırıldı,<span>  </span>yeniçerilere karşı büyük bir harekete  girişildi.<span>  </span>Kışlaları kuşatıldı,<span>  </span>kapılar top ateşiyle yıkıldı. Yaklaşık 6 bin  yeniçeri öldürüldü.<span>  </span>Yeniçeri ocağı ilga  edildi.( 17–6–1826)<span>  </span>Bu olaya tarihimizde  “Vakay-i Hayriye”<span>  </span>adı verilmiştir. Bu  olaydan sonra batılılaşma hız kazanmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Avrupa kamuoyunun Yunan Bağımsızlığı davası karşında  ilgileri her geçen gün artıyordu.<span>   </span>İngiliz Dışişleri Bakanı 1823 yılında yunanlı asileri muharip olarak  tanıdıklarını açıkladı.<span>   </span>Bu tanımaya  doğru atılmış bir adım niteliğindeydi.<span>   </span>Rus Çarı da yunanlılar için bir şey yapamamaktan dolayı  şikâyetçiydi.<span>  </span>Bu konuda Avrupa  devletleriyle ter düşmek istemiyordu.<span>   </span>Bunun üzerine Akkerman da bir antlaşma yapıldı. Akkerman antlaşmasında  mevzu bahis olan Sırp istekleri arasından Müslümanların ülkeden çıkarılması bu  arazilerin Sırplara terk edilmesi de vardı. Osmanlı hükümeti Bu üç büyük Avrupa  devletinin arabuluculuğunu reddedince bunlar mütarekeyi ve yunan özerkliğini  zorla geçekleştirmek için harekete geçtiler.<span>   </span>Mora, Mısır ve Navarin de bulunan Osmanlı donanmaları abluka altına  alındı.<span>  </span>Üç büyüklerin donanması  Navarin’e girdi ve hilal biçiminde demirlemiş Osmanlı donanmasına bir bahane ile  saldırdılar. Bu baskında 57 Osmanlı gemisi yok edildi, 8000 denizcimiz şehit  oldu.<span>  </span>Reisülküttap Pertev Efendi bu üç  devletten taziye,<span>  </span>tazminat ve yunan  işlerine karışmamalarını istedi.<span>  </span>Bunun  üzerine Rusya Osmanlıya savaş ilen etti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ruslarla savaş başladığında Osmanlı Donanması yakılmış,  Yeniçeri ocağıda henüz kaldırılmıştı. Bu şartlarda yenilgi kaçınılmazdı.<span>  </span>Rusya kuvvetleri önlerinde önemli bir engelle  karşılaşmadan Edirne ye kadar geldi. Edirne direnmeden üç günde düştü.<span>  </span>Avrupa devletleri Rusların bu başarısından ve  İstanbul ‘a bu kadar yaklaşmasından dolayı tedirgin oldular ve II. Mahmut’a  barış imzalaması konusunda baskı yaptılar.<span>    </span>1829’da Edirne barışı imzalandı. Buna göre;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1-Memleketeyn (Eflak – Boğdan)<span>  </span>terk edilecekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">2-Ahıska ve Ahılkerek Rusya’ya  bırakılacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">3-Yunan özerkliği kabul  edilecekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">4-Sırbistan özerkliği tescil edildi, Rus ticaretine  kolaylık tanındı<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">5-Böylece Rusya Osmanlıdan coğrafi ve politik anlamda  önemli şeyler kopardı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1832’de Yunanistan bağımsız oldu. Başına Bovyera  (Almanların en büyük eyaleti) kralının oğlu geçti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Mahmut’a halk<span>   </span>“gâvur padişah” diye lakap takmıştı. II. Mahmut’un gâvur lakabını  almasının sebebi; tıraş olmayı, fes ve pantolon giymeyi memurlara zorunlu  tutmasındandır. Bunların yanında bir çok reform yapmıştır. Tıphane açıldı ve  burada sağlıkçılar yetiştirilmeye çalışıldı. Tıphane’de dil  Fransızca’ydı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Mahmut alınan yenilgilerin ardından yeni ordu kurma  girişimine başladı. Muallem-i Asakir-i Mansure-i Muhammed adıyla yeni bir ordu  kurdu. Anlamı; Muhammed’in Muzaffer talimli ordusu demektir. Yabancı eğitimciler  getirildi ancak bu defa getirilen eğitimciler İtalyan’dı. Bahriye’de ıslahatlar  yapıldı. Kara ve Denizde ıslahat yapıldı. Bu ocak Rusya ve Mısır savaşlarında  başarısız oldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Mahmut önemli ilklere imza attı. 1831’de Takvim-i  Vakayi adında bir gazete çıkardı. (<span>   </span>olayların anlatıldığı resmi gazete ) Batı’da ilim ve fen görüldüğü için  Batı’dan bilim adamları getiriyor, planlar yapıyordu.<span>   </span>Takvim-i Vakayi ile basın hayatı başlıyor.  Hariciye’ye önem veriliyor. Hariciye o zaman tercüman demekti. Ve tercümanların  çoğu fenerli Rumlardı.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="margin-left: 35.4pt; text-indent: 0.05pt"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">MISIR MESELESİ VE MEHMET  ALİ PAŞA’NIN İSYANI<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Fransız’ların strateji ve askeri teknik desteği ile  Mısır’da önemli çıkış yaptı. 1805’te vali oldu. Mehmet Ali rakiplerini ortadan  kaldırmak için entrikalar tertipledi. Mısır kalesinde Kölemen beylerine davet  verdi ve bu davette 470 Kölemen beyini kılıçtan geçirdi. Böylece Mehmet Ali’nin  Mısırda hiç rakibi kalmadı. Mehmet Ali bir güç olarak ortaya çıkmış oldu.<span>   </span>Fransızlar ordu için gerekli yardımı  yapmışlar ve Mısır ekonomisinin gelişmesi için yardımda bulunmuşlardı. Bu  durumda Mehmet Ali imparatorluğa rakip hale geldi. Mehmet Ali 1818’de Vahabi  isyanını bastırdı. Yunan ayaklanmasında Osmanlıya destek verdi. Bu destek  sırasında yeniçerilerin düştüğü rezilliği de yakından görmüş oldu. İlerleyen  yıllarda Osmanlıya karşı bir savaş başlatacak ve Osmanlıyı perişan  edecektir.<span>  </span>Mısır’da ağır vergiler  koyarak hazineyi güçlendirdi. Pamuk işleyen fabrikalar kurdu. 1840’da bu  fabrikalarda 260.000 işçi çalışıyordu. Fransız subaylara ordunun eğitim işini  verdi. Avrupa’ya öğrenciler gönderdi. Tıp okulu açtı. İstanbul’daki yeniliklerin  hepsini yaptı. Kavalalı Mehmet Ali Mısırda ki baskıdan kaçarak Osmanlı  topraklarına yani Suriye’ye sığınan Mısırlıların iadesini istedi. Bu istek  Osmanlı tarafından kabul edilmeyince savaş açtı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kavalalı Mehmet Ali,<span>   </span>ilk olarak Filistin, Lübnan ve Suriye’yi ele geçirdi. Kavalalı’nın  komutanı İbrahim Paşa üzerine gönderilen Osmanlı ordularını yendi. Adım adım  Anadolu’ya yaklaştı ve: Osmanlı’dan Adana’yı talep etti. Kavalalı’nın ordusu  Konya’da sadrazamın ordusuyla karşılaştı ve burada Osmanlı ordusunu yenilgiye  uğrattı. . Kavalalı bu savaşta hep kazanan taraf oldu. Mehmet Ali’nin komutanı  İbrahim 1833’te Kütahya’ya gitti ve kışı Bursa da geçirmek için sultan Mahmut’  tan izin istedi. Bu telaş içerisinde Rus askerinden yardım istendi.<span>   </span>Osmanlı’nın Rusya ile yaptığı anlaşma ile  Kavalalı Kütahya’da durdurulabildi.<span>   </span>Osmanlı ve Rusya arasında yapılan Hünkâr İskelesi Antlaşmasına İngiltere  ve Fransa tepki gösterdi. Çünkü onlara göre Osmanlı Rusya’nın uydusu oluyordu.  Antlaşmaya göre Rusya saldırıya uğrarsa Osmanlı Boğazları kapatacaktı. Rusya da  Osmanlı saldırıya uğrarsa askeri destek verecekti.<span>  </span>Bu 8 yıllık bir ittifak  antlaşmasıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu sekiz yıllık bir barış döneminde Mahmut Islahatlarına  devam etti. Ülkesinden koparılan yerleri Mehmet Ali’nin yanına bırakmak  istemiyordu ve bunun içinde çok geniş bir hazırlanmaya muhtaç olduğunu da  biliyordu.<span>  </span>Kavalalı belasından  kurtulabilmek için Avrupalı devletlerle iyi geçinmeye çalıştı sınırlıda olsa  reformlar yaptı. 1836’da nezaretler (nazır, bakanlık), dâhiliye nezareti,  adliye, evkaf nezareti kuruldu. Yönetimde uzlaşmanın önü açıldı. Bakanlar kurulu  oluşturuldu. Nüfus ve emlak yazımı yapıldı. Amaç; vergilendirmenin sağlam  yapılmasıydı. İstanbul’da ilköğretim zorunlu hale getirildi. 1833’te tercüme  odası (dışişleri bakanlığı) kuruldu.1834’te Harbiye  açıldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Sultan II.<span>   </span>Mahmut, Kavalalı’ya fazla yer kaptırdığını düşünüyor buraları geri  almanın planlarını yapıyordu.<span>  </span>Kavalalı  ise valiliklerinin irsi olmasını istiyordu.<span>   </span>Kahire de yapılan görüşmelerde II. Mahmut sadece Hicaz ve Mısır’ın irsi  valiliğini kabul ediyor, buna karşın Suriye ’yi geri istiyordu.<span>  </span>Mehmet Ali ise buna yanaşmıyor ve isteklerine  Trablusşam ve Akka’yı da ekliyordu.<span>   </span>Suriye’nin vergi ve askerlik konularında Mısır’a tepki duymaya başlaması  II. Mahmut’u cesaretlendirdi. 40 bin kişilik Osmanlı ordusu Hafız Ahmet Paşa  komutasında ilerlemeye başladı. Kavalalı’nın komutanı İbrahim’ in ordusuyla  Osmanlı ordusu Nizip’te karşılaştı. Mısır ordusu 10 daha fazlaydı ve top sayısın  dada bir hayli üstündü. Sonuçta Osmanlı orduları Nizip’te ağır bir yenilgi aldı.  Sefer sırasında II. Mahmut verem hastalığına yakalanarak Nizip yenilgisinin  haberini almadan öldü. Bu olaydan sonra Kaptan-ı Derya Ahmet Fevzi Paşa  donanmayı alarak Mısıra gitmiş ve teslim etmiştir.<span>  </span>Bunu; donanmanın Mahmut karşıtlarının eline  geçmesin diye yaptığı söylenir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı devleti yinede içine düştüğü bu durumdan  kurtulabilmiştir. Bunun nedeni de 1838 yılında İngiltere ile yapılan Balta  Limanı Ticaret Antlaşmasıdır.<span>  </span>Bu  antlaşma önce İngiltere ’ye sonra batılı devletlere kapitülasyonlardan daha  geniş bir hak tanıyordu.<span>  </span>Bu durumda  Batılı devletler Osmanlı devletinin dağılmasını  istemeyeceklerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Mahmut o güne değin ıslahat konusunda en ileri giden  padişah olmuştur.<span>  </span>Yeniçerileri kaldırmış  olması bu ıslahatları kolaylaştırmıştır.<span>   </span>Bu dönemde yapılan Balta Limanı Antlaşması Osmanlının ticari iflasını,  Nizip yenilgisi de askeri iflasını ortaya koymuştur.<o:p></o:p></span></p>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt">ABDÜLMECİT DÖNEMİ  (1839–1861)<o:p></o:p></span></h1>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Abdülmecit 17 yaşında tahta çıkmıştır. Bir batı dili  (Fransızca) bilen ilk padişahtır. Avrupa’nın etkisinin yoğun olarak görüldüğü  dönem Abdülmecit dönemidir. Yönetimde ve siyasette birçok değişiklik meydana  gelmiştir. II. Mahmut son dönemlerde Osmanlının başına bela olan yeniçeriyi  kaldırmakla hayırlı bir iş yaptı fakat onun zamanında Osmanlı geleneğinde köklü  değişikliklerde yapıldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Sultan Abdülmecit, II. Mahmut’un büyük oğludur.  Babasından devraldığı yenileşme geleneğini sürdürmüştür.<span>  </span>Babasının tersine Kavalalı Mehmet Ali Paşa  ile savaşmak yerine anlaşmak istemiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kavelalının başarılarından ve Osmanlı’nın durumundan  başkaları da rahatsız oluyordu. Özellikle Fransızlar bu sorunu çözmek için  ilerde Osmanlı ile işbirliği yapacaklardır. Artık Osmanlı’da padişahların  dışında başka isimlerde önemli adamlar olarak görülmeye başlamıştır. Bunlardan  biri Büyük Mustafa Reşit’tir. II. Mahmut’un ölümünden sonra İstanbul’a  gelebilmiştir. Ve Abdülmecit ile iyi geçinmiştir. Önceki dönemlerde Paris ve  Londra’da büyükelçilikler yapmış ve Hariciye Nazırlığında bulunmuştur.<span>   </span>Mustafa Reşit Paşa Tanzimat çalışmalarına da  katılmıştır. Tanzimat yenilikler anlamındadır. Diğer adı Gülhane-i Hattı  Hümayun’dur. Tanzimat ve sonrası gelişmeler Türk siyaset hayatının  laboratuarıdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><em><span style="font-size: 13pt">TANZİMAT FERMANI (1839)<o:p></o:p></span></em></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Can, ırz ve mal güvenliği sağlanacaktır. (Üst düzey  görevliler için padişahın şerrinden korunmaya yönelik)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Vergi mültezimlerden kurtarılıp devlet memurları  aracılığıyla tanzim edilecektir. Herkesin ödeme gücüne göre vergi  alınacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ömür boyu askerlik kalkıyor yalnız 4 -5 yıllık askeri  hükme bağlanıyor ve askerlikte Müslim-gayrimüslim eşitliği  getiriliyor.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bundan sonra devlet görevlerinde Müslim-gayrimüslim  ayrımı ortadan kalkacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Şeriata aykırı davrananlara tarafsız yargılanması için  hüküm vardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Rüşvetin önleneceği belirtiliyor.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bütün bu reform çalışmalarında olan arayışlar Tanzimat  ta da görülür. Bu Tanzimat’la getireceği yenilikler Cumhuriyet yönetimine kadar  gidecektir. Padişahın yanında o dönemde ülkeyi yönetenler arasında sefaretler  vardır. Sefaretler ülke yönetimine katılmaya  başlamışlardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mustafa Reşit Paşa çalışmalarında serbest bırakılmıştır.  Büyük devletler bu dönemde özellikle Avusturya, Rusya, Mısır sorununu gündeme  getirdiler. Ve onlar Mısır’ın yönetimin Kavalalı’ya bırakmak istiyorlardı. .  Bunun üzerine Osmanlı ve Fransa, Mısır donanmasını yaktı. Birçok savaşta yenilen  Kavelalı Mısır valiliğine razı olmak zorunda kaldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1841’de Boğazlar Mukavelesi yapıldı. Buna göre; barış  zamanında Boğazlar bütün savaş gemilerine kapalı  olacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bundan sonra artık Padişah mutlak yetkili olmaktan  çıkmış sancaklar, kazalar ve nahiyeler oluşturarak yönetim reformu  gerçekleştirilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">YÖNETİM  REFORMU<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Merkezin yükünü hafifletmek<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Vergi toplamayı kolaylaştırmak<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ve bu alanlarda mahalli meclisler, yerel yönetimler  kuruldu. Padişah dışında seçkinlerde siyasete katıldılar. Bu seçkinler idari,  mali ve adli yetkilere sahip kılındılar. Sonuç; başarısız olundu. Vergiler  toplanamadı, iltizam sistemine geri dönüldü. Reformların patronu Mustafa Reşit  azledildi. Osmanlı tebaasının kanun önünde eşit olması için düzenlemeler  yapıldı. Karma ticaret mahkemeleri kuruldu ve bu mahkemelere yabancılarda  katılabildi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Askerlik süresi 5 yıla sabitlendi. II. Mahmut döneminde  kurulan ordunun adı değişti ve Asakir-i Nizamiye Şahane oldu. 1845’te Harbiye  mezun vermeye başladı. Artık Osmanlı ordusunda mektepli subay yetişmeye başladı.  Askeri liseler açıldı. Açılan eğitim kurumları artık bütün ülkeye yayılır oldu.  1858’te ilk kız lisesi açıldı. Bu okul bir çok Avrupa ülkesinden önce Osmanlıda  açılmıştır. Kızların eğitimine önem verilmiştir. Bundan sonra bayanlar da  eğitime katıldı. 1859’da bürokrat ya da memur yetiştirmek amacıyla Mektep-i  Mülkiye açıldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Macar ve Leh’ler Rus zulmünden kaçarak Osmanlıya  sığındı. Bu durum Osmanlı ve Rusya arasında savaşa neden oldu. Mübarek yerler  (kutsal yerler) için tartışma çıktı. Büyük devletlerin hepsi Osmanlı’dan yönetim  için yetki istedi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1853’de Rus Çarı Nikola<span>   </span>“HASTA ADAM’’ tabirini Osmanlı için kullandı. İngilizlerle görüşerek  Osmanlıyı paylaşmayı gündeme getirdi. Rusya Slav unsurlarını Osmanlı’dan  kurtarmak istiyordu. İngilizlerde Mısır ve çevresine sahip olmak istiyordu. Rus  prensi Mençikov’u İstanbul’a elçi olarak gönderdi. Mençikov,<span>  </span>Sadrazam’ı hiçe sayan davranışlar sergiledi.  Rus, İngiliz ve Fransız elçileri Osmanlıyı yönetmeye çalışıyordu.  <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">(Papuçcu Muştası)<span>   </span>Mençikov Slavların yaşadığı konakların Rus himayesine girmesi gerektiğini  söyledi. Fakat teklifi kabul görmedi. Ruslar gelişmeler doğrultusunda saldırıya  geçtiler Sinop’u tahrip ettiler. (1853) habersiz yapılan Sinop baskınında bir  çok sivil de hayatını kaybetti. Ruslar baskın için askerlerin namazda olduğu bir  vakti seçmişlerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu olay karşısında İngiliz, Fransız ve Rusya’ya savaş  ilan edildi. Kırım Harbi olarak bilinen bu savaşın sonunda 1856 Paris Anlaşması  yapıldı. Osmanlı bu savaşta eskiye göre genelde başarılı olundu ancak doğuda  Kars ve Ahıska Ruslar’ın eline geçti. Avusturya’nın ültimatomu ile Rusya barış  imzalamak zorunda kaldı.<span>  </span>Viyana da kabul  edilen barışın ön şartları arasında Osmanlı Devletinin Hıristiyan uyruklara  tanımış olduğu hakları yeniden teyit etmesi isteniyordu.<span>  </span>Bunun üzerine 1856 yılında Islahat Fermanı  ilan edildi.<span>  </span>Buna göre; Müslüman  olmayanlar askeri ve sivil bütün okullara girebileceklerdi.<span>  </span>Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki ya da  gayrimüslimler arasındaki ceza ve ticaret davaları laik mahkemelerde görülecek  ve bunlar için yeni düzenlemeler yapılacaktı. Islahat fermanıyla iltizam usulü  son buluyor ve maaşları düzenli ödenmesi, rüşvetlerin önlenmesi gibi Tanzimat  maddeleri yineleniyordu.<span>   </span>Islahat  Fermanı gayrimüslimlerin cemaat kurumlarında da<span>   </span>laikleşme<span>  </span>ve demokratikleşme<span>  </span>yönünde değişiklikler  öngörmekteydi.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">PARİS KONGRESİ  (1856)<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı büyük devletler tarafından köşeye  sıkıştırılıyordu. Rus Çarı da İngilizlerle anlaşmış ve Osmanlıya “hasta adam”  şeklinde hitap etmeye başlamıştı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1856 Paris Kongresine göre; Memleketeyn (Eflak – Boğdan)  ve Sırbistan garantörlük altında özerk olacaktır. Rusya Osmanlının iç işlerine  karışmayacaktı,<span>  </span>böylece yarı  sömürgecilik durumu<span>  </span>ortaya çıktı.  Rusya’nın nüfuzu kırıldı. Paşaların sefaret savaşı yerine, paşaların iktidar  savaşı başladı. M. Reşit<span>  </span>İngilizci, Ali  Fuat Paşa Fransızcı paşalardı. Kırım savaşı dolayısıyla ilk kez Avrupa’dan borç  alındı. (1854) bu borç giderek artacaktır. Hem borç hem israf vardır. Osmanlı’da  1853 Dolmabahçe Sarayının<span>  </span>inşası  sırasında tonlarca (7 ton)<span>  </span>altın  kullanıldı. Çünkü çöküş döneminde Avrupa’dan geri kalmamızın nedenini onlar gibi  yaşa yamamız olduğu yanılgısı vardı. Osmanlı elçileri Avrupa seyahatlerinde  gördükleri muhteşem yapıların Osmanlı’da da olması gerektiğine kanaat  getirmişlerdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yapılan ıslahatlar tepki gördü ve bu tepkiler gizli  örgüt şeklinde ortaya çıktı. Cidde olayları ve Kuleli olayları olarak bilinen bu  tepkiler küçük de olsa bir başlangıçtır. Bunlar iç karışıklıkken, dışarıda ise  Lübnan’da Dürzi ve Maruniler ayaklanma çıkardılar. Dürzi ve Maruniler’e<span>  </span>2 ayrı kaymakam atandı. Hariciye Nazırı  Lübnan’a gitti ve karışıklığı bastırdı. (185 kişiyi idam ederek). Lübnan  imtiyazı müstakil bir sancak haline getirdi. Başına Hıristiyan bir mutasarrıf  (vali) atandı. Abdülmecit dönemi yönetsel, siyasal reformlarla cumhuriyeti  hazırlayan dönemi başlatmıştır. Tanzimatın<span>   </span>önemli bir yeri vardır. Bireyin öneminin arttığı, siyasetin önündeki su  perdesinin kalktığı dönemdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Tanzimat’la yerel meclislerin ortaya çıkmasıyla padişah  ve Bab-ı Ali dışındakilerin de siyaset yapmaya başladığı dönemdir. Yasal bir  zemin oluşturulmuş, bu sayede de<span>   </span>bürokrat sınıfı ortaya çıkmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt; text-transform: uppercase">Sultan Abdülaziz dönemi  (1861- 1876)<o:p></o:p></span></h1>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Sultan Abdülaziz pehlivandı. 31 yaşında iken hükümdar  olmuştur.<span>  </span>II.Mahmut’un ikinci  oğludur.<span>  </span>Osmanlı saltanat tarihinde  Avrupa’yı gezen ilk hükümdardır. III. Napolyon’un<span>  </span>çağrısı üzerine<span>  </span>Fransa, İngiltere, Prusya<span>  </span>ve Avusturya’yı gezmiştir. Bu dönemde<span>  </span>yüksek oranda borçlanmalar görülmüştür. Yeni  Osmanlılar hareketi bu dönemde başlamıştır.<span>   </span>Bütçe taslağı tasarruf yapmak kaydı ile<span>    </span>hazırlanmıştır.<span>  </span>Çok yüklü askeri  borçlanmalar vardı bu gibi nedenlerle<span>   </span>Ali ve Fuat Paşalar istifa etmişlerdir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1852’de Karadağ da<span>   </span>isyan başlamıştı. Osmanlı ordusu Karadağ isyanını bastırdı ve 1862’de  İşkodra barışı yapıldı. Buna göre; Karadağlılar Osmanlı aleyhtarı  olmayacaktı.<span>           </span>Yine<span>  </span>bu dönem içerisinde Belgrat’ta büyük bir  ayaklanma çıktı ve büyük devletlerin baskısıyla Belgrat<span>  </span>boşaltıldı. 1866’da Girit’te Yunan ve Rus  teşvikleriyle isyanlar çıktı. İsyancılar ıslahat talebinde bulundular. Ve  İngiliz desteğiyle asiler dağıtıldı. Bu isyan Avrupa desteğiyle çökertilmiş  oldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mehmet Ali’nin oğlu İsmail Paşa Abdülaziz’e bağlılığını  sürdürdü. Bazı savaşlarda Osmanlı’ya<span>    </span>asker göndererek yardım etti. (Hicaz, Memleketeyn, Girit ). Yinede İsmail  bağımsız olmak için uğraştı ama Osmanlı ikna olmadı. İsmail Paşa ,Osmanlıyı<span>  </span>M.Ali kadar yormadı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Abdülaziz döneminde Osmanlı’da muhalefet hareketi  başladı. Başlangıcı Yeni Osmanlılardır. Gazeteciler ve bazı aydınlarla oluşan bu  hareket; özgürlük hareketi olarak tanımlanmaktaydı. Resmi olmayan gizli bir  harekettir. Önderleri; Ali Suavi , Şinasi, Namık Kemal’dir. Kamuoyunda  geniş<span>  </span>yankı bulan bir hareket olmuştur.  Bu gelişmelerin üzerine<span>   </span>1864’te<span>  </span>Matbuat Nizamnamesi çıkartan<span>  </span>Abdülaziz, gazetecilerin faaliyetlerini  sınırlandırmak istedi. Buna göre gazeteciler artık<span>  </span>cezalandırılabilecek ve sansür  yapılabilecekti. 1865’te gizli bir örgüt kuruldu. Bu örgüt daha sonra  meşrutiyetçi bir kimlik kazandı. Ve hükümet Matbuat nizamnamesi gereği Ali  Suavi, Namık Kemal, Ziya Paşa’yı sürgüne gönderdi. Yurtdışına giden aydınlar  Paris’te örgütlendi. Yeni Osmanlı cemiyetini kurdular. N.Kemal gibi aydınlar  Osmanlı milliyetçiliğini yaymaya çalışıyorlardı. Bu muhalefet bazılarınca yanlış  anlaşılacak ve Abdülaziz’in hayatına mal olacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">DÖNEMİN  ISLAHATLARI<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1864’te Vilayet Nizamnamesi çıkartıldı. Yerel meclisleri  yaygınlaştırmak için vilayet ve valilere önem verildi. Mithat Paşa Tuna  vilayetine önemli imar hareketleri yaptı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Sübyan (ilkokul), Rüştiye (ilköğretim), İdadi (  ortaokul), Sultani (lise), Dar-i fünun (üniversite)  yaygınlaştırıldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1867 Şura-i devlet kuruldu.  (Danıştay)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1869 Nizamiye mahallesi kuruldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1865 İstanbul’da şehremaneti kuruldu.  (belediye)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1875 – 1878 Osmanlı yoğun olarak halk ve saray olarak  büyük avcılar yaşadı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bosna – Hersek’te Müslüman- Hıristiyan çatışması  yaşandı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bab-ı Ali mali iflasını ilan etti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1876’da Bulgaristan’da Müslüman &#8211; Hıristiyan<span>  </span>çatışması yaşandı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mithat paşa Tuna vilayetinde önemli başarılar kazandı.  Yeni Osmanlılar hareketine katıldı. Hüseyin Avni Paşayla birlikte Abdülaziz’i  tahttan indirdi. (1876) Anayasacılık hareketine katıldı ve ziraat bankasını  kurdu.<o:p></o:p></span></p>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt">II. ABDÜLHAMİT  DÖNEMİ <o:p></o:p></span></h1>
<h1 style="text-indent: 35.45pt"><span style="font-size: 13pt">(1876–1909)<o:p></o:p></span></h1>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı bunalımı her yeni padişah döneminde artıyordu.  Hüseyin Avni Paşa ve Mithat paşa Abdülaziz’i tahttan indirdikten sonra IV.  Murat’ı tahta çıkarttılar.<span>  </span>Abdülaziz’in  ölümü sarayı karıştırmıştı. Öyle ki<span>   </span>sağlıklı bir adam iki bileğini keserek intihar etmişti bu durum akıllarda  soru işaretlerine yol açtı.<span>  </span>Bu yüzden  Hüseyin<span>  </span>Avni<span>  </span>ve Mithat paşa tarafından öldürüldüğü iddia  edildi. IV. Murat<span>  </span>sorunlu haliyle 3 ay  tahtta kalabildi. Bu arada da Hüseyin<span>   </span>Avni Paşa<span>  </span>öldürüldü. Ziya Paşa,  Namık Kemal gibi kişilerden oluşan yeni ekip Abdülhamit’i Meşruti yönetim sözü  alarak<span>  </span>tahta çıkardılar. Abdülhamit  bunun üzerine<span>  </span>anayasa sözü verdi.  Garantörde İngiliz elçisi Eliot oldu. Bu garanti altında II.Abdülhamitin  saltanatı başlamış<span>  </span>oldu. Abdülhamit  anayasayı hazırlayacak komisyonu<span>  </span>kurdu.  Bunlar; Mithat, Ziya Paşa ve Namık Kemal’di. Kurtuluş reçetesi olarak <u>Kanun-i  Esasiyi 1876’da</u> hazırladılar. Böylece<span>   </span>ilk Türk Anayasası oluşturulmuş oldu. Yalnız<span>  </span>bu anayasanın meşruiyet sorunu vardı. Genel  idareye dayanan bir metin değildi. Padişah ve birkaç aydın arasındaki  sözleşmedir fakat önemlidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kanun-i Esasiye göre:<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Parlamento oluşturulacaktı. Bu millet Osmanlı milleti  olacaktı. 120 Mebus Meclis-i Mebusan için öngörüldü. 40 tanesini Abdülhamit  belirleyecek, 80 tanesini mahalli seçimlerde belirlenecekti. Sonraları 40  kişilik bölüm Meclis-i ayan olarak adlandırıldı. Cumhuriyete giden yolda en son  kapanan meclis oldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Anayasaya göre hükümet oluşturulacak, hükümet  parlamentoya karşıda sorumlu olacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Anayasa klasik özgürlükleri de teminat altına almıştı.  Anayasada bunun nasıl olacağına daire bir bildiri yoktur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kanun-i Esasi’de uluscu eğilim de vardı. Dili Türkçe ,  dini de İslam olarak belirlendi. Diğer dinlerde güvence altına alındı. Bu bir  laiklikti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Kabine üyelerinin atanma ve görevden alınma işlemleri  Sultan’a aitti. Padişahı güçlü kılan maddelerden birisi budur. Anayasa rejimini  meşrulaştıran bir anayasa olmuştur. Padişah’a keyfi yetkiler vermiştir. Padişah  huzuru ve suküneti bozanları sürgüne gönderebilirdi. İlk gönderilenler anayasayı  hazırlayanlar oldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mithat Paşa ilk Sadrazam olmuştur. Abdülhamit’in ilk  tersane toplantısında Rusya, İngiliz ve Osmanlı bir araya gelmiştir. Slavlarla  ilgili olarak; Karabağ Sırplara verilmiş, Bulgaristan ikiye ayrılmış, vergilerin  düzenli toplanması ve yalnızca Müslümanların askere alınması istenmişti.  Toplantı sonunda oluşan<span>   </span>başarısızlığın<span>  </span>nedeni olarak<span>  </span>Mithat Paşa görüldü. Mithat Paşaya İtalya’ya  sürgün cezası verildi ancak uygulanmadı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Rusya içten içe Osmanlıya saldırma planları yapıyordu.  Avusturya ile görüşerek savaş için altyapı planı hazırladı. İngiltere ve Londra  protokolü imzalandı. Protokol Karadağ lehine sınır değişimi öngörüyordu. Osmanlı  bunu kabul etmedi ve cehennem savaşı başladı. Nisan 1877 Rusya doğu ve batıdan  savaş ilan etti.<span>  </span>Bu savaşın diğer  adı<span>  </span>93 harbidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Seçimler yapıldı mart 1877’de Meclisi Umumi çalışmalara  başladı. 2 türlü seçim sistemiyle mebuslar geldi. Meclisin yarısından fazlası  gayrimüslimdi. Seçme yaşının 24’ten 21’e çekilmesi, tek dereceli seçim, mecliste  konuşuldu. Moskof (Rus ordusu) İstanbul yakınlarına gelince meclis tatil edildi.  1903’e kadar açılmadı.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">93  HARBİ<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bu savaşı diğer savaşlardan ayıran özellik,<span>   </span>balkan Türklerinin en yoğun yaşadıkları yer  olan Bulgaristan’ın Osmanlı egemenliğinden çıkmaları<span>  </span>olmuştur.<span>     </span>Bundan sonra Osmanlı egemenliğinin Rumeli de tamamen son bulması,<span>  </span>yani Türklerin Avrupa<span>  </span>dan tamamen atılması gündeme gelecektir.<span>  </span>Bu savaşta Ermeniler ve Bulgarlar Türklere  karşı büyük bir kıyım gerçekleştirmişlerdir. Ruslar Romanya desteğini alarak  Tuna nehrini geçip ilerlemişlerdir. Osmanlı ordusu<span>  </span>burada direnememiştir. Ruslar<span>   </span>Edirne’yi ele geçirip, Yeşilköy’e kadar<span>  </span>geldiler ve buraya zafer anıtı diktiler. Doğu  cephesinde<span>  </span>de Osmanlı kaybetti.  Erzurum’a kadar çekildi. Yalnız Gazi Osman Paşa komutasındaki Osmanlı  ordusu<span>  </span>Plevne ve Erzurum’da kısmi  başarılar gösterdi<span>  </span>. Bu direnişler  Osmanlı Devletinin<span>  </span>ölümcül bir hasta  olmadığını göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Abdülhamit bu cehennemden  kurtuluş için Rus çarına başvurdu. Bunu sonucunda Edirne Barışı yapıldı. Doğu ve  Batı’da kıyımdan kurtulanlar Anadolu içine yerleşti.1878<span>  </span>Edirne anlaşmasına  göre;<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Osmanlı Karabağ, Sırbistan ve Romanya bağımsız  oldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Özerk bir Bulgar prensliği kurulacak, Bosna-Hersek  Avusturya’ya bırakılacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Doğu vilayetleri, 93 harbinde de Kars, Ardahan, Batum ve  Doğu Beyazıt Rusya’ya bırakıldı. Anlaşmanın bu şekilde sonuçlanmasının ardından  İngiltere ve diğer Avrupa devletleri<span>   </span>tepki gösterdiler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İngiltere donanmasını<span>   </span>Marmara’ ya sokarak<span>  </span>savaş  hazırlıklarına başladı.<span>  </span>Rusya’nın<span>  </span>genel bir savaşı göze almaması sonucunda  Ruslar ve İngilizler bazı esaslar çerçevesinde anlaştılar.<span>  </span>İngiltere Osmanlı<span>  </span>devletinin Asya<span>  </span>topraklarını koruması karşılığında Kıbrıs’ın  yönetimini istedi.<span>  </span>Bu olursa yapılacak  Berlin kongresinde Osmanlı çıkarlarını savunacağını söyledi.<span>  </span>Bunun üzerine Osmanlı<span>  </span>devleti İngiltere’nin bu isteğine razı  oldu.<span>     </span>1878’de Berlin kongresi  toplandı. Rus nüfusunu kırmak için Makedonya’ yı Osmanlıya geri verecekler,  Bulgar Prensliği Osmanlıya vergi verecek, doğu vilayetleri Ruslarda kalacaktı.  <span> </span>Berlin kongresi Afrika’yı ve tüm  dünyayı<span>   </span>sömürgeleştirme yarışının bir  işareti olmuştur.<span>  </span>Berlin anlaşmasın bir  önemli hükmü de<span>   </span>Doğu Anadolu’da  Ermeniler için ıslahat yapılacak ve Ermeniler Çerkezlere ve Kürtlere<span>  </span>karşı korunacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Abdülhamit bu gelişmelerden sonra<span>  </span>meşrutiyet devrini sona erdirmiştir Yine  bildiği gibi Osmanlı geleneklerine göre saltanat sürmeye başlamıştır. Bu dönemde  Abdülhamit’e suikast düzenlenmiş ve Paşa bundan sona anda kurtulmuştur.<span>  </span>Suikastın amacı<span>  </span>V.Murat’ı yeniden<span>  </span>tahta çıkartmaktı.<span>  </span>Bunları yapan kişi<span>  </span>yine Mithat paşa idi. Suikast döneminden  sonra Abdülhamit’in kurduğu rejim Osmanlı lehine oldu. Mithat Paşa entrikaları  yüzünden idama mahkum edildi. Fransa’ya kaçtı, idam cezası hapse çevrildi.  Sürgüne gittiğinde boğduruldu. V. Murat sarayda hapsedildi. Ordu ve donanma  kontrol altına aldı tüm dizginler Abdülhamit’in elindeydi. 1881’den 1908’e  kadarki dönem Abdülhamit dönemidir. Abdülhamit , sıkı bir polis rejimi  koymuştur.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">DUYUN-U  UMUMİYE<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Berlin kongresinden sonra Osmanlı içten ve dıştan darbe  almaya devam etti. Mısır ve Tunus mali iflasını ilan ettikten sonra<span>  </span>İngiltere ve Fransa gözünü Osmanlı’ya  diktiler. Osmanlı’nın borçları indirildi. Bazı vergiler alacaklılar tarafından  tahsil edilecekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><u><span style="font-size: 13pt"><o:p><span style="text-decoration: none"> </span></o:p></span></u></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><u><span style="font-size: 13pt">20 Aralık 1881’de Duyun-u Umumiye</span></u><span style="font-size: 13pt"> (genel borçlar idaresi) kuruldu. Bu Osmanlı’nın mali  iflası demekti. Yapılan bütçeyi uygulayacak ve denetleyecek bir oluşum yoktu. Bu  dönemde 11 borçlanma yapıldı. Bunlardan sadece ikisi iktisadi borçlanmaydı  gerisi saray için harcanmıştı. 1901 – 1908 arası Hicaz demiryolu yapıldı. Buna  önem verilmesinin nedeni; Abdülhamit halifeliğinin Hacılar tarafından  duyurulmasını sağlamaktı. Şam – Medine arasındaki demiryolunu  içermektedir.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">TUNUS  MESELESİ<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Almanya ve İngiltere Tunus’u Fransa’ya vermeyi kabul  ettiler. Fransa Tunus’u almak için Cezayir’le Tunus arasındaki sınır sorununu  bahane ederek Tunus’a asker gönderdi. İtalya’nın da gözü<span>  </span>Tunus’taydı. Tunus valisi Mehmet Sadık Paşa  Fransız himayesini kabul eden BARDO (Kasr said) anlaşmasını Fransa ile imzaladı.  Abdülhamit karşıydı ama Tunus’un Fransa’ya verilmesini kabul etti. Tunus  meselesinden sonra Mısır sorunu çıktı.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">MISIR  SORUNU<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Rusya ve İngiltere’nin Mısır’da gözü vardı. Mısır’ın  mali iflası bahane edilerek Mısır maliyesine İngiltere el attı. Tasarruf için  memur ve asker tasfiyesine gidildi. Yönetimdeki Çerkez Türk kesimi ile yerli  Mısır kesimi arasında anlaşmazlık çıktı. Arabi Paşa Vatani adını benimseyen  Mısır yerlilerinin önderi olarak ortaya çıktı. Mücadeleler sonucunda Vataniler  yönetimi ele geçirdi. Abdülhamit; Sait Halim Paşa’yı Mısır hidivi (valisi)  olarak atamak istedi ve Vatanilere destek verdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İngiltere Süveyş kanalı yoluyla Mısır’ı himayesi  altına<span>  </span>almak istiyor<span>  </span>ve Hindistan yolunu elinde tutarak  sömürgelerinin güvenliğini sağlamak istiyordu. 1885 yılında yapılan  antlaşmayla<span>  </span>İngiltere’nin Mısır’daki  durumu resmiyet kazandı.<span>  </span>İngiltere ve  Osmanlı Mısır’da birer yüksek vali bulunduracaklardı.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">YUNAN HARBİ VE GİRİT  MESELESİ<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Berlin kongresinde büyük devletler<span>  </span>kendi çıkarlarını muhafaza ederlerken  Yunanistan ihmal edilmemiş onlar için de<span>   </span>Teselya ve Epir’e sınır düzenlemesine gidilmişti.<span>  </span>1881 yılında yapılan anlaşmayla da Yunanistan  Teselya’yı Osmanlı da Epir’i aldı.<span>     </span>Fakat Megali ideacı yunanlılar bununla yetinmediler.<span>   </span>Girit’teki ayaklanmayı bahane edip buraya  asker çıkardılar.<span>  </span>Büyükler bu durumu  tasvip etmediler ve onlarda Girit e asker gönderdiler.<span>   </span>Abdülhamit Yunanistan’a savaş ilan etti  ve<span>   </span>başarılı oldu. Bunun üzerine<span>  </span>İstanbul da konferans toplandı.<span>  </span>Girit tarafsız bir valiye bırakıldı.<span>  </span>Büyük devletlerin onayıyla<span>   </span>5 yıllık<span>   </span>sürelerle Girit yönetilecekti. Böylece uğruna savaş kazanılan Girit<span>  </span>elden çıkmış oluyordu.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">JÖN TÜRK  HAREKETİ<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><em><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1889 yılına dek Abdülhamit mutlakıyetine karşı<span>   </span>örgütlü bir çalışma olmamıştır.<span>  </span>1889’da Askeri Tıbbiye’nin beş öğrencisi<span>  </span>İshak Sukuti,<span>  </span>Mehmet Reşit,<span>  </span>Abdullah Cevdet,<span>  </span>İbrahim Temo, Hüseyinzade<span>  </span>Ali ittihad-ı Osmani<span>  </span>adında gizli bir örgüt kuruşlardır. 1889  yılında Bursa Maarif müdürü Ahmet<span>   </span>Rıza<span>  </span>Paris’e gitti ve burada<span>  </span>açılan dünya sergisini gezdi. Bir müddet  Paris’te kalmaya karar verdi.<span>  </span>Buradan  Abdülhamit’e<span>  </span>çeşitli sorunlar hakkında  yazılar yazdı.<span>  </span>Burada Pozitivizme merak  salmıştı.<span>  </span>İttihad-ı Osmani ile temas  kurduğunda<span>  </span>pozitivizmin düsturu olan  düzen ve ilerleme<span>  </span>fikrinden yola çıkarak  onlara İttihat ve Terakki<span>  </span>adını  benimseti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Ermeni eylemlerini<span>   </span>İstanbul ‘un içinde gören İttihatçılar<span>   </span>devletin beklenen sonunun geldiğine<span>   </span>yada büyük bir çözülme olacağı hükmüne vardılar. Bundan sonra ilk  kez<span>   </span>bir bildirge dağıtarak Ermenilerin  küstah davranışlarını kınadılar.<span>    </span>Paris’te bulunan Ahmet Rıza da gayrete gelerek<span>  </span>burada Fransızca yayınlanan<span>   </span>“Meşveret” dergisini çıkardı.<span>  </span>Ayrıca ittihatçıları Paris şube başkanı  oldu.<span>   </span>1896 yılına gelindiğinde Örgüt  önemli bir pozisyona gelmişti. Kumandanlar, askerler,<span>  </span>yüksek memurlar cemiyetin üyesiydi.<span>  </span>Bu yıl içinde Abdülhamit’e bir darbe  yapacaklardı fakat üyelerden birisinin boşboğazlığı yüzünden kendilerini ele  verdiler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1895 yılında dışarıya kaçarak<span>   </span>Jön Türk olanlardan biriside Mizancı  Murat’tı. <span>   </span>Mizancı ünlü bir kişiydi.  Cemiyet Ahmet Rızanın yönetiminden pek memnun değildi bu yüzden Ahmet Rızanın  örgütteki durumu gölgelendi. Mizancı<span>   </span>ittihatçıların Paris başkanı oldu ve Ahmet Rıza örgütten  çıkarıldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Abdülhamit<span>  </span>ülke  dışındaki Jön Türklere karşı<span>  </span>barış  girişiminde bulunarak<span>  </span>ser hafiyesini  Paris’e gönderdi.<span>  </span>Avrupa’da<span>  </span>muzır yayınlar yapanları affedeceğini<span>  </span>bildirdi.<span>   </span>Mizancı Murat padişahla görüşmeye başladı ve İstanbul ’a geldi.<span>  </span>Böylece Jön Türk hareketi<span>  </span>çöktü.<span>   </span>Ahmet Rıza ve Halil Ganem gibi kişiler<span>   </span>özgürlük mücadelelerini sürdürdüler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Genel olarak ittihatçıların özelliklerini sayacak  olursak :<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 72pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Wingdings"><span>Ø<span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">      </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Türk ve Türkçü  olmak<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 72pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Wingdings"><span>Ø<span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">      </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Genç  olmaları<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 72pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Wingdings"><span>Ø<span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">      </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Yönetenler sınıfı (  bürokrasi) mensupluğu<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 72pt; text-indent: -18pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Wingdings"><span>Ø<span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">      </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Mekteplilik<span>  </span>olarak sıralanabilir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">EĞİTİM ALANINDA  ISLAHATLAR<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Abdülhamit döneminde<span>   </span>eğitim alanında geçmişe oranla büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.<span>   </span>Rüştiyeler 1858 yılında 43 tane iken 1867  de<span>  </span>108<span>    </span>1895 yılında ise 426<span>  </span>taneydi.  Buda gösteriyor ki<span>  </span>23 yılda okul sayısı  4 katına çıkarılmıştır.<span>  </span>Bu dönemde  vilayet merkezlerine 7,<span>  </span>sancak  merkezlerine de<span>  </span>5 yıllılık idadiler<span>    </span>kuruldu.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Abdülhamit devrinde bir hayli yüksel okul<span>  </span>ve meslek okulu açıldı.bunlardan önemli  olanları 1878 yılında<span>  </span>Cevdet paşa’nın  Adliye Nazırlığı ki bu okul daha sonra İstanbul üniversitesi olmuştur. 1907  yılında<span>  </span>Konya , Selanik ve  Bağdat’ta<span>  </span>açılan hukuk mektepleri  açıldı. Aynı şekilse 1904<span>  </span>ten  itibaren<span>  </span>Şam, Bağdat, Erzincan<span>  </span>Edirne Manastır gibi<span>  </span>ordu merkezlerinde Harbiye mektepleri  kuruldu.<span>  </span>1902 yılında Şam,<span>  </span>İzmir,<span>   </span>Bursa da tıbbiyeler açıldı. 1883 yılında Sanayi-i Nefise ( Güzel Sanatlar  Akademisi- Mimar Sinan Üniversitesi)<span>   </span>açıldı. 1884 yılında Ticaret mektebi<span>   </span>( Marmara<span>   </span>Üniversitesi ), 1884  te Hendese-i Mülkiye (<span>  </span>Mühendis mektebi-  İstanbul Teknik Üniversitesi), 1888 de Mülkiye Baytar mektebi açıldı.<span>  </span>1900 yılında Darülfünun-u Şahane, yani  İstanbul üniversitesi<span>   </span>açıldı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Abdülhamit döneminde eskiye oranla eğitim ve yenileşme  hareketlerinde oldukça ileriye gidilmiştir.<span>   </span>Bunun<span>  </span>yanında Abdülhamit sıkı bir  polisi rejimi kurmuş ve<span>   </span>her yerde görev  yapan<span>  </span>çok yaygın bir istihbarat ağı  kurmuştur.<span>  </span>Abdülhamit iktidarını  sağlamlaştırmak için<span>  </span>polis rejimi  kurmanın dışında Meşrutiyetin simgesi olan Mithat Paşa’yı<span>  </span>ortadan kaldırdı. Diğer yandan akli  dengesinin bozuk olması gerekçe gösterilerek tahttan indirilen V. Murat’ı saraya  hapsederek , ruh sağlığına kavuşması<span>  </span>ve  tekrar tahta geçmesi ihtimalini<span>  </span>zora  sokmuştur.<span>  </span>Abdülhamit iktidarını  sağlamlaştırmak için<span>  </span>donanmayı da  kontrolünde tutmak istemiş ve bu suretle donanmayı Haliç’e kapatmıştır. Bunun  yanında<span>  </span>93 Harbinde kahramanlığı ile  isim yapan Gazi Osman Paşa ve<span>  </span>Süleyman  Paşaları ordudan uzaklaştırmış, sürgüne göndermiştir.<span>  </span>Halifeliğini tüm Müslümanların<span>  </span>üzerinde etkili kılmak için Hicaz Demi yolu  inşaatını<span>  </span>başlatmıştır.<span>  </span>Tüm bunların yanında<span>  </span>genel bir değerlendirme apılacak olursa  Abdülhamit Osmanlı devletinin parçalanmasını geciktirmiş, ömrünü uzatmıştır  denilebilir. Bunu yaparken iç politika uygulamaları kadar, dış politikada  uyguladığı denge siyaseti de<span>  </span>etkili  olmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">II.  MEŞRUTİYET<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İttihatçıların Rumeli de hızla büyümeleri, dış baskılar  ve iç huzursuzluğu artmaya başlaması karşısında II. Abdülhamit 23 Temmuz  1908<span>  </span>yılında, Daha ince<span>  </span>Rusya ile yapılan savaşı bahane ederek<span>  </span>kaldırdığı meşrutiyet yönetimini<span>  </span>yeniden<span>   </span>ilan etti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">II. Abdülhamit’i tekrar Meşrutiyetin ilanına<span>  </span>götüren<span>   </span>kadronun özelliklerine bakacak olursak: bu hareketi destekleyenler .  Türkçü idiler. Ulusalcı<span>  </span>bir kişilikten  yola çıkmışlardı.<span>  </span>Genç bir kadroya  sahiptiler, dinamik ve işleyen bir sistem kuracaklarına inanıyorlardı.  Bürokratik gelenekten gelen ve üst düzey görevlerde yer almış kişilerden  oluşuyordu.<span>  </span>Bab-ı Ali’nin önde  gelenlerin akrabalarından oluşan<span>   </span>bir<span>  </span>yapıları vardı. Ayrıca bu  hareketi gerçekleştiren<span>  </span>kadronun Alaylı  olmayıp, Mektepli olmaları önemli<span>  </span>ve  ayırt edici bir özelliktir.<span>  </span>Kısaca bu  hareket burjuva kesiminin başlattığı<span>   </span>elit<span>  </span>yani seçkinci bir<span>  </span>harekettir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İlan edilen Anayasanın özelliklerini incelediğimizde bu  anayasa<span>  </span>Osmanlı Devletinin<span>  </span>zorlamalar sonucu ilan ettiği bir  anayasadır.<span>  </span>Paşalar ve İngiliz<span>  </span>elçilerinin<span>   </span>baskıları bir hayli etkili olmuştur.<span>   </span>Hazırlanan anayasa doktriner bir çalışmanın eseri olmayıp<span>  </span>bilimsel bir içeriğe sahip değildir. Meşruti  bir yönetimin kurulmasına inanan küçük ve seçkinci<span>  </span>bir grubun ( Namık Kemal, Ziya Paşa…)<span>  </span>çalışmasının bir ürünüdür. Türk tarihindeki  anayasal çalışmalara<span>  </span>göz attığımızda  bu<span>  </span>özellik çoğunda görülmektedir.  Hazırlanan anayasanın amacı hiç olmazsa yabancıların iç işlerimize olan  müdahalelerinin önünü kesmekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 0cm; text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Symbol"><span>·<span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">                        </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Milli<span>  </span>egemenlik ve<span>   </span>halk egemenliği yoktur,<span>  </span>gerçek  egemen Padişahtır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 0cm; text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Symbol"><span>·<span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">                        </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Meclisi toplamak,  dağıtmak<span>  </span>hükümet üyelerini atamak  Padişahın yetkisindedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 0cm; text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Symbol"><span>·<span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">                        </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Yasama ve yürütme  Padişahtadır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 0cm; text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Symbol"><span>·<span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">                        </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Eğitim özgürlüğü ve<span>  </span>yasalar önünde eşitlik tanınmış olmakla  beraber Anayasal bir güvencesi yoktur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 0cm; text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Symbol"><span>·<span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">                        </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Ülke güvenliğini bozan herkes  yurt dışına sürülebilecektir. (113.md)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 0cm; text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Symbol"><span>·<span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">                        </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Ulusal kimlik vurgusu  yapılmamış ve ortak değerler, amaçlar<span>   </span>vurgulanmamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 0cm; text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: Symbol"><span>·<span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; font-size: 7pt; line-height: normal; font-size-adjust: none; font-stretch: normal">                        </span></span></span><span style="font-size: 13pt">Sorumsuz bir padişah  vardır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Meşrutiyetin<span>   </span>ilan edilmesiyle birlikte<span>  </span>toplum  yaşamında bir canlılık gözlenmiştir.<span>   </span>Artık gazeteler yazılarını sansüre göndermemişlerdir.<span>  </span>Yapılan seçimleri ittihat ve Terakki’nin  listeleri açık ara kazanmışlardır. Ancak İttihat ve Terakki mensupları genç  oldukları için hükümet kuramadılar fakat bir denetleme iktidarına sahip  oldular.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İttihatçılar etkili görevlerde bulunan Alaylıları yani  Harbokulu mezunu olmayanları<span>    </span>görevlerinden alarak Mekteplileri iş başına getirdiler.<span>  </span>İttihatçılar orduda<span>  </span>mektepliliği egemen kılmakla devrim yapmış  oluyorlardı.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">31 MART  AYAKLANMASI<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Muhalif<span>   </span>yazılarıyla tanınmış<span>  </span>Serbesti  gazetesi<span>   </span>başyazarı Hasan Fehmi’nin<span>  </span>6 Nisan 1909 gecesi galata köprüsünde  öldürülmesiyle birlikte<span>  </span>ayaklanma  başladı. Hasan Fehmi ‘yi öldüren saldırganın<span>   </span>sırtında subay pelerini<span>  </span>bulunduğu  ileri sürülüyordu. Ayrıca köprünün her iki yanında da karakol olmasına  karşın<span>  </span>saldırganı kimse  yakalamamıştı.<span>  </span>Muhalefet olaya büyük  tepki göstererek<span>  </span>sorumlu olarak  İttihatçıları gösterdi.<span>  </span>Hasan Fehmi’nin  cenazesi büyük bir<span>  </span>kalabalık ile toprağa  verildi. Cenazeden beş gün sonra<span>   </span>ayaklanma çıktı.<span>  </span>Ayaklanma  “şeriat isteriz”<span>  </span>sloganıyla başlamıştı.  Ayaklanan askerler kendilerine ayaklanmadan ötürü bir sorumluluk yüklenmemesini  ,<span>  </span>hükümetin , ittihatçıların ve meclis  reisi İttihatçı Ahmet Rıza’nın istifa etmesini istiyorlardı.<span>  </span>Ayrıca bazı komutanların değiştirilmesi de  bazı istekleri arasındaydı.<span>  </span>Ayaklanma  karşısında Hüseyin Hilmi paşa hükümeti Klasik Osmanlı nasihatini denediyse de  başarışı olamadı.<span>    </span>Bu durumda<span>   </span>ittihatçılar ve Meclis Reisi ile I.Ordu  komutanı Mahmut Muhtar Paşa istifa ederek<span>   </span>Rumeli’ye kaçtılar.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İttihatçılar kendilerini meşrutiyetle özdeşleştirdikleri  için<span>    </span>yapılan hareketi meşrutiyete<span>  </span>karşı yapılmış sayıyorlardı. Bunun üzerine  Selanik’te Harekat Ordusunun kurulmasına ve<span>   </span>başına 3. Ordu komutanı Mahmut Şevket Paşa’nın<span>  </span>getirilmesi kararlaştırıldı. İkinci gün bütün  Osmanlı tebaasının katıldığı bir miting düzenlendi. Meclis ,<span>  </span>hükümet ve Saraya protestolar  gönderildi.<span>  </span>Harekat ordusuna  katılım<span>  </span>artıyor ve ordu  kalabalıklaşıyordu.<span>  </span>24 Nisan günü<span>  </span>Harekat ordusu İstanbul’u işgal etti.  Abdülhamit muhalefete destek vermemiş ve askerlerden direnimlemesini<span>   </span>istemişti.<span>    </span>Yalnız isyancılar yer yer direndiler ve kanlı çatışmalar<span>  </span>çıktı.<span>   </span>Meclis-i umumi son toplantısını 27 Nisan da İstanbul da yaptı.  Şeyhülislamın verdiği fetvaya dayanarak II. Abdülhamit tahttan indirildi ve  yerine<span>  </span>V. Mehmet Reşat Padişah  oldu.<span>  </span>Sultan Reşat siyasete  karımamasından dolayı Meşrutiyete ygun bir padişahtı.<span>  </span>II. Abdülhamit’in Selanik’te oturması uygun  görüldü. Ayaklanmayı bastıran<span>  </span>genç  subayların bir çoğu Kurtuluş savaşında önemli rol alacaklardı. ( Hüseyin  Hüsnü’nün Kurmay başkanı Mustafa Kemal,<span>   </span>Şevket Turgut’unki Kazım Karabekir, Mahmut Şevket’inki Enver  Paşa’ydı.)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Yeni dönemde Hüseyin Hilmi Paşa Sadrazam oldu.  II.Abdülhamit’in malvarlığına el konuldu.<span>   </span>Sarayın harcamaları kısıldı.<span>   </span>Yüksek görevlilerin maaşları azaltıldı.<span>   </span>Memurlar arasında büyük bir tasfiye süreci yürütüldü.<span>  </span>Kanuni Esasi geniş çapta değiştirildi.<span>  </span>Anayasa demokratikleştirildi. Bu dönemde<span>  </span>Mahmut şevket Paşa güçlendi.<span>  </span>Kendisi 1.,2.,3. Orduların müfettişliğine  getirildi. İstanbul’da 3 yıllığına sıkı yönetim ilan edildi.<span>   </span>Mahmut Şevket sıkı yönetim komutanı  oldu.<span>  </span>Böylece İstanbul da olan biten her  şeye karışabilecekti.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">TRABLUSGARP  SAVAŞI<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İtalya 1878 Berlin kongresinden eli boş dönmüştü.  Fransa’nın Fas’ı ele geçirmiş olması, İttihatçılarında Trablusgarp’ta<span>  </span>İtalya’nın elini zayıflatma çabaları<span>  </span>İtalya yı harekete geçirdi.<span>  </span>Büyük devletlerinde onayını alarak<span>  </span>1911<span>   </span>23 Eylül tarihinde Osmanlıya bir nota verdiler.<span>  </span>Bu notasında İttihat ve Terakki’nin  politikalarını çekiştiren İtalya Osmanlı’nın<span>   </span>iç işlerine karışmış oluyordu.<span>   </span>İtalya 29 eylülde savaş ilan etti. Osmanlının burayı savunması<span>  </span>zordu.<span>   </span>Çünkü<span>  </span>Osmanlı ile Trablusgarp  arasında İngiliz yönetimindeki Mısır vardı. Askerler kardan bağlantı  sağlayamazlardı. Tek yol denizdi. Ancak donanmanın haliçte çürümüş olmasından  dolayı deniz gücü de<span>  </span>yok denilecek  seviyedeydi. Donanması güçlü olan İtalya<span>   </span>Çanakkale boğazını tıkadı,<span>  </span>Rodos  ve oniki adayı işgal etti. Bazı gönüllü subaylar ( Mustafa Kemal, Enver  Paşa,<span>  </span>Fethi Bey) Trablusgarp’a giderek  yerli halkı örgütlediler.<span>      </span>Trablusgarp’ta savaş çıkınca Hakkı Paşa istifa etti ve yerine II.  Abdülhamit dönemi paşalarından Sait Paşa getirildi.<span>  </span>Savaş başladıktan sonra da İttihat ve Terakki  ye muhalefet olarak<span>  </span>Hürriyet ve İtilaf  Fırkası kuruldu.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">SOPALI  SEÇİMLER<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">11 Aralık 1911 yılında İstanbul’da<span>  </span>bir mebusluk<span>   </span>için seçimler yapıldı ve seçimleri bir oy farkla yeni kurulan<span>  </span>Hürriyet ve<span>   </span>itilaf fırkası<span>  </span>kazandı.<span>  </span>Bu durum<span>   </span>hürriyet ve İtilaf fırkası için bir zafer niteliğindeyken İttihat ve  Terakki için bir yenilgiydi.<span>  </span>İttihat ve  Terakki’nin<span>   </span>hükümete bir bakan daha  sokma isteği engellenince<span>  </span>ittihatçılar  erken seçime gitme kararı aldı. 1909 yılında Kanuni Esasi de yapılan  değişiklikle Meclisi dağıtmak zorlaştırılmıştı. Bu yüzden önce Kanuni Esasi de  bir değişiklik yapılarak<span>  </span>Meclis  dağıtıldı. Yapılan genel seçimlerde İttihatçılar<span>  </span>seçimlerde baskı uyguladılar bu yüzden  yapılan bu seçimler<span>  </span>Türk siyasi  hayatında “sopalı seçimler” olarak yerini aldı.<span>   </span>Meclise giren 270 milletvekilinin yalnızca 6 sı muhalifti. Onlarda  Arnavutluktan<span>  </span>adaylıklarını koyarak  kazanmışlardı. Bu muhalefet için bir düş kırıklığı idi. Bu<span>  </span>yüzden darbe düşünmeye başladılar ve Mayıs  ayının başlarında Arnavutlukta<span>  </span>bir  ayaklanma başladı.<span>  </span>Yeni seçimler ve  Trablusgarp yenilgisinin<span>   </span>sorumluları<span>  </span>isteniyordu.<span>  </span>Ayrıca orduda<span>  </span>muhalif kanadı temsilen<span>  </span>gizli bir örgüt kuruldu.( Halaskar Zabitan-  Kurtarıcı Subaylar)<span>  </span>Bu<span>  </span>gizli örgütün çalışmaları sonucunda, 1912  seçimlerini yapabilmek için İttihatçıların Kanuni Esasi de yaptıkları değişiklik  ileride kendi aleyhlerine kullanıldı.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">I. BALKAN  SAVAŞI<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">1911 yılının son dönemlerine<span>  </span>doğru balkan devletleri<span>   </span>ulusçuluk akımının etkileri ve İngiltere ve  Rusya’nın da kışkırtmalarıyla<span>  </span>aralarında  bir<span>  </span>ittifak kurarak Osmanlı devletinden  isteklerde bulundular. Bu istekleri Osmanlı devletinin kabul etmesi imkansızdı.  Bunun üzerine Bulgarlar ve Sırplar 17 ekim 1912 yılında savaş ilan ettiler.<span>  </span>Yapılan savaşlarda Osmanlı ordusu<span>  </span>ağır yenilgilere uğradı.<span>  </span>Bulgar ordusu<span>  </span>İstanbul ‘un savunma hattı olan<span>  </span>Çatalca ya kadar ilerledi.<span>  </span>Edirne iki hafta içinde kuşatıldı.<span>  </span>Bu ağır<span>   </span>savaş koşulları altında bile, ordudaki<span>    </span>İttihat<span>  </span>ve Terakki<span>  </span>cemiyetine olan muhalefet devam etti. Ulusal  birlik ve<span>  </span>ortak harekat anlayışı  yaratılamadı. Karşı tarafla aynı teçhizata sahip olmasına rağmen ordularımız  tutunamadı.<span>  </span>Bulgarlar bir anlaşma  imzalanmasına razı olunca Londra konferansın toplanmasına karar verildi.<span>  </span>Balkanlılar Edirne, Girit ve<span>  </span>adaların kendilerine verilmesini istediler.  Eğer bu koşul kabul edilmez ise görüşmelerden geri çekilecekleri tehdidini  kullandılar. Bunun üzerine<span>  </span>büyük<span>  </span>devletler Osmanlıya bir nota verdi ve<span>  </span>ve Edirne ve Adalardan vazgeçilmesini  istediler. Osmanlı devleti karar almak için Meclis’in dağıtılmış olmasından  dolayı<span>  </span>devletin ileri gelen büyüklerini  toplayarak bir şura düzenledi.<span>  </span>Sonuç  olarak Edirne gözden çıkarıldı.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">BAB-I ALİ  BASKINI<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">İşte böyle bir durumda İttihatçılar<span>  </span>23 ocak 1923 yılında<span>  </span>Bab-ı Ali<span>   </span>denen baskını gerçekleştirdi.<span>   </span>Büyük bir alabalık halinde Edirne lehine slogan atarak<span>  </span>Bab-ı Aliye yürüdüler.<span>   </span>Enver Paşa doğruca<span>  </span>Kamil Paşanın yanına giderek istifasını  yazdırdı.<span>   </span>İttihatçıların belirlediği  isimlerden yeni bir hükümet oluşturuldu. Yeni hükümette<span>  </span>Mahmut Şevket Paşa sadarete,<span>  </span>Sait halim Paşa Hariciyeye,<span>  </span>hacı Adil Paşa dahiliyeye,<span>  </span>Cemal bey İstanbul muhafızı oldular.<span>  </span>Bu yeni hükümet<span>  </span>milli birlik havası estirmeye başladı. Bu  değişikliğin ardından Osmanlı devleti büyüklerin notasına bir cevap yolladı.  Buna göre Edirne Osmanlı’nı ikinci başkenti ve çok önemli bir İslam  kentiydi<span>  </span>terk edilemezdi , ancak  Meriç<span>  </span>nehrinin sağ kıyıları  verilebilirdi.<span>  </span>Adarlın durumu ise<span>  </span>Anadolu’nun güvenliği<span>  </span>göz önünde bulundurularak Büyüklerin kararına  bırakılabilirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bulgarlar savaşı yeniden başlattılar ittihatçılar karşı  bir taarruz yapma fikrindeydiler fakat ordunun durumu buna elvermiyordu.<span>  </span>Edirne’nin kaybı kesinleşince ,Edirne’yi  kurtarmak için<span>  </span>Bab-ı Ali baskınını yapan  Enver Paşa’nın<span>  </span>yıldızı söndü.<span>  </span>İttihatçılar Edirne’yi kurtaramamışlardı.  Muhalefet tekrar bir darbe düşünmeye başladı.<span>   </span>Mahmut Şevket Paşa Bab-s Ali ye gider iken<span>  </span>öldürüldü fakat darbe girişiminin devamı  getirilemedi.<span>  </span>Bu suikast üzerine  ittihatçılar birlik havasını terk ederek<span>   </span>muhalifleri sürgüne gönderdiler<span>   </span>ve çoğunu tutukladılar.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">II. BALKAN  SAVAŞI<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Mahmut Şevket Paşa’nın ölümünden<span>  </span>bir süre sonra<span>  </span>Osmanlı devleti için bir mucize  gerçekleşti.<span>   </span>Balkanlılar, Osmanlıdan  aldıkları toprakları aralarında bölüşemeyerek anlaşmazlığa düştüler .<span>  </span>Bulgaristan<span>   </span>müttefiklerine saldırmış ve yenilmişti. Bu sadırı esnasında da Trakya yı  boşaltmıştı.<span>  </span>Osmanlı Devleti<span>  </span>Londra Antlaşmasına göre hakkı olan midye  –Enez hattına<span>  </span>ilerlemeyi tartışmaya  başladı.<span>  </span>İttihatçılar bunu istiyorlardı  ve sonunda<span>  </span>ordu<span>  </span>Edirne ve Kırklareli’ne girdi.<span>  </span>Edirne’ye ilerleyen birlikler<span>  </span>içinde Mustafa Kemal’in ve Enver beyin  birlikleri yarışıyorlardı.<span>  </span>Yarışı Enver  beyi n birlikleri kazanarak ilk önce Edirne’ye girdi.<span>  </span>Büyük Devletlerin<span>  </span>ihtarları dinlenmedi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Edirne’nin geri alınması ülkede büyük bir sevinç<span>  </span>yarattı.<o:p></o:p></span></p>
<h2 style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt; font-family: 'Times New Roman'">I. DÜNYA  SAVAŞI<o:p></o:p></span></h2>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Bilindiği  gibi 19. yy sonuna doğru Avrupa da bir cepheleşme yaşanmaya başladı.<span>  </span>Bir tarafta Almanya- Avusturya ve İtalya,  diğer yanda Fransa- Rusya –İngiltere birbirlerine karşı uzun süredir savaş  hazırlığı yapmaktaydılar.<span>  </span>Savaşı  tetikleyen olay ise Avusturya veliaht’ının Sırp milliyetçileri tarafından  öldürülmesi oldu.<span>  </span>Avusturya bu gelişme  karşısında Sırbistan’a savaş ilen etti.<span>   </span>Arkasından zincirleme olarak taraflar birbirlerine savaş ilen  ettiler.<span>   </span>Avusturyalılar Sırplarla  savaşın eşiğine geldiklerinde Osmanlı ile ittifak kurmak istediler.<span>  </span>Daha sonra Almanlarda Osmanlı ile ittifak  kurmak için görüşmelere başladılar.<span>   </span>Osmanlının Almanya ile ittifak görüşmelerini Sait Halim Paşa yaptı.<span>  </span>Görüşmeler soncunda Almanlar Osmanlı  ordusunun sevk ve idaresinde fiili nüfuz sahibi olacaktı ve Osmanlı ülkesine  karşı bir saldırı durumunda Osmanlıyı koruyacaktı.<span>  </span>Osmanlıyı ittifak kurmaya yani savaşmaya iten  en önemli etkenlerden birisi balkan savaşlarında kaybedilen yerlerin geri  alınması isteğiydi.<span>  </span>Edirne’nin geri  alınmış olması bu isteği kuvvetlendiriyordu.<span>   </span>Almanya savaş boyunca Osmanlıyı borç para olarak  desteklemiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt">Savaş başladığında Akdeniz’de bulunan son model iki  Alman savaş gemisi Çanakkale önlerine geldi. Ever Paşa hükümete danışmadan  gemilerin içeri alınmasını emretti.<span>   </span>Hükümet tarafsız görümünü sürdürebilmek için gemilerin  silahsızlandırılmasını istedi. Almanya bu isteği kabul etmeyince Osmanlı  hükümeti gemileri satın aldığını açıkladı ve gemilerin isimleri yavuz ve Midilli  olarak değiştirildi. Bu durumda Alman<span>   </span>Amiral Souchon resmen Osmanlı<span>   </span>donanmasının komutanı olmuş oluyordu. Gemilere, Osmanlı bayrağı dikildi  ve gemiler<span>  </span>açık deniz eğitimi yapmak  için<span>     </span>Karadeniz ‘e açıldı.<span>  </span>Enver paşa bu izni Bahriye Nazırı Cemal  Paşaya danışmadan vermişti. Cemal paşa gemilerin Karadeniz’ e çıkmalarına karşı  çıkınca Alman Amiral gemilerin hala Almanya’ya ait olduğunu bildirdi. Almanlar  batı ve doğu cephelerinde başarısız sonuçlar alınca Savaşı daha geniş bir alan  yaymak için Osmanlı ’nın savaşa girmesini istediler.<span>  </span>Osmanlı donanması Ruslara baskın  yapacak,<span>  </span>Kafkasya ve Süveyş kanalında  cephe açacaktı. Enver Paşa bu istekleri kabul edince Yavuz ve Midilli gemileri  Sivastopol ve Odesa limanlarını topa tuttu. Osmanlı devleti böylece Resmen  savaşa girmiş oluyordu.<span>  </span>Hükümetin öbür  üyelerinin bu durumdan haberleri yoktu bu yüzden istifa  ettiler.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 13pt"><o:p> </o:p></span></p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/turk-siyasi-hayati.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TÜRK TARİHİ</title>
		<link>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/turk-tarihi.html</link>
		<comments>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/turk-tarihi.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2008 14:13:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[TARİH]]></category>
		<category><![CDATA[TÜRK TARİHİ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/?p=27</guid>
		<description><![CDATA[A-) Türklerin Anayurdu ve  Göçler
 
Türklerin  anayurdu, Asya kıtasının orta kesimleri, yani iç Asya da denilen Orta Asya’dır.  İlk Türk yurdu, doğudan batıya Baykal Gölü ile Ural Dağları; güneyde Altay Sayan  Dağları, Balkaş Gölü-Aral Gölü arasında kalan coğrafi alan idi. Türkler zamanla  Asya kıtasının diğer yerlerine daha sonra da özellikle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="Section1"><strong>A-) Türklerin Anayurdu ve  Göçler<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türklerin  anayurdu, Asya kıtasının orta kesimleri, yani iç Asya da denilen Orta Asya’dır.  İlk Türk yurdu, doğudan batıya Baykal Gölü ile Ural Dağları; güneyde Altay Sayan  Dağları, Balkaş Gölü-Aral Gölü arasında kalan coğrafi alan idi. Türkler zamanla  Asya kıtasının diğer yerlerine daha sonra da özellikle Batı yönünde diğer  kıtalara doğru yayılmışlardır. Türklerin anayurdu, iklim bakımından son derece  sert şartlara sahipti. Anayurt kuzeyde ormanlarla, güney-doğuda dağlarla çevrili  idi. İklimin bu sert karakteri; Türk milletini acımasız tabiat şartlarıyla  mücadeleye zorlamış ve bu dönemde oluşan Türk medeniyetinin ana karakterinin de  belirlenmesinde etkili olmuştur.</p>
<p><span id="more-27"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>1- Anayurtta Kurulan İlk Türk  Medeniyetleri<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türkler  eldeki mevcut bilgilere göre M.Ö.5 binden başlayarak Orta Asya’daki bu ilk  yurtta çeşitli kültürler ve medeniyetler kurmuşladır. Bunlar arasında sırasıyla  Anav Kültürü, Afenesyevo Kültürü, Andronovo Kültürü ve Karasuk Kültürü gibi dört  önemli kültür tabakası dikkatleri çekmektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türkler  Anav Kültürü döneminde hayvancılık ve tarımla uğraşıyorlar ve kerpiç evlerde  oturuyorlardı. Türkistan’ın Aşkabad şehri yakınlarında yapılan kazılarda elde  edilen malzemeler, bu dönemde Türklerin, dokuma, seramik ve bakır eşya  yaptıklarını ve kullandıklarını göstermektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Altay-Sayan  Dağları’nın kuzey batısında yaşanan Afanesyevo Kültürü döneminde avcı ve savaşçı  bir topluluk olan Türkler, deve ve at gibi hayvanları ehlileştirmişlerdi. Kemik  ve bakırdan sava ve süs araçları ile günlük kullanım araçları yapmışlardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Altaylardan  Ural Dağlarına ve Hazar Denizi’nin kuzey-doğusuna kadar yaygınlık gösteren  Andronovo Kültürü döneminde Türkler artık tunç ve altın madenlerini  işleyebiliyorlardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türkler,  dünyada ilk olarak demir madenini işleyen ve bundan çeşitli eşyalar yapan  millettir. Özellikle İrtiş ve Yenisey ırmakları civarında gelişen Karasuk  Kültürü döneminde, Hindistan, Çin ve Avrupa’dan yüzyıllar önce Türkler demiri  işlemişlerdir. Bu devirde Türkler, kumaşları dokuyarak elbiseler dikiyorlar,  dört tekerlekli araçları hem savaşta hem de günlük hayatta kullanıyorlar, ayrıca  çadırlarını keçeden yapıyorlardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>2- Göçler ve Göçlerden sonra Anayurdun ilk  durumu<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>a) Göçler<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Hiçbir  millet önemli bir sebep veya sebepler olmadan, yaşadığı toprakları terk ederek  yeni yurtlar arama ihtiyacını hissetmez. Türk milleti de tarihin çeşitli  dönemlerinde bazı önemli sebeplerden dolayı yurtlarından göç etmişler, değişik  coğrafyalarda yurtlar kurmuşlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türkleri  yer değiştirmeye iten sebepler arasında ekonomik sebepler başta gelmektedir.  Zaman içinde otlak darlığı ve kuraklık gibi önemli sebepler Türkleri yeni  yurtlar aramak zorunda bırakmıştır. Türk göçlerinde dış baskılar da önemli bir  siyasi ve askeri sebep olarak görülmektedir. Yabancı boyunduruğuna girip  istiklallerini kaybetmek istemeyen Türk boyları yeni yurtlar aramak için göç  ediyorlardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türk  göçleri büyük bir disiplin içinde ve teşkilatçılık karakterini yansıtır bir  tarzda yapılıyordu. Düzenli yapılan bu göçler sırasında mücadeleci bir yapıda  olan Türkler çok kısa sürede geldikleri, yerleştikleri yeni toprak parçalarını  vatan haline getiriyorlardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 14pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 14pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 14pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 14pt; text-transform: uppercase">İslamiyet’ten Önce Kurulan  Türk Devletleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 14pt"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="font-size: 14pt; text-transform: uppercase">1-  Hunlar<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">A-  Asya Hunları<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Elimizdeki  bilgi ve belgelere göre bilinen Türk tarihi Asya Hunları yani Büyük Hun  İmparatorluğu ile başlamaktadır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Hunlar,  Orhun-Selenga ırmakları ile Türklerin kutlu ülke saydıkları Ötüken civarı merkez  olmak üzere devletlerini kurmuşlardı. Hun sözü Türkçe’de insan, halk anlamına  gelmektedir. Hunlarla alakalı ilk resmi belge, Çin’deki Çu(chou) hanedanı ile  M.Ö.318’de yapılan bir siyasi anlaşmadır. Bu anlaşmadan sonra zayıflayan Çin  üzerinde Hun baskısının arttığını görmekteyiz. Çinliler bu baskıları bir ölçüde  hafifletmek amacıyla meşhur Çin Seddi’ni yapmışlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Büyük Hun  İmparatorluğunun bilinen ilk hükümdarı Mete’nin babası Tuman(Teoman)’dır.  Tuman’ın oğlu Mete ile arası hükümdarlık yüzünden açılmıştı. Mete’nin üvey  annesi, kendi oğlunu tahta çıkarmak için Tuman’ı Mete’ye karşı kışkırtıyordu. Bu  amaçla Mete’yi Yüe-çilere rehin olarak göndertti. Mete, bir yolunu bularak  Yüe-çiler’in elinden kurtulmuş ve kendisine bağlı on bin atlı asker ile iktidar  mücadelesine atılmış, babasını yenerek M.Ö. 209 tarihinde Hun tahtına  geçmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Mete Çin  üzerine yürüdü. 3 yıl süren bu hareket neticesinde Çin’in kuzey bölgeleri  tamamen ele geçirildi. Çin ordusunu Türk savaş sistemi Turan taktiği ile kuşatan  Mete, Çin ordusunu anlaşmak zorunda bıraktırmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Doğu Asya  tarihinde iki büyük devlet arasında yapılan ilk milletlerarası anlaşma olan bu  anlaşma sonunda Mete, Çin hanedanından bir kadınla evlenerek, dostluğu  pekiştirmiş ve bu sayede diğer taraflarda rahat hareket edebilme imkânını  kazanmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Doğu ve  güneydeki faaliyetlerle devletin bu sınırlarının güvenliğini sağlayan Mete  bundan sonra Baykal Gölü kıyılarından İrtiş nehrinin yatağına kadar olan  arazilere yöneldi. Mete, Asya’da yaşayan Türk soyundan bütün toplulukları kendi  idaresinde tek bayrak altında topladı. Devletin tebaası içinde Türk  topluluklarından başka Moğollar, Tibetler, Tunguzlar ve Çinliler de vardı.  Mete’nin Çin Devletine gönderdiği bir mektuptan anlaşıldığına göre, sadece Orta  Asya’da Hun İmparatorluğuna bağlı kavim ve şehir sayısı 26 idi. Mete’nin ifadesi  ile hepsi eli ok ve yay tutabilen bu insanlar tek bir aile halinde birleşerek  Hun olmuşlardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>Mete’nin liderlik özellikleri ve Türk  tarihindeki yeri: </strong>Mete’nin en büyük başarısı bütün Orta Asya’daki Türk  boylarını bir araya getirmiş olmasıdır. Bununla da kalmamış, onlara millet olma  şuurunu aşılamıştır. Mete’nin devlet adamlığını göstermesi bakımından önemli bir  olay, Moğol asıllı Tunghulara toprak isteğine karşı verdiği tarihi cevaptır.  Kurultayda bu mesele görüşülürken çorak bir toprak parçasının Tunghuların  verilmesini isteyenlere Mete “Toprak devletin temeli ve köküdür. Biz burasını  onlara nasıl verebiliriz” diyerek karşı çıkmıştır. Bu sözler Türklerin vatan  toprağını kutsal saydıklarını ve ne pahasına olursa olsun bir başkasına  verilmeyeceğini açıkça göstermektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Mete’nin  ölümünden sonra yerine oğlu Gökhan(kiyok) geçti. Çin ile ilişkileri dostane bir  biçimde geliştirmek amacıyla Çinli bir prenses ile evlendi. Siyasî bir evlilik  olmasına rağmen bu tip evlenmeler Hunlar bakımından ileride iyi sonuçlar  vermeyecektir. Çünkü böylece Çin, Hun devleti içinde çeşitli entrikalar çevirme  imkânını elde edebilecekti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Bu dönemde  Hun-Çin ilişkilerinin ana konusunu İpek Yolu üzerindeki hâkimiyet mücadeleleri  oluşturuyordu. Çin imparatorluğu, ürettiği en önemli mal olan ipeği batı  ülkelerine satmak için İpek Yolunu kontrolü altına almak istiyordu. Bu dönemde  Hun ülkesinde yoğun bir şekilde devam eden Çin entrika ve baskıları sonucunda,  Hun ileri gelenleri ve devlet adamları arasında Çin ipeğine ve zevke düşkünlük  arttı. Lüks hayat şekli Türklerin savaşçılık ruhlarını olumsuz yönde  etkiledi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Gökhan’dan  sonra Hun tahtına oğlu Künçin geçti. Künçin dedesi Mete ve babası Gökhan kadar  dirayetli ve liderlik özellikleri fazla bir hükümdar değildi. Bu devirde devlet  üzerinde Çin baskısı ve huzursuzluklar iyice arttı. Çinlilerin ardı ardına  kazandıkları başarılar sonucunda Çin den alınan vergiler kesildi. Hun prensleri  arasındaki mücadeleler ve iç çekişmeler arttı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Bütün bu  olumsuz şartlardan kurtulmak düşüncesiyle başta Şanyü Hohenyah olmak üzere bazı  devlet adamları Çin’in hâkimiyetine girmeyi bir çare olarak gördüler. Şanyü  Hohenyah’ın kardeşi Cici Han buna üzerine Şanyü Hohenyah’in hükümdarlığını  tanımadı. Şanyü Hohenyah’in fikrinde direnmesi Hunları ikiye böldü. Cici Han ve  taraftarları başkenti ele geçirdiler. Şanyü Hohenyah kendisine bağlı  birliklerle, desteğini sağladığı Çin’in kuzey-batı bölgelerine çekildi. Böylece  Hun devleti bünyesinde oluşan Türk milli birlik ve bütünlüğü siyasi bakımdan  parçalanmış oldu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>B- Hunların İkiye  Ayrılması<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Şanyü  Hohenyah ve beraberinde Çin’in kuzeyine yerleşen Hunlar Güney Hunlarını, Cici  Han ve taraftarları da Kuzey Hunlarını meydana getirdiler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>a)<span style="text-transform: uppercase">  Kuzey Hunları<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Devletin  kuzey kesimine hâkim olan Cici Han, hâkimiyetini batıya yaymayı uygun gördü. İki  yıl içinde Aral gölüne kadar bütün batı topraklarını idaresi altına aldı. Cici,  Talas nehirleri arasına etrafı surlarla çevrili yeni bir şehir yaptırarak, güçlü  devletinin başkentini buraya taşıdı. Cici’nin surlarla çevrili şehir inşa etmesi  Türk tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu ilk Türk yerleşik  hayatının, şehir hayatının da başlangıcı sayılmaktadır. Cici Han, Çin  kaynaklarında kayıtlı bir nutukta atalarından miras olarak sadece ülkeyi ve  imparatorluğu değil hürriyet ve bağımsızlık ülküsünü de aldıklarını ifade  etmiştir. Sözü geçen Çin dünya tarihinde milliyetçilik şuurunu ve bağımsızlık  ülküsünü politikaya temel yapan ilk devlet adamının Cici Yabgu olduğunu  söylemiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Cici’nin  ölümünden sonra kısa sürede toparlanan Kuzey Hunları, Orta Asya’daki ekonomik  bakımdan önemli şehirlerin hepsini ellerinde bulunduruyorlardı. Bundan dolayı da  Çin’in askeri ve siyasi rakibi halinde idi. Çinliler hem kendileri hem de  kışkırttıkları diğer kavimler vasıtasıyla Kuzey Hunları ortadan kaldırmaya ve  Türk birliğini bozmaya çalışıyorlardı. Bu amaçla Hun ülkesinde iç isyanlar ve  ayaklanmalar çıkarıyorlardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Bütün bu  gelişmelerin sonucunda zayıflayan Hunlar, ünlü Çin generali Pan-Çao kumandasında  otuz yıl süren askeri hareket sonunda sayıları elliyi bulan zengin ve kervan  yolu üzerindeki önemli şehirleri kaybettiler. Doğudan da Sienpilerin şiddetli  saldırıları devletin yıkılmasına yol açtı. Burada zamanla çoğalan Hunlar batıya  göçerek Avrupa Hun İmparatorluğunun kurulmasında rol oynadılar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>b)<span style="text-transform: uppercase">  Güney Hunları<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">177’den  itibaren yoğun bir şekilde Güney Hunlarına yönelen Sienpi akınları, devleti  zayıflatmaya başladı. Bunun üzerine Çin tarafından tayin edilmiş olan Güney Hun  hükümdarı, Çin’e tamamen teslim olunmasını istedi. Bunun üzerine Şanyü, milleti  tarafından öldürüldü. Devlet başsız kaldı. Boylar, kendi hallerinde yaşamaya  başladılar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Son tayin  edilen Güney Hun Şanyüsü’nün Çin’de hapsedilmesi ve ülkenin 5 eyalete bölünmesi,  bu eyaletlerin Çinli idarecilere verilmesi Güney Hun Devleti’ni sona  erdirdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong><span style="text-transform: uppercase">2-  Kavimler Göçü, Sebebleri, Sonuçları ve Avrupa Hunları<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Orta  Asya’da siyasi varlıklarını kaybeden Hun kütleleri, batı yönünde  yayılmışlardır.4. yüzyıl ortalarında Aral ve Hazar gölleri arasına, Alan  topraklarına yerleşen Hunlar 374 yılında İtil (Volga)kıyılarında görüldüler. Bu  sıralarda Karadeniz’in kuzeyinde aslen bir Cermen kavmi olan Gotlar iki bölüm  halinde yaşıyorlardı. Hunlar bu sırada başlarında bulunan Balamır isimli bir  hakanın komutasında, önce Doğu Gotlarını sonra da Batı Gotlarını yıktılar. Batı  Gotlarına bağlı kalabalık Cermen kütleleri batıya doğru göç ettiler. Hunların  Batıya doğru yerlerinden oynattığı çeşitli kavimler, önlerindeki batıya doğru  yerlerinden atarak İspanya’ya kadar uzanan tarihi Kavimler Göçü’nün oluşmasını  sağladılar.<strong><o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Avrupa  Hunları’nın faaliyetleri sonucu oluşan Kavimler Göçü, bugünkü Avrupa’nın etnik  yapısını şekillendiren en önemli olaydır. Alanlar, Vandallar ve Vizigotlar  İspanya’ya giderek yerli halka karıştılar. Bugünkü İspanyolların etnik durumu  böylece belirlenmiş oldu. Angıllar ve Saksonlar Britanya (İngiliz) Adalarına  giderek yerlilerle karışıp, bugünkü İngilizleri meydana getirdiler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Kavimler  Göçü sonrası Roma topraklarına giren pek çok kavim Roma’nın dengesini bozarak  önce ikiye ayrılmasına, sonra da yıkılmasına sebep oldular.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Kavimler  göçü Eski Çağ’ın bitip Orta Çağ’ın başlamasını sağladı. Hunlar sayesinde Türk  kültürü pek çok bakımlardan Avrupalı kavimleri etkiledi. Türklerin İlkçağ’ın  kapanıp Orta Çağ’ın başlamasına zemin hazırlamasıyla(Kavimler Göçü) politik,  savaşlar ve dostça ilişkiler vasıtasıyla gelişen destan(Nibelungen) ve efsaneler  sebebiyle estetik, şövalyelik ruhunun aşılanmasıyla sosyal, Türk ordu techizat  ve muharebe usullerinin taklidi dolayısıyla askeri sahalarda tesiri Avrupa’da  Orta Çağ boyunca devam etmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">3-  Avrupa Hunları<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Balamir’den  sonra Hunların başında Karaton ve Uldız’ı görmekteyiz. Uldız batıda Hun dış  siyasetinin esaslarını belirleyen hakandır. Bu siyasetin ana hedefi Doğu Roma  yani Bizans’ın daima baskı altında tutulması, Batı Roma ile iyi ilişkilerin  geliştirilmesi idi. Uldız’dan sonra tahta geçen Rua, Balkan seferi sonunda  Bizans’ı yıllık vergiye bağladı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>a) Attila ve Devletin  Büyümesi<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Rua ölünce  Attila ve büyük Bleda devlet yönetimini birlikte devralmışlardı. Bleda eğlenceye  düşkün, liderlik ve devlet adamlığı özelliği olmayan biriydi. O öldükten sonra  devletin idaresi tamamen, çok güçlü bir asker, devlet adamı ve lider olan  Attila’nın eline geçmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Bizanslıların Hun  imparatorluğundan kaçan Hunluları yüksek makamlara getirmelerini Attila savaş  sebebi saymış ve ordusuyla Bizanslıların üstüne yürümüştür. Zor durumda kalan  Bizanslılar anlaşma istemek zorunda kalmıştır.453 yılı baharında 100 bin kişilik  ordu ile Roma’nın üstüne yürüyen Attila Romalıları çok zor durumda bırakmıştı.  Barış için çara arayan Romalılar Papayı Attila’ya barış elçisi olarak göndermiş,  Papanın bağışlama ricası üzerine başkentine geri dönmüştür.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Attila  bütün gücüne ve kudretine rağmen, gayet sade yaşayan bir Türk hükümdarı idi. Çok  sert bir hükümdardı, hiç gülmezdi sadece oğlu Ernek’i görünce gülümsediği  söylenmektedir. Avrupalılar uzun yıllar Attila’dan bahsetmişler ve hala  bahsetmektedirler. Hakkında sayısız kitaplar yazılmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Attila’nın  ölümünden sonra devlet şaşalı günlerini kaybetmiş yerine geçen sırasıyla üç oğlu  devlet yönetiminde etkisiz kalmışlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">4-  Göktürkler<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Göktürk  devleti, Türk sözcüğünü ilk defa resmi devlet adı olarak alan Türk Devletidir.  Göktürkler, çok az bir Türk kütlesi dışında Orta Asya’da yaşayan bütün Türkleri  birleştirerek devlet çatısı altına almıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Yaratılış  ve Türeyiş efsane ve destanlarına göre Göktürkler Mete Hunlarından gelmektedir.  Göktürkler tarih sahnesine çıktıkları anlarda Altay Dağları’nın doğu eteklerinde  geleneksel sanatları demircilikle uğraşıyorlardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">A-  Birinci Göktürk Devleti<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Devletin  kurucusu İl-Hakan unvanlı Bumin’di. Büyük Hun İmparatorluğu’nun da başkenti olan  Ötüken şehrini devletin başşehri yapan Bumin devletin kuruluş yılı olan 552’de  öldü. Bumin’in ölümünden sonra yerine oğlu Kolo ve bunun erken ölümünden sonra  kağan olan diğer oğlu Mukan zamanında devlet en kudretli çağına ulaştı. Mukan  Kağan 572 yılında öldü. Mukan Kağan’ın yerine oğlu Tapo geçti. Tapo babası kadar  dirayetli ve ileri görüşlü değildi. Mukan Kağan zamanında yıkıcı ve zararlı  etkileri nedeniyle yasaklanan Budist misyonerlerin faaliyetlerine izin verilmiş  ve bir Budist tapınağı yapılmasına onay verilmiştir. Bumin Kağan zamanında  devletin batı kanadını başarılı bir şekilde temsil eden ve yöneten İstemi Yagbu  da bu zamanda ölmüştür. Tapo Kağan’ın ölümünden sonra yerine geçen İşbara büyük  bir hata yaparak Çin’in üzerine asker gönderdi. Çin bunun üzerine batı kanadının  liderine kağanlık alametleri göndererek, onu Göktürk kağanı olarak kabul  ettiğini ilan etti. Batı kağanı bunun üzerine Doğu kanadını tanımadığını  bildirdi. Böylece Göktürkler ikiye ayrılmış oluyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>a) Doğu Göktürk Devleti<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Çin’in  bölme ve parçalama siyaseti sonunda Doğu Göktürk Devleti’nin başında bulunan  İşbara’nın ve devletin içinde bulunduğu şartlar ağırlaşmıştı. Bazı yüksek  rütbeli subaylar Çin’e sığınmıştı. Kudretinden çok şey kaybeden İşbara da bunun  üzerine Çin’e başvurarak barış yapılmasını istedi. Çin’in yolladığı barış elçisi  çok ağır şartlar sunmuştu. Çin’e bağlanmak ve Türk halkını Çinlileştirmek de bu  şartlar arasındaydı. İşbara Çin’in yönetimine girmeyi kabul etmiş fakat halkının  Çinlileştirilmesine müsaade etmemiştir. İşbara’nın ölümünden sonra yerine geçen  oğulları da durumu düzeltememiş esaret devam etmiştir. Bu esaret yıllarında  Türkler çeşitli ayaklanmalarla hürriyet mücadeleleri verdiler. Bunların  içerisinde en önemli olanı kuşkusuz Kürşad’ın önderlik ettiği ayaklanmadır.639  yılında Kürşad 40 arkadaşı ile Çin sarayını bastı. Çin kralını esir etmek  istiyorlardı. Başaramadılar ve kanlı bir şekilde yok edildiler. Fakat bu  mücadele daha sonra diğer Türk boylarına örnek olmuş ve önderlik etmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>b) Batı Göktürk Devleti<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Devletin  başında İstemi’nin oğlu Tardu bulunuyordu. Tardu, Sasanilerle işbirliği  içindeydi. Çin’in üzerine yürüyerek başarılar kazandı. Ülkedeki karışıklıkları  önleyemeyen Tardu ölünce yerine geçenler de başarılı olamadı. Devlet Doğu  Göktürklerle beraber 630 yılında Çin’in hâkimiyeti altına girdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">B-  İkinci Göktürk Devleti<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Göktürkler  esaret zamanlarında Çinlilerin bütün çalışmalarına rağmen direnerek millî  benliklerini ve kimliklerini korudular. Aşina ailesinden gelen Kutlug bu dönemde  etrafında beş bin adam topladı ve ünlü Göktürk veziri Tonyukuk’la beraber, Gobi  Çölü ve Orhun Irmağı arasına yerleştiler. Kutlug komutasındaki Göktürkler  Ötüken’e hâkim oldular. Kutlug, İlteriş unvanı ile kağan oldu. İl sözü Türkçe’de  eskiden devlet anlamına geliyordu. İlteriş unvanı ise devleti derleyen toplayan  demekti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İlteriş  Kutlug kağan devleti kurduktan sonra kardeşi Kapgan’ı Şad, diğer kardeşi  Tosifu’yu yabgu ilan etti. Devletin kurulmasında büyük emeği geçen Tonyukuk’u da  vezir yaptı. Tonyukuk siyasi ve askeri konularda İlteriş’in danışmanı  durumundaydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Yeni  Göktürk devletinin asıl hedefi Çin oldu. Yapılan saldırılarla Çin devamlı baskı  altında tutuldu.2.Göktürk Devletini kurarak teşkilatlandıran İlteriş, başkent  Ötüken’de dalgalanan Göktürk bayrağı altında öldü. İlteriş öldükten sonra yerine  Kapgan geçti. Kapgan Türk tarihinin yetiştirdiği en büyük devlet adamı ve  komutanlarından birisidir. İleri görüşlü politika takip ederek Orta Asya’da Türk  birliğini yeniden kurmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Kapgan’dan  sonra hakan olan oğlu İnel Hakan kendi döneminde çıkan isyanları bastırıp yurda  huzur getiremediği için Bilge ve Kül-Tegin taraftarlarınca tertiplenen bir  ihtilal ile tahttan indirildi. Bilge Kağan hakan, Kül-Tegin ise ordu  komutanlığını üstlendi. Tonyukuk, meclis başkanlığı ve başbakanlık yapıyordu.  Yazılı ilk Türk kaynakları olan Orhun Kitabeleri bu devirde Yolluk Tegin  tarafından yazılmıştır. Kitabeler,725’te vefat eden Tonyukuk için, bu tarihi  takip eden yıllarda,731 yılında vefat eden Kül-Tegin için 732 yılında, Bilge Han  içinde 735 yılında yazılmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">5-  Uygurlar<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Uygurların  menşei ile ilgili efsaneler ve destanlar, Uygurların da Göktürkler gibi Asya  Hunlarının soyundan geldiklerini göstermektedir. Uygurlar, Kapgan Kağan’ın Orta  Asya’da Türk millî birliğini sağlamasından sonra, Göktürk İmparatorluğuna  bağlanmışlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Uygurlar 9  Oğuz ve 1 Uygur boyunun birleşmesiyle On Uygur adındaki on boydan meydana  geliyorlardı. Bu sebeple Uygur sözü “müttefik veya birleşmiş” anlamına  geliyordu.742 yılında Göktürk Devletine son veren Uygurlar Ötüken’i ele  geçirerek Büyük Uygur Kağanlığını kurmuş oldular. Devleti kuran Uygur Kağanı 747  yılında ölen Kutlug Bilge Kül Kağan idi. Kutlug Bilge Kül Kağan’dan sonra yerine  oğlu Moyençur Kağan geçti. Moyençur Kağan kısa sürede devleti büyük bir güce  ulaştırmıştır. Moyençur ölünce, yerine oğlu Böğü, kağan oldu. Talaslıların  saldırıları karşısında kendisinden yardım isteyen Çin’e ordularıyla beraber  giren Böğü Kağan Çin başkentini asilerden kurtarmıştır. Çin’de uzun süre kalan  Böğü kağan, fikir bakımından çok etkilenmiş ve dönüşünde dört Mani rahibini  beraberinde ülkesine getirmişti. Bunların etkisinde kalan Böğü kağan, ülkesinde  “Manihezm” dininin yayılması için çalışmaya başladı. Manihezm, Hıristiyanlık,  Budizm ve Mandehizm gibi dinlerin karışmasından oluşmuş bir dindi. Bu din  savaşçılık duygularını zayıflatıyor, hayvani gıdaları yemeyi yasaklıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Çin’e sefer  düzenlenmesi konusunda Böğü kağanla tartışan ve onu bu isteğinden vazgeçiremeyen  vezir Tung Bağa Tarkan, kağanı öldürerek Uygur tahtına geçti. Tung Bağa Tarkan,  liderlik özellikleri fazla olan iyi bir devlet adamı idi. Çin’e yardıma giden  Kutlug Bilge kağan, başarılı olamayınca itibarı sarsıldı. Uygur ülkesinde  karışıklıklar çıktı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Böğü  kağanla başlayan Manihezm etkileri Uygurların son dönemlerinde daha kuvvetli  hissedilmeye başladı. Bu din Uygurların gittikçe gevşemesine yol açıyor, onların  geleneksel değerlerini yıkıyordu. Bunun yanında güçlenen Kırgızlar Orhun  bölgesini baskı altına almışlardı.840 yılında Uygurların kutlu toprakları olan  Ötüken bölgesini kalabalık bir ordu ile ele geçiren Kırgızlar son Uygur kağanını  da öldürdüler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">6-  İskitler ( Sakalar )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Birçok  bilim adamı, İskitlerin Türk soyundan geldiğini kabul etmektedir. Ancak, İskit  topluluklarının tamamının değil sadece idareci kesimi ile bazı boyların  Türklerden meydana geldiği görüşü de yaygındır. Siyasi organizasyon oldukça  gevşekti fakat buna rağmen bazen güçlü liderler etrafında toplanarak komşu  kavimlerle çetin mücadelelere girişiyorlardı. Bu mücadelelerin en ilginci ünlü  İran destanı Şehname’ye de konu olan Alp Er Tunga ile İran şahı Kirus  (Keyhusrev) arasında geçmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İskitler,  M.Ö. 2. yüzyıldan sonra tarih sahnesinden çekilmişler ve bir daha da  görülmemişlerdir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Tarihte  sözü edilen ilk atlı-göçebe kavim İskitlerdir. İskitler öteki göçebe Türk  kavimleri gibi, keçeden kubbeli derme çadırlarda otururlar, kımız içerler ve  yiyeceklerini de sütten yaparak yerlerdi. Ölülerini çok sevdikleri atları ile  birlikte gömerlerdi. Her İskit usta birer biniciydi. Binicinin dengesini  korumasına yardımcı olan üzengi de ilk defa onlar tarafından kullanılmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">7-  Kırgızlar<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Kırgızlar  en eski Türk kavimlerinden biridir. Bütün tarihleri bitip tükenmez istiklal  mücadeleleriyle geçmiştir. Onlar Türk milletine Manas gibi şaheser bir destan  kazandırmışlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Mukan kağan  zamanında Göktürk devletine bağlanan Kırgızlar, Göktürklerin Çin hâkimiyetine  düşmeleri sonucu elli yıl müstakil olarak yaşamışlardır.2.Göktürk hakanlığı  döneminde tekrar Göktürk idaresine alınan Kırgızlar, bu devleti sık sık  uğraştırmışlardır. Kırgızlar daha sonra Göktürk hakanlığı’nın yerine kurulan  Uygur hakanlığına bağlandılar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">840 yılında  şiddetli bir hücumla Uygur hakanlığını yıkan Kırgızlar Orhun bölgesinde kendi  devletlerini kurdular.1207 yılında Moğolların hâkimiyeti altına giren Kırgızlar,  daha sonra da Cengiz’in oğlu Toluy’un idaresinde iki kısım halinde  yaşamışlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">8-  Sibirler<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Erken  tarihleri ile ilgili pek bilgi bulunmayan Sibirler, Büyük Hun İmparatorluğuna  bağlı topluluklardan birisi olup, Tanrı dağlarının batısında yaşıyorlardı.  Doğudan gelen Avarların baskısı sonucunda yerlerini terk ederek batıya  yönelmişler, Altaylar ve Ural dağları arasında yaşayan Oğur Türklerini  yurtlarından atarak Tobol ve İşim ırmakları civarına yerleşmişlerdir. Burada  yerli halka göre daha zengin bir kültüre sahip olmalarıyla dikkat çekmişlerdir.  Kafkaslar’dan Anadolu’ya girerek Kayseri, Ankara, Konya dolaylarına kadar  ilerlediler. Bu yıllarda, Sibirlerin yüksek askeri gücü ve savaş teknikleri  Bizans’ta hayret uyandırmıştır. Sibirlerin bir özelliği de kadın devlet  başkanına sahip olmalarıdır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">9-  Akhunlar ( Eftalİtler )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Akhunlar,  350 yıllarında Çin baskısına boyun eğmeyen ve Altaylardan batıya göç eden  Hunların soyundan geliyorlardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">484 yılında  Akhunlar tarafından mağlup edilip Herat bölgesini kaybeden ve yıllık vergiye  bağlanan Sasaniler, bu yıllarda büyük bir sarsıntı geçirdiler. Bu sırada meydana  gelen bir diğer önemli olay da, dini ve sosyal bir ihtilal olan Mazdek  isyanıydı. Mazdek, iktisadi bakımdan darlığa düşen Sasani toplumunu ıslah  edeceğini iddia ediyordu. Bu sebeple insanlığın huzurunu bozan iki unsur olarak  gördüğü servet ve kadınların herkesin ortak malı olması gerektiğini ileri  sürüyordu. Yoğun propaganda sonucu halk, zenginler ve aile müessesine karşı  kışkırtılarak ayaklandırıldı. Din adamları ve asiler öldürüldü. Evler ve binalar  yağmalandı ve yıkıldı. Mazdek’e inanan, onun devleti kurtaracağını zanneden İran  şahı Kavad da hapsedildi. Fakat o kurtularak Akhunlara sığındı. Akhun hükümdarı  Mazdek ihtilalini bastırmak için Şah Kavad’ı otuz bin kişilik bir kuvvetle  İran’a gönderdi. Şah isyanı bastırdı ve halkın da yardımıyla Mazdek ve  taraftarları yakalanarak idam edildi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Göktürk  hakanlığının batı kanadı ve Şah Kavad’ın yerine geçen oğlunun faaliyetleri  sonucunda Akhun devleti yıkıldı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">10-Avarlar<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Avarlar,  560’lı yıllarda Orta Karpatlar bölgesini ele geçirerek Macaristan’a yerleştiler.  Orta Avrupa’da büyük bir Avar devleti kurdular. Bu sırada devletin başında Bayan  Han bulunuyordu. Büyük bir devlet adamı ve asker olan Bayan han zamanında  Avarlar Slav bölgelerinden İtalya’ya kadar olan topraklarda son derece etkili  rol oynadılar.592 yılında İstanbul’a yürümek maksadıyla Çorlu’ya kadar gelen  Bayan Han Bizans’ın başkentinde büyük korku uyandırdı. Avar hakanlığının 200  yıllık süren hâkimiyeti devrinde en önemli askerî faaliyetleri, 2 kere  İstanbul’u kuşatmalarıdır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Özellikle  ikinci İstanbul kuşatmasının donanmasızlık yüzünden başarısızlıkla sonuçlanması,  Avarların otoritesini çok sarstı ve devleti itibardan düşürdü. Düşman devletler  tarafından çevrilen ve ekonomik bakımdan da darlığa düşen Avarlar 8.yüzyılda son  derece zayıfladılar.15 yıl aralıksız devam eden Frank İmparatorluğu hücumları  sonunda da siyasi bir varlık olmaktan çıktılar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Bununla  birlikte Avarların Avrupa kavimleri üzerinde etkisi derin ve kalıcı oldu. Avar  kültürü, özellikle Cermen ve Slav sanatları üzerindeki etkisini uzun süre devam  ettirdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">11-  Hazarlar<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Sibirlerin  devamı olarak tarih sahnesine çıkan Hazarların ilk devirlerine ait bilgiler son  derece sınırlıdır. Hazarlar, dini hoşgörüleri, ticarete verdikleri önem ve  devlet teşkilatlarıyla Doğu Avrupa’nın en büyük devletlerinden bir  olmuşlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Hazarlar  576 yılında Göktürk devletinin batı sınırlarının en uç kanadını meydana  getiriyorlardı. Bu dönemde Bizanslılarla siyasî ve askerî ilişkilerini  geliştirerek Sasanileri güçlü bir devlet olmaktan çıkardılar. Hazarların Bizans  ile olan dostlukları çeşitli kız alıp vermelerle de pekiştirildi. Kafkasların  güneyine sahip olan Hazarlar, Arapların bu bölgedeki harekatını engelliyorlardı.  İlk olarak H.z. Osman zamanında başlayan saldırılar Hazarlar tarafından  püskürtüldü. İki devlet arasındaki savaşlar yarım asır boyunca devam etti.  Emeviler zamanında iyice şiddetlenen çatışmalar Abbasiler zamanında eski hızını  kaybetti. Bu dönem güçlü İslam orduları karşısında çetin bir direniş gösteren  Hazarlar, uzun bir süre büyük devlet olma özelliklerini korudular.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Hazarlar  10.yüzyılın ikinci yarısından sonra zayıflamaya başladılar. Peçeneklerin  saldırıları sonunda asayiş ve özellikle ticaret hayatları bozuldu. Bu durumdan  yararlanan Slavlar, Hazar başkentini ele geçirerek Hazar hakanlığına son  verdiler. Hazarlar bu bölgede uzun yıllar kültürel etkilerini devam ettirdiler.  Meselâ, Hazar Denizi bu Türk devletinin adını taşır. Hazar Türkleri, Museviliğe  mensup olan ilk ve tek Türk kavmidir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">12-  Bulgarlar ( Oğurlar )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Bulgar sözü  Türkçe de karışmak fiilinden türemiş bir isimdir. Attila’nın ölümü üzerine Orta  Avrupa’yı terk eden Avrupa Hun kitleleri doğuya, Karadeniz kıyılarına gelerek  burada yaşayan diğer bazı Türk topluluklarıyla karıştılar. Bu karışmadan doğan  yeni topluluk Bulgar adıyla anılmaya başladı.<strong><o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>A- Büyük Bulgar Devleti<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">7.yüzyılın  ilk yıllarında Kobrat (kavmi biraya toplayan),Avarları batıya sürerek Büyük  Bulgar devletini kurdu. Devletin sınırları Kuban nehri ile Tuna’ya kadar  uzanıyordu. Kobrat’ın ölümünden sonra yerine geçen çocukları aynı başarıyı  gösteremediler ve devlet Hazarların taarruzları sonucunda yıkıldı. Bulgarların  bir kısmı Hazar hâkimiyetini kabullendiler, kabullenmeyenler ise Kobrat’ın oğlu  Asparuh önderliğinde Tuna Bulgar Devletini kurdular.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>B- Tuna Bulgar Devleti<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Asparuh  tarafından kurulan bu devlet 681 tarihli bir anlaşmayla Bizans tarafından  tanındı. Asparuh’un yerine geçen oğlu Tervel zamanında Bizans’ın iç işlerine  karışmaya başlayan devlet buradan çeşitli iktisadî imkânlar elde ediyordu. Fakat  8.asır ortalarında hakanlıkta bazı iç karışıklıklar çıktı. Bunu fırsat bilen  Bizans, çeşitli saldırılar düzenlediyse de başarılı olamadı. Tahta geçen Kurum  Han kısa bir sürede Bizans’ı ortadan kaldıracak güce erişti. Edirne üzerinden  İstanbul’a gelen Kurum burayı kuşattıysa da başarılı olamadı ve bu kuşatma  sırasında zehirlenerek öldü. Yerine geçen oğlu Omurtag zamanında Tuna Bulgarları  en parlak devirlerinin yaşadılar. Fakat bu bölgede Bulgar Türkleri nüfusça az  olmaları sebebiyle Slavlaşmaya başladılar. Gök Tanrı inancındaki Bulgarlar,  Ortodoksluğu kabul ederek Hıristiyanlaşıp Bizans kültürünü benimsediler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>C- İtil ( Volga ) Bulgar  Devleti<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Büyük  Bulgar Devletinin yıkılmasından sonra İtil-Çolman bölgesine çekilen bir kısım  Bulgarlar, burada İtil Bulgar devletini kurdular. Bu devletin ilk yılları  hakkında yeterli bilgiye sahip olmamamıza rağmen; bir süre Hazarlar’a bağlı  bulunmuşlar, kuvvetli bir askeri ve siyasi teşkilat kurmuşlar ve Moğol  istilasına kadar beş buçuk asır ayakta kalabilmişlerdir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Ticari  ilişkiler nedeniyle İtil Bulgarları arasında İslamiyet yayılmaya başladı. Bulgar  hanı Almış, Bağdat halifesine başvurarak âlimler istedi. Gelen alimler İtil  Bulgarlarının İslamiyeti kabul etmelerinde önemli rol oynadı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">13.asrın  ilk çeyreğinde Büyük Bulgarya diye anılan İtil Bulgar devleti, Moğollar  tarafından ortadan kaldırılsalar da onlardan günümüze çok şey kalmıştır. Meselâ,  bugünkü Kazan Türkleri İtil Bulgarlarından gelmektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">13-  Türgişler<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Göktürk  devletini<strong> </strong>meydana getiren 10 koldan  biri olan Türgişler 630’da Göktürk devleti yıkılınca Batı bölgelerindeki dokuz  Türk boyunu hâkimiyetleri altında topladılar. Devletin başında güçlü bir lider  olan Bağa Tarkan bulunuyordu. Göktürk veziri Tonyukuk tarafından 698 yılında  yenilgiye uğratılan Türgişler Göktürk hâkimiyetine girdiler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Göktürklerin iç  karışıklıklarla uğraştıkları bir dönemde devletin başına Su-luçor geçmişti.  Su-luçor Maveraünnhir’de Arap ilerlemesini durdurmak için büyük bir gayret  gösterdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türgişler,  Çinlilerin etkileriyle Sarı ve Kara Türgişler olarak ikiye ayrıldılar. Karluklar  766’da güçlenerek Türgiş hâkimiyetine son verdiler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türgiş  devletinin Türk tarihindeki önemi çok büyüktü. Göktürklerin yıkılmasından sonra  başıboş kalan Batı Türklerini bir araya getirerek 750 senesine kadar idare  ettiler. Türklere şehir hayatını benimsettiler. Sonradan Selçuklu Devleti gibi  devletler kuracak olan kudretli Oğuz kitlelerinin bir devlet kurmak için yeterli  bir sosyal seviyeye gelmelerine imkân sağladılar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">14-  Karluklar<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türkçe’de  Karlık(kar yığını) anlamına gelen Karluklar, 5.yüzyılda Kara-İrtiş ve Tarbagatay  bölgesinde yaşıyorlardı. Birinci Göktürk devletinin yıkılmasından sonra zaman  zaman Çinlilerle mücadele eden Karluklar, İkinci Göktürk Devleti’ni kurulunca  merkeze bağlandılar. Bazen Göktürklere isyan eden Karluklar, Uygurlarla beraber  Göktürk devletinin yıkılmasında büyük bir rol oynadılar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İslam  ordusu ile Çinliler arasında geçen Talas savaşında Karlukların Arapları  desteklemesi, Çin’in yenilmesi ile sonuçlandı. Bu savaş Orta Asya’da Çin  hâkimiyetinin genişlemesini engellediği gibi, Türk hâkimiyetini de  kuvvetlendirdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Uygur  devleti Kırgızlar tarafından yıkılınca Karluk Yabgusu kendisini Bozkırlar  Hükümdarı ilan etti. Karluklar, İslamiyet’i kabul eden ilk Türk kütlesi oldular.  Ayrıca Karahanlı devletinin kurulmasında da başlıca rol oynadılar. Karahanlı  devletinden sonra Moğol hâkimiyetine giren Karluklar, medeni ve kültürel  faaliyetlerini sürdürdüler. Özellikle Türk topluluklarının yerleşik hayata  geçmelerinde büyük etkileri oldu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">15-  Macarlar<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Macarlar,  Macaristan’ın önemli coğrafi konumundan yararlanarak burada uzun yıllar hâkim  olmuşlardır. Onlar Slavların birleşmelerini engelledikleri gibi Cermenlerin  doğuya doğru yayılmalarını durdurarak Balkanların Cermenleşmesine de meydan  vermediler.<strong><o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Eski  Macarların pek çok bakımdan Türk kültür özellikleri taşıdıkları bilinmektedir.  Hıristiyan oluncaya kadar Macarların askeri teşkilatları, savaş sistemleri,  silahları, kısacası askerlik kültürleri gelenek ve görenekleri, müzikleri derin  Türk izleri taşıyordu. Bugünkü Macarca’da çok sayıda Türkçe kelime vardır.  Macarlar, Hıristiyanlaştıktan ve Roma kültür dairesine girdikten sonra yaşayan  Türklük özelliklerini kaybettiler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">16-  Peçenekler<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Orta  Asya’dan batıya Türk göçlerinin son büyük dalgasında yer alan Türk boylarının  birincisi Peçeneklerdir. Ruslara ağır darbeler indiren Peçenekler üstün  savaşçılık yetenekleri yanında, boy teşkilatı çerçevesinde kalmışlar, bir devlet  bütünlüğüne ulaşamamışlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Balkanlarda  önemli roller üstlenen Peçenekler, aynı yüzyıllarda Anadolu’daki Türkiye  Selçukluları ile İzmir civarında bir beylik kuran Çaka beyin donanması ve  Kıpçak’larla beraber Bizans’ı üç taraftan çevirmişlerdi. Fakat parçala-yönet  politikasını çok iyi uygulayan Bizans, Kıpçak Türklerini Peçeneklere saldırttı.  Peçenekler imha edildi. Bu olaydan sonra bir daha toparlanamayan Peçenekler,  Balkanlarda eridiler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Peçenekler,  Malazgirt Meydan Muharebesi(1071)’nde Bizans’ı destekleyen yardımcı kuvvetler  göndermişti. Bu kuvvetler giyimlerinden ve konuşmalarından soydaşları Selçukları  tanımışlar ve onların safına geçerek Alp Arslan’ın Malazgirt savaşını  kazanmasında önemli bir rol oynamışlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">17-  Uzlar ( Oğuzlar )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Oğuz adı ok  sözüne eskiden Türkçe’de çoğul eki olarak kullanılan ‘z’ ilavesiyle meydana  gelmiştir.‘Oklar’ demektir. Ok sözü ise, kabile, boy manasına gelir.10.yüzyıldan  itibaren Müslüman olduktan sonra Türkmen adını alan Oğuzlar, Türk milletinin  medeniyet ve devlet kurma konusunda en çok tarihi rol oynayan unsurudur.  Oğuzlar, Büyük Selçuklu imparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu gibi devletleri de  kurmuşlardır. Oğuzlar 24 boydan meydana geliyorlardı. Anadolu’nun ve Balkanların  Türkleşmesini de sağlayan onlardır.<strong><o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">18-  Kıpçaklar ( Kumanlar )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Kıpçaklar  Batı Göktürk Devletinin bir koludur. Kuman adı onların fiziki görünüşüyle  ilgiliydi. Kuman, Türkçe de ”sarı, sarımtırak” anlamına geliyordu. Kuman  Türkleri uzun boylu ve sarışındır. Özellikle kadınlarının çok güzel olduğu  kaynaklarda belirtilir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Kıpçakların  10.yüzyılın ikinci yarısında Oğuzlarla yaptıkları mücadeleler “Dede Korkut  Hikâyeleri”nin doğmasına sebep oldu. Kıpçaklar da Peçenekler ve Uzlar gibi  Rusların Karadeniz’e fırsat vermemişlerdir. Balkanlardaki faaliyetleri sonucunda  burasının Slavlaşmasını da geciktiren Kıpçaklar, 1330’lu yıllarda ortaya çıkan  ilk Romen devletinin kurulmasında da rol oynamışlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 14pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 14pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 14pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 14pt; text-transform: uppercase">Türklerin İslamiyeti Kabulü  </span></strong><strong><span style="font-size: 14pt">ve<span style="text-transform: uppercase"> İlk Türk &#8211;  İslâm Devletleri<o:p></o:p></span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 14pt; text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İslam  orduları, Yermuk savaşı ile Suriye’yi Bizans’tan aldıktan sonra, Nihavend savaşı  ile İran’daki Sasani hâkimiyetine son verdiler. Orta Asya yönünde ilerleyen  İslam orduları Ceyhun nehri kıyılarına ulaştılar. Bu bölgede yaşayan Türkler,  ilk defa bu yıllarda Müslümanlarla karşılaşmış oldular.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Emeviler’in  katı yönetimleri ve Arap taraftarlığında çok ileri gitmeleri, Türklerin kitleler  halinde İslamiyet’e girmelerini engelledi. Daha sonra bu devletin yönetiminde  görev alan Türkler halifeliğin Abbasilere geçmesinde aktif rol oynadılar.  Abbasiler döneminde Araplar ve Çinliler, Doğu Türkistan’a sahip olmak, ticaret  şehirlerini ele geçirmek ve İpek yolunun kontrolünü ele geçirmek için büyük bir  mücadeleye başladılar. Çin ve Arap orduları 751 yılında Talas nehri kıyılarında  karşılaştılar. Bu savaşta, önemli bir Türk boyu olan Karluklar Çin’e karşı Arap  ordusunu desteklediler ve Çinliler’in büyük bir yenilgiye uğramalarını  sağladılar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Talas  savaşından sonra Türk-Arap ilişkileri büyük bir gelişme gösterdi. Türkler yavaş  yavaş İslamiyet’e girmeye başladılar. Müslüman olan Türklerin bazıları  Abbasilerde önemli görevlere getirildiler. Bunlarında etkisiyle Türk boyları  kitleler halinde İslamiyet’i kabul ettiler.10.yüzyılın başlarına kadar bütün  Türk boyları İslamiyet’i kabul etmişlerdir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Özellikle  Hristiyanlaşan Türk boyları zamanla millî kimliklerinin kaybetmişler, fakat  İslamiyet ise büyük çapta eski Türk dinine uyum gösterdiği ve Türklerin sosyal  yaşantılarına uygun düştüğü için Türklüğü yaşatan bir inanç sistemi  olmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türkler,  tek tanrı inancına sahip idiler. Gök-tanrı, İslam’ın getirdiği Allah inancı ile  bütünleşiyordu. İslamiyet’teki cennet ve cehennem inancı ile kıyamet günü  anlayışı, eski Türk dininde vardı. Türkler, iyi insan ruhlarının cennete, kötü  insan ruhlarının cehenneme gideceklerine, bu sebeple de öldükten sonra  dirileceklerine inanıyorlardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Bütün bu  inanç ve benzerlikler yanında, İslamiyet’in getirdiği temel esaslar, Türk  karakteri ve sosyal hayatına çok uygundu. İslamiyet’in cihad anlayışı, Türklerin  savaşçılık karakterleriyle uyumluydu. Türk kağanları, yönetme yetkisini  Tanrı’dan aldıklarına, kendilerini, Tanrı’nın cihanı yönetmek üzere  görevlendirdiğine inanıyorlardı. Sosyal hayatı düzenleyen törelerin bazı suçlar  için öngördüğü cezalar, İslam hukuku ile benzer özellikler taşıyordu. Türklerin  kitleler halinde İslam dinini benimsemelerinde bu önemli benzerlikler ve uyum  etkili olmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">1-  Tolunoğulları ( 868 – 905 )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Tolunoğulları devleti Mısır’da  kurulan ilk Müslüman Türk devletlerinden birisidir. Devleti kuran Ahmed, bir  Oğuz Türk’ü idi. Devlete adını veren Ahmed’in babası Tolun’dur. Abbasi sarayında  görevli olan Tolun, zekâsı ve çalışkanlığıyla sarayda önemli bir şahsiyet haline  gelmişti. Oğlu Ahmed de babası gibi gösterdiği başarılar ve nitelikleri  sayesinde yükselerek, önemli bir eyalet olan Mısır’a vali tayin edilmişti.  Mısır’da güçlü bir ordu kuran Ahmed, bağmısızlığını ilan etti. Tolunoğulları  devleti, Ahmed’in 16 yıl süren hükümdarlığı sırasında büyük gelişme gösterdi ve  halk kısa sürede zenginleşti. Kahire ve Fustat gibi şehirlerde Türk  medeniyetinin derin izlerini taşıyan eserler yaptırdı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Sonradan  göreve gelenler babaları ve dedeleri kadar dirayetli çıkmadılar. Abbasi halifesi  bir ordu göndererek Mısır’ı ele geçirdi ve Tolunoğullarının hâkimiyetine son  verdi. Tolunoğulları, Müslüman ve gayri-Müslim halka hiçbir fark gözetmeksizin  hizmet ettiler. Mısır’da 20.yüzyıla kadar sürecek Türk hâkimiyetinin temellerini  attılar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">2-  Ihşidiler ( 935 – 969 )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Ihşidiler(Akşitler), Mısır’da  kurulan ikinci Müslüman Türk devletidir. Tolunoğullarının yıkılmasından sonra  buraya vali olarak gönderilen Muhammed, 935 yılında hâkimiyetini ilan etti.  Filistin, Suriye, Lübnan ve Hicaz’ı da hâkimiyetine aldı. Fakat Kuzey Afrika’da  büyük bir güç haline gelen Şii Fatımi devleti, Mısır’daki Ihşidiler hâkimiyetine  son verdi(969).Her alanda Tolunoğulları’nı taklit eden Ihşidiler onlar kadar  başarılı bir yönetim gösteremediler. Tolunoğulları ve Ihşidiler Arap nüfusu  üzerinde kurulmuş, ilk Türk devletleridir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">3-  Karahanlılar ( 840 – 1212 )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Abbasi  devleti 9.yüzyıldan sonra zayıflamaya başlamış, eyaletlerde merkezi yönetime  bağlı olarak faaliyet gösteren eyalet valileri artık bağımsız hareket eder  olmuşlardı. Orta Asya’daki ilk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar, Uygur  devleti yıkılınca buradan batıya doğra kayan Karluk ve Çiğil Türkleri tarafından  kurulmuştur. Devletin bilinen ilk Türk şahsiyeti Bilge Kül Kadir Han’dır.  Karahanlılar Satuk Buğra Han zamanında İslamiyet’i kabul etmişlerdir.  Karahanlılar devleti, 11.yüzyılın başlarında şehzadelerin taht kavgaları ve  Gaznelilerle mücadele içinde geçti. Devlet 1042 yılında doğu ve batı olmak üzere  ikiye ayrıldı.13.yüzyılın başlarında Doğu Karahanlılara Karahıtaylar, Batı  Karahanlılara da Harzemşahlar son verdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İslam  devletlerinden bazı kültür unsurlarını almakla beraber Türk özelliklerini geniş  ölçüde korudular. Karahanlıların koyduğu sistemler diğer Türk-İslam devletleri  tarafından küçük değişikliklerle kabul edilerek devam ettirilmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">4-  Gazneliler ( 969 – 1187 )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Gazneliler  Devleti adını, Doğu Afganistan&#8217;da bulunan başkentleri Gazne&#8217;den almaktadır.  Ayrıca hükümdarlık hanedanının kurucusundan dolayı Sebük-teginliler veya  lâkaplarından dolayı Yeminiler diye de anılırlar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Sâmanoğulları Devleti&#8217;nin  (819–1005), dağılmaya başladığı sırada, bu devlette komutanlık ve valilik yapan  Türkler, bazı bölgelerde hâkimiyet kurmuşlardı. Bunlardan biri de Horasan Emiri  Alp-Tegin&#8217;dir. Alp-Tegin Doğu Afganistan&#8217;daki Gazne şehrini ele geçirerek,  Gazneli Devleti&#8217;nin ilk temellerini atmıştır (963). Alp-Tegin&#8217;in ölümünden sonra  yerine geçen oğulları aynı başarıyı gösteremeyince, Türkler Alp-tegin&#8217;in  komutanlarından Sebük-tegin&#8217;i başa geçirdiler (977). Sebük-tegin&#8217;in başa  geçmesiyle, Gazneliler Devleti hükümdarlığın babadan oğula geçtiği bir hanedanın  idaresine girmiştir. Nitekim Sebük-tegin&#8217;in ölümüyle birlikte tahta oğlu Mahmut  geçti. Gazneli Mahmut zamanında, devlet en parlak devrini yaşadı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türk  tarihinde sultan unvanını ilk defa Gazneli Mahmut kullanmıştır. Gazneli Mahmut  1001–1027 tarihleri arasında Hindistan&#8217;a 17 sefer düzenleyerek, Kuzey  Hindistan&#8217;ı topraklarına kattı. Bölge İslâmlaştı ve böylece Pakistan devletinin  temeli atılmış oldu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Gazneli  Mahmut&#8217;un ölümü üzerine (1030) yerine geçen Sultan Mesut, babası gibi dirayetli  değildi. Selçuklu tehlikesinin artmasına rağmen, O Kuzey Hindistan&#8217;a sefer  düzenlemişti. Nihayet 1040 tarihindeki Dandanakan Savaşı&#8217;nda Selçuklular  karşısında büyük bir yenilgiye uğradı. Topraklarını kaybederek Hindistan&#8217;a  çekilmeye mecbur kaldı. Sultan İbrahim zamanında devlet Selçuklu hâkimiyetine  girdi (1059). Afgan asıllı Gurlular, 1187 tarihinde Gazneli Devleti&#8217;ni ortadan  kaldırdılar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">5-  Büyük Selçuklu Devleti<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Batı  Türklüğü’nün en kalabalık ve güçlü kesimi olan Oğuzlar, II. Göktürk Devleti ve  Uygur Kağanlığı zamanında daha batıya göç etmek zorunda kalmıştı. IX. ve X.  yüzyıllarda gerçekleşen ikinci göçte, Guz adıyla anılan bir kısım Oğuz kitleleri  Doğu Avrupa&#8217;ya kadar ilerlemiş, asıl kitle ise Seyhun nehri civarında  kalmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Seyhun  bölgesine gelen Oğuzlar, X. yüzyılda kışlık merkezleri Yenikent olan bir siyasî  teşkilât oluşturmuşlardır. Başkanlarına Yabgu denildiği için bu devlete de Oğuz  Yabgu Devleti adı verilmiştir. Devletin sınırları Seyhun&#8217;dan Hazar Denizi&#8217;ne  kadar uzanmaktaydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Ancak Oğuz  Yabgulularında asıl siyasî ve askerî güç yabgudan çok sübaşı, yani ordu  komutanının elindeydi. Selçuklu Devleti&#8217;ne adını veren Selçuk Bey ve babası  Dukak da sübaşı görevinde olup, Oğuz yabgusu ile aralarında gizli bir mücadele  söz konusuydu. Nitekim kaynaklarda adı belirtilmeyen Oğuz yabgusu, bir Türk  zümresi üzerine sefer yapmak isteyince sübaşı Dukak bu sefere itiraz etmiş ve bu  yüzden aralarında kavga olmuş ve gizli mücadele böylece gün yüzüne çıkmıştır. Bu  olay Dukak&#8217;ı sübaşılıktan etmişse de, onun ve ailesinin Oğuzlar arasındaki  itibarını artırmıştı. Nitekim ölümünden sonra oğlu Selçuk da sübaşılık görevine  getirilmiş, devletin askerî gücünü eline geçirmişti. Sübaşı Selçuk ile yabgunun  arası da açılmış, hem bu yüzden hem de yer ve otlak darlığı yüzünden, Selçuk ve  emrindekiler Maverâünnehir&#8217;e göç etmek zorunda kalmışlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Selçuk  Bey&#8217;in, Seyhun nehri kenarındaki Cent şehrine göçü (960) Selçuklu Devleti&#8217;nin  ortaya çıkmasını sağlayacak önemli bir gelişmedir. Cent&#8217;te halkın büyük bir  kısmı Müslüman idi. Selçuk ve kendine bağlı olanlar, eski inanışlarıyla  benzerlik gösteren bu dine sıcak bakıyorlardı. Kısa bir süre sonra İslâmiyet&#8217;i  kabul ettiler. Böylece siyasî ve sosyal yönden de yeni bir kimliğe ve güce sahip  olmuşlardı. Nitekim Selçuk Bey, Oğuz yabgusunun yıllık vergiyi almak için  gönderdiği memuru, kâfire haraç verilmeyeceğini söyleyerek Cent&#8217;ten kovdu.  Müslüman olmayan Oğuzlarla mücadele etmekten kaçınmadı. Böylece İslâm ve Türk  dünyasında şöhreti gittikçe yayıldı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Müslümanlığı kabul eden Oğuz  kitlelerinin kendisine katılmasıyla Selçuk Bey, gücünü her geçen gün daha da  artırmaktaydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Sayılarının  gittikçe artması üzerine Selçuk Bey, Samanoğulları hükümdarından kendilerine  yeni bir yurt gösterilmesini istedi. Buhara yakınlarındaki Nur kasabası yurtluk  olarak gösterildi. Seyhun&#8217;u geçen Oğuzlar, Nur kasabasına yerleşti. Buna  karşılık Karahanlılarla çarpışan Samanoğullarına yardım edildi. Ancak  Samanoğulları Devleti kısa bir süre sonra yıkıldı (999). Ülke Karahanlı ve  Gazneliler tarafından paylaşıldı. Yüz yaşını geçmiş olan Selçuk Bey 1009  tarihinde Cent&#8217;te vefat etti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Selçuk  Bey&#8217;in 4 oğlu vardı: Mikail, Arslan (İsrail), Yusuf ve Musa. En büyük oğlu  Mikail babası hayatta iken bir savaşta ölmüştü (998). Bu sebeple Tuğrul ve Çağrı  adındaki iki oğlunu Selçuk Bey yetiştirmiştir. Yabgu unvanını taşıyan Arslan,  babasının ölümü üzerine başa geçti. Diğer kardeşi Musa ise onun yardımcısı  durumundaydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Arslan  Yabgu, Maverâünnehir&#8217;i ele geçiren Karahanlılarla mücadele etti. Karahanlılara  karşı isyan eden Ali Tegin ile ittifak kurdu. Buhara&#8217;yı ele geçirdiler. Bu güç  birliğine karşı Gazneli Sultan Mahmut ve Karahanlı Yusuf Kadır Han anlaşmaya  vardılar. Gazneli Mahmut, görüşmek isteği ile yanına çağırdığı Arslan Yabgu&#8217;yu  tutukladı ve Hindistan&#8217;ın kuzeyindeki Kalincar Kalesi&#8217;ne hapsetti (1025). Arslan  Yabgu 7 sene kaldığı bu kalede öldü (1032).Tuğrul ve Çağrı Beyler, amcaları  Arslan Yabgu&#8217;nun tutuklanması üzerine fiilen Oğuzların liderleri durumuna  geldiler (1025).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Ancak  geleneğe uygun olarak diğer amcaları Musa&#8217;yı yabgu ilân ettiler. Arslan  Yabgu&#8217;nun ölümünden sonra Selçuklularda kısa süren bir dağınıklık yaşandı.  Arslan Yabgu&#8217;ya bağlı Türkmenlerin bir kısmı, Gazneli Mahmut&#8217;un izniyle  Horasan&#8217;a geçti. Bunlar ileride Selçukluların Irak ve Horasan kolunu  oluşturacaklardır. Arslan Yabgu ile ittifak kurmuş olan Buhara hâkimi Ali Tegin,  Tuğrul ve Çağrı Beylerin kendine bağlı kalmasını istiyordu. Buna karşı çıkan  Tuğrul ve Çağrı Beyler ile Ali Tegin arasında şiddetli muharebeler cereyan etti.  Selçuklular Harezm bölgesine çekilmek zorunda kaldı. Gazneli Valisi Harezmşah  Altuntaş&#8217;ın gösterdiği bölgeye oturdular (1030). Ancak daha sonra, artan Gazneli  tehlikesine karşı Selçuklular, Ali Tegin ve Harezm valisi ile ittifak kurdular.  Harezm&#8217;de Cent Hâkimi Şah Melik tarafından 7–8 bin Türkmen&#8217;in öldürüldüğü  korkunç baskın (1034) ve müttefikleri Harzemşah Harun ve Ali Tegin&#8217;in  ölümleri(1035) üzerine, Selçuklular Horasan&#8217;a geçmek zorunda kaldılar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Tuğrul ve  Çağrı Beylerin beraberlerinde Musa Yabgu ve İbrahim Yınal kuvvetleri olduğu  hâlde, Gazneli hâkimiyetindeki Horasan&#8217;a girişleri, Gazneli sultanı Mesut&#8217;u  oldukça telâşlandırdı. Çünkü daha önce bu bölgeye gelen Türkmenler, Gaznelileri  çok uğraştırmıştı. Bu sebeple Gazneli Mesut büyük bir ordu hazırladı. Ancak Nesa  yakınlarında yapılan savaşta Selçuklular bu orduyu ağır bir yenilgiye  uğrattı(Haziran 1035). Gazneli Mesut, Selçuklulara bazı bölgeleri bırakmayı  kabul etti. Fakat Selçukluların kazandığı zaferi duyan Oğuz kitleleri bölgeye  akmaya başlamıştı. Bu durum karşısında Gaznelilerden yeni bölgeler istendi. Bu  isteği geri çeviren Gazneli Mesut, Selçukluların üstüne yeniden bir ordu  gönderdi. Serahs yakınlarında yapılan savaşta Selçuklular yine büyük bir zafer  kazandı (Mayıs 1038). Horasan&#8217;ın tamamı Selçuklu hâkimiyetine geçti. Selçuklular  bağımsızlıklarını ilân ederek ilk idarî düzenlemeleri yaptılar. Tuğrul Bey ele  geçirilen Nişapur&#8217;u devlet merkezi ilân etti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>A- Dandanakan Savaşı ve Selçuklu  Devleti&#8217;nin Kuruluşu<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Horasan&#8217;ı  kaybeden Gazneli Sultanı Mesut, Selçuklulara kesin bir darbe indirmek için  ordusunun başına geçti. Sefer esnasında katılanlarla birlikte Gazneli ordusunun  mevcudu 100 bine ulaşmıştı. Selçuklu kuvvetleri ise ancak 20 bini bulan hafif  süvarilerden oluşmaktaydı. Bu dengesizlik sebebiyle Selçuklu ordusu yıpratma  savaşı vermeyi uygun bulmuştu. Bu sebeple ordu çöllere doğru çekildi. Nişapur&#8217;a  giren Gazneli Mesut, Selçuklu ordusunu takibe koyuldu. Selçuklu birliklerinin  vur-kaç taktiği ile iyice yıpranan Gazne ordusuna karşı meydan savaşı yapma  zamanının geldiğine karar veren Çağrı Bey nihayet Merv yakınındaki Dandanakan  Hisarı önünde Gaznelileri karşıladı. Üç gün süren savaş sonucunda Gazneli ordusu  ağır bir yenilgiye uğratıldı (22–24 Mayıs 1040). Gazneli Mesut beraberindeki 100  kadar atlı ile ancak kaçabildi ise de Hindistan&#8217;a giderken kendi adamları  tarafından öldürüldü.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Dandanakan  Savaşı, Selçuklular için bir dönüm noktası olmuştur. Aslında Serahs Savaşıyla  fiilen kurulmuş olan devlet, bu savaş neticesinde hukuken bağımsızlığını  kazanmış, bölge ülkeleri ve halife Selçuklu devletini tanımıştır. Böylece  bölgedeki en büyük güç hâline gelen Selçuklular, Türkleri bir bayrak altında  toplamaya başlayacak ve İslâmiyet&#8217;in öncülüğünü üstleneceklerdir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Dandanakan  Savaşı&#8217;nın hemen ertesinde Tuğrul Bey Selçuklu Sultanı ilân edildi. Merv&#8217;de  yapılan kurultayda devlet teşkilâtı düzenlendi. Selçuklu ülkesi ve ele  geçirilmesi plânlanan memleketler Selçuklu hanedanına mensup üç lider arasında  taksim edildi. Buna göre merkezi Merv olmak üzere Ceyhun ve Gazne arasındaki  bölge Çağrı Bey&#8217;e; Herat merkez olmak üzere Bust -Sistan arazisi Musa Yabgu&#8217;ya  verildi. Tuğrul Bey Sultan unvanı ile başkent Nişapur&#8217;da kaldı, Irak kendisine  bağlandı. Çeşitli bölgelere gönderilen diğer hanedan üyeleri de Sultan Tuğrul&#8217;un  emrine verildi. Bunlar daha sonra Büyük Selçuklulara bağlı kalmakla beraber  kendi devletlerini kurdular.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Hanedan  üyeleri kendilerine ayrılan toprakları birer birer zapt ediyordu. Doğuda yapılan  seferlerde Çağrı Bey Gaznelileri tamamen Horasan&#8217;dan çıkardı, Belh şehrini ele  geçirdi. Karahanlıları barış yapmak zorunda bıraktı. Çağrı Bey&#8217;in oğlu Yakutî  Hint denizi kıyılarındaki Mekran&#8217;ı aldı. Diğer oğlu Kara Arslan Kavurd ise  Buveyhîler&#8217;in hâkimiyetindeki Kirman’ı, Hürmüz Emirliği&#8217;ni ve Umman&#8217;ı Selçuklu  idaresine bağladı. Tuğrul ve Çağrı Beylerin birlikte çıktığı seferde Harezm  bölgesi tamamen Selçuklulara geçti (1043).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Tuğrul Bey  İran&#8217;daki birçok bölgeyi bizzat çıktığı seferle ele geçirdi. Tuğrul Bey&#8217;in üvey  kardeşi İbrahim Yınal, İran&#8217;ın en önemli merkezlerinden Rey şehrini zapt etti ve  Tuğrul Bey&#8217;i buraya davet etti. Tuğrul Bey, fetih bölgelerine daha yakın olması  sebebiyle Nişapur&#8217;u bırakarak, Rey&#8217;i devletin yeni başkenti yaptı(1042).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Tuğrul Bey  zamanında Bizans ve Gürcülere karşı da büyük başarılar sağlanmıştı. Arslan  Yabgu&#8217;nun oğlu Kutalmış ve İbrahim Yınal, Bizans-Gürcü kuvvetlerini Pasinler  Savaşı ile büyük bir hezimete uğrattılar (1048). Bu savaşta Gürcü Kralı Liparit  esir edilmiş; İstanbul&#8217;daki yıkık bir caminin onarımı ve Tuğrul Bey adına burada  hutbe okunması şartıyla serbest bırakılmıştır. 1054 yılında Tuğrul Bey,  Azerbaycan&#8217;daki mahallî hükümdarları itaat altına aldıktan sonra Anadolu&#8217;ya  yönelmiş ve Malazgirt&#8217;i kuşatmıştır. Ancak kışın yaklaşması üzerine geri dönmüş,  Yakutî&#8217;yi Anadolu akınlarına devam etmekle görevlendirmiştir. Tuğrul Bey, Abbasi  Halifesi Kaim bi-Emrullah&#8217;ın isteği üzerine, Şiî Büveyhoğullarının tehdidi  altındaki Bağdat&#8217;a 1055 ve 1058&#8242;de iki kez girmiş ve böylece &#8220;doğunun ve batının  hükümdarı&#8221; unvanını bizzat halifeden alarak, Selçukluların İslâm dünyasının  koruyucu liderliğini üstlendiğini kabul ettirmiştir. Devletin kuruluşunda önemli  rol oynayan Çağrı Bey, 1060&#8242;ta ve Sultan Tuğrul Bey ise 1063&#8242;de öldü. Çağrı Bey  cesareti ve kumandanlığı, Tuğrul Bey ise adaleti ve siyasî zekâsıyla, II.  Göktürk Devleti&#8217;ndeki Bilge ve Kül-Tigin kardeşleri hatırlatan büyük  şahsiyetlerdir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Tuğrul  Bey&#8217;in çocuğu yoktu. Bu sebeple Selçuklu tahtına Çağrı Bey&#8217;in büyük oğlu  Süleyman&#8217;ı vasiyet etmişti. Ancak Çağrı Bey&#8217;in diğer oğlu Alp Arslan bunu kabul  etmedi. Henüz çocuk yaştayken babasını temsil eden Alp Arslan, Karahanlı ve  Gaznelilere karşı başarılar elde etmiş, onları itaate zorlamıştı. Bu sebeple  Selçuklu tahtının hakkı olduğunu düşünüyordu. Aynı zamanda Arslan Yabgu&#8217;nun oğlu  Kutalmış da kendini sultan ilân etmişti. Askerlerin desteğini alan Alp Arslan,  Kutalmış&#8217;ın isyanını bastırdı ve Rey&#8217;de tahta çıktı. Nizamülmülk&#8217;ü vezirliğe  getirdi (1064).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Alp Arslan,  devlet nizamını sağlar sağlamaz Azerbaycan ve Anadolu üzerine sefere çıktı.  Tuğrul ve Çağrı Beyler, henüz devlet kurulmadan bu bölgelere akınlar  düzenlemişler, kalabalık Türkmen kitleleri batıya yönelmişlerdi. Bu sebeple Alp  Arslan, yeni fetih alanı olarak Anadolu&#8217;yu seçmiştir. Alp Arslan, Azerbaycan ve  Kafkasya&#8217;da birçok kaleyi ele geçirdikten sonra Doğu Anadolu&#8217;ya girdi.  Hıristiyanlığın doğudaki en güçlü kalesi olan Ani&#8217;yi şiddetli bir kuşatmadan  sonra ele geçirdi. Ardından Kars&#8217;a girdi (1064).1065 yılında, atalarının ilk  yerleştiği şehir olan Cend&#8217;e gitti ve Kıpçakları hâkimiyeti altına aldı. Kirman  Meliki Kavurd&#8217;un isyanını da bastıran Alp Arslan, böylece devletin doğu  sınırlarının emniyetini sağlayarak, bütün gayretini Anadolu&#8217;ya sarf etmeye  başladı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Sultan Alp  Arslan Azerbaycan üzerinden Malazgirt&#8217;e gelerek burayı kısa sürede ele geçirdi.  Ardından Ahlât, Meyafarikin (Silvan), Amid (Diyarbakır) ve havalisini  fethetti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Sultan,  Abbasi halifeliğini tehdit eden Mısır Fatimî Devleti&#8217;ne karşı sefere  hazırlandığı sırada Bizans İmparatoru Romen Diyojen&#8217;in Doğu Anadolu&#8217;ya  ilerlediğini öğrendi. Şam&#8217;a yürümekten vazgeçen Sultan, hızla geri döndü ve  Malazgirt&#8217;te Bizans ordusunu 26 Ağustos 1071’de ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu  savaş, sonuçları itibarıyla Dandanakan&#8217;dan sonra cereyan eden en önemli meydan  savaşıdır. Bu savaştan sonra Türkler için Anadolu&#8217;da yeni bir dönem başlar.  Sultan Alp Arslan, Malazgirt&#8217;ten sonra çıkan karışıklıkları bastırmak amacıyla  Maverâünnehir üzerine sefere çıkar. Ancak burada esir alınan bir kale komutanı  tarafından hançerlenir ve 25 Kasım 1072&#8242;de vefat eder.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Alp Arslan,  kendinden sonra tahta geçmesi için oğlu Melikşah&#8217;ı veliaht olarak hazırlamıştı.  Nitekim Alp Arslan&#8217;ın ölümü üzerine Melikşah henüz 18 yaşında iken sultanlığa  getirildi(1072). Melikşah öncelikle sınırlara tecavüz eden Karahanlı ve  Gazneliler&#8217;i yenerek, barışa zorladı. Ardından amcası Kavurd&#8217;un isyanını  bastırdı (1073).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Devlet  merkezi Rey&#8217;den daha güneydeki İsfahan&#8217;a taşındı. Bizans&#8217;ın Malazgirt&#8217;ten sonra  anlaşmaya uymamaları üzerine Anadolu akınları hızlandırıldı. Kutalmış&#8217;ın  oğulları ve bazı Türkmen reisleri Batı Anadolu&#8217;ya kadar akınlar düzenlediler. Bu  arada Türkmen liderlerinden Atsız Suriye&#8217;yi ele geçirdi. Kudüs şehri  Fatımîlerden alındı. Melikşah, kardeşi Tutuş&#8217;a Suriye&#8217;nin idaresini verdi  (1078).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Anadolu  fatihlerinden Artuk Bey, Melikşah&#8217;ın emriyle Arabistan Yarımadası&#8217;ndaki Hicaz,  Yemen ve Aden&#8217;i Selçuklu topraklarına kattı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Melikşah  1087&#8242;de çıktığı sefer sonucunda Karahanlıların doğu kolunu da hâkimiyeti altına  aldı. Sultan Melikşah henüz 38 yaşında iken zehirlenerek öldü ( 1092).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Melikşah  zamanında Büyük Selçuklu Devleti en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Bu sınırlar,  batıda Anadolu ve Mısır&#8217;dan, doğuda Balkaş ve Isık gölüne; kuzeyde Kafkaslardan  güneyde Arabistan Yarımadası&#8217;na kadar uzanmaktaydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>B- Büyük Selçuklu Devleti&#8217;nin  Dağılışı<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Melikşah  döneminde Selçuklu Devleti en parlak yıllarını yaşamıştır. Ancak Melikşah&#8217;ın  ölümünden sonra gelişen bazı olaylar devletin gücünü kırar. Büyük Selçukluların  dağılışını hızlandıran gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Haçlı  Seferleri: Türklerin Anadolu&#8217;yu fethi ve Bizans&#8217;ı tehdit etmesi, Kudüs&#8217;ün  Müslümanların eline geçmesi gibi sebepler, Hristiyan dünyasını ortak hareket  etmeye yöneltmişti. Melikşah&#8217;ın ölümüyle başlayan taht mücadelelerini fırsat  bilen Hristiyanlar, haçlı seferlerini başlattılar (1096). Suriye ve Filistin&#8217;in  büyük bölümü Haçlıların eline geçti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Batınilik  Hareketleri: Mısır&#8217;daki Şiî Fatımîler, Selçuklu Devleti&#8217;ni zayıflatmak ve kendi  propagandalarını yapmak için adamlar yetiştiriyordu. Bu kişiler İslâmiyet&#8217;le  tamamen ters düşen inanışlar taşıdıklarından Batıni adıyla anılmışlardır.  Bunlardan biri de Hasan Sabbâh&#8217;dır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Cahil  kitleler arasında taraftarını artıran bu kişi Hazar&#8217;ın güneyinde yer alan Alamut  kalesini ele geçirmiş ve burayı üs olarak kullanmıştır(1090). Haşhaş gibi  uyuşturucularla kendine bağladığı fedaîler vasıtasıyla, devletin ileri  gelenlerine suikastlar tertip etmişlerdir. Nitekim Melikşah&#8217;ın ünlü veziri  Nizamülmülk de bu fedaîler tarafından öldürülmüştür.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Melikşah bu  kötülük yuvasını yıkmak için Türkmen reisi Kızıl Sarıg&#8217;ı Alamut&#8217;a yollamış,  fakat Sultan’ın ölümü üzerine kuşatma kaldırılmıştır. Batınilik hareketi XIII.  yüzyıl ortalarına kadar faaliyetine devam etmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İç  Mücadeleler: Selçuklu Devleti&#8217;nin dağılmasında esas rol oynayan, kendi  aralarındaki mücadeleler olmuştur. Taht kavgaları, bağlı beyliklerin  bağımsızlığını ilân ederek birbirleriyle mücadele etmeleri ve isyanlar ülkenin  düzenini bozmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Melikşah&#8217;ın  ölümü üzerine Selçuklu tahtına oğlu Berkyaruk geçmişti (1092). Fakat Suriye  Selçuklu Meliki Tutuş yeğeninin hükümdarlığını kabul etmeyerek, taht üzerinde  hak iddia etti. Tutuş, Berkyaruk ile yaptığı savaşı kaybetti ve öldü (1095). Bu  zafere rağmen Batıni ve Haçlı hareketleri karşısında başarılı olamayan  Berkyaruk, henüz 25 yaşında iken öldü (1104). Berkyaruk&#8217;tan sonra Selçuklu  tahtına kardeşi Mehmet Tapar geçti (1104–1118). Haçlılar ve Gürcülere karşı bazı  başarılar kazanıldıysa da iç mücadeleler birliğin sağlanmasını engelliyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Mehmet  Tapar&#8217;ın ölümünden sonra tahta oğlu Mahmut geçmişti. Melikşah&#8217;ın diğer oğlu  Horasan Meliki Sencer kendini sultan ilân etti ve Mahmut&#8217;u himayesine aldı  (1119). Böylece Sencer büyük sultan olurken, Mahmut Irak Selçuklu Sultanı olarak  kalıyordu. Selçuklu başkentini Merv&#8217;e taşıyan Sultan Sencer, Büyük Selçuklu  Devleti&#8217;nin son büyük hükümdarıdır. Onun zamanında devlet tekrar eski gücünü  toparlamaya başlamıştır. Bu sebeple Sultan Sencer zamanı için ikinci  imparatorluk devri adı verilir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Sultan  Sencer henüz Horasan meliki iken Gaznelileri ve Karahanlıları, 1121&#8242;de ise  Afganistan&#8217;daki Gurlu Devleti&#8217;ni kendine bağlamıştır. Ayrıca Selçuklu ülkesinin  tamamında hâkimiyet kurarak birliği sağlamıştı. Fakat 1141 yılında doğudan gelen  Kara-Hıtaylar&#8217;a karşı yaptığı Katavan Savaşı&#8217;nda yenilince itibarını kaybetti.  Maverâünnehir Kara-Hıtayların eline geçti. Ülkede tekrar otorite boşluğu doğdu.  Nitekim İran asıllı memurların fazla vergi istemesi üzerine, devletin asıl  unsuru olan Oğuzlar (Türkmenler) isyan ettiler, daha fazla toprak istediler.  Sultan Sencer soydaşı olduğu Oğuzlara esir düştü(1153). Oğuzlar Horasan  bölgesini ellerine geçirdiler. Sultan Sencer serbest bırakıldı. Fakat bir müddet  sonra öldü. Sencer&#8217;in ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti fiilen son bulmuştur  (1157).Büyük Selçuklu Devleti, Karahanlılar ve Gazneliler ile başlayan  Türk-İslâm devlet geleneğini sağlam temellere oturtan ilk büyük cihan  devletidir. Daha sonra kurulan Türk devletlerine her açıdan örnek  olmuşlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>C- Büyük Selçuklulara Bağlı Devletler<span style="text-transform: uppercase"><o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Dandanakan  Savaşı&#8217;ndan sonra yapılan kurultayda ülkenin çeşitli bölgelerine hanedan  üyelerinin idareci olarak gönderildiğini belirtmiştik. Gönderildikleri  bölgelerde, devlete bağlı kalmak şartıyla kendi idaresini kuran bu kişiler,  Melikşah&#8217;ın ölümünden sonra (1092) bağımsızlıklarını ilân etmeye başlamışlardır.  Bu dönemde ülke dörde bölünmüştür: Irak ve Horasan, Kirman, Suriye ve  Anadolu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>a) Irak ve Horasan Selçukluları ( 1092 –  1194 )<span style="text-transform: uppercase"><o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Irak ve  Horasan Selçuklu Devleti&#8217;nin merkezi durumundaydı. Sultan Mehmet Tapar&#8217;dan sonra  Selçuklu tahtına geçen oğlu Mahmut tahta geçtiği sırada amcası Sencer Horasan  meliki idi. Sencer Mahmut&#8217;u tahttan indirdi ve himayesine aldı. Mahmud, merkezi  Hemedan olan Irak Selçuklu Devleti sultanlığına getirilirken, Sencer büyük  sultan sıfatıyla Horasan&#8217;daki Merv&#8217;de tahta oturdu(1119). Irak Selçukluları,  Azerbaycan&#8217;dan Fars bölgesine, Horasan Selçukluları ise Maverâünnehir&#8217;den  Afganistan&#8217;a kadar uzanan bölgeleri içinde barındırmaktaydı. Irak  Selçuklularının son sultanı III. Tuğrul devrinde yönetim aslında atabeylerin  eline geçmişti. Sultan Tuğrul&#8217;un Harezmşah Tekiş&#8217;e yenilmesiyle Irak  Selçuklularının toprakları Harzemşahlara geçti (1194).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>b) <span style="text-transform: uppercase">K</span>irman Selçukluları ( 1092 – 1187  )<span style="text-transform: uppercase"><o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Çağrı  Bey&#8217;in oğlu Kavurd, Selçukluların Kirman kolunun başı idi. İran&#8217;ın güneyinde yer  alan Kirman&#8217;dan başka Fars, Hürmüz ve Umman&#8217;ı da zapt etmişti. Birkaç kez isyan  eden Kavurd Sultan Melikşah tarafından boğdurulmuştu. Yerine geçen oğulları  Selçuklulara bağlı kaldılar. Bir ara Gurlular&#8217;ın hâkimiyetine giren Kirman  Selçuklularına Oğuz Başbuğu Dinar tarafından son verilmiştir (1187).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>c) Suriye Selçukluları ( 1092 – 1117 )<span style="text-transform: uppercase"><o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">1077  yılından beri Suriye Selçuklu meliki olan Tutuş, kendini sultan ilân ederek,  Berkyaruk&#8217;un üzerine yürümüş, fakat yenilmişti(1095). Oğullarından Rıdvan  Halep&#8217;te, ve Dokak Şam&#8217;da hâkimiyetlerini ilân ettiler. Halep hakimi Rıdvan  Haçlılarla mücadele etti. Bir ara sınırlarını Güney Anadolu&#8217;ya kadar genişletti.  1117&#8242;ye gelindiğinde her iki bölgede de hâkimiyet, atabeylerin eline  geçmişti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>d) Türkiye Selçukluları ( 1075 – 1308  )<span style="text-transform: uppercase"><o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türkiye  Selçukluları kolu, Arslan Yabgu&#8217;nun oğlu Kutalmış&#8217;ın neslindendir. Kutalmış&#8217;ın  oğlu Süleyman Şah 1075&#8242;te İznik&#8217;i almış ve oğlu I. Kılıçarslan burada  hükümdarlığını ilân etmiştir (1092). Daha sonraları Konya başkent olmuştur.  Türkiye Selçukluları İlhanlılar tarafından ortadan kaldırılmıştır (1308).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><strong>D- Atabeylikler<span style="text-transform: uppercase"><o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Ülke  idaresini öğrenmek için çeşitli bölgelere gönderilen şehzadeleri eğitmek ve  onlara vekillik etmekle görevlendirilen tecrübeli komutanlara atabey  denilmektedir. Atabeyler, Selçuklu Devleti&#8217;nin zayıfladığı zamanlarda bölgedeki  gücünü ve nüfuzunu artırarak, idareyi tamamen ellerine geçirmişlerdir. Böylece  atabeylik adı verilen sülâleler ortaya çıkmıştır. Büyük Selçuklular zamanında  ortaya çıkan atabeylikler şunlardır:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>a) Salgurlular ( 1147 – 1284 )<span style="text-transform: uppercase"><o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Oğuzların  Salgur (Salur) boyundan Atabey Sungur tarafından kurulmuştur. Güney İran&#8217;daki  Fars bölgesinde kurulduğu için Fars Atabeyliği olarak da bilinir. Merkezi Şiraz  idi. İlhanlıların hâkimiyetinden sonra 1284&#8242;te sülâle sona ermiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>b) İldenizoğulları ( 1146 – 1225 )<span style="text-transform: uppercase"><o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İldenizliler veya Azerbaycan  Atabeyliği de denir. Kıpçak Türklerinden Şemseddin İl-deniz&#8217;in kurduğu  Atabeyliğin merkezi Tebriz idi. Zamanla çok güçlenen ildenizliler,  Azerbaycan&#8217;dan başka bütün Irak&#8217;a, Hemedan ve İsfahan&#8217;a da hâkim oldular.  Celâlettin Harzemşah 1225&#8242;de Tebriz&#8217;i ele geçirince bu atabeylik sona ermiş  oldu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>c) Beg-Teginoğulları ( 1146 – 1232 )<span style="text-transform: uppercase"><o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Musul  Atabeyi Zengî&#8217;nin valilerinden Beg-tegin oğlu Zeyneddin Ali Küçük tarafından  kurulmuştur. Merkezi Erbil olup, Şehr-i Zor, Hakkâri, Sincar ve Harran  atabeyliğin sınırları içerisindeydi. Ülkeyi 44 yıl başarıyla yöneten Kök-Böri,  Anadolu Selçuklularına bağlıydı. Ölünce, vasiyeti gereği Erbil Abbasi  halifeliğine verildi (1225).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>d) Böriler (Şam Atabeyliği) ( 1128 – 1154  )<span style="text-transform: uppercase"><o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Suriye  Selçukluları&#8217;nın Şam kolu, Atabey Tuğtekin tarafından yönetiliyordu. Oğlu  Tacü&#8217;l-mülk Böri babasının ölümü üzerine idareyi ele aldı. Pek güçlü olmayan bu  atabeylik, Zengî Atabeyi Nureddin Mahmut tarafından ortadan kaldırıldı  (1154).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>e) Zengîler ( 1127 – 1259 )<span style="text-transform: uppercase"><o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Melikşah&#8217;ın  Halep Valisi Ak-Sungur&#8217;un oğlu İmadeddin Zengi&#8217;nin Musul valiliğine  getirilmesiyle kuruldu (1127). Haçlılara karşı verdikleri mücadelelerle öne  çıkmışlardır. İmadeddin Zengî, Haçlılardan Urfa&#8217;yı alınca Avrupalılar II. Haçlı  Seferi&#8217;ni düzenlemişlerdir (1137). Zengî&#8217;nin ölümünden sonra atabeylik Musul ve  Halep olmak üzere iki kola ayrıldı (1146). Halep&#8217;teki oğlu Nureddin Mahmut haçlı  kontluklarına karşı başarılı mücadeleler verdi. Şam&#8217;daki Börileri kendine  bağladı. Haçlılarla iş birliği yapan Mısır Fatımî Devleti&#8217;ni ortadan kaldırdı  (1171). Nureddin Mahmut ölünce atabeylik Eyyûbî ailesine intikal etti (1174).  Nihayet 1259&#8242;da İlhanlılar atabeyliğin tamamını işgal ettiler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">6-  Harzemşahlar ( 1097 – 1231 )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Ceyhun  ırmağının Aral gölüne döküldüğü yerin güney kesimleri Harezm (Harzem) adıyla  anılır. Öteden beri burada hüküm sürenlere Harzemşah (Harezmşah) denilmiştir.  Harzemşahlar sülâlesinin atası Anuş-Tegin isminde, Begdili Türk zümresine mensup  bir kişidir. Anuş-tegin Selçuklu Sultanı Melikşah&#8217;ın saray hizmetinde  bulunuyordu. Oğlu Kudbeddin Muhammed, Selçuklulara bağlı kalarak, Harzemşah  unvanı ile bu bölgenin valiliğini üstlenmiştir (1097–1128). Daha sonra başa  geçen Atsız ve İl-Arslan devirlerinde hem Irak Selçukluları hem de  Kara-Hıtaylarla mücadele edildi. Nitekim İl-Arslan, Sultan Sencer&#8217;in ölümü  üzerine bağımsızlığını ilân etti (1157).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Harzemşahların en büyük  hükümdarı Alaaddin Tekiş&#8217;tir (1172 -1200). Tekiş, önce Kara-Hıtaylar&#8217;ı, ardından  son Selçuklu Hükümdarı II. Tuğrul&#8217;u yendi. Harzemşahlar kısa sürede sınırlarını  Doğu Anadolu&#8217;dan Maverâünnehir&#8217;e kadar genişlettiler. Âdeta Selçuklu devletinin  vârisi oldular. Karahanlı ve Kara-hıtay devletlerine son verdiler. Ancak bu  parlak dönem uzun sürmedi. 1220&#8242;de bütün ülke Cengiz Moğolları&#8217;nın istilâsına  uğradı. Celâleddin Harzemşah devleti yeniden toparlamak için uğraştıysa da  başarılı olamadı. Ölümü üzerine Harzemşahlar Devleti tamamen ortadan kalktı  (1231).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">7-  Eyyubiler ( 1171 – 1348 )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Haleb  Atabeyi Nureddin Mahmut&#8217;un komutanlarından Selâhaddin, Haçlılarla işbirliği  yapmakla Mısır&#8217;daki Fatımî devletine son vermişti(1171). Burada güçlü bir idare  kuran Selahaddin, Nurettin Mahmut&#8217;un ölümünden sonra bağımsızlığını ilân  etti(1174). Kurduğu devlet babasının adından dolayı Eyyûbîler olarak  bilinir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Selahattin  Eyyûbî, emrinde bulunan Türk askerleriyle beraber Haçlılara karşı çetin  mücadeleler verdi. Ünlü Hıttîn savaşı ile Haçlıları Kudüs&#8217;ten çıkardı ve İslâm  dünyasında bir efsane hâline geldi(1187). Nitekim bir Arap şairi Selahattin  Eyyûbî&#8217;nin Halep&#8217;i de alması üzerine &#8220;Arap milleti, Türklerin devletiyle  yüceldi. Ehl-i Salib (Haçlılar) davası Eyyûb&#8217;un oğlu tarafından perişan edildi&#8221;  demiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Eyyûbî  Devleti&#8217;nin sınırları kısa sürede Mısır, Suriye, Güneydoğu Anadolu ve  Arabistan&#8217;ın güneyine kadar genişledi. Ancak Selahattin Eyyûbî&#8217;nin ölümü üzerine  devlet hanedan üyeleri tarafından paylaşıldı(1193). Mısır&#8217;daki asıl kol, ordu  komutanlarından Aybeg tarafından yıkıldı ve yerine Memlûkler devleti kuruldu  (1250). Hama kolu ise 1348&#8242;e kadar varlığını devam ettirmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">8-  Memlükler ( 1250 – 1517 )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Memlûk  kelime manasıyla beyaz köle demektir. Ancak bu söz zamanla bir terimi ifade eder  olmuştur. Savaş esiri veya satın alınanların oluşturduğu hükümdarın muhafız  birliklerine bu isim verilmiştir. İlk defa Abbasi halifeleri Türk asıllı  Memlûkleri kullanmış, zamanla bunlar güçlenerek kendi devletlerini kurmuşlardır.  Mısır&#8217;da kurulan Tolunoğulları ve Ihşidîler böyle ortaya çıkmışlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İşte Mısır&#8217;  da kurulan Memlûk Devleti&#8217;nin kurucusu İzzettin Aybeg de, Memlûk adı verilen  askerî komutanlardan biriydi. Eyyûbîlerin son hükümdarı ölünce tahta, karısı  Şecerüddür geçmişti. Ancak bu durum hoş karşılanmadığından komutanlardan  İzzettin Aybeg ile evlendi. Ordu, İzzettin Aybeg&#8217;i sultan ilân etti. Böylece  Eyyûbî hanedanına son verilmiş oluyordu(1250). Memlûkler, Haçlıları ve o zamana  kadar yenilemeyen Moğolları durdurarak İslâm dünyasının koruyuculuğunu  üstlenmişlerdir. Aybeg&#8217;den sonra tahta çıkan Kotuz, Moğol-Ermeni ve Haçlı  müttefik ordusunu Ayn-Câllûd Savaşı&#8217;nda bozguna uğratmıştır(1260). Bir Kıpçak  Türk&#8217;ü olan Baybars, Suriye&#8217;yi Haçlılardan kurtarmış, Moğollara karşı başarılar  kazanmıştır. Moğolların Abbasi halifesini öldürmesi üzerine, aynı aileden birini  halife ilân ederek, halifeliği Mısır&#8217;a taşımıştır. Döneminin en güçlü devleti  hâline gelen Memlûklar arasında zamanla iç çekişmeler başlamış ve bu durumdan  faydalanan Çerkes kölemenleri devleti ele geçirmiştir(1382). Nitekim Yavuz  Sultan Selim, Mısır&#8217;ı alarak bu devletin varlığına son vermiştir(1517).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 14pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 14pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 14pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 14pt"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><span style="font-size: 14pt">CENGİZ ve  MOĞOL İMPARATORLUĞU<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Kırgızların  Orhun-Yenisey&#8217;deki Uygurları 840 yılında ortadan kaldırması ve ardından  kendilerinin de Moğol hâkimiyetine girmeleriyle beraber, en eski Türk yurdu  Moğolların eline geçmişti. Artık X. yüzyıldan itibaren gittikçe güçlenen Moğol  kabileleri, Türklerin siyasî bir birlik oluşturamamasından da yararlanarak,  faaliyetlerini artırmışlar, ancak kendileri de güçlü bir siyasî birlik  oluşturamadıkları gibi üstelik birbirleriyle sürekli mücadele etmişlerdir. XII.  yüzyılda en güçlü Moğol kabileleri Orhun-Tula boylarında yaşayan Kerayitler,  Baykal gölünün güneyindeki Merkitler, İrtiş civarındaki Naymanlar idi. Bu sırada  Karahıtaylar da Maverâünnehir&#8217;de Harezmşahlarla mücadele halindeydi. Cengiz  Han&#8217;ın mensubu olduğu Kıyat kabilesi ve diğer Mo-ğol kabileleri ise Onon-Kerülen  boylarında dağınık hâlde yaşamaktaydılar.1155 yılında dünyaya gelen Cengiz (asıl  adı Temuçin), henüz çocuk iken Kıyat kabilesinin han süla-lesi Borcigidlerden  gelen babası Yesügey Bahadır&#8217;ın, Tatar-lar tarafından öldürülmesiyle, kendini  zorlu bir mücadelenin içinde bulmuştur. Kahramanlığı ve zekâsıyla kısa zamanda  sivrilen Cengiz, 20 yaşındayken, bölgede önemli bir güce sahip Kerayitlerin beyi  Tuğrul&#8217;un himayesini kabul edip, Cacirat beyi Camuka ile de kan kardeşlik  kurarak nüfuzunu ve gücünü artırmıştır. Kongrat kabilesi beyinin kızı Börte ile  yaptığı evlilik ise mücadelesinde ona büyük bir üstünlük sağlamıştır. Nitekim  karısını kaçıran Merkitleri, Kerayit ve Caciratların yardımıyla yenilgiye  uğratmış, ardından Buirnor Tatarlarını ezmiştir (1198). Cengiz&#8217;in, Tuğrul Han  ile birlikte Moğolistan&#8217;da hâkimiyet kurmaya çalışmasına Camuka karşı çıkmışsa  da, 1201&#8242;de yapılan savaşta Cengiz galip gelmiştir. Ardından Cengiz, Çağan ve  Alçı Tatarları üzerine yürümüş, yenilgiye uğrayan Tatarların çoğu  katle-dilmiştir (1202).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Temuçin&#8217;in  gittikçe güçlenmesini kendi hâkimiyeti için tehlikeli bulan Kerayit hanı Tuğrul,  ittifakı bozarak Temuçin&#8217;e karşı harekete geçmiş fakat yenilerek itaat altına  alınmıştır (1203). Aynı yıl içinde Camuka&#8217;nın da katıldığı, Naymanların  öncülüğündeki, Merkit, Oyrat, Tatar, gibi ka-bilelerin oluşturduğu ittifakla  mücadeleye girişen Temuçin, uzun mücadelelerden sonra galip gelip, bütün Moğol  kabile-lerine hâkimiyetini kabul ettirmiştir(1206).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">1206  ilkbaharında, Türk ve Moğol kabilelerinin katıldığı bir kurultayda Temuçin,  Cengiz (Çingiz) adını alarak büyük kağan ilân edildi. Bu tarihten itibaren  Cengiz, sıradan bir Moğol kabile lideri olmaktan çıkarak, cihanşümul bir  devletin kurucusu ve hanı olmuştur. Özellikle devletin yeniden  teşkilâtlanmasında, kendisine gönüllü katılan İdikut Uygurlarının ve Öngütlerin  büyük tesiri vardır. Askerî sahada, devlet teşkilâtında ve daha sonraki  dönemlerde tebarüz edecek olan kültür hayatında Türk tesiri açıktır. Nitekim  Cengiz&#8217;in oğulları tarafından kurulacak çoğu devlet kısa zamanda  Türkleşmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Büyük bir  imparatorluk kurmayı hedefleyen Cengiz, ilkin, Kansu ve Ordos bölgesine hâkim  olan Tibet kökenli Tangut devleti&#8217;ni itaat altına almış (1209) ardından, Kuzey  Çin&#8217;deki Kin hanedanlığının merkezi durumundaki Pekin&#8217;i uzun sü-ren savaşlar  neticesinde yerle bir etmiştir (1215).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Tibet ve  Çini hâkimiyetinden sonra Cengiz batıya yönelmiş ve önünden kaçarak sığındığı  Kara Hıtay Devleti&#8217;ni sonradan eline geçiren Nayman prensi Küçlük&#8217;ün üzerine  komutanı Cebe Noyan&#8217;ı takiple görevlendirmiştir. Nihayet Cebe Noyan 1218&#8242;de  Küçlük&#8217;ü öldürmüş ve böylece Karahıtayları Devletine katan Cengiz, Harzemşahlar  ile komşu olmuştur. Büyük Selçukluların vârisi durumundaki Harezmşahlar ile  Cengiz başlangıçta bir dostluk anlaşması imzalamışlar ise de Sultan Muhammed&#8217;in,  Cengiz aleyhine Merkitleri desteklemesi ve Otrar şehrinde Moğol elçilik  heyetinin esir alınıp, öldürülmesi üzerine anlaşma bozulmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">1220  yılında Cengiz&#8217;e bağlı kuvvetler Otrar&#8217;dan başlayarak Sığnak, Urkent,  Barçınlıgkent&#8217;i ele geçirerek elçilik heyetinin intikamını kanlı bir şekilde  aldılar. Buhara ve Semerkant gibi önemli şehirlerin ardından devletin merkezi  olan Harezm bölgesindeki Gürgenç de tahrip edildi. Böylece Harzemşah toprakları  tamamen Cengiz&#8217;in eline geçmiş oldu (1221). Harzemşahların ortadan kalkmasıyla  bütün Maveraünnehir, Afganistan ve Horasan imparatorluğa dahil olurken bu  bölgelerdeki yerleşik ve konar göçer Türk nüfu-sunun bir kısmı Moğol  istilâsından kaçarak, Anadolu&#8217;ya Malazgirt&#8217;ten sonraki ikinci büyük Türk göçünü  başlatmış-tır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Cebe Noyan  ve Sebutey gibi komutanları vasıtasıyla Kafkasya ve Güney Rusya&#8217;ya seferler  düzenleyen Cengiz Han, 1227 yılında yeni bir Çin seferine bizzat çıktığı sırada  Kansu yakınlarında ölmüştür. Cengiz Han, Onon ve Kerülen ırmaklarının  kaynağında, Burhan Haldun Dağları&#8217;nda gizli bir yere gömülürken, geride  Karadeniz&#8217;den Büyük Okyanusa uzanan büyük bir devlet bırakmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Cengiz Han  daha sağlığında, Türk-Moğol devlet anlayışına uygun olarak, ülke topraklarını  oğulları arasında taksim etmiştir. Bu paylaşmaya göre büyük oğlu Cuci Deşt-i  Kıpçak&#8217;ın, Çağatay Türkistan&#8217;ın, Ögeday doğu bölgelerinin ve küçük oğlu Toluy  Moğolistan&#8217;ın hâkimi olacaktır. Ancak Cengiz&#8217;in ölümü ve merkezi kağanlığın  zayıflaması ile be-raber bu bölgelerde müstakil devletler kurulmuştur: Kubilay  Hanlığı, İlhanlılar, Çağatay Hanlığı ve Altın Orda.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>1- TÜRK MOĞOL DEVLETLERİ<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>A- KUBİLAY HANLIĞI  (1280–1368)<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Cengiz&#8217;in  vasiyetine uyularak ölümünden sonra yerine, üçüncü oğlu Ögeday kağan seçildi  (1228). Onun zamanında Kore ve Kuzey Çin tamamıyla imparatorluğa bağlandı.  1237–1241 yıllarında Batı seferi ile Kıpçak ülkesi, Rusya ve bütün Doğu Avrupa  ele geçirildi. Ancak Ögeday&#8217;ın ölümünden(1241) sonra, bir müddet eşi tarafından  idare edilen devlete kurultay kararıyla, Cuci&#8217;nin oğlu Batu Han&#8217;ın itirazına  rağmen, oğlu Kiyuk kağan seçilmiştir. Onun da 1248&#8242;de ölmesi üzerine bu kez  Kiyuk&#8217;un eşi yine kağan seçilene kadar üç yıl devleti idare etmiştir. 1251&#8242;de  toplanan kurultayda Toluy&#8217;un oğlu Mengü&#8217;nün kağan seçilmesiyle hâkimiyet Ögeday  neslinden Toluy nesline geçer.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Fakat 1259  yılında ölen Mengü, yerine küçük kardeşi Arık Buka&#8217;yı vasiyet etmişse de  Kubilay, bunu tanımayarak komutanların da muvafakatıyla Pekin&#8217;de kağanlığını  ilân eder ve böylece taht mücadelesi tekrar kızışır. Arık Buka&#8217;yı yenen Kubilay  devletin merkezi olan Karakurum&#8217;a dönmeyerek Çin&#8217;de kalır. Çin geleneklerini  benimseyen devlete, Cengiz İmparatorluğu&#8217;nun diğer kesimlerindeki bağlı  devletler ve çoğu Moğol kabileleri sıcak bakmazlar. Nitekim İlhanlılardan başka  gerçek bir bağlılık gösteren devlet olmamıştır. Neticede Kubilay Hanlığı Çin&#8217;de  Yüan Hanedanı adıyla bilinen Çinlileşmiş bir hanedan dönemini başlatmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>B- İLHANLILAR ( 1256 – 1336  )<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Toluy&#8217;un  oğlu Hülagü kardeşi Toluy&#8217;un oğlu Mengü &#8220;büyük kağan&#8221; sıfatıyla, kardeşi  Hülagü&#8217;yü batıda yeni fethedilecek bölgelerin, Kösedağ savaşıyla tâbi durumuna  düşmüş Anadolu&#8217;nun ve İran&#8217;ın idaresiyle görevlendirmişti (1253). Böylece  İlhanlı Devleti&#8217;nin temeli atılmış oluyordu. 1256&#8242;da Amu Derya&#8217;yı geçerek İran&#8217;a  giren Hülagü, hiç bir direnişle karşılaşmamış sadece kendisine karşı koyan  İsmailî (Batıni) lideri Rükneddin&#8217;i ünlü Alamut kalesinde ele geçirerek bütün  taraftarlarını ortadan kaldırıp, İran&#8217;ın zaptını tamamlamıştır. Sonra, Bağdat&#8217;ı  ele geçiren Hülagü, Halife Müstasım ve aile fertlerini öldürmüştür (1258).  Halife ailesinden kaçabilenlere sahip çıkan Memlûk Sultanı Baybars bunlardan  birini halife ilân ederek halifeliği Mısır&#8217;a taşımıştır. İlhanlılar&#8217;a karşı  Memlûk, Altınorda ve Anadolu Selçukluları arasında bir ittifak oluşturulmaya  çalışılmışsa da İlhanlıların Suriye, İran ve Anadolu&#8217;ya hâkimiyeti  önlenememiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İlhanlı  hükümdarı Ahmet Teküdar (1282–1284), İslâmiyet’i kabul etmiş, Gazan Han  zamanında (1295–1304) ise İlhanlıların tamamı artık Müslüman olmuştur. Gazan Han  ile birlikte Türk ve İslâm karakteri İlhanlılarda bariz bir hâle gelmiştir.  Ancak Ebu Said Bahadır Han (1316–1335) döne-mindeki iç çekişmeler devleti  yıpratmış ve ülkenin idaresi zamanla Azerbaycan&#8217;da Emir Çoban Oğulları ve  Bağdat&#8217;ta Şeyh Hasan olmak üzere başlıca iki ailenin eline geçmiştir. Bu arada  bir Uygur Türk&#8217;ü olan Eretna Bey Doğu Anadolu&#8217;da hâkimiyeti ele geçirerek,  hükümdarlığını ilân etmiştir (1343).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>C- ALTIN ORDA DEVLETİ ( 1227 – 1502  )<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Altın Orda  Hanları, Cengiz Han&#8217;ın büyük oğlu Cuci neslindendir. Deşt-i Kıpçak&#8217;ın idaresini  üstlenen Cuci&#8217;nin 1227 yılında ölmesi üzerine, on sekiz oğlundan en büyüğü olan  Orda ile ikinci oğlu Batu, dedeleri Cengiz Han&#8217;ın yanına giderek han olmak  istemişlerdi. Cengiz Han, orda adı verilen iki karargâhtan (otağ), altın aksamlı  AkOrda&#8217;yı Batu&#8217;ya, gümüş aksamlı GökOrda&#8217;yı Orda&#8217;ya kurdurdu. Böylece ikinci  oğul Batu&#8217;yu, babası Cuci&#8217;den sonra hanlık makamı için tercih etmiş oluyordu.  AkOrda veya AltınOrda adıyla Batu Han, Doğu Avrupa&#8217;ya kadar bütün Deşt-i  Kıpçak&#8217;ın hâkimi olurken, kendisine bağlanan ağabeyi Orda, GökOrda adıyla,  İtil&#8217;den İrtiş&#8217;e kadar olan devletin doğudaki topraklarını yönetmekteydi.  Devletin Başkenti Saray şehri idi. Bu olaydan sonra Batu, Sayın Han; Orda ise  İçen Han lakapları ile anılacaklardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Batu&#8217;dan  sonra başa geçen kardeşi Berke, İslâmiyetî kabul eden ilk Altın-Orda hanıdır ve  devlet en parlak dönemini onunla yaşamıştır. (1256–1266). Özbek Han(1313–1340),  zamanında ise İslâmiyet resmî din olarak kabul edilmiş ve zaten ordu ve halkının  hemen tamamı Türk olan AltınOrda Devleti tam bir Müslüman-Türk devleti  hüviyetine bürünmüştür. Aynı dönemde devletin doğu kanadı olan GökOrda sülâlesi  ortadan kaldırılarak devlet merkezileşmiştir. Fakat 1369 yılından sonra Cuci&#8217;nin  diğer oğulları; Toğay-Timur ve Şiban neslinden gelenler güç kazanmışlardır.  Toğay-Timur nesli, Altın-orda hanlık makamını ele geçirirken, Şiban neslinden  gelenler de Batı Sibirya&#8217;da hükümran olmuşlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Toktamış  Han zamanında (1379–1396) Timur&#8217;un darbesi ile sarsılan AltınOrda Devleti, Küçük  Muhammed Han zamanında (1427–1440 ); AltınOrda devleti bölünmeye başlamış ve  nihayet, Şeyh Ahmet Han (1481–1502 ) ile birlikte devlet tamamen ortadan  kalkmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span>            </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">AltınOrda  Devleti&#8217;nin zayıflayıp, yıkılmasıyla hâkim olduğu sahalarda yeni hanlıklar  kurulmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>D- ÇAĞATAYLILAR ( 1227 – 1370  )<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Cengiz&#8217;in  ölümünden sonra oğlu Çağatay Han adına Beşbalıg&#8217;dan Ceyhun&#8217;a uzanan Türkistan&#8217;ın  tamamını içine alacak şekilde Çağatay Hanlığı kurulmuştur. Çağatay Han-lığı&#8217;nın  en parlak dönemi, otuz yıllık istikrarlı bir yönetim gösteren Duva Han (  1277–1307) dönemidir. Duva Han&#8217;dan sonra gelen hanlar döneminde yine devletin  kuruluşundan beri süregelen meseleler devam edecektir. Mübarek Şah (1251–1261)  Müslüman olan ilk Çağatay hanıdır. Kazan Timur Halilullah Han (1340- 1345)&#8217;dan  sonra Çağataylılar içinde Müslüman olmayan kalmayacaktır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Başkentin  Maveraünnehir &#8216;de Karşı şehrine nakledilmesinden sonra idarede İslâm tesiri  iyice artmıştır. Kazan Timur&#8217;un ölümünden sonra (1345) devletin dizginleri  emirlerin eline geçmiştir. Böylece merkezin gücü büsbütün zayıflamış, başta  Çağatay soyundan bir han bulunmakla beraber emirler bunları istedikleri gibi  yönlendirmişlerdir. Tuğluk-Timur Han&#8217;ın zamanında, hanlık bir ara kendini  toparlar gibi olmuşsa da bu durum Timur&#8217;un devletini kurmasına kadar (1370)  devam etmiştir. Türkistan&#8217; da konuşulan dil Çağatay Hanlığı ile ilgili olarak  Çağatay Türkçesi diye anılmaktadır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>E- TİMUR İMPARATORLUĞU<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Babası  Barlas kabilesi lideri Turgay olan Timur, 1336&#8242;da Semerkant yakınlarında Keş  (Yeşil Şehir)&#8217;de doğmuştur. Timur&#8217;un ortaya çıktığı tarihlerde, Çağatay Hanlığı  sarsıntı geçirmekte idi. Otorite boşluğundan faydalanan, Cengiz hanedanından  olmayan emirler, Çağatay hanlığı içerisinde idareyi ele alarak nüfuzlarını  artırmaktaydı. Nitekim 1360 yılından itibaren adından söz edilmeye başlayan  Timur, önce Emir Hüseyin ile 1370 yılından itibaren de tek başına  Maveraünnehir&#8217;de hâkimiyet kurmuştur. Bu dönemde girdiği bir savaşta ayağının  sakat kalması sebebiyle tarihlerde Aksak Timur (Timurleng) diye anılacak olan  Timur, Cengiz soyundan gelmediği için emir unvanını kullanmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Emir Timur,  1370–1405 yılları arasında yaptığı seferlerle, Harezm, Doğu Türkistan, İran,  Azerbaycan, Hindistan Delhi Sultanlığı, Irak, Suriye, Altın Orda Hanlığı ve  Osmanlı Devleti&#8217;nin de içinde bulunduğu muazzam büyüklükteki topraklara hâkim  olmuştur. Onun fetihleri, sonuçları açısından, Türk Tarihini derinden  etkilemiştir. Meselâ, AltınOrda Hanı Toktamış üzerine düzenlediği seferler  (1391/8) AltınOrda Devleti&#8217;nin çöküşüne ve yerine bölge hanlıklarının  kurulmasına sebep olurken, Moskova Knezlerinin güçlenmesini de beraberinde  getirmiştir. Böylece, XVI. yüzyıldan itibaren Rusya&#8217;nın Kafkaslar ve Deşt-i  Kıpçak&#8217;a doğru yayılması söz konusu olacaktır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Ancak  Timur&#8217;un Türkistan&#8217;a hâkim olması aynı zamanda Özbek, Kazak ve Türkmenlerin  günümüze kadar ulaşacak olan tarihlerinin de mihengi noktasını teşkil eder.  1398/99&#8242;da Hindistan Delhi Sultanlığına düzenlediği sefer de bölgedeki siyasî ve  kültürel yapının değişmesine sebep olmuştur. Ancak Timur&#8217;un 1402 Ankara Savaşı  ile Yıldırım Bayezid&#8217;i yenip, Anadolu&#8217;yu ele geçirmesi, Osmanlı tarihin-de  unutulmaz bir yer tutar. Bu olayla, Anadolu&#8217;daki Türk birliği sarsılmış,  beylikler yeniden canlanmış ve &#8220;Fetret Devri&#8221; dediğimiz taht mücadeleleri  Osmanlı Devleti&#8217;ni yıpratmıştır. Ülkesindeki karışıklıklar sebebiyle Anadolu&#8217;da  fazla kalamayan Timur, Çin seferine giderken yolda hastalanarak ölmüştür (1405).  Timur&#8217;un ölümünden hemen sonra devlet oğlu ve torunları arasında paylaşılmıştır.  Buna göre; Torunu Muhammed başkent Semerkant&#8217; ta tahta çıkarken, diğer torunları  Pir Muhammed ile İskender İran&#8217; da, 3. oğlu Miranşah Bağdat ve Azerbaycan&#8217;da, en  küçük oğlu Şahruh ise Horasan&#8217;da yerleşmişlerdir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Şahruh,  Hanedan üyeleri arasındaki taht mücadelelerinde başarılı olmuş ve Maveraünnehir  bölgesini ele geçirerek, Herat şehrini kendisine başkent yapmıştır. Şahruh  dönemi (1407–1447), Türkistan&#8217;da parlak bir kültür hayatının başlangıcı  olmuştur. Şahruh&#8217;un ölümü üzerine, tahta büyük bir alim ve astronom olan oğlu  Uluğ Beğ geçti. Onun iki yıllık saltanatı mücade-leler içinde geçmiş ve oğlu  tarafından öldürülünce ülke da-hilinde büyük karışıklıklar çıkmıştır. Nitekim  Miranşah&#8217;ın torunu Ebu Said&#8217;in Akkoyunlu Uzun Hasan&#8217;a yenilmesiyle (1469)  Horasan&#8217;ın batısında kalan bütün topraklar Akkoyunluların eline geçti.  Timurlulardan yalnız Hüseyin Baykara (1469–1506) Horasan&#8217;da tutunabilmiştir.  Başkenti Herat, Türk tarihinde sayılı kültür merkezlerinden biri oldu. Ünlü Türk  şair ve ilim adamı Ali Şir Nevai burada yetişmiş-tir. Baykara&#8217;nın oğlu  Bediüzzaman&#8217;ın hükümdarlığı zama-nında, Özbek hükümdarı, Şibani Muhammed Han&#8217;ın  baş-kent Herat&#8217;ı ele geçirmesi( 1507), Timurluların sonu oldu. Timurlulardan  Babür Türkistan&#8217;da başarılı olamayınca, Hindistan&#8217;a giderek (1519) Türk-Hind  İmparatorluğu&#8217;nu kurmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt"><strong>F- TİMURLULARDAN SONRAKİ SİYASİ  GELİŞMELER<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>a) Karadenizin Kuzeyindeki Siyasi  Gelişmeler<span style="text-transform: uppercase"><o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>1) KIRIM HANLIĞI  (1441–1783)<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Kırım ve  civarı, Batu Han&#8217;ın kardeşi Togay-Timur neslinden gelen beylerin idaresinde idi.  Timur&#8217;un Altın-Orda&#8217;yı parçalamasıyla Togay-Timur neslinden Hacı Giray Han,  adına para bastırarak(1441) hanlığı kurmuş ve Bahçesaray&#8217;ı başkent yapmıştır.  Hacı-Giray Han&#8217;ın 25 yıllık hâkimiyetinin ardından ölümüyle, oğulları arasında  taht kavgaları başlamış ve Nur Devlet ile Mengli Giray fetret devrinde  birbirleriyle mücadele etmişlerdir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Kırım ileri  gelenleri bu mücadeleyi önlemek için Osmanlılardan yardım isteyince, Fatih,  Gedik Ahmet Paşa komutasındaki donanmayı Kırım&#8217;a göndermiş, Kefe ile Azak,  Ceneviz ve Venediklilerden kurtarılmıştır (1475). Mengli Giray 1478 yılında  hanlığa getirilerek Kırım Hanlığı Osmanlı himayesine alınmıştır. 300 yıl süren  bu beraberlik, 1783&#8242;de Kırım&#8217;ın Ruslar tarafından ilhak edilmesiyle son  bulmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>2) EJDERHAN HANLIĞI<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>(Astrahan veya Hacı Tarhan Hanlığı)  (1466–1556)<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">AltınOrda  hanlarından Küçük Muhammed&#8217;in torunu Kasım Han tarafından 1466 yılında  kurulmuştur. Adını başkentleri olan Hazar kıyısındaki Ejderhan&#8217;dan alır.  Don-İtil-Kuban ırmakları arasındaki ticaretin yoğun olduğu bölgede kurulmasına  rağmen askerî ve siyasî güce sahip olamadıkları için hanlık 1556&#8242;da Rusya  tarafından işgal edilmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>3) KAZAN HANLIĞI  (1437–1552)<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Hanlık,  Batu Han&#8217;ın kardeşi Togay-Timur&#8217;un neslinden Uluğ-Muhammed tarafından  kurulmuştur (1437). Hanlık, Kazan merkez olmak üzere, İtil Bulgar Devletinin de  merkezi olan Kazan şehri hanlığa ismini vermiştir. Mahmud Han (1445-1461)&#8217;dan  sonra iç çekişmeler ve Rus baskısının artması, hanlığın sonunu hazırlamıştır.  1521&#8242;de kısa bir süre için Kırım Hanlığı&#8217;na bağlanan Kazan Hanlığı, Rus  tehlikesine karşı Osmanlılar tarafından himaye edilmişse de, IV. İvan, hanlığı  1552&#8242;de ele geçirmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>4) KASIM HANLIĞI  (1445–1681)<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Kazan  Hanlığı&#8217;nın kurucusu Uluğ Muhammed Han, 1445 tarihinde esir aldığı Rus knezini  bırakmak şartıyla Oka ırmağı üzerindeki Gorodets şehri ve etrafının, oğlu Kasım  Han&#8217;ın idaresinde bırakılmasını Ruslara kabul ettir-miş(1445), bu tarihten sonra  hanlık Kasım Han&#8217;ın adıyla anılmaya başlamıştır. Moskova Knezliği&#8217;ni kontrol  altında tutmak amacıyla Kazan Hanlığı&#8217;na, Kasım Hanı Şah Ali&#8217;nin kardeşi Can Ali  getirilmiştir. Kasım Hanlığı da 1552 yılında bütünüyle Rus nüfuzu altına düşmüş,  ancak hanlık 1681 yılına kadar şeklen devam etmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>5) SİBİR HANLIĞI (KÜÇÜM  HANLIĞI)<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">AltınOrda  Devleti&#8217;nin parçalanmasından sonra kurulan Sibir Hanlığı&#8217;nın bilinen ilk  hükümdarı Mamık oğlu Tabuga&#8217;dır. Hanlık, bugünkü Moğolistan&#8217;ın kuzeyinden  Si-birya&#8217;ya kadar uzanan bir bölgeyi içine almakta, ahalisinin büyük çoğunluğu  Kırgız, Yakut ve Kıpçak Türklerinden oluşmaktaydı. Hanlığın merkezi önce Tümen  şehri ve sonra Sibir olmuştur. Hanlık, Rus ilerleyişi karşısında Yadigâr Han  zamanında Çar İvân&#8217;ın hâkimiyetini tanımak zorunda kalmıştır (1555). Bunun  üzerine AltınOrda hükümdarı Ahmed Han &#8216;ın torunu Küçüm Han, Yadigâr Hanı yenerek  Sibir Hanlığı&#8217;nın başına geçmiştir(1563). Bu sebeple hanlık, Küçüm Hanlığı diye  de bilinmektedir. Bölgede İslâmiyet&#8217;i yayan Küçüm Han, önceleri Ruslara karşı  başarılı olduysa da, Küçüm Han&#8217;ın ölümünden sonra (1598), hanlığı ele  geçirmişlerdir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>6) NOGAY HANLIĞI<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Hanlığa  adını veren Nogay, AltınOrda Devleti&#8217;nin önemli komutanlarından biridir.  1259–1299 yılları arasında, devlet üzerinde söz sahibi olmuş olan Nogay,  AltınOrda Hanı Tokta ile anlaşmazlığa düşmesi sebebiyle giriştiği mücadelede  yenilerek öldürülmüştür fakat emrinde bulunan ve onun adıyla anılan boylar,  AltınOrda&#8217;nın parçalanması üzerine Nogay Hanlığı&#8217;nı kurmuşlardır. Hanlığın  başkenti, Yayık ırmağı deltasındaki Saraycık şehri idi. Ahalisi içerisinde,  çoğunluğu oluşturan Kırgız, Kıpçak Türkleri yanında Türkleşmiş Moğol kabilesi  Mangıtlar da bulunuyordu. Rusların Kazan Hanlığı&#8217;nı ele geçirmesiyle Nogaylar,  bir kaç kısma ayrılmışlardır. Bunlardan bir kısmı Büyük Nogay Ordası adı altında  Rus hâkimiyetini tanımışlardır (1557). Dağınık olarak yaşayan diğer Nogayların  önemli bir kısmı daha sonra Anadolu&#8217;ya göç ederek burada  yerleştirilmişlerdir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>b) Türkistan, Hindistan ve İran’daki  <o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>Gelişmeler<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>1) ÖZBEK HANLIĞI (ŞİBANİLER)  <o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>(1428–1599)<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Batu Han&#8217;ın  kardeşi Şiban soyundan gelen Ebulhayr Han devletin kurucusudur. Altınorda Hanı  Özbek Han&#8217;ın ahfadından oldukları için devlete onun ismini vermişlerdir.  Özbekler, 1428 yılında Ebulhayr&#8217;ı Sibir şehrinde han ilân et-mişler ve  Timurluların içine düştüğü karışıklıklardan yarar-lanan Ebulhayr Han da, 1431&#8242;de  Gürgenç dahil olmak üzere Harezm&#8217;e, 1447&#8242;ye doğru da Seyhun dolaylarında Sığnak  şehrinden Özkent&#8217;e kadar olan bölgeye hâkim olmuştur. Ancak 1457&#8242;deki Moğol  kabilelerin saldırısı yeterli direnç gösterilmediği gerekçesiyle Özbeklerin bir  kısmı Ebulhayr&#8217;ın hâkimiyetini tanımayarak kuzeye göç etmişler-dir. Bunlar kendi  başlarına buyruk hareket ettiklerinden dolayı Kazak diye anılacaklardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Ebulhayr  Han, Çağataylılar&#8217;dan Yunus Han&#8217;a karşı giriştiği mücadeleyi kaybederek 1468  yılında ölmüştür. Yerine geçen oğlu Şah-Budak Han ise Yunus Han ve Timurlulara  karşı ülkesini koruyamamıştır. Onun yerine geçen oğlu Muhammed Şibani Han, önce  Timurluların iç mücadelelerinden faydalanarak, Maverâün-nehr&#8217;i ele geçirmeyi  başardı (1500). Ardından Çağataylılar&#8217;ı yenerek Taşkent ve Sayram bölgelerini  (1503), Timurlular&#8217;ın elinden de Harezm, Belh ve Herat şehirlerini alarak  Türkistan&#8217;ın en büyük gücü haline gelmiştir. Ancak Şibani Han, Merv&#8217;de Safevi  Hükümdarı Şah İsmail ile yaptığı savaşı kaybederek öldü (1510).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Muhammed  Şibani Han&#8217;dan sonra büyük bir sarsıntı geçiren Özbek Hanlığı uzun bir süre iç  çekişmelerle istikrarsız bir dönem yaşamıştır. Muhammed Şibani Han&#8217;dan sonra  Özbeklerin en büyük hükümdarı olarak kabul edilen II. Abdullah Han zamanında  (1580–1598), hanlık eski gücüne kavuşmuştur. Fakat 1597 yılında Safevi Hükümdarı  Şah Abbas&#8217;a yenilmesi Özbek Hanlığı&#8217;nın parçalanmasına yol açmıştır. Sonuçta  Horasan Safevilerin, Taşkent ve civarı Kırgızların eline geçti. Diğer bölgelerde  müstakil hanlıklar kuruldu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>2) DİĞER ÖZBEK  HANLIKLARI<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>a. Hive Hanlığı  (1512–1873)<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Şibaniler  soyundan İl-Bars, Safevileri Harezm&#8217;den atmayı başararak, merkez Ürgenç şehri  olmak üzere Hive Hanlığı&#8217;nı kurdu (1512). Arab Muhammed Han zamanında  (1603–1623), hanlık merkezi kuraklık sebebiyle Hive şehrine nakledilmiştir.  Hanlık tarihinde iç çekişmeler, Özbek Hanlığı&#8217;na, Moğol Kalmuklar&#8217;a, Ruslar&#8217;a ve  İran&#8217;a karşı mücadeleler eksik olmamıştır. XVI. yüzyılın sonlarına doğru,  Amuderya&#8217;nın yatağını değiştirerek, Hazar Denizi yerine Aral gölüne dökülmeye  başlaması, bölgede ziraî ve iktisadî hayatın büyük ölçüde gerilemesine sebep  olmuştur. Hanlık, Afşar hanedanından Nadir Şah&#8217;ın Hive&#8217;yi ele geçirmesinden  sonra (1740) kısa bir süre İran&#8217;a bağlı kaldı. Deli Petro zamanından beri Orta  Asya&#8217;da gözü olan Ruslar, hileyle önce Hazar kıyılarında üs oluşturup ardından  1873 yılında Hive&#8217;ye saldırdılar ve hanlığı ele geçirdiler. Son Hive hanının  Kızılordu tarafından tahtan uzaklaştırılmasına kadar (1920) şeklen de olsa Hive  Hanlığı varlığını korudu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Hive  Hanlarından Ebu’l Gazi Bahadır Han (1643–1665), &#8220;Şecere-i Terakime&#8221; ve &#8220;Şecere-i  Türkî&#8221; adlı eserleriyle Türk tarih ve kültürüne büyük bir hizmette  bulunmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>b. Buhara Hanlığı (1599  -1868)<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">II.  Abdullah Han&#8217;ın ölümü üzerine (1598) baş gösteren iç çekişmeler ve taht  kavgaları Özbek Hanlığı&#8217;nın parçalanmasına yol açmıştı. Halkın ileri  gelenlerinin teklifi ile Astrahanlı Yar Muhammed&#8217;in oğlu Baki Muhammed hanlı-ğa  getirildi (1599). Böylece Buhara&#8217;da Şibani hanedanı ye-rine Astrahanlılar  hanedanı başlamış oluyordu. Bu haneda-nın Canıbeg kolu, İran hükümdarı Nadir  Şah&#8217;ın Buharayı işgaline kadar devam etmiştir. Diğer kolu olan Mangıt Ha-nedanı  ise 1753 yılında Muhammed Rahim Atalık&#8217;ın hâki-miyeti ele geçirmesiyle başlayıp,  1920 yılına kadar devam eder. Buhara ve Hive Hanlıkları, İran ve Ruslara karşı  Os-manlılar ile iyi ilişkiler kurmuşlardır. Ancak mesafenin uzaklığı daha sıkı  ilişkileri engellemiştir. 1868 yılında Rus hâkimiyetine düşen hanlık, 1920  yılında yeni Sovyet yöne-timi tarafından ortadan kaldırılmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>c. Hokand Hanlığı  (1710–1876)<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Hive ve  Buhara Hanlıkları arasındaki mücadelelerden bıkan bir kısım halkı etrafına  toplayan Şibani soyundan gelen Şahruh, Fergana&#8217;da Hokand merkez olmak üzere  bağımsız bir hanlık kurmayı başarmıştır (1710). Bir ara Çin hâkimiyetini tanımak  zorunda kalan hanlık, 1876 yılında Ruslar tarafından ortadan kaldırılmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>3) SAFEVİLER (1502–1732  )<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Devlet,  adını Erdebilli (İran) Şeyh Safiyüddin (ölm. 1334)&#8217; tarafından kurulmuş olan  Safeviyye Tarikatı&#8217;ndan almıştır. Şah İsmail, Akkoyunluların içinde bulunduğu  kargaşadan faydalanarak, gerek Akkoyunlu ve gerekse Karakoyunlulardan dağınık  Türkmen zümrelerini, propaganda ettiği dinî heyecanın katkısı ile bir araya  getirmeyi başarmıştır. Şah İsmail, çoğunluğu Anadolu&#8217;dan gitme Rumlu, Şamlu,  Tekelü, Ustacalu, Dulkadirli, Afşar, Kaçar, Bayburtlu, Varsaklar gibi Türkmen  aşiretlerinin de desteği ile Tebriz&#8217; i zapt ederek Safevi Devleti&#8217;ni kurdu  (1502).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Akkoyunlular&#8217;dan Azebaycan&#8217;ı  alan Şah İsmail, 1509&#8242;da Bağdat&#8217;ı ele geçirdi. 1510 yılında Özbek Hanı Şibani&#8217;yi  Merv yakınlarında ağır bir yenilgiye uğratarak sınırlarını Ceyhun nehrine kadar  genişletti. Anadolu&#8217;da Şiî propagandasının gittikçe artırması, Osmanlı Hükümdarı  Yavuz Sultan Selim&#8217;i harekete geçirdi. 1514 yılında Çaldıran&#8217;da yapılan savaşı  kaybeden Şah İsmail, ölümüne kadar (1524) bir daha toparlanamadı. Yerine geçen  Şah Tahmasb (1524 -1576), saltanatı süresince doğuda Özbekler, batıda da  Osmanlılar ile mücadele etti. Onun ölümü ile bir süre devam eden  karışıklıklardan sonra hükümdar olan I.Abbas dönemi (1587–1628) Safevilerin en  parlak dönemidir. Özbeklere ve Osmanlılara karşı başarılar yanında pek çok  alanda ilerlemeler kaydedilmiştir. Daha sonraki dönemler Osmanlılarla uzun süren  mücadeleler, taht kavgaları ve iç çekişmelerle geçmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">1732  yılında Afşarlar&#8217;dan olan Nadir Şah&#8217;ın iktidarı ele geçirmesiyle İran&#8217;da Safevi  Hanedanı yıkılmış Afşar Hanedanı başlamıştır. Nadir Şah, doğuda Türkistan ve  Hindistan&#8217;da büyük fetihler yapmıştır. 1779 yılında kurulan Kaçar Hanedanı ile  İran&#8217;da Türk hâkimiyeti 1925 yılına kadar kesintisiz devam etmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>c) Hindistan Türk Sultanlıkları Ve  Babürlüler<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Gur  Devleti&#8217;nin Kuzey Hindistan&#8217;daki Valisi Kutbiddin Aybeg tarafından kurulmuştur  (1206). Lahor ve Pencap&#8217;ı da ülkesine katan Aybeg&#8217;in 1210&#8242;da ölmesi üzerine,  oğlu olmadığı için yerine damadı Şemsüddin İl-Tutmuş, bütün Kuzey Hindistan&#8217;ı  elinde toplayarak Şemsiyye Hanedanı&#8217;nı kurdu (1211 -1266).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İl Tutmuş  zamanında devleti Delhi başkent olmak üzere, Pencap, Multan, Lahor yanında  kuzeyde Gazne&#8217;ye kadar uzanan bölgeleri içine alıyordu. İl-Tutmuş, Harezmşahlara  karşı ülkesini korumuş, Moğolların önünden kaçan kalabalık Türk kitlelerini  kabul ederek Hindistan&#8217;ın kuzeyinde Türk kültürünün gelişmesini sağlamıştır.  Halife tarafından Hindistan Sultanı olarak tanınan İl-Tutmuş, 1236 yılında  ölmüştür. Daha sonra kurulan Balaban Hanedanı döneminde (1266–1290), Moğol  saldırıları durdurulmuş, ülke imar edilmeye çalışılmıştır. Kalaç Türklerinin  Başbuğu Celaleddin Firuz&#8217;un iktidarı ele geçirmesiyle başlayan Kalaç Hanedanı  döneminde (1290–1320) Moğol akınları püs-kürtülüp, yeni fetihler  gerçekleştirilmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Kalaçlardan  sonra Gıyaseddin Tuğluk tarafından kurulan Tuğluk Hanedanı bir asra yakın  hâkimiyet sürmüştür (1321–1413). Türkistan&#8217;da Timur hâkimiyeti Hindistana Türk  göçünün kesilmesine sebep olmuştu. Bundan dolayı devlet içerisinde yerli  güçlerin ağırlığının artmaya başlama-sı üzerine Timur, Hindistan&#8217;a sefer yapmaya  karar verdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Timur 1398  yılındaki bu seferiyle Hindistan&#8217;da zayıflayan İslâm&#8217;ı güçlendirmek istiyordu.  Fakat Tuğluklulara ağır bir darbe indirmekle bağımsız devletçiklerin artmasına  zemin hazırlamıştır. Nihayet Delhi&#8217;de idarenin Afganlıların (Seyyid Ailesi)  eline geçmesi ile Tuğluk Hanedanı sona ermiştir (1414).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Hind-Türk  İmparatorluğu olarak da bilinen Babürlüler Devleti&#8217;nin kurucusu, Timurlular&#8217;dan  Fergana Beyi Ömer Şeyh Mirza&#8217;nın oğlu Zahüriddin Babür&#8217;dür. Renkli bir kişiliğe  sahip olan Babür, Türkçe yazdığı Vekayi adlı hatıratında, kendinin ve  askerlerinin Türk olması ile iftihar etmesine rağmen, kurduğu devleti batılı  tarihçiler tarafından yanlış ve kasıtlı olarak Moğol devleti olarak  adlandırılmaktadır. Babür, 1501 yılında Semerkant&#8217;ı ele geçirmesine rağmen,  Özbekler karşısında tutunamayarak 1519 yılında Hindistan&#8217;a gelir. Delhi Sultanı  Afganlı Lûdi hükümdarı ile uzun mücadelelerden sonra, Pencap&#8217;ın önemli şehirleri  yanında Delhi ve Agra&#8217;yı da alarak devletini kurmuştur (1526). Afgan emirlerini,  Hindu prenslerini ve yerel hâkimleri mağlûp eden Babür, Müslüman olmayanlara  karşı başarılarından dolayı Gazi unvanını almıştır (1527). Bir yıl sonra  hâkimiyetini Bengal&#8217;e kadar uzatan Babür, 1530 yılında başkent Agra&#8217;da ölmüştür.  Babür&#8217;den sonra yerine geçen oğlu Hümayun, Hindistan&#8217; da önemli fetihlerde  bulunmasına rağmen kardeşleriyle giriştiği iktidar mücadelesini kaybederek  Safevilere sığınmıştır (1540). Ancak bir müddet sonra Delhi&#8217;yi geri alarak  tekrar hâkimiyet kurmayı başarır (1555).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Onun yerine  geçen oğlu Ekber dönemi (1556–1605) devletin en parlak dönemidir. Ekber yaptığı  fetihlerle Hindistan Yarımadası&#8217;nın büyük bir bölümünü hâkimiyeti altında  birleştirdi. Aynı zamanda din, kültür, iktisat alanlarında büyük gelişmeler  kaydedildi. Dış işlerine de önem verilerek, Safeviler, Özbekler, Osmanlılar ve  Portekizliler ile münasebetler kurulmuştur. Oğlu Cihangir döneminde (1605–1627),  İngilizler Hindistan’da yer edinmeye başlamışlardır. Daha sonra gelen Şah Cihan  dönemi (1628–1658) mimarî, sanat ve siyaset alanlarında parlak bir dönemdir.  Osmanlılar ile kurulan yakın münasebetler sonucunda, dünyanın en güzel mimarî  eserlerinden sayılan Tâc-Mahal Türbesi&#8217;nin inşasında Osmanlı mimarları da görev  almıştır. Kardeşleri ile yaptığı mücadeleyi kazanarak tahta geçen Alemgir  döneminde (1658–1707), başarılı bir siyasî dönem geçirilmiştir. Ancak ondan  sonra Babürlülerin durumu bozulmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İç  çekişmeler, taht kavgaları, ayaklanmalar birbirini izlemiştir. 1723 yılında  devlet, Delhi ve Haydarabad olmak üzere ikiye ayrılmıştır. 1739 yılında İran  hükümdarı Nadir Şah&#8217;ın Kuzey Hindistan ve Delhi&#8217;yi ele geçirmesinin ardından  batılıların ülke üzerindeki baskıları artmaya başladı. 1766 yılında yapılan  Allahabad Antlaşması ile idarî hâkimiyet İngilizlerin eline geçti. Nihayet, 1858  yılında Hindistan&#8217;ın İngiltere&#8217;ye bağlanmasının ardından 1877&#8242;de Kraliçe  Victoria, resmen Hindistan İmparatoriçesi ilân edildi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.4pt; text-indent: 0.05pt; text-align: justify"><strong>1) KAZAK HANLIĞI VE YÜZLER  (CÜZLER)<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Ebulhayr  Han idaresindeki Özbekler, Moğol kabilelerinin saldırısı ile büyük kayıplar  vermişlerdi. Özbek uruğları arasında iç çekişmeler başlaması üzerine bunlardan  bir kısmı hanlıktan ayrılarak kuzeye göç ettiler (1457). Daha başka Türk  unsurların katılması ile güçlenen bu topluluklar, kendi başlarına buyruk hareket  ettiklerinden dolayı Kazak diye bilineceklerdir. Kazaklar bundan sonra Cuci  soyundan değişik hanlar idaresinde siyasî bir birlik hâlinde yaşamışlardır.  Kasım Han XVI. yüzyılın başlarında Kazakların tamamını hâkimiyeti altında  birleştirmeyi başarmıştır. 17. yüzyıl başlarında Tevkel Han zamanında güçlerini  daha da artıran Kazaklar, Maveraünnehir&#8217;e başarılı bir sefer düzenlemişlerdir.  Bu dönemde Kazaklar, üç orda hâlinde (cüz = yüz) teşkilâtlandırılmışlardır.  Bunlar Büyük Orda (Ulu Cüz) doğu da, Küçük Orda (Kiçi-Cüz) batıda, OrtaOrda  (Orta-Cüz) ise Taşkent merkez olmak üzere ortada bulunuyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">18.  yüzyıldaki Kalmuk istilâsı, Özbeklerin kuzeyindeki Kazakları perişan etmiş ve  cüzlerin birbirinden kopmasına yol açmıştır. Ruslar, Kalmuklar ile Kazakları  birbirine kışkırtarak, onları iyice zayıflatmıştır. Kazak ordalarından Küçük  Orda Hanı Ebulhayr&#8217;ın, yardım alma ümidiyle Ruslara taviz vermesi, Kazakların  Rus hâkimiyetine düşmüşlerine sebep olmuştur (1731).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Geri kalan  Kazaklar, Kırgızlar ile birlikte Buhara, Hive ve Hokand Hanlığı etrafında  toplanarak Ruslar&#8217;la mücadele etmişlerdir. Rus zulmüne karşı Kazak Türkleri pek  çok defa isyan etmişlerdir. Bunlardan 1783&#8242;te Sırım Batur önderliğinde Doğu  Kazakistan &#8216;da baş gösteren ayaklanma 15 yıl sürmüştür. 19. yüzyılın ikinci  yarısında Ruslar, Kazakların siyasî birliğine son vermişlerdir. Sovyetler  döneminde de Kazaklara karşı baskılar ve asimilasyon devam etmiştir</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>2) KIRGIZLAR<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">840&#8242;ta  Orhun-Yenisey&#8217;deki Uygurları yıkan Kırgızlar önce Karahıtay ve ardından da  13.yüzyılda Moğolların hâkimiyetinde yaşamışlardır. Timurlular dönemine ait  haklarında bir bilgi bulunmamaktadır. 16. yüzyılda ise başlarında Cengiz  soyundan Halil Sultan&#8217;ın bulunduğu bilinmektedir. Kırgızların kavmi teşkilâtı,  bugünkü şeklini 17. yüzyılda almıştır. Bu dönemde Kırgızlar, Sağ ve Sol olmak  üzere iki kola ayrılmışlardı. Kırgızlar, Sayan bölgesinde oturdukları eski  zamana ait uruğ (kabile) adlarını korumakla beraber diğer Türk toplulukları ile  de kaynaşmışlardır. Meselâ bunlardan, devlet tecrübesi olmayan bazı Altay ve  Yenisey Türkleri, Kalmuklar ile karışarak Oyrat adıyla anılmışlardır. Umumiyetle  Kazak hanlarının hâkimiyetleri altında yaşayan Kırgızlar, onlarla birlikte, 17.  yüzyılın sonlarında Moğol asıllı Kalmuklara karşı savaşmışlardır. Kalmuklar ile  olan savaş, dünyanın en uzun lirik destanı olan Kırgızların millî destanları  Manas&#8217;ın oluşmasını sağlamıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Hokand  Hanlığı&#8217;nın kuruluşunda Özbekler yanında Kırgız ve Kazaklar da yer almıştır  (1710). Orta Asya&#8217;da Kalmuk istilâsı Kazak ve Kırgızları yıpratmış, Rusya ve Çin  bundan faydalanarak onları boyunduruk altına almaya çalışmıştır. Sovyet  döneminde Bişkek merkez olmak üzere Karakol bölgesi, Fergana ve Hokand&#8217;ın bazı  bölgeleri ile Oş ve Pamir&#8217;in kuzeyini içine alacak şekilde Kırgızistan Sovyet  Sos-yalist Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu devlet 1991 yılında diğer Türk  Cumhuriyetleri ile birlikte bağımsızlığını ilân ederek Kırgızistan Cumhuriyeti  hâlini almıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 35.4pt; text-indent: 0.05pt"><strong>3) YAKA TÜRKMENLERİ  (TÜRKMENİSTAN)<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Büyük  Selçuklu Devleti&#8217;nin yıkılmasından sonra Türkmenlerin bir kısmı Mangışlak,  Maveraünnehir ve Horasan&#8217;da kalmışlardı. Bu bölgede diğer Türk boyları ile  birlikte önce Moğol, sonra da Timurlular hâkimiyetinde varlıklarını  sürdürmüşlerdir. 17. yüzyılın ikinci yarısından sonra Moğol asıllı Kalmukların  saldırılarına maruz kalmışlardır. Fakat bulundukları bölgelerin istilâlara karşı  daha korunaklı olması ve boylar hâlinde yaşamaları sebebiyle Türkmenler genelde  müstakil bir hayat sürmüşlerdi. Kopet Dağı çevresinde Yamud, İmralı gibi Türkmen  boyları ile bir araya gelerek güçlendiler. 1835&#8242;den itibaren İran ve Hive  Hanlığı baskısıyla Merv bölgesine doğru yayıldılar. Burada 1855&#8242;te Hive Hanlığı,  1860&#8242;ta da İranlıların saldırılarını savuşturarak istiklâllerini korudular. Bu  dönemde başlarında Kuşid Han bulunuyordu. Türkistan&#8217;daki Rus ilerleyişi  karşısında büyük direniş gösteren Türkmenler, 1879&#8242;da Göktepe&#8217;de Rusları ağır  yenilgiye bile uğratmışlardır. Daha sonra aynı mevkide yapılan savaşlarda  verilen kayıplar ve uğradıkları katliamlar sonucunda, Rus hâkimiyetini tanımak  zorunda kalmışlar-dır(1884). Çarlık döneminde Türkmenler, ağır baskılara maruz  kalmışlardır. Bu baskılar Sovyetler döneminde de devam etmiştir. Bu dönemde  Hazar kıyılarından Merv böl-gesine kadar uzanan bölgelerde Türkmenistan Sovyet  Sos-yalist Cumhuriyeti adıyla sözde bir devlet kurulmuştur. Bu devlet 1991  yılında bağımsızlığını ilân ederek Türkmenistan Cumhuriyeti adını almıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong>4) DOĞU TÜRKİSTAN <o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt"><strong>(KAŞGAR HANLIĞI)<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Uygur ve  Karahanlıların üzerinde kurulduğu Isık göl, İli Havzası ve Doğu Türkistan&#8217;ın bir  bölümü Çağatay Hanlığı&#8217;nın çöküşünden sonra, Duğlat emirlerinin hâkimiyetine  girmişti. Timur&#8217;dan sonra kendini toparlayan hanlığın idarecileri, putperest  Kalmuk, Oyrat gibi kabilelere karşı cihad eden Müslüman kimselerdi. Bunlardan  biri Veys Han&#8217;dır (1418–1428). Yerine geçen oğlu Esen Buğa (1429 -1462),  Timurlular ile mücadele etmiştir. 17. yüzyılda bu bölgelerde Hoca adı verilen  yerli kişiler hâkim idi. Mançu Sülâlesi boyunca (1644–1911) Çin&#8217;e bağlanan bölge  halkı daha sonra sık sık Çin&#8217;e karşı ayaklanmıştır. Bunlar&#8217;dan 1866 yılında  başlayan, Yakub Bey (Atalık Gazi) tarafından idare edilen ayaklanma önemlidir.  Türkistan&#8217;ın istiklâlini amaç edinen Atalık Gazi, kendini Kaşgar Hanı ilân  ederek önemli başarılardan sonra müstakil hale gelmiştir (1874). Fakat Çin, Rus  ve İngiliz kıskacına giren Atalık Gazi, çareyi İstanbul&#8217;a elçiler göndererek  (1870) Sultan Abdulaziz&#8217;e tâbi olmakta bulmuştur. Osmanlılar karşılık olarak, o  dönemde içinde bulundukları güç şartlardan dolayı silâh ve iktisadî öğretmenler  göndermekten başka yardım yapamamışlardır. Atalık Gazi&#8217;nin ölümünden sonra  ülkesi Çinliler tarafından tekrar işgal edilecektir (1877).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>5) AZERBAYCAN HANLIKLARI<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Azerbaycan  yani &#8220;odlar/ateş ülkesi&#8221; tıpkı Anadolu gibi çok eski devirlerden itibaren Türk  akınlarına sahne olmuş ancak, bölgenin Türkleşmesi XI. yüzyıldaki Selçuklu çağı  Oğuz-Türkmen yerleşmeleriyle gerçekleşmiştir. Moğol ve Timur idaresinden sonra  bölgede Karakoyunlu ve Akkoyunlular Türkmenleri hâkimiyet kurmuştur. Daha son-ra  kurulan Safevi Devleti ile Osmanlılar arasında sürekli mücadelelere sahne olan  Azerbaycan, Nadir Şah&#8217;ın ölümün-den sonra (1747) küçük hanlıklara bölünmüştür.  Bölgede güçlenen Ruslar, önce Azerbaycan&#8217;ın iç işlerine karışmaya başladılar.  Ardından Kuzey Azerbaycan&#8217;da yarım asır kadar birbirleri ile mücadele eden  hanlıkları, birebir hâkimiyetle-rine almışlardır. Böylece 1805&#8242;de Gence Hanlığı  ( Ziyadoğulları), 1806&#8242;da Kuba ve Bakü Hanlıkları, 1815&#8242;te Şeki Hanlığı (Hacı  Çelebi oğulları) ve 1822&#8242;de Karabağ Hanlığı (Cevanşir Beyleri) Ruslar tarafından  ele geçirildi. Rus ilerleyişi karşısında harekete geçen, İranlılar, Ruslara  peşpeşe yenilerek Gülistan ve ardından 1828 Türkmençay Andlaşması&#8217;nı imzalamak  zorunda kaldılar. Bu anlaşmayla Azerbaycan, Aras sınır olmak üzere kuzey ve  güney diye fiilen bölünmüş, Kuzey Azerbaycan&#8217;ı Ruslar işgal ederken, Güney  Azerbaycan İran&#8217;da kalmıştır. Güney Azerbaycan&#8217;da Hoy ve Tebriz&#8217;de Dünbüllü  Hanları, Erdebil&#8217;de Şeyhler gibi hanlıklar hüküm sürdüler. Bolşevik İhtilâli  üzerine Rus or-dularının Kafkaslardan çekilmesi ardından Azerbaycan Türkleri, 28  Mayıs 1918&#8242;de bağımsızlıklarını ilân ettiler. Bunda Nuri Paşa komutasındaki bir  Osmanlı birliğinin Bakü&#8217;ye girmesi etkili olmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İlk  bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti, 27 Nisan 1920 yılındaki kanlı Kızıl Ordu  işgaline kadar yaşamıştır. Sovyetler döneminde Azerbaycan Sovyet Sosyalist  Cumhuriyeti kuruldu. 1991 yılında ise bu devlet Azerbaycan Cumhuriyeti olarak  bağımsız bir Türk devleti hâline geldi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong>ANADOLU’NUN FETHİ, TÜRKLEŞMESİ  VE<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: center" align="center"><strong>TÜRKİYE SELÇUKLULARI  DEVLETİ<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>1- Anadoluya Yapılan İlk Türk  Akınları<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türklerin  Anadolu’ya ilk girişleri Selçuklulardan çok öncelere gitmektedir. Saka(İskit)  Türkleri M.Ö VII. Yüzyılda Kafkasya, Azerbaycan ve Doğu Anadolu’da hâkimiyet  kurmuşlardı.395’de batıya göçen Hunlar’ın bir kolu Erzurum üzerinden  Karasu-Fırat vadisi boyunca Malatya ve Çukurova’ya kadar gelmişlerdi.451 yılında  Kafkasya üzerinden gelen Ak Hunlar,466 tarihinde konar-göçer Ağaçeri Türk  boyları,575’den itibaren de Doğu Anadolu’ya gelen Sabar Türkleri, Selçuklu  fetihlerinden önce Anadolu’ya yerleşmişlerdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Emeviler ve  Abbasilerin hizmetine giren ilk Müslüman Türk komutanların Bizans ile  mücadelesi, Anadolu’ya yapılan akınların diğer devresini oluşturur. Özellikle  Abbasiler zamanında Bizans üzerine yapılan gazalarda Türk komutanları önemli rol  oynamıştır. Tarsus-Malatya-Erzurum hattı boyunca gerçekleşen mücadelede Sugur ve  Avasım adı verilen uc(sınır) bölgesine yerleştirilen Türkler, Batı Anadolu’ya  kadar uzanan akınlara katılmışlardır. Bu akınların başında Afşın, Vasıf et  Türkî, Kayıoğlu Ahmed, Haris, Buğa gibi Türk komutanları bulunmaktaydı. Bu  seferler neticesinde Anadolu’nun pek çok bölgesi harap hale gelmiş, bu durum  ileride yapılacak fetihler için kolaylık sağlamıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Selçuklu  hükümdarı Tuğrul Bey, Alparslan ve Melikşah zamanlarında Anadolu’ya dalga dalga  Türkmen akınları olmaktaydı. Abbasi ordularında İslam sınır boylarında gaza  yapan, Horasan gazileri ile de gönüllü olarak Rumlarla savaşanTürkler, artık  “yurt tutmak” maksadıyla kitleler halinde Anadolu’ya seferler  düzenlemekteydiler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Tuğrul Bey  Anadolu’nun yurt tutulacak bir bölge olduğuna karar vermiş, bu işin hızla  tamamlanması gerektiğine inanmıştı. Aslında sosyal ve siyasi şartlar da buna  zorlamaktaydı. Çünkü İslam ülkelerine doğru kalabalık gruplar halinde akan  Türkmen boyları, ister istemez, Müslüman halka da zarar veriyorlardı. Bunları  her zaman kontrol etmek mümkün olmamaktaydı. Durumdan Abbasi halifesi de  şikâyetçi idi. Türkmen kuvvetlerinin Bizans’a hem bu şikâyeti önleyecek, hem de  cihat ettikleri için itibarları yükselecekti. Neticede kendilerine yeni bir yurt  kazanacaklardı. Tuğrul Bey bunun için Anadolu’ya yakın olmak istedi ve başkenti  Rey’e taşıdı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Tuğrul  Bey’in İbrahim Yınal ve Kutalmış’ı Bizans’a karşı Anadolu’yu fethetmek için  görevlendirmesi ve bunlarında Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmının başarıyla  fethetmesi Türk tarihi bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. İbrahim Yınal ve  Kutalmış büyük bir Selçuklu ordusu ile Anadolu’ya girdiler. Erzurum’u aldıktan  sonra ilerlemesine devam eden ordu Pasinler’de Bizans ordusu ile büyük bir  savaşa tutuştu. Bu savaşta Bizans ordusu bozguna uğradığı gibi başkomutanları  esir alındı(1048).Pasinler Savaşı olarak tarihe geçen bu olay, Anadolu’nun  Türkler tarafından fethedilmeye başlandığının göstergesi olmuştur. Türkler bu  zaferden sonra Anadolu’nun yeni bir yurt olarak fethedilebileceğine inandılar.  Kısa zamanda Erzurum, Erzincan, Kemah ve Sivas bölgelerine kadar hâkimiyet  kurdular(1059).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Sultan Alp  Arslan 1064 yılında çıktığı Anadolu seferinde Ani, Van ve civarındaki bazı  kaleleri fethetti.1067 yılında ise Kayseri Türkler’in hâkimiyetine girdi. Türk  boyları akın akın Anadolu’ya girmeye devam ediyorlardı. Kendilerine yeni bir  yurt bulmuşlardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>2- Malazgirt Savaşı ve  Sonuçları<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Bizans  İmparatou Diogenes, Türklere kesin bir darbe vurmak istiyordu. Bu sebeble 200  bin kişilik büyük bir ordu hazırladı. Bu orduda Ermeni, Gürcü ve ücretli Frank,  Norman, Rus kıtalarının yanı sıra, Türk soyundan Uzlar ve Peçenek kuvvetleri de  bulunmaktaydı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Nihayet  Bizans ordusu doğuya sefere çıktı. Bu sırada Alp Arslan, Mısır seferine  çıkmıştı. Henüz Halep kuşatmasında bulunuyordu. Bizans ordusunun ilerleyişini  duyunca süratle geri dönmeye karar verdi. Yaşlı ve yorgun askerlerini bırakarak  emrindeki dinç kuvvetlerle Ahlât’a geldi Birkaç kez barış teklif ettiyse de buna  Alparslan’ın korkusuna yorumlayan Romanos Diogenes, barışı reddeti. Artık savaş  kaçınılmazdı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Barış  girişimlerinden bir sonuç alınamayınca her iki ordu Malazgirt’te 26 Ağustos 1071  günü karşı karşıya geldiler. Çarpışmalar sürerken Bizans ordusu içindeki Peçenek  ve Uz Türkleri Selçukluların saflarına geçtiler. Çetin bir mücadele olurken Türk  ordusu savaş taktiği olarak geri çekilmeye başladı. Bu sahte geri çekilmeye  aldanan Bizans İmparatoru Romanos Diogenes taaruza geçti. İhtiyatsızca yapılan  bu taaruzda imparator karargâhından oldukça uzaklaştı. Savaş meydanının çeşitli  yerlerine planlı ve düzenli bir şekilde yerleşmiş olan Türk askerleri Bizans  kuvvetlerini aralarına alarak 50000 kişilik Türk ordusu 200.000 kişilik Bizans  ordusunu büyük bir hezimete uğrattı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Alparslan,  imparatorun umduğunun aksine, ona çok iyi muamele etti; saygı gösterdi.  Aralarında yapılan anlaşmaya göre, imparator kurtuluş akçası(fidye) karşılığında  serbest bırakılacaktı. Ayrıca Bizans’ın elindeki bütün Müslüman esirler  salıverilecek ve Selçuklulara yıllık vergi ödenecekti. Ancak Türk askerlerinin  eşliğinde memleketine gönderilen Diogenes tahtından indirildi. Gözlerine mil  çekilerek hapse atıldı. Yerine geçenler bu anlaşmayı tanımadılar. Bunun üzerine  Türk komutanlara Anadolu’nun fethinin tamamlanması emri verildi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>a) Malazgirt Zaferinin  Önemi<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Malazgirt  Meydan Savaşı askeri, siyasi ve Türk-İslam tarihi bakımından çok önemlidir.  Tarihin kaydettiği en büyük imha muharebelerinden biridir. Muazzam Bizans  ordusu, sayıca çok az, fakat disiplinli Türk ordusu tarafından bozguna  uğratılarak yok edilmiştir. Burada üstün sevk ve idare gücünün rolünü  görmekteyiz.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Bizanslılar  haçlı zihniyeti ile hareket edip İslam dünyasını da ezmek amacını gütmüşlerdir.  Bu bakımdan savaş İslam ve Hristiyan dünyalarının karşılaşması şekline  dönüşmüştür. Nitekim camilerde ve kilislerde taraftar ordular için dualar  edilmiştir. Sonuç, İslamiyet’in zaferi olarak değerlendirilmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Savaşta  Peçenek ve Uzların Selçuklular tarafına geçmesi, savaşın sonucuna ne olursa  olsun Türk Milli Şuuru bakımından önemlidir. Dini duyguların çok baskın olduğu  bir çağda, Hristiyan olan Uz ve Peçenekler’in Müslüman olan Selçuklular’ın  tarafına geçmesinde dil, önemli bir rol oynamıştır. Bu davranış devrine göre çok  önemli bir hadisedir. Çok geniş coğrafyaya yayılmasına rağmen Türklerin öz  benliklerini ve milli şuurlarını korudukları görülmektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Malazgirt  Savaşı bir vatan savunmasıdır. Bizanslılar Anadolu’da çeşitli sürgün ve  baskılarla nüfusun boşalmasına sebeb olmuşlardır. Bu boşlukta Türkmenler  tarafından doldurulan birçok şehir tamamen Türkleşmişti. Anadolu’nun fetih  hareketlerinde üs olarak kullanılan Ahlat bunlardan birisidir. Bizans  İmparatoru’nun maksadı Selçuklu tehlikesini durdurmak değil Türk gücünü tamamen  ezmektir. Nitekim Türk elçisine “Barış ancak Rey şehrinde olur” şeklindeki  hitabı bunu açıkça göstermektedir. Bu bakımdan, 26 Ağustos 1922 ile 26 Ağustos  1071 arasında mahiyet bakımından hiçbir fark yoktur.1040’ta Dandanakan’da  kurulan devlet, 1071’de Türkiye’nin kapılarını açmış, 1176’da  korunmuş(Miryakefalon Savaşı),1922’de de bu toprakların ebedi Türk yurdu olduğu  bütün cihana bir kere daha duyurulmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt"><strong><span style="text-transform: uppercase">3-  Türkiye’de kurulan <o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt"><strong><span style="text-transform: uppercase">İlk  Türk Devletleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Malazgirt  Zaferi’nden sonra yapılan anlaşmaya Bizans’ın yeni yönetimi uymayınca, Sultan  Alp Arslan, komutanlarına Anadolu’nun tamamen fethedilmesi emrini vermişti. Alp  Arslan’ın yerine geçen Melikşah zamanında da bu fetih hareketleri devam  ettirildi. Kutalmışoğlu Süleymanşah ve kardeşi Mansur gibi hanedan üyeleri ile  Artuk Bey, Tutak, Danişment Gazi, Mengücek, Ebulkasım gibi komutanlar, emrindeki  Türkmenlerle Anadolu içlerine akınlar düzenlediler. Anadolu’nun fatihi olan bu  değerli komutanlar veya oğulları hâkim oldukları bölgelerde kendi devletlerini  kurdular. Bu devletler, Anadolu’da kurulan ilk Türk devletleridir. Melikşah’ın  ölümünden sonra (1092) bu Türkmen beylikleri daha bağımsız hareket etmişlerse de  çoğu siyasî bakımdan Irak Selçuklularına bağlıydılar. Anadolu’nun Türkleşmesinde  önemli rol oynayan ilk Türk devletleri, genellikle küçük, mahallî devletlerdi.  Ancak Saltuklular, Danişmentliler, Mengücekler ve Artuklular diğerlerinden daha  güçlü idi. Zamanla Türkiye (Anadolu) Selçukluları,<span>  </span>bu devletler üzerinde hâkimiyetini kurarak,  Anadolu’da Türk birliğini sağlamıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">A-  Danişmentliler (1072- 1178)<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Sivas  merkez olmak üzere Tokat, Niksar, Amasya ve Kayseri civarında kurulmuştur.  Devletin kurucusu Melikşah’ın komutanlarından Danişment Gazi Ahmed Bey&#8217;dir.  Rivayete göre Türkmenlere öğretmenlik yaptığı için Dânişmend Gazi diye anılan  Ahmed Bey, Türkiye Selçukluları Sultanı Süleymanşah’ın ölümüyle nüfuzunu daha da  artırdı. Ankara, Kastamonu, Çankırı’yı ele geçirdi. I.Kılıçarslan ile beraber  Haçlılara karşı savaştı ve Antakya Haçlı Prensi Bohemond’u esir ederek  Malatya’yı ele geçirdi. Yerine geçen oğlu Gazi Bey zamanında devlet en güçlü  devrini yaşamıştır (1104). Öyle ki Türkiye Selçukluları ve Bizans’ın iç işlerine  müdahale eder oldular. Gazi Bey, Haçlılardan Konya’nın geri alınmasına (1116) ve  taht mücadelesinde desteklediği I.Mesud’un burada sultan ilân edilmesine yardım  etti. Danişmentliler, her zaman Haçlılara ve Bizans’a karşı başarılar  kazanmışlar ve fethettikleri toprakların Türkleşmesini sağlamışlardı. Bu sebeple  Türkiye Selçukluları, Türkler arasında itibarı çok fazla olan Danişmentlileri en  büyük rakipleri olarak görmüşlerdir. Nitekim taht mücadelelerinden faydalanan  II. Kılıçarslan, Danişmentli şehirlerini ele geçirerek bu devlete son vermiştir  (1178).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">B-  Saltuklular (1072–1202)<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Beyliğin  merkezi olan Erzurum ve civarı, Alp Arslan’ın komutanlarından Ebûlkasım Saltuk  tarafından fethedilmişti. Oğlu Ali Bey ise devletin asıl kurucusu sayılır. Ali  Bey’in oğlu İzzettin Saltuk zamanında Saltuklular en güçlü dönemlerini  yaşamışlardır (1132–1174).<span>  </span>Bayburt,  Kars, Oltu, İspir, Tercan ve Trabzon havalisi beyliğe dahil edilmiştir. İzzettin  Saltuk, bölgedeki diğer Türk beyleri ile iş birliği yaparak Gürcülere karşı  başarılı savaşlar yaptı. Ayrıca Trabzon Rumlarıyla da mücadele etti. Gürcüler  üzerine sefere çıkan Türkiye Selçukluları hükümdarı II. Süleyman Şah, Saltuklu  Beyi Melikşah’tan Erzurum’u alarak bu devlete son vermiştir (1202).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">C-  Mengücekler (1072–1228)<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Alp  Arslan’ın komutanlarından emir Mengücek, Erzincan ve Kemah çevresini fethederek  bu devletin temelini atmıştır. Beylik hakkındaki ilk bilgiler oğlu İshak  zamanında başlar (1118–1142). Danişmentlilerin hâkimiyetini tanıyan İshak’ın  ölümünden sonra devlet iki kola ayrıldı (1142). Oğullarından Davud Erzincan ve  Kemah’a; Süleyman ise Divriği’ye hâkim oldu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>a) Erzincan-Kemah Kolu:</strong>  Şebinkarahisar’ı da içine alan bu kol, Alaaddin Keykubad tarafından ortadan  kaldırıldı (1228).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>b) Divriği Kolu:</strong> Bu kol hakkında fazla  bir bilgi olmamakla birlikte, 1250 yılına kadar Selçuklu hâkimiyeti altında  varlığını sürdürdüğü bilinmektedir. Mengücekler zamanında özellikle Erzincan ve  Divriği birer kültür ve ticaret merkezi durumuna gelmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">D-  Artuklular ( 1101 – 1409 )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Devlet  adını Oğuzların Döğer boyundan Eksük-oğlu Artuk Bey’den alır. Anadolu’nun  fatihlerinden olan Artuk Bey, hizmetlerinden dolayı Suriye Meliki Tutuş  tarafından Kudüs valiliğine getirilmişti. Ancak Kudüs’ün Fatımîlerin eline  geçmesi üzerine (1098) Artuk’un oğulları Sökmen ve İl-Gazi burada tutunamadılar.  Suriye’nin kuzeyi ve Güneydoğu Anadolu bölgesine geldiler. Selçuklular  tarafından kendilerine verilen bölgede, üç kol hâlinde, Artuklu devletini  kurdular. Hasankeyf-Amid (Diyarbakır) Artuklu Kolu (1101- 1231): Artuk Bey’in  oğlu Sökmen tarafından Hasankeyf’te<span>   </span>(Hısn-ı Keyfâ) kuruldu. Nurettin Mehmet zamanında, Selahaddin Eyyubî‘nin  de yardımıyla Diyarbakır (Amid) ele geçirildi (1183) ve burası Artukluların  merkezi oldu. Eyyubîler Hasankeyf ve Amid’i ele geçirerek bu kola son verdiler  (1231).Sökmen ve oğulları Haçlılar’a karşı mücadeleleriyle ün kazandılar.  Nitekim Sökmen, Türkmen liderlerinden Çökürmüş ile birlikte, Urfa Haçlı Kontu  II. Boudain’i esir etmeyi başarmıştır. Artuklular zamanında Diyarbakır ve  çevresi Türk kültürünün en önemli merkezi hâline gelmişti. Mardin Artuklu Kolu  (1108–1409):Artuklu şubeleri içerisinde en güçlü ve uzun ömürlü kolu oluşturur.  Artuk Bey’ in diğer oğlu İl-Gazi tarafından Mardin’de kurulmuştur(1108). İl-Gazi  Halep halkının isteği üzerine Halep’e girmiş ve oğlu Temurtaş’ı burada  bırakmıştır. Oğlu Temur- taş, İl-Gazi gibi bölgedeki Haçlılarla mücadele etmiş;  1144’de Urfa’yı Haçlılardan alması İslâm dünyasında sevinçle karşılanmıştır.  Güçlü devletlerarasında kalan Mardin Artukluları, Eyyubîler ve Selçukluların  hâkimiyetini tanımışlardı. <st1:metricconverter style="background-position: left bottom; background-image: url('res://ietag.dll/#34/#1001'); background-repeat: repeat-x" tabindex="0" w:st="on" productid="1243’">1243’</st1:metricconverter> de ise  İlhanlılar’a bağlandılar. Nihayet, Mardin’i alan Karakoyunlular bu devlete son  verdiler (1409). Harput Artuklu Kolu (1185–1234): Hasankeyf koluna hükümdar  olamayan Ebûbekir, Harput’a gelerek, Harput Artuklu kolunu kurmuştur (1185).  Alaaddin Keykubad’ın Harput’a girmesiyle bu kol sona ermiştir (1234).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">E-  Sökmenliler (1100–1207)<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Sultan Alp  Arslan’ın yeğeni Kutbettin İsmail’in komutanlarından Sökmen El -Kutbî  tarafından, Van Gölü havzasında kurulmuştur. Sökmen, Müslüman  Mervanoğulları’ndan Ahlat’ı alarak burayı merkez yaptığından bu beyliğe Ahlat  Şahlar veya Ermen Şahlar da denilmektedir. Son Sökmen beyi İzzettin Balaban  zamanında idare Eyyubîler’in eline geçmiştir. (1207)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">F-Togan-Arslanoğulları Dilmaçoğulları  (1084–1394)<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Bitlis-Erzen dolaylarında  kurulmuştur. Beyliğe adını veren Dilmaçoğlu Mehmet Bey, Malazgirt Savaşı’na  katılmış komutanlardandır. 1104 yılında başa geçen Mehmet Bey’in oğlu Togan  Arslan, büyük bir üne sahipti. Bu sebeple kendi soyundan gelen Erzen beyleri  için Togan-Arslanoğulları denmiştir. Gürcü ve Haçlılarla mücadele eden bu  beylik, oldukça uzun ömürlü olmuştur. Selçuklulardan sonra Harzemşah ve İlhanlı  hâkimiyetine girmişler; Akkoyunlular tarafından beyliğe son verilmiştir  (1394).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">G-  İnaloğulları (1103–1183)<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Diyarbakır  ve çevresinde kurulmuştur. Suriye Selçuklu meliki tarafından Amid (Diyarbakır)  valiliğine getirilen Tuğ Tegin, Haçlılarla mücadele için ayrıldığı şehri Türk  beğlerinden İnal’a vermişti. İnal Bey 1103’de Amid’de kendi hükûmetini kurdu.  Yaklaşık 80 yıl süren beylik, Amid’in Selahaddin Eyyubî tarafından ele  geçirilmesiyle sona ermiştir (1183). İnaloğulları, Amid’de(Diyarbakır)<span>  </span>birçok eser bırakmıştır. Onlar zamanında  şehirde 40 bin ciltlik bir kütüphane kurulmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">H-  Çubukoğulları (1085–1113)<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Beyliğe  adını veren Emir Çubuk, Anadolu’nun fethinde ve özellikle Amid’in (Diyarbakır)  ele geçirilmesinde önemli rol oynamıştır. Bir ara Selçuklular adına Amid askerî  valiliğine de getirilen Emir Çubuk, Harput merkez olmak üzere Palu, Arapkir ve  Çemişkezek’te kendi hükûmetini kurmuştur. Oğlu Mehmed Bey zamanında Artuklu  Belek Gazi, Harput’u ele geçirerek beyliğe son vermiştir<span>  </span>(1113).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">İ-  İnançoğulları (1262–1335)<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Kurulduğu  yerden dolayı Lâdik -Denizli Beyliği adıyla da bilinir. Bu bölge Malazgirt  Savaşı’ndan kısa bir süre sonra Türkleşmiştir. Nitekim Denizli bölgesine 200 bin  çadır halkının yerleştiğini dönemin kaynakları yazar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">1262  yılında Selçuklulara karşı ayaklanarak, İlhanlı hâkimiyetine geçen Mehmet Bey,  devletin kurucusudur. Mehmet Bey’in torunu olan İnanç (Yinanç) Bey, beyliğe  ismini vermiştir. Germiyanlıların ilhakıyla İnançoğulları beyliği sona ermiştir  (1335).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">K-  Çaka Bey (1081–1097)<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İzmir ve  çevresinde kurulduğundan İzmir Beyliği olarak da anılır. Oğuzların Çavuldur  boyuna mensup olan Çaka Bey, uzunca bir müddet kaldığı İstanbul’dan kaçarak,  İzmir’ e gelmiş ve burada beyliğini kurmuştur (1081). Bizans tahtını ele  geçirmek için Peçeneklerle ittifak kurmuşsa da amacına ulaşamamıştır. Ancak  oluşturduğu donanma ile Midilli, Sakız, Sisam, Rodos gibi Ege adalarını ele  geçirmiştir. Bu güçlü düşmandan kurtulmak isteyen Bizans, damadı olan  I.Kılıçarslan’ı aleyhine kışkırtmıştır. Bir rivayete göre Kayınpederi Çaka Bey’i  yanına çağıran I. Kılıçarslan,<span>  </span>onu  hileyle öldürtmüştür. Ancak bazı kaynaklarda Çaka Bey’in ölmediği ve Bizans  donanmasının kuşatmasındaki İzmir’i teslim ettiği yazar (1097).Çaka Bey,  Anadolu’daki ilk Türk denizcisi, kurduğu donanma ise ilk donanma olarak kabul  edilmektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">L-  Tanrıvermişoğulları<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Çaka Bey’in  İzmir’de hâkimiyetini kurduğu yıllarda Tanrı-bermiş adlı bir Türk komutanı da  ele geçirdiği Efes’te beyliğini kurmuştu. Bizans’ın sahil bölgelerine yolladığı  donanma Efes’i ele geçirince bu beylik de ortadan kalkmıştır ( 1097).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">4-  Türkiye’de Kurulan İlk Türk Beyliklerinin Önemi<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türkiye’de  kurulan ilk Türk beylikleri görüldüğü gibi kısa ömürlü devletçiklerdir. Söz  konusu beylikler, çok zaman, birbiriyle savaşmışlardır. Birinin siyasi ve askeri  başarısı diğer beylikleri rahatsız etmiştir. Bu durum Anadolu’da sürekli bir  huzursuzluğa sebeb olmuştur. Ancak, kuruldukları merkezlere kuvvetle sahip  çıkmışlar, kültür ve imar çalışmalarına önem vermişler, Anadolu’ya Türk mührünü  silinmeyecek şekilde vurmuşlardır. Başta Bizans olmak üzere çeşitli Hristiyan  unsurlarla mücadele etmişlerdir. Haçlı ordularına karşı yekvücut olup  direnmişler, onların tahribatını hızla onarmaya çalışmışlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türkiye’de  Türkmenlerin hayatı çok çetin geçmiştir. Uzun yıllar iç karışıklıklar ve dış  düşmanlarla uğraşılmıştır. Bütün bunlara rağmen, Hristiyan unsurlara kin  besleyip düşmanca davranmamışlardır. Bu davranışları Türklerin Anadolu’yu  yönetmede rakipsiz olduklarını göstermiştir. Şayet Türkmen beyleri başarılı  yönetim sergileyemeselerdi Anadolu’nun Türkleşmesi çok zor gerçekleşirdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>5- TÜRKİYE SELÇUKLULARI  DEVLETİ<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Malazgirt  Zaferi’ni takip eden yıllarda, Selçuklu komutanları emrindeki Türkmenlerle  birlikte Anadolu’nun büyük bir kesiminde fetih hareketlerine girişmişlerdi.  Yukarıda da bahsettiğimiz gibi özellikle Doğu ve Güney doğu Anadolu bölgelerinde  birçok Türk devleti kurulmuştu. Orta ve Batı Anadolu akınları ise Artuk Bey ve  Tutak tarafından yönetilmekteydi. Ordusu Malazgirt’te büyük ölçüde dağılmış,  taht mücadeleleri ile çalkalanan Bizans,<span>   </span>bu akınlara karşı koyacak güçten yoksundu. Artuk Bey’in bölgeden  ayrılmasından sonra, Süleyman Şah ve kardeşleri, Melikşah tarafından Anadolu’nun  fethiyle görevlendirildiler. Böylece Türkiye Selçuklularının temeli atılmış  oldu.<strong><o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>A- Türkiye Selçuklu Devletinin  Kuruluşu<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türkiye  Selçuklularının kurucusu olarak bilinen Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Selçuklu  hanedanına mensuptu. Dedesi Arslan Yabgu, hile ile Gazneliler tarafından  yakalanıp, tutsak alınınca, Selçuklu tahtına yeğenleri Tuğrul ve Çağrı Beyler  geçmişti. Arslan Yabgu’nun ailesi bu olayı hiçbir zaman unutmadı. Nitekim Arslan  Yabgu’nun oğlu Kutalmış, Alp Arslan’ın hükümdarlığını kabul etmeyerek isyan  etmiş ve savaş sırasında ölmüştü(1063). Melikşah, Kutalmış’ın oğullarını  Anadolu’nun fehtinde görevlendirerek, hem bu ailenin gönlünü almış hem de  merkezden uzaklaştırarak, olası bir taht mücadelesinin önüne geçmiş oluyordu.  Ayrıca Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmenler de bu yolla, Anadolu’ya sevk ediliyordu.  Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve kardeşleri Mansur,<span>   </span>Alpdilek ve Dolat, önceleri Fırat ırmağı boylarında ve Urfa civarında  fetihlerde bulundular. Bizans’ın elindeki Antakya’yı kuşatarak, burayı vergiye  bağladılar (1074).<span>  </span>Süleyman Şah daha  sonra Batı Anadolu’ya yönelerek Bizans’a karşı topraklarını genişletir.  İstanbul’un yanı başındaki İznik’in fethiyle burası merkez yapılır ve böylece  Türkiye Selçukluları fiilen kurulmuş olur (1075). Süleyman Şah’ın, devletin  sınırlarını Üsküdar ve Kadıköy’e kadar genişlettiğini duyan Türkmenler akın akın  Anadolu’ya göçüyor, ülkede Türk nüfusu sür’atle çoğalıyordu. Onun adil yönetimi,  Müslüman olmayan kitleleri de kendine çekiyordu. Bizans’ın köle muamelesi  yaptığı köylüler, Selçuklu yönetimi altında hürriyetlerini kazanıyor, toprak  sahibi oluyorlardı. Bizans tahtına geçen Aleksi Komnen, her geçen yıl itibarını  ve topraklarını artıran Süleyman Şah ile bir anlaşma imzalamak zorunda kalır  (Dragos Anlaşması) . Anlaşmaya göre Selçuklular, İstanbul Boğazı’nı terk ederek  Dragos Suyu’na çekilecek, karşılığında ise Bizans’tan vergi alacaktır (1081).  Süleyman Şah, Bizans ile anlaşma yaptıktan sonra yeniden Doğu seferine çıktı.  Ermeniler’in elindeki Antakya’yı ele geçirdi (1084). Antakya ile beraber  Çukurova’nın tamamı Selçuklu hâkimiyetine girdi. Antakya’dan vergi alan Halep  emiri Şerifüddevle, bu durumu kabul etmeyerek Süleyman Şah ile savaştı. Ancak  savaş alanında öldü. Süleyman Şah Halep’i kuşattı. Kendi hâkimiyet sahasındaki  Halep’in kuşatılması üzerine Suriye Selçuklu Meliki Tutuş, Artuk Bey‘le beraber  harekete geçti. Haleb yakınında yapılan savaşta Süleyman Şah yenildi.  Üzüntüsünden kendi hayatına kıydı (1086).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Sultan  Melikşah, kendine bağlı beylerin birbiriyle mücadele etmesinin Selçuklu  hâkimiyetini sarsabileceği endişesiyle duruma müdahale etmek üzere Suriye’ye  gelir ve neticede hanedan üyelerinin hak talep ettiği Antakya, Halep ve Urfa’yı  merkeze bağlar. Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın oğulları Kılıçarslan ve Kulan  Arslan’ı (Davud) yanına alarak geri döner. Böylece Anadolu Selçukluları  Melikşah’ın ölümüne kadar merkezden gönderilen komutanlar tarafından idare  edilmek istenir. Fakat bu maksatla Anadolu’ya gönderilen Porsuk ve Bozan bunu  başaramazlar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Sultan  Melikşah’ın vefat etmesi üzerine, Kılıç Arslan ve kardeşi 6 yıldır gözetim  altında bulundukları İsfehan’dan Anadolu’ya dönerler (1092).I.Kılıçarslan,  İznik’te tahta çıkarak, Türkiye Selçuklularının hükümdarı olur. Büyük Selçuklu  Devleti ile gizliden gizliye sürdürülen hâkimiyet mücadelesi Melikşah’ın  ölümüyle aşikâr bir hâl almış ve Türkiye Selçukluları artık müstakil hareket  etmeye başlamıştır. I.Kılıçarslan, kuvvetli bir donanma inşa eden Çaka Bey’in  kızını alarak, onunla ittifak kurdu. Ancak Bizans’ın kışkırtmasıyla, Anadolu  hâkimiyetine engel gördüğü Çaka Bey’i daha sonra ortadan kaldırdı (1093).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Marmara  kıyısında oluşturduğu donanma ile güçlenen I.Kılıçarslan, Bizans’a yöneldiği  esnada kendisini Haçlılar gibi büyük bir tehlike bekliyordu. Vatan kurma  aşamasında olan Selçuklular Haçlı seferleriyle büyük bir darbe yedi. Batı  Anadolu ve Marmara elden çıktı. Selçuklular iç bölgelere çekilmek zorunda  kaldılar. Kalabalık Haçlılar karşısında şehirler harap hâle geldi; sayısız can  ve mal kaybı oldu. Suriye, Mısır ve Filistin’de birçok şehir Haçlıların eline  geçti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>B- Haçlı Seferleri, Sebebleri,  Sonuçları<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Hristiyanlarca kutsal sayılan  topraklar VII. yüzyıldan itibaren Müslüman devletlerin kontrolündeydi. Kudüs ve  çevresi Hristiyanlar için çok önemliydi. Orta Çağ’da Avrupalılar kutsal  beldelerini Müslümanların elinden almak için çeşitli askeri seferler  düzenlediler. Sefere katılan askerler zırhlarına haç işaretini işletmişlerdir.  Haç Hristiyanları hilal de Müslümanları temsil ediyordu. Bunun için  Hristiyanlara Ehl-i Salip(Haç Sahibi) denmişti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İşte, başta  Küdus olmak üzere Hristiyanlarca kutsal sayılan beldeleri geri almak üzere  1096–1270(174 yıl) yılları arasında düzenlenen sekiz Hristiyan askeri seferine  Haçlı Seferleri adı verilmektedir. Bu seferlerin siyasi, sosyal ve ekonomik  birçok sebebi vardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Müslümanların Filistin, Suriye  ve İspanya’nın yanında Anadolu’yu fethetmeleri Avrupa’da büyük endişe  uyandırmış, Hristiyanlık şuuru incinmişti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İslam  ülkeleri zenginlik ve refah içerisindeydi. Avrupalıların ziraatleri ilkel,  sanayileri yok denecek kadar azdı. Tek zengin Hristiyan ülkesi Bizans’tı.  Müslümanlar, Akdeniz’i, İpek ve Baharat yollarını idaresi altına almışlardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Hristiyanlarca kutsal sayılan  Kudüs’ün Müslümanların elinde bulunması haysiyet kırıcı olarak nitelendiriliyor  ve kurtarılması gerektiğine inanılıyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Bütün bu  duyguları harekete geçiren en önemli hadise, Türklerin Bizans’ı zorlayıp İznik  merkezi olan bir devlet kurmasıydı. Çünkü Marmara ve Adalar denizlerini geçip  Avrupa’ya sarkacak Türk kuvvetlerinin önünde hiç kimse duramayacaktı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Hristiyanlarda birlik  olmamakla beraber, İslam dünyasında da durum pek farklı değildi. Büyük Selçuklu  Devleti, iç karışıklarla çalkanıyor, Fatimiler, Selçuklulara karşı düşmanca  hareket ediyordu. Dünya bu siyasi ve sosyal şartlarda iken Katolik dünyasının  lideri Papa II. Urbanus harekete geçti. Kudüs’ün Müslümanların elinde olmasını  bütün felaketlerin temel sebebi olarak gösterdi. Dini duygular siyasi amaçlar  için alabildiğine sömürüldü. Hristiyan taasubu körüklendi; Müslüman, özellikle  Müslüman-Türk düşmanlığı aşılandı. Hristiyanlar, Kudüs’ü geri aldıkları takdirde  esenliğe kavuşacaklarına, Doğu’nun zenginliklerine sahip olacaklarına  inandırıldı. Böylece 174 yıl sürecek olan seferler başlatıldı<span style="font-size: 10pt; color: black"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><span style="font-size: 10pt; text-transform: uppercase; color: black"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>a) İlk Haçlı Seferi</strong>: Bizans İmparatoru  Aleksi Komnen, Türk ilerleyişini durdurmak için Papa II. Urban’dan yardım  istemişti. Papa bir çağrıda bulunarak Türklere karşı harekete geçilmesini  sağladı. Böylece Haçlı seferleri başlamış oluyordu. Piyer L’hermit  liderliğindeki sayıları yüz binleri bulan çapulcu ve düzensiz kitlelerden oluşan  ilk Haçlı grubu İstanbul’a ulaştı(1096). Bu sırada I.Kılıçarslan,  Danişmentlilere karşı Malatya kuşatmasında bulunuyordu. Haçlı ordusunun  geldiğini duyunca hemen geri döndü. İlk Haçlı kitlesinin tamamına yakını  sultanın kardeşi Davud tarafından yok edildi. Ancak arkadan gelen ve sayıları  yüz binleri bulan asıl Haçlı ordusu İznik’i ele geçirdi (17 Haziran 1097).  I.Kılıçarslan Haçlı ordusunu Eskişehir (Doreleon) yakınında karşıladı. Onları  bozguna uğrattıysa da sayıları oldukça fazla olan Haçlılar karşısında geri  çekilmek zorunda kaldı. Bundan sonra Haçlılara karşı vur kaç taktiği uygulandı.  Yıpratma savaşıyla Haçlılara büyük zayiat verdiriliyordu.<span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Arial"> </span>Ancak Konya,  Urfa, Antakya gibi şehirlerin düşmesine engel olunamadı. Nihayet Haçlılar,  Fatımîlerin elindeki Kudüs’e ulaştı ve burayı işgal ettiler(15 Temmuz 1099).  Haçlılar ele geçirdikleri yerlerde, Haçlı kontluklarını kurdular.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>b) İkinci Haçlı Seferi:</strong> Türkler’in Urfa  Kontluğu’na son vermeleri üzerine düzenlendi. Almanya İmparatoru ve Fransa kralı  bu sefere katıldı.225.000 kişilik Haçlı ordusu Sultan I.Mesud’un şiddetli  direnmesiyle karşılaştı. Almanya İmparatoru yenilip İznik’e kaçtı. Fransa kralı  bu neticeyi öğrenince batı yönünden Antalya’ya indi. Bir kısmı gemi ile  Suriye’ye gitti. Bunlardan bazıları İslamiyet’i kabul etti.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>c) Üçüncü Haçlı Seferi: </strong>Mısır sultanı  Selahaddin Eyyübi’nin Kudüs’ü geri alması üzerine(1187) düzenlendi. Alman  imparatoru Frederik Barbaros İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişard ve Fransa  kralı Filip Ogüst’ün komuta ettikleri bu sefer çok meşhurdur. Haçlı ordusu  Türkiye’ye girdiğinde, karşılarında Sultan II. Kılıç Arslan’ı buldu. Kılıç  Arslan düşmanı gerilla savaşları ile yıpratıp sarsmaya başladı.Fakat Haçlılar  taht şehri Konya’ya girdiler;ancak kaleyi zaptedemediler.Alman İmparatoru  Silifke’de boğuldu.Fransa ve Almanya kralları deniz yoluyla Filistin’e  ulaştılar.Selahaddin Eyyübi’den Kudüs’ü alamayacaklarını anlayınca geri dönmek  mecburiyetinde kaldılar.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>d) Dördüncü Haçlı Seferi:</strong> Eyyübilerin  Filistin ve Suriye’deki faaliyetleri ve fetihleri üzerine, Papanın teşviki ile  düzenlendi. Bu sefer Hristiyan dünyası için tam bir yüz karasıdır. İstanbul’a  gelen Haçlılar kutsal beldelere gitmekten vazgeçtiler. Dünyanın en büyük şehri  olan İstanbul’un zenginliği gözlerini kamaştırmıştı. Kukla bir imparator tayin  ettiler. Katolik Latinleri sevmeyen halk ayaklandı. Haçlılar yerli ahaliyi  kılıçtan geçirdiler, şehrin zenginliğini insafsızca yağmaladılar. Kiliseleri de  soydular. Milyonluk ve bayındır bir belde olan şehir harabeye döndü. İstanbul’da  bir Latin İmparatorluğu kurdular(1204).Bunun üzerine Bizans İmparatorluk hanedan  mensupları Anadolu’ya kaçtılar. İznik’te ve Trabzon’da iki devlet kurdular.  İznik İmparatorluğu Selçukluların da desteğini sağlayarak Latinlerle  mücadelesini sürdürdü.1261’de Latinleri İstanbul’dan kovdular.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Bunların  dışında V.(1217–1221),VI.(1228–9),VII.(1248–1254) ve VIII.(1270) Haçlı Seferleri  düzenlemişse de ilk dördü kadar önemli olmayıp Türkiye Selçuklu Devleti’ni  yakından ilgilendirmemektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>C- Türkiye Selçuklularının Altın  Çağı<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>a) I. Alaaddin Keykubad Zamanı</strong>:  Kardeşler arası mücadelede İzzeddin Keykavüs’ün tarafını tutan devlet adamları,  Alaaddin Keykubad’dan çekinmekteydiler. Buna rağmen vezir Seyfeddin Ayaba’yı  tutuklu olduğu Malatya’ya gönderdiler. Vezir Ayaba, Alaaddin Keykubad’a intikam  almayacağına dair ahidnâme (sözleşme) imzalattı. Böylece Alaaddin Keykubad  Selçuklu tahtına geçti (1220) .Alaaddin Keykubad, devlet işlerinde mutlak hâkim  olmak istiyordu. Bu sebeble anlaşmaya rağmen, bir kısım devlet adamını ve  komutanları tasfiye etmeye karar vermişti. Düzenlediği bir eğlencede, başta  veziri Seyfeddin Ayaba olmak üzere bunların hepsini hapsedip, öldürttü (1223 ).  Bu hareketi, devletin güçlenmesini sağlamıştır. Moğol tehlikesinin yaklaşması  üzerine Keykubad,<span>  </span>Konya, Sivas, Kayseri  gibi şehirleri surlarla çevirdi. Anadolu’nun doğusundaki kaleleri onarttı veya  yenilerini yaptırdı. Keykubad, Lâtin işgalinden sonra Rumların eline geçen  Kolonoros (Kandelor) kalesini kuşattı. Burası askerî ve ticarî bakımdan büyük  öneme sahipti. 100 mancınıkla kuşatılan Kolonoros, 1223’de Selçukluların eline  geçti. Burada bir tersane kuruldu, şehrin surları yenilendi. Selçuklu sultanının  adından dolayı buraya Alâiye denildi (Bugünkü Alanya). Alaiye devletin kışlık  merkezi oldu. Tersanelerde yapılan gemilerle hem ticarî faaliyetler hem de  askerî faaliyetler hız kazanmıştır. Kırım’daki Sogdak limanına, Sinop’tan bir  donanma gönderildi. Emir Çoban komutasındaki donanma Soğdak’ı ele geçirdi.  Çevredeki Rus knezlikleri (prenslik) itaat altına alındı (1224). Buraya  tüccarlar ve din adamları gönderildi. Bu sefer Selçukluların düzenlediği ilk  denizaşırı seferdir. Güneyden gelen tüccarlar, Ermeniler tarafından saldırıya  uğramaktaydı. Bu nedenle, Keykubad, komutanlarından Çavlı ve Ertokuş’u Ermeniler  üzerine gönderdi İçel ve çevresi alınarak buraya Türkmenler yerleştirildi  (1226). Aynı yıl Diyarbakır (Amid) Artukluları, Eyyubîlere bağlanmak isteyince,  Keykubad doğu seferine çıktı. Eyyubî-Artuklu ordularını yenerek, Artukluları  tekrar kendisine bağladı. Ancak Moğol tehlikesi gittikçe yaklaşmaktaydı. Bu  sebeple doğudaki kaleleri onarttı. Moğollara karşı Eyyubîlerle ittifak kurma  gereğini duydu. Esir ettiği Eyyubî komutanlarını serbest bıraktı. Melik Adil’in  kızıyla evlenerek, ittifakı daha da güçlendirdi. Erzincan ve Kemah’ı alarak  Mengücekli Beyliğini topraklarına kattı (1228). Böylece Moğollara karşı alınacak  tedbirler tamamlanmış oluyordu. Moğol istilâsına uğrayan ülkesini terk etmek  zorunda kalan Celaleddin Harzemşah, Doğu Anadolu bölgesine gelmişti. Alaaddin  Keykubad, Moğol tehlikesinin büyüklüğünü bildiğinden Eyyubiler’den sonra  Harzemşah Celaleddin‘e de ortak hareket etme teklifinde bulundu.<span>  </span>Ancak Celaleddin, kendisini Büyük  Selçukluların vârisi gördüğünden, Türkiye Selçukluları’nı hâkimiyeti altına  almak istiyordu. Selçukluların Erzurum hâkimi Cihanşah’ın da kendine katılması  ve kışkırtmaları onu daha da cesaretlendiriyordu. Ancak 1230’da yapılan  Yassıçemen Savaşını Türkiye Selçukluları kazandı. Alaaddin Keykubad zamanı, her  açıdan Selçuklular’ın en parlak dönemini oluşturur. Anadolu‘daki Türk siyasî  birliği tamamen gerçekleşmiş, devlet en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Ülkenin  dört bir yanında imar faaliyetleri hız kazanmıştır. Uzak görüşlülüğü sayesinde  Moğol tehlikesi onun zamanında atlatılmştır. Ancak zamansız ölümü, Selçuklular  ve İslâm dünyası için gerçek bir kayıp olmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>b) Türkiye Selçuklu Devleti’nin  Dağılması:</strong> Keykubad’dan sonra Selçuklu tahtına II. Gıyaseddin Keyhüsrev  geçti (1237–1246). Ancak asıl güç veziri Saadeddin Köpek’te idi. Bu vezir türlü  hilelerle büyük komutan ve devlet adamlarını öldürttü. Bunlar arasında II.  Kılıçarslan ve Keykubad devrinde üstün hizmetleri bulunanan Altun-Apa, Emir  Pervane ve ünlü komutan Kemalettin Kâmyar ilk akla gelenlerdir. Harzem  Beylerinden Kayır Han’ın katledilmesi ise tam bir felâketle sonuçlanmıştır.<span>  </span>Liderlerinin öldürülmesi üzerine Harzemşah  askerleri isyan ederek Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmını tahrip ettiler.  Nihayet bu olayların sorumlusunun Saadeddin Köpek olduğunu anlayan II.  Keyhüsrev, vezirini öldürttü (1239). Celâleddin Karatay ‘ı vezirliğe  getirdi<span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Arial">.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>c) Babaîler İsyanı</strong>: Devlet otoritesinin  sarsılması üzerine Doğu ve Güneydoğu’daki Türkmenler huzursuzlanmışlardı. Devlet  Türkmenlere karşı şiddetli tedbirler alınca Türkmenler patlamaya hazır hâle  gelmişlerdi. Baba İshak adındaki derviş bu durumdan faydalanarak, Türkmenleri  etrafında topladı ve büyük bir isyan başlattı. Üzerine gönderilen orduları yenen  isyancı Türkmenler, Adıyaman ve Maraş’tan sonra Amasya ve Tokat’a kadar isyanı  yaydılar. Nihayet Kırşehir dolaylarında Selçuklu ordusu, Türkmenleri yendi.<span>  </span>Baba İshak’ın öldürülmesiyle, isyan güçlükle  bastırılabildi (1240).<span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Arial"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>d) Kösedağ Savaşı</strong>: Baba İshak  İsyanı,<span>  </span>devlet otoritesinin ve gücünün  daha da zayıflamasına yol açmış idi. Bu isyana kadar, Türkiye Selçuklularından  çekinen Moğollar, artık devletin bir isyanı karşılamaya bile gücünün yetmediğini  düşünmeye başladılar. Bir Moğol ordusu,<span>   </span>Erzurum’u kuşatarak, şehri yağma etti. Böylece Selçuklular’ın kuvvetini  sınayan Moğollar, istedikleri sonucu alınca Anadolu’ya Baycu Noyan komutasında  bir ordu gönderdiler. II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Moğol ordusunu Sivas-Erzincan  arasındaki Kösedağ mevkiinde karşıladı. Selçuklu ordusunun 80 bin kişiyi bulan  kuvveti karşısında, Baycu Noyan’ın 30 bin kişilik bir ordusu iktisadî  bulunmaktaydı. Bu sayı üstünlüğüne rağmen, Selçuklu ordusu iyi  yönetilmemekteydi. Henüz öncü kuvvetlerin yenilmesi üzerine, sultan ve  komutanlar savaşın kaybedildiğini düşünerek, savaş bölgesinden kaçtılar.  Moğollar bile, Selçukluların taktik gereği çekildiklerini zannederek uzun süre  onları takip etmediler (1243 ).Kösedağ Savaşı’ndan sonra Moğol orduları  Sivas,<span>  </span>Erzincan ve Kayseri’yi zapt  ederek, bu kültür merkezlerini yağmaladılar; katliamlara giriştiler. II.  Gıyaseddin Keyhüsrev, her yıl vergi vermek suretiyle Baycu Noyan ile bir anlaşma  yaptı. Böylece Selçuklu Devleti, Moğolların hâkimiyetine girmiş oluyordu.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Selçuklulara bağlı olan  Anadolu’daki beylikler ve Trabzon Rumları bağlarını kopardı. Moğollar bu  dönemden sonra istedikleri kişiyi Selçuklu tahtına getirmeye başladılar. Artık  Selçuklu sultanları âdeta onların memuru gibi hareket etmeye başladılar.<span>  </span>Ülkede dirlik düzenlik kalmamıştı. 1246’da  Keyhüsrev öldü, üç oğlu arasında taht mücadelesi başladı. Bu esnada vezir  Celaleddin Karatay ülkeyi toparlamaya çalışmaktaydı. Karatay’ın da ölmesi  üzerine karışıklık iyice arttı. Moğollların büyük hanı Kubilay, batı seferleri  için kardeşi Hülagu’yu görevlendirmişti.<span>   </span>Hülagu, İran merkez olmak üzere İlhanlı Devleti’ni kurmuştu. Böylece  Türkiye Selçukluları da İlhanlılara bağlanmış oluyordu. Vezir Karatay’ın ölümü  üzerine Hülagu, Anadolu’ya Baycu Noyan komutasında ikinci bir ordu yolladı  (1254). Hülagu’nun emriyle Selçuklu ülkesi, Kızılırmak sınır olmak üzere ikiye  bölündü. Kızılırmak’ın doğusu IV. Kılıçarslan’a; batısı ise II. İzzeddin  Keykavüs’e bırakıldı. Ancak asıl yönetim vezirliğe getirilen Muîniddin Süleyman  Pervane’ de idi. Muîneddin Pervane, ölene değin devletin bütün gücünü elinde  toplamıştır. Bu nedenle 1262–1277 yılları arasına, Muîniddin Pervane Devri de  denilmektedir.<span>  </span>Çok kurnaz bir politikacı  olan bu kişi, olumsuz davranışlarına rağmen, halkı bir ölçüde rahatlatmış idi.  Bir taraftan İlhanlıları oyalayarak, onların Anadolu’ya girmelerini önlerken,  diğer yandan İlhanlılar’a karşı Memluklular’ı gizlice ülkeye davet  etmekteydi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Memlûk Türk  Hükümdarı Baybars, Moğollara ilk yenilgiyi tattıran kişi olmuştu (1260).  Muîniddin Pervane gibi Anadolu’daki bir kısım beyler de onu Anadolu’ya davet  etmekteydiler. Aralarında yapılan gizli görüşmeye göre Sultan Baybars Anadolu’ya  geldiğinde Selçuklu beyleri de kendilerine katılacak ve İlhanlılarla mücadele  edilecekti.<span>  </span>Baybars ordusuyla Anadolu’ya  girdi. Fakat İlhanlılardan çekinen Muîniddin Pervane ve beyler Baybars’ı  karşılamadılar. Elbistan Ovasında yapılan savaşta Moğol ordusu büyük bir  yenilgiye uğratıldı (1277 ). Kayseri’ye giren Sultan Baybars, Selçuklu tahtına  oturdu. Fakat kendisini yardıma çağıranlar, yanına gelmediği için burada daha  fazla kalmadı. Ülkesine geri döndü. Anadolu’ya giren İlhanlı Hükümdarı Abaka,  Elbistan Ovası’ndaki yenilgi karşısında büyük bir öfkeye kapıldı. Şehirler  yağmalandı ve 200 binden fazla Türkmen katledildi. İkili oynadığını düşündükleri  Muîneddin Pervane de ortadan kaldırıldı (1277). Muîneddinin Pervane’nin  ölümünden sonra İlhanlılar, devlet işlerine daha çok müdahale etmeye başladılar.  Halk üzerindeki baskılarını da gittikçe artırdılar. Vezirliğe getirilen  Fahreddin Ali (Sahib Ata), İlhanlı baskısını hafifletmeye çalıştı. Sahib Ata’nın  ölümünden sonra (1288) devlet bir daha toparlanamadı. İlhanlı Hükümdarı Gazan  Han’ın emriyle, III. Keykubad öldürüldü.<span>   </span>Yerine II. Gıyaseddin Mesut getirildi. Bu kişi İlhanlılar’ın sıradan bir  memurundan farksız değildi. Nihayet onun ölümünden sonra, Selçuklu Hanedanı  ortadan kalktı. Artık Türkiye toprakları doğrudan İlhanlı Devleti’ne  bağlandı<span>  </span>(1308).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>D- Beylikler Dönemi<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türkiye  Selçuklularının Moğol tahakkümüne girmesinden sonra uc beyleri daha bağımsız  hareket etmeye başlamıştır. Bu dönemde hem otoritesi kalmayan Selçuklulara hem  de Moğollara karşı mücadele edilmiştir. Anadolu’daki İlhanlı hâkimiyetinin  zayıflamasıyla birlikte Türkmen beyleri bulundukları bölgelerde bağımsızlığını  ilân etmişler ve kendi beyliklerini kurmuşlardır. Bu döneme Beylikler Dönemi adı  da verilmektedir. Selçukluların zayıflamaya başlamasıyla ortaya çıkmaya başlıyan  Beylikler, İlhanlı hâkimiyetinin bitmesiyle beraber tam bağımsızlıklarına  kavuşmuşlardır. Uclarda yer almaları sebebiyle Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük  hizmetleri vardır. Onlardan kalan kültür mirası, şehirlerimizi süsleyen eserler,  günümüze kadar ulaşmıştır. Anadolu Türk birliğini sağlamak için bu beylikler  birbirleriyle mücadele etmişlerdir. Nihayet Osmanlı Beyliği gittikçe güçlenerek,  birliği sağlamıştır. Başlangıçta en küçük beyliklerden biri olan Osmanlıların bu  denli büyümesi, bulundukları coğrafya ve güttükleri siyasetle ilgilidir. Söğüt  ve Domaniç arasında kurulan Osmanlılar, Bizans ile savaşarak itibarını  artırırken, diğer beylikler zamanla uc olmaktan çıkmışlardır. Bu sebeple  genişleme imkânını bulamamışlar ve birbirleriyle mücadele etmişlerdir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>a) OSMAN OĞULLARI<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Osmanlı  Devleti’nin kurucusu olan Osman Bey’in ataları, Oğuzların Bozok kolunun Kayı  boyundandı. Kayı boyu Anadolu’ya Selçuklularla birlikte gelmişti. Kayı boyunun  beyi Ertuğrul Gazi’nin yararlılıkları üzerine Türkiye Selçuklu Sultanı  I.Alaaddin Keykubat, bu Türk boyunu Ankara’nın batısındaki Karacadağ  taraflarında iskân ettirdi. Kayılar daha sonra boy beyleri Ertuğrul Gazi ile  birlikte Söğüt ve Domaniç bölgesine yerleştiler(1231).Kayı boyu bu tarihten  itibaren Türkiye Selçuklularının uc teşkilatı içinde yer almıştır. Ertuğrul  Gazi’nin ölümünden sonra yerine geçen küçük oğlu Osman Bey, Osmanlı Devleti’nin  kurucusu kabul edilir. Devletin ilk merkezi Söğüt oldu. Küçük bir beylik olarak  kurulan devlet kısa zamanda büyük bir devlet haline gelecektir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>b)<span style="text-transform: uppercase">  Karamanoğulları (1256–1487)<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Oğuzların  Afşar boyuna mensuptular. Selçuklu Sultanı I.Alaaddin Keykubad tarafından  İç-İl’e yerleştirilmişlerdi. Nure Sofı’dan sonra oğlu Karaman Bey, Afşarların  lideri olmuş ve kurulan beylik onun adını almıştır. 1256’da Ermenek tarafında  kurulan beylik Moğollara ve Selçuklulara karşı amansız mücadelelere girişmiştir.  Karamanoğlu Mehmet Bey, Selçuklulara isyan eden Hatiroğlu ve Şehzade Cimri ile  iş birliği yapmış; Selçuklular’ın elinden Konya’yı alarak, Cimri’yi  (Siyavuş)<span>  </span>tahta oturtmuş idi. Mehmet  Bey, Farsça konuşan devlet adamlarına ve Moğollara tepkisini göstermek için,  Türkçeyi resmî dil ilân etmesiyle tanınır. İlhanlıların yıkılmasından sonra  Karamanoğulları beyliği gücünü daha da artırmış,<span>  </span>bölgedeki diğer beylikler ve özellikle  Osmanlılarla mücadele etmiştir. İlk Osmanlı-Karaman mücadelesi Alaaddin Ali Bey  zamanında başlamış (1361) ve beyliğin sonuna kadar devam etmiştir. Fatih  tarafından kesin olarak itaat altına alınan Karamanoğulları (1473), daha sonra  oluşturulan Karaman Eyaleti ile merkeze bağlanmıştır (1487). Karamanoğulları  Beyliği, Osmanlıların en güçlü rakibi idi. Kendilerini, Selçuklular’ın mirasçısı  olarak görmekteydiler. Bunu gerçekleştirmek için Osmanlılara karşı Timur,  Memlûkluler ve Bizans ile iş birliği yapmaktan çekinmemişlerdir.  Karamanoğullarının Türk tarihindeki yeri büyüktür. Onlar her dönemde hürriyet ve  bağımsızlığın sembolü oldular. Anadolu’nun Türkleşmesine ve Türk kültürünün  gelişmesine hizmet ettiler. Ermenek, Konya, Karaman, Niğde vb. şehirleri büyük  eserlerle âdeta süslemişlerdir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>c) <span style="text-transform: uppercase">Germiyanoğulları ( 1300 – 1429  )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Germiyanlı  Türkmenleri önceleri Malatya civarında iken, I.Alaaddin Keykubad zamanında  Kütahya havalisine göç etmişlerdir. Germiyan aşiretinin reisi Alişir Bey ve  oğulları Selçukluların hizmetinde bulunmuştur. I.Yakup Bey zamanında Kütahya  merkez olmak üzere Kula,<span>  </span>Simav ve  Denizli çevresinde Germiyan Beyliği kurulmuştur (1300). I.Yakup Bey zamanında  Germiyanoğulları sınırlarını Ege’ye kadar genişletmiş; Bizans’ı vergiye  bağlamışlardır. I. Yakup Bey’in ölümüyle Aydınoğulları, Saruhanoğulları,  Karesioğulları gibi yeni beylikler ortaya çıkmıştır. Germiyan Beyleri,  Osmanlılarla yakın ilişkiler kurmuşlardır. Germiyan Beyi Süleyman Şah’ın kızı  Devletşah Hatun, şehzade Yıldırım Bayezid ile evlenmiş; çeyiz olarak Simav, Emet  ve Tavşanlı ve çevresi Osmanlılara bırakılmıştır. Ancak I.Murad’ın Kosova’da  şehit düşmesi üzerine II. Yakup Bey anlaşmayı bozdu. Yıldırım Bayezid bunun  üzerine kayın pederini hapsederek ülkesini topraklarına kattı (1390) .  Osmanlıların Ankara Savaşı’nda yenilmesinden sonra Timur, diğer beylikler gibi,  Germiyanoğulları beyliğini de tekrar canlandırmıştır(1402). II. Yakup Bey  yeniden beyliğin başına geçtiyse de, yerine geçecek evlâdı olmadığından,  ülkesini Osmanlılara vasiyet etti. Ölümünden sonra Germiyan Beyliği Osmanlılar  tarafından ilhak edildi (1429).<span>  </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>d) <span style="text-transform: uppercase">Karesioğulları ( 1293 – 1359  )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Karesi  Beyliği’nin kurucusu, Melik Danişment Gazi’nin soyundan gelen Kalem Beyoğlu  Karesi Bey‘dir. Selçuklular tarafından Bizans ucuna yerleştirilen bu beyler,  Germiyanlılarla beraber fetihlerde bulunmuşlardır. Balıkesir ve çevresininin  Bizans’tan alınmasıyla beylik kurulmuştur. 1302 tarihinden itibaren ele  geçirilen Bergama, Edremit, Susurluk gibi bölgenin mühim yerleşmelerine çok  sayıda Türkmen yerleştirilmiştir. Karesi Bey’in oğulları Demirhan ve Yahşi Bey,  beyliği Edremit ve Balıkesir olmak üzere iki kol hâlinde yönetmişlerdir. Kısa  ömürlü olan beylik Orhan Bey tarafından ortadan kaldırılmıştır (1359). Hacı İl  Bey, Evrenos Bey gibi beyliğin ileri gelenleri Osmanlılara katılarak büyük  hizmetlerde bulunmuşlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>e) <span style="text-transform: uppercase">Hamitoğulları ( 1280 – 1423  )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Selçukluların batıdaki uc  beylerinden Hamitoğlu İlyas Bey, beraberindeki Türkmenlerle, Antalya ve Göller  Bölgesinde faaliyet göstermekteydi. İlyas Bey’in oğlu Dündar Bey, önce Uluborlu,  sonra da Eğridir merkez olmak üzere dedesi Hamit Bey’in adıyla anılan beyliği  kurmuştur. Daha sonra beylik Antalya ve Eğridir şubeleri olmak üzere iki kola  ayrılmıştır. Eğridir kolunun başına geçen Dündar Bey, İlhanlı hâkimiyetini  tanımıştır. I.Murat’ın baskısıyla, Hamit Beyi Hüseyin Bey Akşehir, Beyşehir,  Seydişehir ve Yalvaç’ı Osmanlılara satmak zorunda kalmıştır (1374). Tekeoğulları  adıyla da bilinen Antalya koluna ise, Yıldırım Bayezid tarafından son  verilmiştir (1391). Ankara Savaşı’ndan sonra yeniden canlandırılan beylik,  <st1:metricconverter style="background-position: left bottom; background-image: url('res://ietag.dll/#34/#1001'); background-repeat: repeat-x" tabindex="0" w:st="on" productid="1423’">1423’</st1:metricconverter> de kesin  olarak Osmanlıların hâkimiyetine girmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>f) <span style="text-transform: uppercase">Eşrefoğulları ( 1280 – 1326  )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Selçuklu uc  beylerinden olan Eşrefoğlu Süleyman Bey tarafından Beyşehir ve Seydişehir  taraflarında kurulmuştur. İlk merkezleri Gurgurum iken daha sonra Beyşehri  merkez yapılmıştır. Süleyman Bey’in yerine geçen oğlu Mehmet Bey, Akşehir ve  Bolvadin taraflarını da ele geçirmiştir. İlhanlıların Anadolu valisi Timurtaş  Bey, 1326 yılında beyliğe son vermiştir. Eşrefoğulları zamanında Beyşehir ve  çevresi imar edilmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>g) <span style="text-transform: uppercase">Alâiye Beyleri<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Alaaddin  Keykubad tarafından zapt edilen Alâiye(Alanya) şehrinde (1223), daha sonra küçük  bir beylik kurulmuştu. Alaiye beylerinin Selçuklu hanedanından oldukları  söylenir. Alaiye 1293’te Karamanoğlu Mehmet Bey’in eline geçti. Alaiye’deki  Karaman beyleri Memlûklerin hâkimiyetini tanımıştı. Nihayet şehir 1427’de  Memlûklere satıldı. Alaiye Beyleri kendileri ve Memlûkler adına para  bastırdılar. Bu paralardan, ilk Alaiye Beyi’nin Savcı olduğu anlaşılmaktadır.  Gedik Ahmet Paşa Alaiye’yi ele geçirerek, şehri Osmanlı idaresine katmıştır  (1462).Tersane ve limanı ile Alaiye bir ticaret merkeziydi. Bu sebeple Alaiye  Beyleri ve şehir halkı oldukça zengin idiler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>h) <span style="text-transform: uppercase">Menteşeoğulları ( 1282 – 1424  )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Antalya‘dan  gemilerle Muğla kıyılarına çıkan Türkmenler, Menteşe Bey isimli uc beyi  liderliğinde Denizli’ye kadar olan bölgeleri fethetmişlerdi.<span>  </span>Muğla ve Aydın’ın fethiyle beylik kurulmuş  oluyordu (1282). Milas, Fethiye, Denizli bölgelerinin de alınmasıyla Mesut Bey  zamanında Menteşeoğulları en geniş sınırlarına ulaşmıştır (1310). Yıldırım  Bayezid, ünlü Batı Anadolu seferiyle bu beyliğe de son vermiştir (1390). Ankara  Savaşı ile yeniden ortaya çıkan beylik, Menteşeoğlu İlyas Bey’in ölümünden sonra  Osmanlı yönetimine girdi (1424). Fatih zamanında kesin olarak beyliğe son  verildi (1451).Denizcilikte ileri giden Menteşeoğulları, Güney-Batı Anadolu’nun  ve sahillerin Türkleşmesinde önemli rol oynamışlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>i) İNANÇOĞULLARI( 1276-  1402)<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Lâdik  (Denizli)’de kurulmuş olan bu beyliğe, Ladik Beyliği de denmektedir. Kurucusu,  uc gazisi Mehmed Bey’dir. Türkler, Ladik’e ilk olarak XI. yüzyılın sonlarından  itibaren yerleşmeye başlamışlardı. Bölge bundan sonra Germiyanoğullarının  hâkimiyetine girdi(1276).Ladik, bir süre tekrar Sahib Ataoğullarının eline  geçti. Daha sonra Denizli, Germiyanoğullarından İnanç Bey’e verildi. Bundan  sonra Ladik Beyliğine İnançoğulları denildi. Yıldırım Bayezid 1390 yılında  İnançoğullarını Osmanlılara bağladı. Ankara Savaşı’ndan sonra ise Timur,  İnançoğulları beyliğini yeniden Germiyanlı ailesine vererek İnançoğullarını  ortadan kaldırdı(1402).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>k) <span style="text-transform: uppercase">Sahibataoğulları ( 1288 – 1342  )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Türkiye  Selçuklu veziri Sahib Ata’nın (Fahreddin Ali) iktâ’ı olan Afyonkarahisar ve  çevresinde, oğulları tarafından kurulmuştur. Sahib Ata’nın ölüm tarihi beyliğin  başlangıcı olarak kabul edilmektedir (1288). Nusretüddin Ahmet (İbni Sahib)’in  ölümüyle, beylik, Germiyanoğulları tarafından ilhak edilmiştir (1342) .</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>l) <span style="text-transform: uppercase">Aydınoğulları ( 1308 – 1426  )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Germiyanoğullarının  sübaşılarından (ordu komutanı) Aydın oğlu Mehmet Bey tarafından kurulmuştur.  Merkezi Birgi olmak üzere Aydın, İzmir ve Manisa çevresine hâkim olmuşlardır.  Mehmet Bey’den sonra başa geçen Gazi Umur Bey zamanı, beyliğin en parlak  devridir. Kuvvetli bir donanma kuran Umur Bey, Ege adalarına seferler yapmış,  İzmir’i ele geçirmiş idi (1328). Ancak güçlü bir Haçlı donanmasının işgal ettiği  İzmir’i tekrar kuşattıysa da bu savaşta şehit düştü (1347). Umur Bey’den sonra  Aydınoğulları eski gücünü yitirdi. Yıldırım Bayezid, Karamanlıların kendisine  karşı kışkırttığı beyliği Osmanlı hâkimiyetine aldı(1390). Ankara Savaşı’ndan  sonra İzmiroğlu Cüneyt Bey, Osmanlıların fetret devri mücadelelerine katıldı.  Nihayet II. Murat tarafından beyliğe son verildi (1426).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>m) <span style="text-transform: uppercase">Taceddinoğulları ( 1378 – 1428  )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Nüfuzlu bir  bey olduğu bilinen Emir Taceddin beyliğin kurucusudur. Beyliğin merkezi Niksar  olup, Bafra ve Ordu’ya kadar sınırlar uzanmaktaydı. Emir Taceddin, ölümüne kadar  bölgenin en güçlü devletini kuran Kadı Burhaneddin ile mücadele etmiştir (1387).  Kadı Burhaneddin Niksar‘ı ele geçirdiğinde Taceddin’in oğullarını yerinde  bırakmıştır. Ancak Taceddinoğulları daha çok Osmanlılardın yanında yer aldılar.  Taceddinoğulları’nın son beyi Mahmut, ülkeyi Osmanlılara bırakmak zorunda  kalmış, böylece beylik tarihe karışmıştır (1428 ).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><o:p> </o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>n) <span style="text-transform: uppercase">Candaroğulları ( 1292 – 1461  )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Selçuklu  Beylerinden Şemseddin Yaman Candar, beyliğin kurucusudur. Bir hizmetine karşılık  İlhanlılar, Kastamonu ve çevresini kendisine vermiş; böylece beyliğin temelleri  atılmıştır. Daha sonra Sinop‘un da alınmasıyla beylik iki kola ayrılmıştır.  Sinop kolunda İsfendiyar Bey bulunuyordu. Osmanlılar bu sebeple beyliğe  İsfendiyar Beyliği de demişlerdir.<span>   </span>Ankara Savaşı’ndan sonra Çankırı, Samsun ve Bafra beyliğe dahil  edilmiştir. Fatih, Trabzon seferi esnasında bu beyliğe son vermiştir ( 1461).  Ayrıca Sinop ve Çevresinde Pervaneoğulları, Kastamonu civarında Çobanoğulları ve  Ankara‘da Ahiler kısa süreli hâkimiyetler kurmuşlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>o) Saruhanoğulları<span style="text-transform: uppercase"> ( 1300 – 1410 )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Germiyanoğulları  komutanlarından Saruhan Bey tarafından kurulmuştur. Merkezi Manisa olan beyliğin  sınırları içerisinde Menemen, Foça ve Kemalpaşa (Nif) da bulunmaktaydı. Yıldırım  Bayezid iç mücadelelerin sürdüğü beyliğe son verdi. Manisa Osmanlıların şehzade  sancağı yapıldı (1390). Fetret devri esnasında tekrar canlanmak isteyen beyliği,  Çelebi Mehmet kesin olarak ortadan kaldırdı (1410).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>6- TÜRKİYEDE KURULAN DİĞER  DEVLETLER</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong>A- Eretna ve Kadı Burhaneddin Devletleri (  1344 – 1398 )<o:p></o:p></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Devletin  kurucusu Eretna, aslen bir Uygur Türk’ü idi.<span>   </span>İlhanlıların Anadolu Valisi Timurtaş, babasının İlhanlılara isyanı  üzerine Mısır’a kaçmış, yerine Eretna’yı vekil bırakmıştı. Timurtaş’tan sonra  Anadolu valiliğine getirilen Şeyh Hasan Celâyirî de, taht mücadelesine  katıldığından Eretna Bey’i görevinde bırakmıştı.<span>  </span>İlhanlıların içinde bulunduğu durumdan  faydalanan Eretna Bey, Anadolu’nun orta kesimlerinde hâkimiyetini  kuvvetlendirdi. Bağımsızlığını ilân etti( 1344). Devletin merkezi önce Sivas,  sonra ise Kayseri olmuştur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Eretna  Devleti’nde önce kadılık, ardından vezirlik yapan Kadı Burhaneddin Ahmet,  devletin içinde bulunduğu güç durumdan faydalanarak Sivas‘ta tahta çıktı(1381).  Kendisi Oğuzların Salur boyundandır. Kısa zamanda Niğde, Erzincan ve Canik (Orta  Karadeniz) bölgelerini hâkimiyetine aldı. Böylece Eretna Devleti’nden daha güçlü  bir devlet kurmuş oluyordu. Kadı Burhaneddin Osmanlılar’a karşı çetin bir  mücadele vermiş idi. Ancak ölümünden sonra devlet dağıldı ve hâkim olduğu  bölgeler Osmanlılar tarafından ele geçirildi (1398).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">B-  Dulkadiroğulları ( 1337 – 1521 )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Dulkadiroğulları, Maraş ve  Elbistan civarında ortaya çıkmış bir Türkmen beyliğidir. Oğuzların Bozok kolu ve  Ağaçeri Türkmenlerini etrafında toplayan Dulkadiroğlu Zeyneddin Karaca Bey,  Memlûklu sultanının himayesinde, Eretna Devleti’nin elinden Elbistan’ı alarak  beyliği kurmuştur(1337). Yerine geçen oğlu Halil Bey zamanında Maraş, Malatya,  Harput tarafları ele geçirilerek sınırlar genişletilmiştir. Dulkadiroğulları  Osmanlılar ile Memlûkler arasında bir tampon görevi görmekteydi. Varlığını  sürdürmek için kâh Osmanlı, kâh Memlûk hâkimiyetini kabul etmişlerdi. XVI.  yüzyılın başlarında başa geçen Alaüddevle Bozkurt, Akkoyunluların elinden  Diyarbakır’ı aldı, fakat Şah İsmail karşısında ağır bir yenilgiye uğradı (1507).  Dostluğunu kaybettiği Osmanlılar karşısında da yenilgiye uğraması üzerine  Dulkadirli toprakları Osmanlıların eline geçti (1515). Yerine geçen Ali Bey,  Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’nde ve Canberdî isyanında, Osmanlılara mühim  hizmetlerde bulunmuştu. Fakat Osmanlı veziri Ferhat Paşa onu kıskandığından,  Yavuz’u kışkırttı. Ali Bey hile ile yakalanarak katledildi (1521). Böylece  Dulkadir Beyliği ortadan kaldırılmış oldu (1521).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">C-  Ramazanoğulları ( 1378 – 1608 )<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Ramazanoğulları, Adana merkez  olmak üzere Çukurova bölgesinde kurulmuştur. Beyliğe adını veren Ramazan Bey,  Oğuzların Üçok koluna bağlı Yüreğir boyundandır. Memlûk Sultanı Baybars  tarafından Gazze-Antakya arasına yerleştirilen Türkmenler, daha sonra Adana ve  Payas bölgesini Ermenilerden almışlardı. 1378 tarihinde Memlûklerin gönderdiği  vali, Dulkadiroğlu Halil Bey tarafından öldürüldü. Bu olayla birlikte  Ramazanoğulları Beyliği kurulmuş oldu. Ancak Memlûklerin gücünden çekindikleri  için daha çok onların hâkimiyetini tanıdılar. Memlûklerin ve Dulkadirliler gibi  iki önemli güç arasında kalan Ramazanoğulları, Yavuz Selim‘den itibaren  Osmanlıların yanında yer almışlardır. 1608’de son Ramazanoğlu Beyi Pir Mansur,  görevden alınarak toprakları Osmanlı beylerbeyiliğine çevrilmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">D-  Akkoyunlu Devleti<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">Akkoyunlu  Devleti’ni kuran hanedan Oğuzların Bayındır koluna mensuptur. Tıpkı  Karakoyunlular gibi İlhanlı hâkimiyetinin sarsılmasıyla, güçlenen Akkoyunlular,  Bayındır, Döğer, Bayat, Çepni gibi Oğuz boyuna mensup kitleleri ve İnallu,  Hacılu, Bayramlu ve Musullu gibi konargöçer cemaatleri etrafında toplayarak  fetihlerde bulunmuşlardır. Henüz XIV. yüzyıl ortalarında Tur Ali Bey, Trabzon  Rum devleti üzerinde baskı kurmuştu.<span>   </span>Kara Yülüg Osman Bey’in kadı Burhaneddin Ahmet’i ortadan kaldırması ve  Sivas’ı ele geçirmesiyle (1398) Akkoyunlular tamamen müstakil hâle geldiler. XV.  yüzyıl başlarında devlet, Timur’un da yanında yer alarak gücünü artırdı ve  Diyarbakır merkez olmak üzere, bütün güney ve doğu Anadolu, Akkoyunlu  hâkimiyetine girdi. Uzun Hasan dönemi (1453–1478) Akkoyunluların en parlak  dönemi olmuştur. Karakoyunluları ve Hasankeyf’teki Eyyubi hâkimiyetini yıkan  Uzun Hasan, Azerbaycan’ın ele geçmesi üzerine başkenti Tebriz’e nakletmiş ve  sınırlarını doğuda Hazar’a kadar genişletmiştir. Fakat Osmanlılara karşı  Otlukbeli’nde uğradığı ağır yenilgi (1473), Uzun Hasan’ın bütün Türk dünyasının  lideri olma hayalini sona erdirdiği gibi, devletinin de zayıflamasına yol açmış;  ölümünden sonra çıkan taht kavgaları sonucunda devlet ikiye bölünmüştür.  Neticede bundan faydalanan Şah İsmail, Tebriz’i ele geçirerek Akkoyunlu  Devleti’ne son verip, Safavi Devleti’ni kurmuştur (1502).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase"><o:p> </o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><strong><span style="text-transform: uppercase">E-  Karakoyunlu Devleti<o:p></o:p></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify">İlhanlı  Hükümdarı Argun Han zamanında, Türkistandan çıkıp, Fırat ve Dicle vadilerine  yerleşen Yıva, Döğer, Avşar gibi Oğuz boylarından müteşekkil Karakoyunlular  (Baranlılar), İlhanlı Devleti’nin parçalanmasıyla beraber müstakil olmuşlardı.  Bu dönemde başlarında bulunan Bayram Hoca’nın ölümünden sonra (1380), yerine  geçen Kara Mehmet Bey, 1388’de Tebriz’i ele geçirip, burayı başkent yapmıştır.  Oğlu Kara Yusuf dönemi (1389–1420) devletin en parlak devri olmuştur. Timur  tehlikesini bertaraf ederek tekrar gücünü artıran Kara Yusuf, Artukluların  Mardin koluna son vermiş, Diyarbakır’dan başka bütün Azerbaycan’ı hâkimiyetine  almış ve bir müddet ittifak kurduğu Ahmet Celayir’i yenerek Bağdat’a hâkim  olmuştur(1415). Kara Yusuf’un ölümüyle ortaya çıkan taht mücadeleleri bir  sarsıntıya sebep olmuş ve geçici de olsa birlik Cihanşah döneminde  (1436–1467)sağlanmıştır.<span>  </span>Fakat  Cihanşah’ın iki kez Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’a yenilmesi ve ölmesi  Karakoyunluların sonu olmuştur. Nitekim Uzun Hasan 1469’da Karakoyunlu  Devleti’ni tamamen ortadan kaldıracaktır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.45pt; text-align: justify"><o:p> </o:p></p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2008/01/her-ulkucunun-bilmesi-gerekenler/tarih/turk-tarihi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Küçükkuyu&#8217;da Sehitler Için Mevlit</title>
		<link>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2007/02/duyurular-ve-basin-aciklamalari/kucukkuyuda-sehitler-icin-mevlit.html</link>
		<comments>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2007/02/duyurular-ve-basin-aciklamalari/kucukkuyuda-sehitler-icin-mevlit.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Feb 2007 20:49:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[DUYURULAR VE BASIN AÇIKLAMALARI]]></category>
		<category><![CDATA[HER ÜLKÜCÜ'NÜN BİLMESİ GEREKENLER]]></category>
		<category><![CDATA[KIBRIS MESELESİ]]></category>
		<category><![CDATA[SANAT VE EDEBİYAT]]></category>
		<category><![CDATA[TARİH]]></category>
		<category><![CDATA[ÇAĞDAŞ SİYASİ AKIMLAR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/?p=45</guid>
		<description><![CDATA[Ayvacik Ilçesi&#8217;ne bagli Küçükkuyu Beldesi&#8217;nde Ülkü Ocaklari ve MHP Belde teskilati tarafindan sehitler için Mevlit-i serif düzenlendi.
Sehitler için belde binasi önünde düzenlenen Mevlit-i serif de vatandaslara seslenen Küçükkuyu Ülkü Ocaklari Baskani Çetin Yildiz, Türk Milletinin vatan sevgisini imandan aldigi gerçegine inanmis ve bu ugurda ya sehit yada gazi olmayi sereflerin en büyügü saymis bir millet [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ayvacik Ilçesi&#8217;ne bagli Küçükkuyu Beldesi&#8217;nde Ülkü Ocaklari ve MHP Belde teskilati tarafindan sehitler için Mevlit-i serif düzenlendi.</strong><br />
Sehitler için belde binasi önünde düzenlenen Mevlit-i serif de vatandaslara seslenen Küçükkuyu Ülkü Ocaklari Baskani Çetin Yildiz, Türk Milletinin vatan sevgisini imandan aldigi gerçegine inanmis ve bu ugurda ya sehit yada gazi olmayi sereflerin en büyügü saymis bir millet oldugunu belirterek, “Her karis topragi sehit kanlariyla sulanmis bu kutsal vatan su ana kadar hiçbir milletin esareti altina girmemis ve bundan sonrada girmeyecektir. Bizlere bu memleketi vatan olarak birakan aziz sehitlerimizi gazilerimizi, Baskomutan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaslarini bir defa daha minnet ve sükranla aniyoruz. Türk Milleti ve bizler Ülkü Ocaklari olarak gerektiginde dün oldugu gibi bugünde, yarinda yurdumuzun neresinde olursa olsun yasadigimiz bu küçücük beldemizde dahi vatanimiza, bayragimiza, milli degerlerimize göz diken hainlere hak ettikleri dersi verecegimizden kimsenin kuskusu olmasin” dedi. Mevlit-i Serife partililerin yaninda Çanakkale Ülkü Ocaklari Baskani Gökhan Keskin ve Edremit Ülkü Ocaklari Baskani Cem Sahin ile birlikte Ayvacik, Ezine, Çan,Yenice, Gelibolu ve Gökçeada Ülkü ocaklari baskanlarinin katildi. Mevlitten sonra katilanlara tavuklu pilav ve ayran ikram edildi.</p>

<p class="sayac_bilgi"></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kucukkuyuulkuocaklari.org/2007/02/duyurular-ve-basin-aciklamalari/kucukkuyuda-sehitler-icin-mevlit.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
